| Sosyoloji:
AnaSayfa |
Ziya Gökalp Ve Sosyoloji Anlayışı
Ziya Gökalp, Türk düşünce tarihinde yeni bir
sayfa başlatmıştır. İçtimai pozitivizme dayanarak,
Türkiye’de yeni bir ideoloji yaratmada başarılı
olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’nun sonunu gören
Gökalp, sosyolojiye dayanarak, Türkiye’de
milliyet akımını sistematik bir şekilde izah
etmiş, ‘Türkçülüğün Esaslarını’ kurmuştur.
Gökalp’ın öğrencilik hayatında üç tesir altında
kaldığı söylenebilir:Bunlardan biri klasik mektep
tahsili; O’na garbın müsbet ilimlerini öğretiyor.
Diğeri, o devirde okuduğu Namık Kemal ve Ziya
Paşa gibi şahsiyetler, O’na vatanseverliği telkin
ediyor; diğeri de O’na şark filozoflarını tanıtan
amcası Hacı Hasib Efendidir. Mektep O’nu
sistematik, metotlu ve garp kültürüne vukufu olan
bir aydın haline getirmiş. Fakat, bu kültür O’nun
ruhunu garp ülkelerinde gezdirmemiş . Namık Kemal
O’nun ruhunu tesir ederek, vatanperver ve
milliyetperver yapmıştır. Şark eserleri de O’na
zengin bir ufuk açarak, O’nu alim ve filozof
yapmış, O da üç kültür kaynağını kullanarak,
şark felsefeli, vatanperver bir kişi olmuştur.
Sosyoloji, toplum sorunlarını açıklamak ve bu
sorunlara bir çözüm getirmek iddiasını
taşımaktadır. Osmanlığın İmpatorluğu çeşitli
sorunlar içinde bocalamakta ve bu dorunları kendi
gücüyle ve kendi içinde çözemeyeceğine
inanmaktadır. Tam bu sırada Batı’da sosyoloji
toplum sorunlarına açıklama ve çözüm önerileriyle
karşımıza çıkınca Osmanlı aydınları arasında yankı
uyandırmıştır.
Gökalp, sosyoloji açısından, ülkemizde Comte-Durkheim
okulunun temsilcisi olarak tanınır. Gerçekten de
Durkheim sosyolojinin ülkemize yerleşmesi ve
1940'lı yıllara kadar Türk sosyolojisinde,
neredeyse tek egemen sosyoloji ekolü olması,
O’nun aracılığıyla olmuştur.
Tütengil’e göre Gökalp, Türkiye’de sosyolojiyi
kurmuş, bir tarih şuuru yaratmış, kültür
milliyetçiliği yaparak ırkçılığı reddetmiş,
modern aile, kadın hakları ve hukuku, özerk
üniversite, Türkçe ezan ve Kur’an konularında çok
önemli fikirler öne sürmüştür.
Gökalp, pozitvist sosyolojinin düşün ilkelerini
tümüyle ülkemize aktarmıştır. Kültür-uygarlık,
evrensel sosyoloji-milli sosyoloji, ilkel
toplumlar-uygar toplumlar gibi ikili ayrımlar,
Gökalp’in sosyoloji anlayışının temelini
oluşturmuş, Türk tarihi, ulusal edebiyat, bilim
ve felsefe anlayışı, toplumbilim araştırmaları,
bilimsel yöntemlerle toplumsal yapının incelenmesi
sorunu, sistemli düşünce, işbölümü ve çalışma
organizasyonu gibi konulardaki görüşlerinin
temellerini atmış ve çevresine yaymıştır.
Gökalp, toplumbilimin yöntemi olarak, tümüyle
ampirik yaklaşımı, deneysel yöntemi, bir başka
deyişle, tümevarım şeklinde akıl yürütmeyi
öneriyor. O’na göre, tümdengelim, önyargıları
da birlikte getireceğinden, bir kavmin
incelenmesinde sağlıklı bir yol değildir.
Tümevarım yoluyla, soyutlama sürecini de
savunmakta ve bilimsel yasalara, araştırmalara
dayalı, bilimsel yöntem yoluyla erişeceğimizi
savunmaktadır. O’na göre bilim, aceleci
davranmaz ve bir sabrın neticesinde ortay çıkar.
Gökalp’in sosyoloji anlayışında sosyoloji, genel
medeniyetleri ve kültürleri karşılaştırarak
toplumların ve kurumların tabi oldukları kanunları
bulmak ve toplumlara istenen yönü vermek açısından
çok önemli bir göreve sahiptir. Toplumların tabi
oldukları kanunları bilen sosyologlar, bir ulusun
gelişmesinde etkin rol oynarlar. O’na göre,
dahiler sezerek, sosyologlar da toplumsal
kanunları bilerek bir milletin gelişmesinde başat
role sahiptirler.
Gökalp, başlangıçta Osmanlının kurtuluşu için
çalışmış, bunun başarılamayacağını anlayınca,
çözümü Türkçülük ve milliyetçilikte görmüştür.
Merkeziyetçi bir yönetim anlayışına sahip olan
Gökalp, ülkeyi kurtaracak Batı tipi reformların
ancak sivil-asker bürokratlar tarafından
gerçekleştirilebileceğine inanmaktadır. Temel
hedefi ise Türk toplumunda Doğu uygarlığından Batı
uygarlığına taşımaktır.
Gökalp’e göre, sosyolojini konusu içtimaiyet
usullerinin tatbiki, milli medeniyetin tarihi ile
kavim ve medeniyetlerdir. O’na göre sosyoloji,
toplumların işleyiş ve etkileşim kanunlarını ortay
koyacak ve böylece gelecekte topluma istenilen yön
verilebilecektir. O’na göre topluma yön verecek
olanlar ise dahiler ve sosyologlardır. Dahiler
sezerek ;sosyologlar da sosyal realitenin
kanunlarını bilerek ve uygulayarak, toplumun
evrimi konusunda etkili olurlar. İşte bu
nedenlerden dolayı O, sosyolojiye yönelir. Çünkü
sosyoloji aracılığıyla çökmekte olan bir toplumun
sorununa çözüm bulabilecek ve onu Doğu uygarlık
alanından Batı uygarlık alanına taşıyabilecektir.
O’na göre, toplumsal sorunlar ancak sosyoloji ile
çözülebilir. Sosyoloji, bir toplumu tanımada,
ulusal medeniyetin tarihini incelemede ve mevcut
sorunları çözmede her derde deva olarak gören
Gökalp, bu bağlamda determinist ve
pozitivisttir. O, toplumbilimin varlığını
toplumsal olaylar arasındaki determinist ilişkiye
bağlıyor. Böylece bir bilim dalının varolma
gerekçesini nedenselliği de aşan bir biçimde,
gerekircilikte arıyor.
