| Sosyoloji:
AnaSayfa |
SİSTEMATİK SOSYOLOJİ AÇISINDAN ZİYA GÖKALP
Ziya Gökalp’in sosyolojik sistemi üç ehemmiyetli
kavram üzerine kurulmuştur. Sistemin temelinde
örf, gövdesinde hars ve üst kısmında da mefkure
kavramları ve bunların muhtevaları yer alır.
Gökalp sisteminin temelinde yer alan kilit
noktalarından birini meydana getiren örf kavramı
mükellefiyet (yani bir işi yapmaya mecbur olmak)
ve müeyyide (kanun ve nizamlara itaatsizlik
cezası) kavramları ihtiva eder.
Örf’e büyük önem veren Gökalp ilkin örf ile adetin
birbirinden ayırt edilmesi gerektiğini ve
genellikle örf ve adetin karıştırıldığını söyler.
Gökalp diyor ki; “Bazı adetler örftür, bazı örfler
adettir, fakat her adet örf olmadığı gibi her örf
de adet değildir”. Burada şunu anlatmak
istemiştir: Öyle haller olur ki davranışları ve
sosyal hareket tarzlarını kontrol eden durumların
bazılarında örf ön planda yer alır, fakat
temeldeki adeti de görmemezlikten gelemeyiz.
Adet ile örf arasındaki farkı belirtirken Gökalp
her adetin örf olmadığına işaret eder. Çünkü,
adetlerin kesin olarak geçerli olanı da var,
istenmemiş olanı da var.
Gökalp sisteminde adeti örften ayıran en
ehemmiyetli özelliklerden birisi de budur. Yani
adetlerde geçerli olanı da, beğenilmeyeni de
olduğu halde örflerde bu ikili durum söz konusu
olamaz.
Bir sosyal kaidenin örf olabilmesi için açık ve
seçik olarak cemaatin bünyesinde ve yaşayışında
ortaya çıkan sosyal vicdan ile iç içe olması
gerekir. Cemaatin vicdanı örf ile yükselen güçlü
bir sesi olduğu takdirde şahıs üzerinde baskısını
duyurabilir. Bunu gören Gökalp örf için şunları
söylüyordu: “Örf ise cemaatin tatbiki ahlakından
ve yaşayışında görünen içtimaî vicdanıdır.
ZİYA GÖKALP’TE CEMAAT ANLAYIŞI
Ziya Gökalp sisteminde cemaat sosyal yapısına
geçiş sosyal gerçek ile olmaktadır. Bir kaidenin
sosyal olabilmesi için fertlerin hem hayati
tabiatı haricinde hem de iradesi üstünde bulunmak
lazımdır diyen Gökalp’e göre ferdin hayati
tabiatından çıkan fiiller sosyal olamaz.
İçtimai kaideler ferdi iradelerin fevkindedir,
çünkü ferdin iradesi kendi mizacının, seciyesinin
bileşkesidir. Her fert ayrı bir mizaca, ayrı bir
seciyeye sahip olduğu için ferdi iradelerden çıkan
ameller yeknesak bir şekilde bulunamazlar ki, bir
kaide maliyetini haiz olabilsinler.
Gökalp’ın da sisteminde kabul ettiği gibi, cemaat
kendini meydana getiren fertlerde mevcut olmayan
özel bir sosyal bünyeye sahiptir.
Tekelilerin beyan olunan halleri Hayve
Türkmenlerinin son derecede müsavatçı, demokrat
olduklarını gösteriyordu.
Burada görülen tabii ve canlı hukuk o cemaatin
kendi bünyesinden doğmaktadır. Bu hukuk örf ile
takviye olmaktadır.
Cemaat tipi sosyal yapıların muhtevası ne olursa
olsun genel karakterleriyle aynıdır. Bu muhteva
din olabildiği gibi, lisan da olabilir. Kader
birliğini yaratan fonksiyonlarda cemaatin
muhtevasında yer alır. Sonuç olarak muhteva sosyal
bünyede cemaat tipi sosyal yapıyı oluşturur.
HAKİMİYETİN TİPLERİ
Hakimiyet unsurunun girdiği her yerde
cemaatliğinin parçalandığı görülür. Üst ve alt
tabakaların meydana geldiği andan itibaren cemaat
tipi yaşamdan bahsedilemez. Hakimiyet her zaman
insanları altlı üstlü bir sıralamaya tabi
tutmuştur. Hakimiyet tiplerinin insanî olanı
demokratik bir iradeye dayalı bulunanıdır.
Türklerdeki hakimiyet tiplerini Ziya Gökalp şu
sıralamaya tabi tutar; TUDUNLUK, YABGULUK,
HAKANLIK, İLHANLIK, İMPARATORLUK.
