| Sosyoloji:
AnaSayfa |
YÖNETİM YAKLAŞIMLARI
Taşkın Kızılok
İnsanoğlunun karşılaştığı en zor aktivitelerden
birisi olan yönetimin en temel hedefi, takımlar
halinde çalışan bireylerin kendileri için
belirlenmiş görevleri ve misyonları yerine
getirebilecekleri bir ortam tasarlamak ve
yaratmaktır. Bir başka şekilde ifade etmek
gerekirse; yönetimin amacı, bir örgüt içerisinde
yapılması gereken işlerin çalışanlar tarafından en
uygun ve en verimli şekilde yapılmasını
sağlamaktır. Endüstriyel ve teknolojik
gelişmelerle bağlantılı olarak gelişen
kurumsallaşma sürecinde yukarıda anılan hedeflere
ulaşmayı sağlayacak farklı yaklaşımların zaman
içerisinde oluşması kaçınılmaz bir olgu haline
gelmiştir.
Örgüt içerisinde yapılması gereken işlerin daha
organize ve verimli bir şekilde yerine
getirilmesine yönelik arayışların tarihsel gelişim
sürecinin başında Frederick W. Taylor, Frank ve
Lillian Gilberth ve Henry L. Gannt’ın fikirleri
ile ortaya çıkan ve olgunlaşan Bilimsel Yönetim
Yaklaşım süreci gelmektedir. Taylorism olarak da
anılan Bilimsel Yönetim Yaklaşımı, endüstriyel
devrimlerin yaşanmaya başladığı 1900lü yılların
başlarında örgüt içerisindeki işlerin
sınıflandırılması ile kendisini ortaya
çıkarmıştır. Bilimsel Yönetim Yaklaşımı’nın ilk
aşaması, söz konusu işi analiz etmek ve temel
bileşenlerine ayırmaktır (Miscon ve diğerleri).
Buradan yola çıkarak, belirlenen bileşenlere ait
işlerin standartlaştırılması ve her bir işçinin
kendi işinde ustalaşması ve bu şekilde
verimliliğin somut bir şekilde artırılması (O’Donnol
ve diğerleri) Bilimsel Yönetim Yaklaşımının en
temel hedefidir. Var olan örgütü insan etkileşimi
faktörlerinden ari olarak, girdisi ve çıktısı olan
bir makina gibi görme eğilimindedir. İşçiler, bu
büyük ‘makina’nın birer parçasıdır. Makinanın bu
parçasının verimliliğinin artırılması için
işçilerin fiziksel dinlenmelerine, dolgun ücret
almalarına ve belirli kotaların üzerinde
çalışan/üretim yapan işçilerin ödüllendirilmesine
önem verilmiştir. Bilimsel Yönetim Yaklaşımı’nın
ilkeleri arasında, ürünün artırılması için bilimin
kullanılması, ekip uyumunun ve ekip-içi
işbirliğinin yaratılması, maksimum verimin elde
edilmesi ve işçinin geliştirilmesi de yer
almaktadır (O’Donnol ve diğerleri). Bilimsel
Yönetim Yaklaşımı ilkeleri ile ortaya konulan
görüşlerin, yani işlerin sınıflandırılması ve
standartlaştırılmasının verimi artıracağı
fikrinin, başarıya ulaşmanın tek yolu olduğu ve
evrensel bir ‘başarı reçetesi’ olarak görülmesi
gerektiği savunulmuştur.