Comte-Durkheim ekolünü benimsemekle birlikte, bu
ekolün görüşlerini “milli” özelliklere göre
yeniden biçimlendiren Gökalp, evrensel olma
düşüncesinde olan Batı sosyolojisinin Comte-Durkheim
ekolünden “milli bir sosyoloji” yaratma
çabasındadır. Çelişki gibi görünen bu durum
aslında bir çelişki değildir. Çünkü genel amaç
Batı medeniyetine katılmaktır.
Gökalp’in, Spencer ve özellikle Durkheim’i
hatırlatan evrim teorisi vardır. Ona göre
toplumlar; 1)İlkel (kavim) ve 2)Milletler olmak
üzere ikiye ayrılır. Bu ayrımı yaptıktan sonra
bir alt gruba iniyor ve burada klandan
bahsediyor. Bu alt gruplamalarla yavaş yavaş
evrim anlayışı beliriyor. Ona göre klan, insan
topluluklarının ilk biçimidir. Klanlar birleşerek
kabileleri, kabileler birleşerek aşiretleri,
aşiretler de bir araya gelerek konfederasyonları
oluşturur. Ya da, toplumlar, cemia, camia,
cemiyet şeklinde bir evrim geçirirler. Kavmin
cemiyet aşamasına geçmeden önce mutlaka cemia ve
camia stajlarını yapmak zorundadır. Toplumlar
önce ilkel kavimler şeklinde bulunur, sonra
dinsel ulus niteliğini alır ve dinsel uluslar da
evrimleşerek yasal uluslara dönüşürler.
Toplumların en son aldıkları şekil kültürel ulus
biçimidir. Gökalp, buna ‘harsi millet’ demekte
ve bir ulusun ‘harsi millet’ olabilmesi için
mutlaka din, ahlak, hukuk, güzel sanatlar,
dil, iktisat, bilim-teknik gibi konulardan
oluşmuş bir gelenekler, ulusal bilinç ve bunların
temsilcisi olan büyük adamların var olması
gerektiğini belirtir.
Gökalp, klan deyimini semiyye deyimiyle dile
getirmekte ve şöyle tanımlamaktadır: “semiyye dini
bir karabetle birbirine merbut yüzlerce hatta
binlerce fertlerden mürekkep ailevi bir zümredir.
Semiyyeyi teşhis eden alamet fertlerin müşterek
ceddi itibar olunan muhayyel, yahut hakiki bir
mevcudun namıyla tesmiye olunmasıdır. Müşterek
ced aynı zamanda semiyyenin rabb-i has’ı itibar
olunur. ”(Hançerlioğlu, Orhan, Toplumbilim
Sözlüğü).
“Gökalp ilkel kavimleri dörde ayırır:
1) Tehallüf etmemiş semmiyeli kavimler:
Avustralya kavimleri.
2) Tehallüf etmiş semmiyeli kavimler: Kuzey
Amerika’daki Hintliler (Kızılderililer)
3) Aşiri kavimler: Afrika’daki
Dahomey’ler.
4) Tereddiye uğramış iptidai (ilkel)
kavimler: Seylan adasındaki Vedda’lar” ( Kongar,
Emre, Türk Toplum Bilimcileri).
Gökalp, kavim deyimini toplum anlamında
kullanıyor. O, kavmi toplumbilim konusuna
almakla budun bilimi ile toplumbilimi birleştirmiş
olmaktadır.
Bir toplum ahlaki dayanışma yolu ile sağlanan
insanlar grubudur. Dayanışma iki çeşittir.
İlki, inançlar ve duygular benzerliğini kapsayan
dayanışma biçimidir ki, Gökalp buna mekanik
dayanışma diyor. İkincisi, toplumsal işbölümünün
ürünü olan organik dayanışmadır. O’na göre,
mekanik dayanışma, inançlar ve duygulardaki
benzerliğin ; organik dayanışma ise ustalık ve
yeteneklerdeki benzerliğin sonucudur. Mekanik
dayanışma fertleri bir toplum canlısının
hücreleri; diğeri de uzmanlaşmış organları
şeklinde açıklar. İlkel toplumlarda sadece
mekanik dayanışma hakimdir. Çünkü, toplum
işbölümü, cinsiyet ve yaş farklılaşmasından
ibarettir. Toplumsal işbölümü ya hiç yoktur veya
henüz başlangıç halindedir.
Milletler (uluslar) iki dayanışma (tesanüt-solidarity)
türüne sahiptirler. Milletler, organik toplumlar
olarak ifade edilirler. Parçalık niteliği taşıyan
toplumlarda fertler sadece hücredirler. Oysa
organik toplumlarda fertler uzmanlaşmış,
görevleri olan organlardır. Parçalı toplumlarda,
fert ile toplum arasında sağlanan bir ilişki
vardır. O’na göre, organik toplumlarda fert,
topluma hem dolaylı hem de dolaysız olarak
bağlıdır. Organik toplumda, mekanik bir
dayanışma da görülebilir. Bu durum Gökalp’i
Durkheim’den ayıran en önemli noktadır.
Durkheim’de olduğu gibi, Gökalp’de de toplumların
evrimi mekanik dayanışmadan organik dayanışmaya
doğrudur. O, organik dayanışmanın gerçekleştiği
toplumları millet olarak kabul ederken
yeryüzündeki bütün toplumların bilimsel
sınıflandırılmasını da yine bu ölçüye göre
değerlendirmektedir.
Gökalp, ilkel toplumları: Klan ( farklılaşmamış
cemaatlar)’dan millet ( farklılaşmış toplum)’e
olmak üzere sınıflandırırken, kabile veya klanın
kaybolması milli duyguların yükselmesini
sağlamıştır, fikrindedir.
Gökalp göre toplumlar ulus olmak bakımından üç
türe ayrılabilir:
Gökalp birinci ulus grubuna ‘imami milletler’
diyor. Bu grup uluslar Gökalp’a göre varlığını ve
birliğini bir özle Tanrı imgesinden ya da ortak
bir kamu dininde bulur. Bu toplumda dine dayalı
bir kamu hukuku oluşmuştur. Gökalp’in birinci
ulus grubuna koyduğu ‘imami milletler’ daha çok
bize, doğunun eski çağlardaki hükümetleri ile
Avrupa’nın ortaçağ hükümetlerini dile getirir
niteliktedir. Gökalp’in belirttiği bu grup
uluslarda din temeldir. Her şeye din açıklık
getirir.