Tudunluk:
Tudun aşiret reisidir. Dağılma halleri müstesna
olmak üzere, bağımsız aşiret olmadığı gibi
bağımsız tudun da yoktur. Tudunluk, ekseriyetle,
yabgulara tabidirler.
Yabguluk:
Eski Türklerde tudunların üstünde olan ve bütün
ilin üzerinde ferdi hakimiyet icra eden siyasi
reise yabgu derlerdi. Tudun boy beyi demekti.
Yabgu da İl Beyi manasında idi.
Gökalp’ın izahatından anlaşıldığına göre,
sosyolojide çok iyi bilenen karizmatik hakimiyet
tipi ile başlayan büyük hakimiyet, daha sonra
ananevi hakimiyete dönüşüyor.
Hakanlık
Hakanlıklar, ekseriyetle bir ecnebi devletinin
geçim yeri ve dayanak olarak kabul ederek teşekkül
ederdi.
İlhanlık
İlhan, hakanlar hakanı demektir. Hakanın haiz
olduğu selahiyetleri ilhan daha fazlası ile
haizdir.
İlhanlıkta kökü olan İl’e ve hakanlığa dayanır. O
da hakanlık ve yabguluk gibi, demokratik ve
cumhuri illerden doğmuştur.
Gökalp’in sistematiğinde, bu sistematiğin temelini
Türk Devletinin ve milletinin tekamülü teşkil
etmektedir ki, devlet aşiretten başlayarak
gittikçe genişleyen ve iç içe kutular halinde
büyüyen ilhanlık ve sultanlıklara kadar
yayılmaktadır. Böylece büyük devletler,
imparatorluklar doğmaktadır, daha sonra da milli
devletler meydana gelecektir.
Aşiret
Türk aşiretleri gittikçe birlik ederek küçük, il,
orta il, büyük il ve en büyük il safhalarından
geçtiği gibi.
Oğuzlarda aşirete “öz” denilirdi. Türklerde
müstakil aşiretler yoktu. Her aşiret mutlaka bir
ilin içine girip onun bir uzvu olmuştur.
Yukarıdaki ifadelerden anlaşılıyor ki, aşiret,
devleti oluşturan bir özdür. Bu küçük cemaat tipi
sosyal yapıda devletin ilk unsurları
bulunmaktadır.
MİLLET
Millet, lisanca dince, ahlâkça ve bediiyatça
müşterek olan, yani aynı terbiyeyi almış
fertlerden mürekkep bulunan bir zümredir.
Gökalp’te içtimai vicdandan, milli kıymetler
doğuyor, çünkü içtimaî vicdan, Gökalp sisteminde
aynı zamanda örf’tür.
Millet, mefkurevi bir cemiyet olup hiçbir kavimde
tamamıyla tecelli edememiştir.
Millet, şahsiyetini tam olarak kazanmış bir
içtimai zümredir. Milletin şahsiyeti de zaman
zaman buhranlı onlarda dahilerde, büyük
şahsiyetlerde şuurlu olarak ifadesini bulur. Kavim
ise kavimi devlet bünyesi içinde henüz şahsiyetini
bulamamış bir zümredir. Ne zaman kavim şahsiyetini
kazanırsa o zaman millet olma yolunu tutmuş olur.
Netice olarak millet hakkında Ziya Gökalp şu hükme
varır: “Milletler, medeniyet itibari ile tecanüse
doğru gidiyorlar, fakat hars itibari ile
birbirinden uzaklaşıyorlar. O halde
beynelmilliyeti medeniyetle, milliyeti ise harsta
aramak lazımdır.
Millî Vicdan
Kavimleri, müstemleke olma durumundan kurtararak
duygu ve düşünce muhtevası milli duygunun
temelinde yer alan milli vicdanda bulunmaktadır.
“Milli vicdan nerede teşekkül etmişse artık orası
müstemleke olmak tehlikesinden ebediyyen
kurtulmuştur.
Manevi duyguların ve düşüncelerin millî
kıymetlerle olduğu her yerde millî vicdan teşekkül
eder.
Millî Devlet
Artık yüzlerce milletlerden mürekkep olan suni
camiaların devamına imkan kalmamıştır. Bundan
sonra, her millet ayrı bir devlet olacak,
mütecanis, samimi, tabi bir cemiyet hayatı
yaşayacaktır.
Gökalp, Türklerin millî devleti hakkında şöyle
diyordu: “Mefkure, istikbalin halikidir. Dün
Türkler için hayali bir mefkure halinde bulunan
Millî Devlet, bugün Türkiye’de bir şe’riyet halini
almıştır.”