Yönetimi, “işlerin, diğer insanlar tarafından
yapılmasını sağlamak” (Miscon ve diğerleri) olarak
tanımlayan Mary Follett ve Elton Mayo, 1950li
yıllarda Bilimsel Yönetim Yaklaşımının insan
faktörünü dışladığını vurgulayarak, daha
humanistik bir yaklaşım sergilenmesi gerektiği
fikrini ortaya sunmuşlardır. Elton Mayo’nun
Western Electronic’e ait Hawtorne tesislerinde
yaptığı çalışma, verimli olacak şekilde
tasarlanmış iş süreçlerinin ve dolgun maaş ve
ödüllerin, verimliliği artırmada her zaman yeterli
olmayacağını ortaya koymuş (Miscon ve diğerleri)
ve Bilimsel Yönetim Yaklaşımının artık geçersiz
kılındığını vurgulamıştır. Elton Mayo’nun
çalışmasında incelediği en önemli unsur insan
faktörü olmuştur. Mayo’nun Taylorism akımından en
belirgin şekilde farklılaştığı nokta, işçiler
arası etkileşimin ve iş tatmini olgusunun da iş
verimliliği üzerinde etkili olduğunu ortaya
koymasıdır. İnsan İlişkileri olarak anılan bu
yaklaşım, en temelde, iş süreçlerinin
verimliliğinin artırılmasının tek başına yeterli
olmadığını ve insan faktörünün göz önüne alınarak
iş tatmininin de artırılması gerektiğini
vurgulamıştır. Bilimsel Yönetim Yaklaşımından
farklı olarak insan faktörü de dikkate alındığı
üzere, artık örgüt de bir makina olarak
görülmekten çıkmış ve sosyal bir varlık olarak
görülmeye başlamıştır. Çevresindeki gelişmelerden
etkilenen bu sosyal varlığın birer parçası olan
işçilerin de, bu sosyal varlığın şekillenmesinde
ve devamlılığını sağlayacak kararların alınmasında
söz sahibi olmaları gerektiği savunulmuştur. İnsan
faktörünün tüm iş ve karar süreçlerindeki etkisini
dikkate alarak Bilimsel Yönetim Yaklaşımından
farklılaşan İnsan İlişkileri Yaklaşımının,
Bilimsel Yaklaşım ile en çok benzeştiği nokta,
İnsan İlişkileri Yaklaşımının da kendi savlarını
evrensel bir model olarak ortaya koyması ve
başarının mutlak reçetesi olarak sunmasıdır.
Giderek gelişen teknolojilerin ve üretim yapılan
alanların çeşitliliği daha önceleri göz ardı
edilen bir gerçeğin ortaya çıkmasına katkıda
bulunmuştur: Yönetim aktivitesi, her türlü durum
için geçerli olabilecek bir kaç evrensel modelden
yola çıkarak başarıya ulaşamaz. Başarının en temel
unsuru, her bir durum için uygun olabilecek bir
yaklaşımı sergileyebilmektir. Gerçekte, yönetim
teorilerinin ve biliminin günlük hayatta nasıl
kullanıldıkları içerisinde bulunulan duruma
bağlıdır (O’Donnol ve diğerleri). 1960lı yılların
sonlarında önem kazanan bu görüşler, genel olarak
Sistem Yaklaşımı ya da Koşusal yaklaşım olarak
adlandırılmıştır. Bu yaklaşımın en belirgin
ifadesi “Şirketin kendi içerisinde farklı yönetim
sistemi kullanılabiliyor olabilir”(Özen, ders
notları) şeklinde ifade edilir. Mevcut duruma göre
kullanılan yönetim tekniklerinin
uyumlandırılmasını kapsayan bu yaklaşımın,
üretimin farklı aşamalarında kendinden önceki
yaklaşımlardan da faydalanması doğaldır. Burada
temel olarak hedeflenen etkinliği artırmaktır.
Yönetim tekniklerinin içerisinde kullanıldığı
örgüt, bir organizma olarak görülmüştür. Tıpkı
biyolojik teorilerin en çok dikkat çekenlerinden
olan Darwinism teorisinin de savunduğu gibi,
organizma içerisinde bulunduğu çevre ile etkileşim
içerisindedir; ortaya çıkar, gelişir ve birgün yok
olur. Sistem Yaklaşımının, örgüt içerisindeki
işlerin yerine getirlmesini ele alışı bakımından
insan vücudunda mevcut olan sistemlere
benzeştirmek mümkündür. Genel olarak sistem, bu
bağlamda örgütün işleyişi, fonksiyonları belirli
ve tanımlı, kendisinden küçük parçalardan oluşur.
Bütünü oluşturan bu parçalardan herhangi birinin
aksaması, tüm sistemin işleyişini etkileyeceği
için organizmanın kendi içerisindeki ve çevre ile
olan uyumu daha çok önem kazanmıştır. En fazla
verimliliği elde etmek için belirli bir sistemin
uygulanmasını önermesi açısından Bilimsel Yönetim
Yaklaşımı ile benzeşmektedir (Barley & Kunda,
1992).