Gökalp’in belirlediği ikinci ulus tipi ‘Teşri
(yasamasal) Milletler’dir. Bu ulus tipi imami
milletlerden farklıdır. Artık özel mülkiyet ve
bireysel özgürlükler her tarafa yayılmakta;
hükümet dine değil, ulusal egemenliğe dayalıdır.
Gökalp, bu tür uluslara ‘Karye esasına müstenid
milletler’ denebileceğini söylüyor ve bunlara
örnek olarak Fransa ve İtalya’yı gösteriyor.
Yasamasal (teşri) uluslarda kentler belediye
meclisleri aracılığıyla kendilerini yönetirler,
kent uygarlığı ve özel mülkiyet köylere kadar
yayılır. Gökalp’ın karve (commune) adını verdiği
bu kentlerde dinsel kamuoyunun dışında siyasal bir
kamuoyu da oluşmuştur.
Gökalp’a göre üçüncü ulus tipi ‘harsi (kültür,
ekin) millet’tir. Ona göre bir toplumun
kurumlarının daha önce birlikte yaşadığı başka
toplumların kurumlarıyla ortak özellikler taşır.
O’na göre yukarıda saydığımız bütün ulus tipleri,
ortak özellikleri olan ulus tipleridir ve bu
tiplerin birer ulusal ve bağımsız uygarlığı
yoktur. Harsi milletlerin kurumları ortak özellik
taşır, bunlar uygarlık toplumlarıdır. Gökalp’in
deyimiyle ‘müesseseleri arasında iştirak bulunan
bu gibi kavimlerin mecmuuna medeniyet zümresi
denir’. Sonuç olarak şöyledir: ‘millet, imami
cemiyetlerde kendini imamda, teşrii cemiyetlerde
kendini kuvve-i teşriiyede mütecelli görüyordu.
Harsi cemiyetlerde ise kendini harsının
mümessilleri tarafından temsil edilmiş görür.
Çünkü hars milli vicdanın muhtelif müesseseler
suretinde tezahür etmiş müteayyin şeklinden
ibarettir’. (Hançerlioğlu, Orhan, Toplumbilim
Sözlüğü).
Ona göre, bir toplum diğer toplumlara kendi
değerlerini (dil, din vs. ) benimsettiği, onları
asimle ettiği zaman kendi ulusal uygarlığını,
yani ‘hars’a adım atmış olur.
Gökalp ‘Harsi Millet’ deyimi ile, bir ideal
toplum ve yapı oluşturma çabasındadır. Bu yapıda
‘heyet esasına müstenid milletler’ dediği bir
kurumdan bahsediyor. Bu kurum toplumun kültürünü
belirleyecektir. Burada bir faşistlik var gibi
(kendi ırk ve kültürünü oluşturma). Ve ona göre
diğer ulus tipleri, iptidai ulustan ‘harsi
millet’ dediği ulusa doğru bir evrim geçirmiştir.
Bunu da şu cümlelerinden anlıyoruz: ‘Mamafih bir
kavim aşağıdaki nevilerden yukarıdaki nevilere
geçerken eski müesseselerini tamamıyla kaybetmez.
Her nevin esaslı bir teşkilatı hususi bir vazife
deruhte ederek canlı bir surette baki kalır. Bu
surette harsi bir millete, iptidai kavimlerin
karabet teşkilatı ‘aile’ suretinde, imami
milletin dini teşkilatı, ‘ümmet’ suretinde,
teşrii milletin teşekkülü kavmin tekamül
merhaleleri olan aile, ümmet, devlet
teşkilatlarına ‘hars’ teşkilatının inzimam etmesi
ile başlar’. (Kongar, Emre, Türk Toplum
Bilimcileri ) .
Gökalp’a göre dördüncü grubu ‘istiklalini
kaybetmiş milletler’ oluşturur. O bunlara
‘milletlerin dördüncü nevi millet haline geldikten
sonra istiklalini kaybeden kavimlerdir’ diyor ve
Lehlileri buna örnek veriyor.
Gökalp’a göre insan toplumlarının son aşaması
‘harsi millet’tir. Fakat henüz hiçbir toplum bu
aşamaya ulaşamamıştır. Ancak ileri batı
ülkeleri, ‘teşrii milletten’ ‘harsi millet’e
geçiş aşamasındadır. Ona göre bir ulusun kültürel
ulus olması için mutlaka din, ahlak, hukuk,
güzel sanatlar, dil, iktisat, bilim-teknik
konularında oluşmuş gelenekler, ulusal bilinç ve
bunların temsilcisi olan büyük adamların varlığı
gereklidir. Gökalp, yasama organı gibi bir organ
önermektedir. Bu organ ulusun, başkentinde, her
‘hars’ alanında oluşturulacak uzmanlık
kurullarının temsilcilerinden oluşacak yüksek bir
organdır. O böylece kültürel ulus aşamasında
toplumsal bilinci temsil edecek bir ‘uzman
temsilciler kurulu’ önermektedir.
Bütün bu sosyolojik tanımlama ve açıklamaların tek
bir nedeni vardır: Evrimci ve determinist bir
anlayıştan yararlanarak, Türk toplumunun Doğu
uygarlığından Batı uygarlığına, imparatorluktan
ulusal devlet aşamasına geçmesini haklı gösterecek
kanıtlar bulmak ; bu dönüşüme bilimsellik
kazandırmak. Bu bağlamda, Gökalp, toplumların
kavim, devlet ve imparatorluktan milli devlete
doğru evrimleştiğini göstererek, millet
aşamasının, toplumsal evrimde son halka olduğunu
belirtmektedir. Dolayısıyla, Türk toplumunun
Doğu uygarlığından Batı uygarlığına,
imparatorluktan ulusal devlet aşamasına geçmesi
bilimsel bir gelişmedir.
Gökalp, Batı tipi ulusal, çağdaş bir milli
devletten yanadır. O, yeni Türkiye’yi harekete
geçirecek hamlenin inkılap ruhu olduğunu
belirtir. Yeni Türkiye’nin hedefleri, kültür
alanında Türkçülük, siyaset alanında
halkçılıktır. Siyasi halkçılık, demokrasinin
Türkçe karşılığıdır ve halkçılık-demokrasi en
çağdaş, en mükemmel özellikleri olan hükümet
tarzıdır.
Halkçılığın, yani demokrasinin yürümesi için her
şeyden önce insanların birbirine eşit olabilmesi
koşulunu getiren Gökalp, beyaz ırkın diğer
ırklara ve erkeklerin kadınlara karşı üstünlüğünü
savunan ırkçı görüşleri de şiddetle eleştirir.