Mefkure
Bir millet büyük bir felakete uğradığı, korkunç
bir tehlike karşısında bulunduğu zaman
fertlerindeki şahsiyetleri bel eder (yutar, emer):
O zaman umumun ruhunda yalnız <Milli Bir Şahsiyet>
yaşar, bütün kalplerde bu <Milli Şahsiyeti> idame
etmek tehalükünden başka bir duygu kalmaz. Bu
kargaşada fertler kendi hürriyetlerini değil,
milletlerinin istikbalini düşünürler. İşte o
muazzez duygu ile karışık olan bu mukaddes
düşünceye mefkure denilir.
Bir millet tehlikede kaldığı vakit onu fertler
kurtarmaz; bizzat millet kendi kendinin
kurtarıcısı olur.
KAVRAM ANALİZİ
Kültür Nedir?
Sosyal bünyenin muhtevası olan kültür,sosyal hayat
alanının prensiplerini teşkil eder. O sebeple,
kültür, sosyal hayatın önemli bir kısmıdır.
İnsanın hayatı, duygu ve düşünce ile dirilir.
Kültür, fertleri bir yönden içinde yaşadıkları
tabii çevreye intibak ettirirken, aynı zamanda
beri yandan şahısları birbirine ve içinde
yaşadıkları sosyal tabiata, başka bir ifade ile
sosyal hayat alanının sosyal çevrelerine alıştırma
hizmeti görür.
Tylor’a göre; “Kültür; bilgi, inanç,sanat, ahlâk,
kanun, adet ve cemiyet hayatının üyesi olan
insanın kazandığı alışkanlıklar ve kabiliyetleri
ihtiva eden karmaşık bir bütündür.”
Bu tespit bir gerçeği belirtmektedir. O da,
kültürün insan tarafından meydana getirildiğini,
fakat sonra kültürün, insan şahsiyetini yarattığı
hususudur.
Kültür ile Hars Arasındaki Mahiyet Farkı
Geliştirilmiş zevklerin ve bilgilerin tutarlı
olarak meydana getirdiği kalıp veya örüntü harsı
teşkil edecektir. Manevi kültürün sanki bir üst
tabakasını teşkil edercesine teşekkül eden
değerler ve onların muhtevaları tam manası ile
harsı meydana getirmektedir. Hars kendi
muhtevasında tutarlılık ister. Hars içinde,
muhtevalar arasında çatışma olmaz.
Kültür muhtevasından çatışarak ve süzülerek kabul
edilen ve geçen muhteva unsurları harsa
geldiklerinde aralarında tam bir insicam ve
uygarlık teessüs etmiş olur. Hars sosyal
durumların kültürel berraklığını, kültürel açık ve
seçikliğini, kesinliğini belirtir.
Hars, üyelerinin, yani harsa bağlı olan şahıslara
cemiyetlerini, nasıl göreceklerini, dünyalarını
nasıl göreceklerini başka bir ifade ile dünya
görüşlerini öğretir. Hars olumlu unsurların ve
evetlerin birleştiği bir merkezdir. Kültürün
orijin merkezidir.
Kültür muhtevalarına göre kurulan sosyal gruplar,
değerlerin taşıyıcıları olarak, yine kültürel
fonksiyonlara uymak zorundadırlar. Sosyal gruba
katılmak aynı zamanda kültür muhtevasına katılmak
manasını da taşıyacağından Ziya Gökalp, fazlası
ile şahısların kültür muhtevasından ve harstan
nasiplerini almalarını tavsiye etmiştir.
Kültürden Hars’a Geçiş
Kültür öğrenilen bir davranıştır demiştik.
Nesiller arasında aktarılan tecrübeler ve
bilgilerdir.
Ziya Gökalp, fert ve biyolojik yapısı ile canlı
tabiat, fizik ve sosyal tabiat çevreleri
düşünüldüğünde kültür kavramını benimsemiş,
kültürün manevi kısmı ve bilhassa bu kısmın
değerler manzumesi ile ahenkli manevi bağlar
düşündüğünden de harsı ifade etmiştir.
Şahıs, sosyal tabiat içinde kabiliyetleri ile
kültürü yaratmış, şahsiyetler kültür muhtevasına
yeni unsurlar katmış, fertte fizik tabiat içinde
kendi uysal tabiatı ile kültür muhtevasına ve
dolayısı ile fiziki çevresine intibak etmiş, insan
ise üstün vasıfları ile değerler alemini yaratarak
harsi muhtevasına yaşamıştır.
Kültür ve lisan ilişkisine dikkat etmek gerekir.