Bu noktaya kadar ele alınan üç yönetim yaklaşımı,
arzulanan başarının elde edilmesinde kullanılacak
metod açısından karşılaştırıldığında, makro
ekonominin etkin olduğu dönemlerde verimliliği
artırmak için sistemin işleyişine ve ussallığa
önem veren yaklaşımlar (Bilimsel Yönetim Yaklaşımı
ve Sistem Yaklaşımı) vurgulanırken, makro ekonomik
göstergelerin durgun olduğu dönemlerde ise insana
ve normatif değerlere önem veren yaklaşımların
(İnsan İlişkileri Yaklaşımı) vurgulandığı
görülmektedir.
Günümüzde değişen teknolojik koşullar ve artan
beklentiler, üretim bandından çıktı halinde elde
edilen ürünün ve sistemin işleyişinin kalitesinin
önemini artırmıştır. Kaliteyi, örgüt içerisindeki
tüm çalışanların birlikte yaratmaları ve
denetlemeleri gereken bir olgu olarak gören (Barley
& Kunda, 1992) Örgüt Kültürü ve Kalite Yaklaşımı,
1980li yılların başlarında literatüre girmiş
olmasına rağmen, Japonlar tarafından özellikle II.
Dünya Savaşından sonraki hızlı gelişme sürecinde
kullanılan bir çalışma biçimi idi. Bir anlamda
Amerikalı bilimadamları tarafından Japonya’dan
ithal edildikten sonra yönetim yaklaşımları
literatüründe yer bulmuştur.
Örgüt Kültürü Yaklaşımında temel olarak hedeflenen
şirketin tüm seviyelerindeki çalışanların, örgütün
çıkarlarına yönelik ortak hedeflere odaklanması ve
çalışmasının sağlanmasıdır. Bu yaklaşım,
Mükemmeliyete ulaşma çabası olarak da görülebilir.
Bu bağlamda, en mükemmele ulaşmak için tek geçerli
yolun ortak Örgüt Kültürü yaratılması olduğu savı
evrensel bir model olarak sunulur. Örgüt
içerisindeki tüm çalışanların sadece üretimde
değil, aynı zamanda yeni fikirler, piyasalar ve
diğer konularda aktif katılımlarının sağlanması ve
bu şekilde toplam kalitenin artırılması anlamına
gelen Toplam Kalite Yönetimi kavramının örgüt
içerisinde uygulanması, çalışanların şirkete
bağlılıklarının artırılmasına imkan tanır. Bu
sayede örgüt yapısı daha esnek hale gelmektedir.
Bugüne kadar yaşanmış olan gelişim sürecinde
yönetim yaklaşımlarının zaman içerisinde hedefe
ulaşmak için kullandıkları yöntemler farklılık
göstermiş olmasına rağmen, arzulanan hedefin her
zaman için verimliliği artırmak olduğu açıkça
görülmektedir. Bazı dönemlerde sistemin bazı
dönemlerde ise insanın kullanımını maksimize
ederek iş süreçleri tasarlanmıştır. Hiç
şüphesizdir ki, belirli coğrafi bölgelerde belirli
dönemlerde başarıya ulaşmış olan yönetim
yaklaşımlarının, tüm dünya çapındaki uygulamaları
aynı döneme denk gelmeyebilmektedir. Ancak, bir
yönetim şeklinin yaygınlaşmasında en önemli
unsurlardan birisinin de bir örgütte elde edilen
başarıların diğer örgütlere örnek teşkil
etmesidir. Bu noktadan hareket ederek ve
kullanılan yaklaşımların zaman içerisinde, pek çok
etkene bağlı olsa da, değişiklik gösterdiği
gerçeği dikkate alınarak, bugün akademik
çalışmalarımıza konu oloan yönetim yaklaşımlarının
‘ünlü’ olmasının aslında bir modadan mı baret
olduğu da aşka bir çalışma konusu olarak ele
alınabilir kanısındayım.
Kaynakça:
Abrahamson, E. 1996. Management of Fashion.
Academy of Management Review, 254 – 285.
Barley, S. R. Ve Kunda G. 1992. Design and
Devotion: Surges of Rational and Normative
Ideologies of Control in Managerial Discourse.
Administrative Science Quarterly, 37: 363 – 399.
Koonta, O’Donnol, Veichrich. Essentials of
Management, 4. Edition, McGraw – Hill Series in
Management.
Miscon, Albert, Khedouri. Management, 3. Edition.
Harpers and Raw.
Ozen, Şükrü. Baskent Universitesi, İşletme
Yönetimi Bölümü, Çağdaş Yönetim Teknikleri Dersi,
2000 Bahar Dönemi Ders Notları.
|
|