Çünkü, bütün toplumsal olaylar genetikle
geçmezler ; tüm insanlar toplum dışı olarak
dünyaya gelirler ve toplumsal karakterleri,
içinde yaşadıkları toplumdan, o toplum normları
çerçevesinde alırlar.
Günümüzde Gökalp’i ırkçı diye suçlayanlar vardır.
Gökalp’in ırkçı olmadığını şuradan da
anlayabiliriz: O, tüm milletleri dost olarak
görmekte ve iş birliğine girmelerini
arzulamaktadır. Bu görüşleri ile daha sonraki
bazı milliyetçilerden ayrılan Gökalp, milletler
arasındaki ilmi, iktisadi, medeni dayanışma ve
mübadelelerin bulunduğunu; milletlerin birbirine
tabiaten düşman değil dost olduklarını
belirterek, milletleri birbirine düşman
yapanların tutucu papazlarla emperyalist ve
kapitalistler olduğunu yazmasıdır. Bunlar ortadan
çekilirse milletler birbirlerini kardeş gibi
seveceklerdir. Eşitsizlikleri suni-yapay olarak
değerlendiren Gökalp, insanlar arasındaki
ilişkileri eşitlikçi bir tabana yerleştirmek
istemektedir. Gökalp’a göre halkçılığın en önemli
görevi bu yapay eşitsizlikleri ortadan
kaldırmaktır. Hiç kimse dünyaya esir veya serf
olarak gelmemiştir. Yapay eşitsizlikleri ortadan
kaldıracak olan halkçılık, tabii eşitsizlikleri
de eğitimle azaltabilir.
Gökalp’in millet tanımında ırk ve ırkçılığa yer
yoktur. Buna göre millet öncelikle; a)Coğrafi bir
zümre değildir. b)Millet, ırk ve kavim demek
değildir. Çünkü, milletler tarihsel süreçte
karışmışlar ve saf ırk, saf kavim diye bir şey
kalmamıştır. Saf ırk ve kavim aramak saçmadır.
c)Millet, bir imparatorluk içinde yaşayanların
toplamı değildir. d)Millet, bir adamın keyfine
ve çıkarlarına tabii olarak mensup saydığı
herhangi bir cemiyet değildir. Millet, coğrafi,
ırkı, siyasi, iradi kuvvetlere üstünlük
gösteren; terbiyede, kültürde, yani duygularda
iştiraktır. Millet dilce ortak olan, yani
terbiye almış fertlerden meydana gelmiş bulunan
kültürel bir zümredir. Gökalp’in devlet ve millet
üzerine ürettiği görüşler imparatorluktan
cumhuriyete, çok uluslu yapıdan tek uluslu yapıya
geçişin habercisidir.
Gökalp’in Türk toplumbilimine en büyük
katkılarından biri; “uygarlık”- “kültür” ayrımını
ve tartışmasını getirmiş olmasıdır. O, medeniyet
(uygarlık) ve Hars (kültür)kavramları arasındaki
ayrımı şöyle belirtiyor: “Bir medeniyet,
müteaddit milletlerin müşterek malıdır. Çünkü her
medeniyeti sahipleri olan müteaddit milletler,
müşterek bir hayat yaşayarak vücuda
getirmişlerdir. Bu sebeple, her medeniyet,
mutlaka beynelmileldir. Fakat bir medeniyetin,
her millete aldığı hususi şekilleri vardır ki,
bunlara ‘hars’ adı verilir. ” (Kongar, Emre,
Türk Toplum Bilimcileri).
“Gökalp, medeniyet ile hars’ın farklarını on
maddede toplar:
1) Medeniyet beynelmilel olduğu halde, hars
millidir.
2) Medeniyet bir milletten başka bir millete
geçebilir, fakat hars geçemez.
3) Bir millet, medeniyetini değiştirebilir; fakat
hars’ını değiştiremez.
4) Medeniyet, usul ve akıl vasıtalarıyla yapılır;
Hars, ilham ve hads vasıtalarıyla yapılır.
5) Medeniyet, iktisadi, dini, hukuki, ahlaki
ilh. Fikirlerin mecmuudur.
6) Hars, dini, ahlaki, bedii duyguların
mecmuudur.
7) Türkler’de, bir cemiyetin içtimai bünyesi
birden bire yükselebilir. Bir kavmin içtimai
bünyesi, az zamanda, Aşiret bünyesinden il
bünyesine, küçük il’den orta il’e, orta il’den
büyük il’e, büyük il’den de en büyük il’e kadar
çıkabilir.
8) Bir kavmin siyasi bünyesin de, Tudunluk’tan
Yabguluk’a, Yabguluk’tan Hakanlık’a,
Hakanlık’tan İlhanlık’a yükselebilir.
9) Medeniyetini değiştiren bir millette, hars da
değişirdi.
10) İktisadi silsile-i meratibi de birer, birer
geçerdi. ” (Kongar, Emre, Türk Toplum
Bilimcileri).
Gökalp’in bu açıklamalarından, onun evrimci
yanını belirgin bir biçimde görmekteyiz. O,
toplumların toplumsal yapılarını ‘aşiret’ten
‘büyük il’ e dek, belli bir hiyerarşi içinde
sıralıyor. Aynı sıralamayı siyasal bakımdan da
‘Tudunluk’ tan ‘ilhanlık’a dek yapıyor.
Kültür ve uygarlık kuramının, Gökalp tarafından
Türk tarihine uygulanış biçimi gerçekte basittir.
Türk tarihinde bir Osmanlı dönemi yaşanmıştır.
Ancak bu dönemi önemsememiz de gerekmemektedir.
Osmanlı katıldığımız çeşitli uygarlıklardan
birisidir. Osmanlı, geçmiş dönemin en önde gelen
uygarlığıdır. İleri olması nedeniyle Türkler bu
uygarlığa katılmışlardır. Fakat bu dönem artık
geride kalmıştır. Bu nedenle Osmanlı uygarlığına
katıldıkları gibi aynı nedenle ayrılacaklardır.
Uygarlık uluslararasıdır. Uygarlık ürünleri bir
toplumdan diğer topluma geçebildikleri gibi,
toplumlar da herhangi bir sakınca ve sorunla
karşılaşmadan bir uygarlık alanından diğer
uygarlık alanına geçebileceklerdir. Böylece
Osmanlı sorununa bir karşılık bulunduğu gibi
batılılaşma girişimlerimize de kuramsal bir temel
getirecektir.
Tönnies’e göre kültür, gelenek, din ve sanatı;
medeniyet ise hukuk ve bilimi yansıtır. Bunun
gibi nasıl toplumlar cemaatların gelişmesinden
doğmuşlarsa, kültür de medeniyeti yaratmıştır.