Çünkü lisan, insanın meydana getirdiği
müesseselerin en eskisi ve temelde bulunanıdır.
Kültürü yaratan asıl faktör lisandır. Lisan,
insana üç hususta yardımda bulunur: 1. Öğrenme, 2.
Anlama ve 3. Kavrama.
Bir kültüre katılmakla anlamak, öğrenmek ve
kavramak ameliyeleri birbirini takip edecek ve
şahısta kültür muhtevasını kazanmış olacaktır.
Bu üçüncü ameliye ile yani vukuf peydahlamak ve
kavramak ile insan kültürden harsa doğru inmiş,
yani kültürün Ziya Gökalp’e göre, derinliklerine,
köküne inmiş ve harsı elde etmiş olur.
DEĞERLENDİRME
İçtimaileşme (Sosyalizasyon) ve maşeri şuur
Bütün insan cemiyetlerinde zümre şuuru sosyo-psikolojik
mahiyettedir. Maşeri şuur denilen zümre şuuru
şahısları duygu, düşünceleri ile kavrayan ve
belirli hedeflere yönelten kuvvetlere sahiptir.
Zümre şuuruna bağlanmak, zümreye bağışlanmak
halleri aynı zamanda aynı gayeye bağlanan bir
gayeye yönelen kişileri de kendi aralarında
birbirine bağlar. İşte buradan da dayanışma doğar.
Aile de, bu dayanışmanın muhtevasını ahlâk
doldurur. Ahlâki olduğu gibi, dinî, hukukî, bediî
ve zevk ve kaideleri ihtiva eden kültürel
hususiyetler, kişilerine belirli davranışları
kazandırmaya yararlar. Bu içtimaileşme süreci,
sosyal organizasyonlara temel teşkil eder.
İnsanlar arası münasebetler fertleri evvela aile
içinde ve daha sonra komşuluk grubunda ve derece
derece cemaat yapıları içinde geliştirir. İşte bu
geliştirme, insanları tedricen cemiyet hayatına
alıştırma olayına sosyalizasyon adı verilir.
Sosyalizasyonun oluşumu içinde, insanlar kademe
kademe cemiyet hayatına ve onun muhtelif
davranışlarına sahip olurlar. Müşterek keder,
müşterek sevinç ve kader birliği cemaatin esas
hususiyetleri olduğuna göre millet de bir
cemaattir. En azından Hans Freyer’in dediği gibi,
“millet bir dil cemaatidir.”
Sosyal kuvvetler, cemaatin içinde bütün geçmişe
sahiptirler. Sosyal kuvvetlerin geçmişini
anlamadan cemaatin geçmişi idrak edilemez. Geçmiş
ile hali hazır işbirliği geleceği hazırlayacağı
için Ziya Gökalp, Hars ve cemaat anlayışında,
geçmişe ve hali hazıra büyük ehemmiyet vermiştir.
Yabancılaşmanın Karşısındaki Gökalp
Eski kültürlerin cemaat tipi sosyal yapılarında
her ne kadar kültürel tamlaşma sade haliyle çok
daha kuvvetli ise de; o zamanki bütünleşme az
sayıda faktörlere dayandığından ve kültürel
hususiyetlerin de çok basit olmasından dolayı
gelişmiş insan tipi yaratmaları şansı azdı.
Bugünün modern cemiyetlerinin ve cemaat
yapılarının kültürel tamlaşması siyasi, sosyal,
ekonomik, hukuki, dini, ahlâki gibi muhtelif
müesseselerin öncelikle kendi sistemlerinde
tamlaşmalarını ve sonra da kendi aralarında
tamlaşıp bütünleşmelerini gerektirmiş vaziyettedir
ki, mevcut durum geçmiş zamanların durumlarından
çok daha karmaşık bir karakter ortaya koymuştur.
Kültür kısımları kendi aralarında tamlaşma oluşumu
yaratarak kültür bütününü meydana getirirler.
Kültür kalıbı ve onun içindeki kültür muhtevasının
tamlaşmış bütünlüğü esastır. Bu esasın kendine
özgü bütünlüğünü görerek bütünden kısımlara doğru
inmek ve kısımları bütün içinde değerlendirmek
Gökalp’a göre asli vazifemiz olmalıdır. Her
kültürde bütünün, kendisine has karakterini ve
kısımlar arasındaki sıkı bağlarını görmek gerekir.
Bir memlekete bakıp, başka bir memlekette ona göre
hükümler vermeye kalkışmak yanlış olur.
SONUÇ
Sonuç olarak, bir millete müşahade edilen
gelişmeler, milletin harsî kuvvetlerine ve
hususiyetlerine sahip olmasına bağlıdır.
|