Bu görüş Gökalp’in kültür ve medeniyet anlayışını
yansıtır.
Gökalp’de ulusların karşılaştırmalı tarihi bize
gösteriyor ki, ilkin uygarlık kaynağını hars
(kültür) da buluyor. Bu bakımdan, her toplumun
(kavim) ilkin yalnız kültürü vardı. Kültürün
yükselmesiyle de medeniyet doğar. Çünkü,
medeniyet, toplumlar arasındaki ortaklaşa
kurumların tümüdür. bir başka deyimle medeniyet
kültürün sonucudur. Modern antropolojiye göre,
kültür medeniyeti kapsar.
Bir toplum, Gökalp’e göre kültür alanında
ilerledikçe medeniyeti de yükselir. Medeniyetin
hızla yükselmesi kültürü bozar. Her kavmin yalnız
kültürü vardır. Bir kavim, kültürce yükseldikçe
siyasetçe de yükselerek kuvvetli bir devlet vücuda
getirir. Diğer taraftan da kültürün
yükselmesinden medeniyet de doğmaya başlar.
Medeniyet, ilkin milli kültürden doğduğu halde,
diğer ülkelerin medeniyetinden de bir çok kurumlar
alır. Fakat bir toplumun medeniyetinde fazla bir
gelişimin hızla ortaya çıkışı zararlıdır.
Gökalp’e göre kültürü kuvvetli, fakat medeniyeti
zayıf bir milletle; kültürü bozulmuş, fakat
medeniyeti yüksek olan diğer bir millet siyasi
mücadeleye girince, kültürü kuvvetli olan millet
daima galip gelmiştir. Örneğin; eski Mısırlılar,
medeniyette yükselince kültürleri bozulmaya
başladı. O zaman yeni doğan Fars devleti ise
medeniyette henüz geri olmakla beraber, kuvvetli
ve kültüre de sahipti. Bundan dolayı,
Farslılar, Mısırlıları mağlup ettiler. Birkaç
yüzyıl sonra, İran‘da da medeniyet yükseldi .
Bunun sonucu olarak da kültür zayıflamaya
başladı. Bu defa da başlangıçta henüz kültürleri
bozulmamış olan Yunanlılara mağlup oldular.
Gökalp’de kültür, bağımsızlığını sürdürmesi için
medeniyeti temsil etmekle yükümlüdür. Eğer bir
kültür, çevresindeki medeniyeti temsile
çalışmazsa, çevredeki medeniyet o kültürü bozar,
yok eder. Bu suretle O’nun kültürel sikloit
(devirsel) teorisi iki noktada özetlenebilir:
1) İlkin, medeniyet kaynağını kültürde buluyor.
Yani toplumlarda kültür başlamadan medeniyet
doğmamaktadır.
2) Medeniyet yükselince kültür de bozuluyor.
Bozuk kültürlü milletler de medeniyetsiz
toplumlara yenilmektedirler.
Gökalp’e göre kültür, medeniyete üstün gelir.
Çünkü medeniyetsiz kültüre sahip olan millet
sağlamdır. Buna karşılık, kültürsüz medeniyete
sahip bulunan bir millet de hastadır. O halde,
bir milletin sağlam olabilmesi için hem kültürünün
hem de medeniyetinin dengeleştirilmesi gerekir.
Heyd’e göre ; Gökalp’in kültüre yaratıcılık
yeteneği, sadelik ve güzellik gibi beğenilmeye
layık ve cezbedici nitelikleri atfetmesini ve
medeniyete bunun karşıtı sıfatları kullanması
onun, kalp ile akıl arasındaki iç mücadelesinin
bilimsel olmayan yansımasıdır.
Gökalp, uygarlıkla kültürü aynı şey sayan kimi
toplumbilimcilere karşı bu ikisini birbirinden
ayırmaktadır. O’na göre, uygarlık uluslararası
ve özdeksel, kültür ise ulusal ve tinsel bir
güçtür.
Birçok düşünür uygarlığın, toplumların çöküşünün
sebebi olduğu fikrini benimsemişlerdir.
Toplumlar, güzel sanatlar, zevk ve duygularında
inceldikleri zaman, duygusal hayatları kaba olan
toplumlar tarafından yenilgiye uğratıldıkları
bilinen gerçeklerdir.
Gökalp’de medeniyetin doğuşu kültürün sebebi,
kültürün çöküşü de medeniyetin sonucu olmasına
rağmen, bu toplumlar için bir fatalizm
(kadercilik) değildir. Çünkü, bir noktada kültür
ile medeniyetin uzlaştırılması toplumu bu alın
yazısı çöküşten kurtarması mümkündür. Kültürün
büyümesi bir toplumdaki (millet) değer
duygularının eğitim yolu ile gerçekleşmesine
bağlıdır. Çocuk, dünyaya gözünü açtığı andan
itibaren sosyalizasyon süreciyle, içinde yaşadığı
toplumun kültürünü kazanır.
Gökalp’de ulusal bilinç çok önemlidir.
Durkheim’deki toplumsal bilinç ve toplumsal vicdan
kavramları, O’da, ulusal bilinç niteliğine
bürünmüştür. O’na göre ulusal bilinç kavramı,
insan toplumlarının evriminde önemli bir aşamayı
belirler. Kurtuluş Savaşı’nda düşmanların içimize
girememesi O’na göre, bizde ulusal bilincin
gerçekleştiğidir. Diğer taraftan, örneğin;
Arabistan’da ulusal bilinç gelişmemiş ve onları
cemia (toplum) toplumu olarak görmektedir. Çünkü
İngiliz ve Fransızlar aralarında Arabistan’ı
paylaşmışlardı.
Gökalp, bütün sistemini, ulusal bilincin
yaratılmasına adamış, bunun için de “mefkure”
dediği “ideal” ya da “ülkü” kavramının
geliştirilmesi için çalışmıştır. O’na göre,
“mefkure” bireyleri, bir toplum bilinci içinde
birleştiren bir güçtür. Mefkure, insanı
çıkarcılıktan kurtaran, özveriye yönelten bir
etkendir. Bu noktada Gökalp, mefkureyi Türk
tarihinin kökeninde aramaktadır. O’na göre,
toplumsal değerler, insanlara ve eşyalara, ancak
belli ideolojiler (inanç sistemleri) yoluyla
verilebilir. O, toplumsal yaşamın bazı
alanlarında, doğrudan doğruya teknoloji
ithalatının gerekliliğini savunurken, bazı
alanlarda da ulusal kültürün geliştirilmesinden
yana olur.
Turancılıktan yola çıkan Gökalp’in Durkheim’in
toplumsal bilinç kavramını ulusal bilince
dönüştürme süreci, ulusun kurtuluşunu burada
görmesinden ve toplumsal bilincin önemini
kavrayarak uygulanabilir bir çizgiye gelmesinden
kaynaklanmaktadır. Bu bağlamda Gökalp’in temel
ideolojisi Turacılık değil, ulusalcılıktır.
Ancak bu ulusalcılığa sahip çıkacak ve bunun
bilincine varan kitlesel destekleyiciler
bulamadığından bu bilinci seçkinci bir anlayış
çerçevesinde aydınlardan beklemiştir.
Gökalp, bir ülkede “harsi millet”in kuruluşu için
gereken ilerlemelerin ancak ekonomik öğeye bağlı
olduğunu söyler. “İktisadi hayatın yükselmesi,
yalnız mütehassısların yükselmesi için lazım
değildir. Diğer içtimai faaliyetlerin yaşaması da
her birinin zengin bir bütçeye malik olmasına
bağlıdır. Bir memlekette iktisadi hayat yüksek
değilse ne ilim, ne sanat ne felsefe, hatta ne
ahlak ve din yüksek tecellilerini göstermez” (Kongar,
Emre, Türk Toplum Bilimcileri).
O’na göre, Türkleri bir camia haline getirecek ve
Türk kültürünün oluşması gelmektedir. Milli
iktisadı meydana getirmek için öncelikle gerçek
gözlemler yaparak mülk ve milletin teknik üretim
tarzını, hukuki yöntemlerini ve bunlar arasındaki
ahengi araştırmak, onları bir sistem haline
getirmek ve ondan diğer sistemlerle
karşılaştırmalar yaparak sonuçlar çıkarmaktan
ibarettir.
Milli iktisadın kurulması için öncelikle bir milli
iktisat bakanlığı oluşturulmalıdır. Gümrük
tarifeleri ile demiryolları tarifesinin
düzenlenmesi ve liman işlerin idaresi de adı geçen
bakanlığa verilmelidir. Devletin iktisadi görevi
yalnız bir bakanlıkta toplanmalıdır ki,
memleketimizdeki iktisadi faaliyetlerde birlik ve
dayanışma meydana gelebilsin. Milli iktisat
konusunda, Alman milli iktisat sistemini ve
Fransız solidarizminden beslenen Gökalp. Ekonomik
kalkınma ve büyük sanayinin kurulması, anlayışı
bakımından devletçidir. O, ulusal bir devlet
kapitalizminin siyasal çerçevesini çizerken,
sömürgeciliğe karşı olduğunu da belirtmektedir.
Ulusal burjuvazinin yaratılmasının hedefleyen
Gökalp, devletin ekonomiye hem işletmeci ve hem
de sermayedar olarak katılmasını isteyerek, karma
ekonomi modelinden yana olduğunu belirtmektedir.
Gökalp’e göre halk kültüre, aydın (güzide,
seçkin, elit) medeniyete sahiptir. Bunlar ;yüksek
öğrenim, ilim ve eğitim görmüş olmakla halktan
ayrılırlar. Çünkü, yetiştikleri okullar milli
değildir. Bundan dolayı aydının halka ve
sorunlara yabancılaşması problemi ortaya çıkıyor
. Gökalp’in bu yabancılaşma sürecini çözümlemesi
için ileri sürdüğü görüş kültür-medeniyet
dengeleştirilmesine dayanmaktadır. Böylece halk
ile aydın arasında ayrılma yerine, birleşme ve
mozaikleşme ortaya çıkacaktır.
Aydın medeniyetin taşıyıcısıdır. Bundan dolayı
kozmopolittir. Halk ise kültüre, milli değerlere
sahiptir. Bu noksanlığın giderilmesi için aydının
halka gitmesi gerekir. Gökalp’e göre, böyle bir
eğilim, her şeyden önce, iki hususu
gerçekleştirmek için zorunludur : 1) Halktan
kültürel bir eğitim almak için halka doğru gitmek;
2) Halka medeniyet götürmek için halka doğru
gitmek. Aydın, halka doğru yönelmediği sürece
milli değerlerden uzaklaşarak suni bir ortam
içinde bozulmaya uğrayacaktır. Onun halka doğru
yönelmesi en büyük itici güç olan kültürü
kazanmasını sağlayacaktır. İşte bu kültürleşme,
medeniyetle dengeleşmek suretiyle aydın sınıfı
kökü kopmuş bir ortamdan sıyırarak canlılığını
tazeleyecek yeni bir ortam içine itecektir.
Gökalp’deki bu açıklama biçimi bize Pareto’nun
elitlerin dolaşımı (sirkülasyonu) teorisini
hatırlatmaktadır. Pareto’ya göre: 1) Her toplumda
idareyi elinde bulunduran güzideler(elitler)
grubu; 2) Çoğunluğu teşkil eden aşağı sınıflar
olmak üzere iki kategori mevcuttur. Elitler veya
seçkinler grubu bir azınlık aristokrasisidir.
Bütün elitler kısa veya uzun bir zaman için
çökmeye mahkumdurlar. Bunun sebepleri de vaktiyle
kendilerinin yükselmesini etkileyen nitelikleri
kaybetmeleri yüzündendir. Böylece elitler zamanla
dejenere oluyorlar. Bu anlamda tarih elitlerin
mezarıdır. Bu defa da elitlerin kaybolmasıyla
ortaya çıkan boşluk, yüksek güçlü aşağı sınıfların
en yetenekli üyelerinin yetiştirilmesiyle
dolduruluyor.
Pareto’daki seçkin-aşağı tabaka hareketliliği
iradeci olmaktan ziyade kaderci bir tablo
çizmesine karşılık, Gökalp’de kültür-medeniyet
dengesi için aydın-halk diyalogu mevcuttur.
Seçkinler, halka medeniyet götürmek için halka
doğru giderken, aynı zamanda, halktaki kültürü
almak suretiyle de halk-seçkinler bütünleşmesini
gerçekleştiriyorlardı. Böyle bir dolaşım
elitlerin ‘kanını temizlemesi’ olayını hazırlamak
suretiyle elitler arası diyalektiği de silmiş
oluyor.
Gökalp’in savunduğu elitler demokrasisi, bugünkü
anlamıyla sadece oy mekanizması yoluyla idareyi
eline geçiren ve halkın meselelerini bir köşeye
iten, çıkarcı ve halktan kopmuş ( halkı temsil
etmesine rağmen) bir sisteme karşıttır. Tersine,
seçkin-halk ilişkisinin dengeleşmesine (
ambivalance) ve bütünleşmesine ( entegration)
dayanır.
Gökalp’e göre, seçkinler, ancak demokratik bir
rejimde gerçek kimliğine kavuşmuş olurlar. Halka
yararlı bir kalkınma fikri getirmeyip ve onu
hazırlamayan seçkinler; bilgili olsalar bile
seçkin sayılmazlar. Bu bakımdan asıl seçkinler,
halkı aydınlatan ve halkın yükselmesi için kendini
bütün varlığı ile halk için feda eden kimselerdir.
Gökalp’e göre, Fransızca “culture” kelimesinin
biri hars (milli kültür) diğeri de tehzib olmak
üzere iki manası vardır. Milli kültür ile tehzib
arasında iki önemli fark vardır: Bunlardan
birincisi, harsın ‘demokratik’, tehzibin ‘
aristokratik’ olmasıdır. İkinci fark ise, bir
insan harsın tesiri ile, belki de yalnız kendi
milletinin kültürüne kıymet verir. Fakat, tehzib
görmüşse, başka milletlerin kültürlerini de sever
ve onların lezzetlerini de tatmaya çalışır.
Gökalp, seçkinler (elitler) in veya aydınların
tehzibe (işlenmiş kültür) sahip olduklarını ve
halkın da kültüre sahip olduğunu belirtir. Bir
milletin gelişmesi için işte, bu halk kültürünün
yüksek kültürle işlenilmesi gerektiğini söyler.
Bunu da aydınlar halka eğilerek yapacaktır ki, o
zaman başarı olsun. Aydının halka ve kendi
köklerine inmesi hem batı medeniyeti karşısındaki
yerimizi tayin edecek, hem de milli
rönesansımızın doğmasını sağlayacaktır.
Halk – aydın ikiliği Gökalp sosyolojisinde önemli
bir yer tutar. O’na göre, aydının halka giderek
kendini yenilemesi gerekir. Günümüz sosyolojisinde
‘aydınların kokuşması’ dediğimiz bir deyim vardır
ki, bilim adamlarını yakından ilgilendirmektedir.
Toplumumuzda uzun yıllardan beri aydını halktan
uzaklaşması, kopması ve halka yabancılaşması,
aynı zamanda bugünkü demokrasimizin de en önemli
çıkmazını oluşturmaktadır. Halkı bilinçlendirmesi
aydının milli bir görevidir. Aynı zamanda da aydın
kendini yenilemelidir. Bu da, halktaki öze
dönmekle gerçekleşir. Eğer bir toplum, geçmişi
ile geleceği arasında bağ kuramazsa, bunun
şuuruna ulaşamazsa o toplum bir bitki yığınından
öteye geçemez.
Gökalp, bireye değil topluma dönük bir
sosyologdur. Sosyolojist bir bakış açısına
sahiptir. Toplum her şeyi ile birey üzerinde
egemenlik kurar; ona her şeyini kabul ettirir.
Oysa bireycilik insanı ülküsüz, inançsız bırakır.
Gökalp’e göre, bireycilik insanı ahlaki
kararsızlığa, hayal kırıklığına, şüpheciliğe
götürür; hatta bireyi intihara sürükler. Oysa
devletçi – toplumculuk ve kollektivizm insanlar
arasında kardeşlik ve eşitlik geleneğine dayanır.
O, burada Prens Sebahattin’in bireyciliğini de
eleştirmektedir. Zaten iki düşünür gerçek yaşamda
da birbirlerine zıt görüşleriyle tanınır.
Gökalp, bireyin özgür olamayacağını ; çünkü irade
hürriyetinin toplumsal ülküler tarafından
sınırlandırıldığını belirtir. Bireyin toplumla
kaynaşması ve kendini topluma feda etmesi
gerekir. Toplum her şeyin üstündedir ve kutsallık
arz eder. Bu bağlamda Durkheim’daki toplumun
yerine milleti koyan Gökalp’de milliyetçilik
kutsallaşmıştır. Toplum ne isterse iyi ve
ahlakidir.
Gökalp’e göre, çağdaş devlet, bir halk hükümeti
olduğu kadar bir ilim hükümetidir de. Çağdaş
millet büyük sanayisiz, sağlıksız, demir yolsuz,
elektriksiz, refahsız kalamaz . Çağdaş bir
devlet de çağdaş bir hukuka dayanmadan, milli
iktisadı kurmadan, halkçılığa dayalı gerçek
hürriyetleri – gerçek eşitliği oluşturmadan
yaşayamaz. İşte bu noktada O, bütün bunların
taşıyıcısının ilim olduğunu belirtiyor ve milletin
ilme yönelmesini istiyor. O’na göre, bilimin
komünist ve kapitalist olanı yoktur. Bilim,
ideolojik yöne sahip değildir. Bilim, bilimsel
zihniyeti gerçekleştirme sürecidir. Bilimin
gelişmesi için de bilime değer vermek gerekir.
Bilim için coğrafi saha aramak, doğu-batı ayrımı
yapmak temelden ideolojik sapmalardır.
Gökalp, çağdaş uygarlığa girmek için yalnızca
sanayide gelişmeyi sağlamayı yeterli
görmemektedir. Başka milletlerin modern medeniyete
girmek için mazilerinden uzaklaşmaya mecbur
olduklarını, halbuki Türklerin modern medeniyete
girmeleri için yalnız eski mazilerine dönüp
bakmalarının yeterli olduğunu söyleyen Gökalp
sanayinin, fennin dışındaki alanda, kültürde
çağdaşlaşmanın sağlanabilmesi için Batıya
yönelmesinden çok ya da o kadar eski Türk
kültürüne yönelmesini istemektedir. Çünkü
geleceğe ait bütün ilerlemelerin Türkün eski
kültüründe mevcut olduğunu düşünmektedir.
Batıcılık, Osmanlı İmparatorluğu’nda ( 18. y. y.
’da ) başlayıp Cumhuriyet Türkiye’sinde yeni
boyutlar kazanan, Batı Avrupa’nın toplumsal ve
fikirsel bileşimine erişilmesi gereken bir hedef
olarak gören yaklaşımdır. Bu görüş bazen ılımlı
bir biçimde ortaya çıkmış, bazen çok
köktenci-geleneksel kültür öğelerimizi eleştiren
ve karşısına çıkar boyutlar kazanmıştır. Ancak,
batıcılık daha çok Batıyı her hususta örnek almak
isteyenlerin yaklaşımını adlandırmak için
kullanılmıştır.
Gökalp’de batılılaşma hareketinin temeli milli
kültüre dayanır. Kültür gibi, Batılılaşma da
‘millet olma’ yeteneğine kavuşmanın zorunlu bir
şartıdır. O’nda kültür- medeniyet arasında nasıl
bir ilişki varsa, aynı şekilde, medeniyet ile
batılılaşma arasında da yakın bir benzeyiş
vardır. O’nun için batılılaşma aslında
medeniyetimizin kaçınılmaz bir sonucudur. Çünkü
O’na göre, medeniyetler belirli bir yer ve zaman
içinde doğar, yaşar ve ölürler. İşte bu
çerçevede Türkler bir çok medeniyet içine girmiş
ve sonuçta da Batı medeniyetine girecektir. Çünkü
batı medeniyeti o an için en üsttedir.
O’na göre Türk kavmi (toplumu) iki kez medeniyet
değiştirmiş ve üçüncüsü de yoldadır. İlk ikisi ise
şöyledir: İslam olmadan önce ‘Aksa’yı Şark
Medeniyeti Dairesi’ne mensuptu. İslam olduktan
sonra ‘Şark Medeniyeti Dairesi’ne girdi. Üçüncüsü
ise, günümüzde de tartıştığımız konulardan biri
olan ‘Garb Medeniyeti’ne, yani laik medeniyet
dairesine girmek.
Gökalp, yıkılma dönemini analiz ederken şu
yargıya varıyor: O dönemin yapısını, siyasal
beceriksizliği toplumsal az gelişmişliğe,
toplumsal az gelişmişliği ise, endüstrileşmedeki
geriliye bağlıyor. O, döneminde bu tahlilleri
yapması ve olayları çok iyi irdelemesi O’nun
gerçek bir öncü olduğunu göstermektedir. O, bütün
az gelişmişliğimizi iktisadi zayıflığımıza
bağlamakta ve iktisadi zayıflığı da milli
mefkureden yoksun olmamıza bağlıyor. Bu noktada
O, sınıfsal gelişmeyi, iktisadi kalkınmaya,
iktisadi kalkınmayı ise, ulusal bilincin gücüne
dayamaktadır. Gökalp’in Türk toplumunu yeni bir
ulusal bilinç altında Batı uygarlığı içinde kendi
kültürünü koruyarak birleştirmek için çaba
harcadığını görmekteyiz.
Gökalp, Türkiye’yi feodal üretim tarzından
kurtarmak, çağdaşlaşmak ve sanayileştirmek
istemektedir. Bunu yaparken de ‘milli vicdan’ dan
yararlanmayı düşünmektedir. Durkheim’in
solidarizm (dayanışmacılık) anlayışını ‘milli
iktisat’ ülküsüyle çelişir görmediği için ‘milli
sermaye’nin kamusal nitelik kazanmasını sağlayacak
öneriler getirdi. Bu nedenle –gençliğinde ağalık
düzenine karşı tavır aldığı gibi – sermayenin tek
elde ellerde birikme tehlikesine karşı da il ve
belediye meclislerinden itibaren aşağıdan yukarıya
örgütlenerek bir tür kapitalist olmayan kalkınma
yolunu önermiştir.
Gökalp Türkiye’de pozitivizm ve laikliğin
temsilcisi olarak görülebilir. Diğer yandan
Gökalp, Comte-Durkheim çizgisinden bir sapma
göstererek, dinin kültürel olarak etkisi
altındadır. Yani, dine Avrupalı sosyologlardan
daha fazla önem vermekte, pozitivizme yakınlığı
ile mistizme olan yakınlığı çatışmaktadır. Dini,
toplumsal bir olgu olarak benimseyen ve ona ulusal
bir renk vermeye çalışan Gökalp, bir anlamda
cumhuriyet döneminde dinde reformist hareketlerin
güç kaynağıdır. Tüm bunlarla birlikte, laikliğin
başlıca savunucusu olmuş ve bu ilkeyi altı ok ile
CHP ve anayasanın ilkeleri arasına koydurmuştur.
Gökalp, ‘ulusal bilinç’i ve toplumbilimini
pozitivist bir biçimde topluma sunmuştur. Bunları
yaparken de bilime önem vermiştir. Zaten O, bu
yüzden Durkheim’ci görünür.
O’nun öne sürdüğü şu düşünce O’nunla
çelişmektedir. O, batının yalnız tekniğini ihraç
etmeden bahsediyor ve geriye kalan kısmın ise,
ulusal özelliklerden beslenmesini belirtiyor.
Eğer iki kültür arasında etkileşim başlayınca, bu
günlük yaşamın tüm alanlarını da kapsar.
Özellikle bu, günümüzde iletişim sayesinde daha
da belirginleşmektedir.
Ziya Gökalp sosyolog ve düşünür olarak, II.
Meşrutiyet’ten beri Türk düşün hayatının ilk
sıralarında yer almaktadır. O’nun bu başarısı,
Türk sosyolojisine kazandırdığı ‘bağımsızlık’tan
ve Türkiye’nin sorunlarına getirdiği
açıklamalardan kaynaklanmaktadır. Türkiye’nin
hala ulusal kimlik, milli ekonomi, çağdaş-laik,
kamucu-bireyci toplum modellerini tartışıyor
olması, O’nun sosyolojiye yüklediği görev
doğrultusunda, geleceği görebilme yetisinin bir
ürünü olarak karşımızda durmaktadır. O’nun
düşüncelerinin hala tartışılıyor olmasının bir
başka nedeni ; Türkiye’nin toplumsal yapısında
meydana gelen değişmeleri çok iyi gözlemlemesi ve
ortaya çıkan sorunlara geniş bir tarihi
perspektiften bakmasından kaynaklanmaktadır. Bir
başka neden ise, Gökalp’in aktardığı sosyoloji
ekolünün ürettiği sosyolojik bilgilerin sınırlı da
olsa, Türk toplumunda ortaya çıkan sorunlar
karşısında etkin olmasıdır. Ele aldığı ve çözüm
önerdiği konular, Türkiye’nin hala gündemindedir
ve hala hiçbir sosyolog veya düşünür bu sorunlar
karşısında O’nun kadar başarılı ve uygulanabilir
bir çözüm önerisi sunamamıştır. Bunun için O,
gündemdeki yerini koruyacaktır.
KAYNAKÇA
Ø Kongar, Emre, (1982), Türk Toplum
Bilimcileri, Remzi Kitabevi.
Ø Ülken, H. Z. (1979), Türkiye’de Çağdaş
Düşünce Tarihi, Ülken Yay.
Ø Hançerlioğlu, O. (1993), Toplumbilim
Sözlüğü, Remzi Kitabevi.
Ø Sezer, Baykan, (1985), Sosyolojinin Ana
Başlıkları, Sümer Kitabevi.
Ø İnternet, (1982-!999), Cumhuriyet &
Sabah Gazetesi Arşivleri.
|
|