| Sosyoloji:
AnaSayfa |
TOPLUMSAL YAŞAYIŞIN DÜZENLENMESİ
1. Tekke , Zaviye ve Türbelerin Kapatılması
Sosyal alandaki inkılâblarımızı baltalayan safsata
ve hurafeleri kafalardan çıkarmak , açık ve hür
zihniyeti kafalara yerleştirmek bir mecburiyetti.
Memlekette , ölmüş bazı kimselerin sonradan yarı
peygamber sayılmasından kuvvet alan inanışın
doğurduğu türbeler , onlarla geçinenleri besleyen
bir kaynak , bir vasıta idi. Türbeler çok yerlerde
batıl inanışların tatmin yeri olmuştu. Halk
türbelerden mucizeler bekleyen bir ruh haletine
yönelmişti.
Tekkeler , tarikat mensuplarının oturdukları ,
tarikat ilke ve geleneklerinin öğretildiği dini ve
kültürel merkezlerdi. Kuruluşunda özellikle din ,
dil ve felsefe gibi konularda halkı yetiştiren
halk odaları niteliğinde kuruluşlardı. Tekkelerin
küçüklerine de zaviye denilirdi. Zamanla
soysuzlaşan ve amacından uzaklaşan bu kuruluşlar ,
zengin müslümanların fakirlere yardım edilsin diye
vakfettiği servetlere dayanarak bedavadan yaşamak
, tembellikle her türlü zevkten istifa etmek,
başkalarının çalışması ile geçinmek ve din perdesi
altında her türlü fenalığı yapmak gayesini güden
müesseseler haline geldi.
Tarikatçılık ise , mensupları arasında dayanışma
ve sevgi yaratmakla birlikte , başka tarikat
mensuplarına karşıda kin ve husumete varan
ayrılıklar yaratıyor ve bu sebeple de bir
huzursuzluk kaynağı idi.
Medeni bir millet olma yolunda görülen bu engeller
akılcı batı medeniyetine girmek isteyen toplumumuz
için kaldırılması gerekli idi. Atatürk ,
Kastamonu’ da 30.8.1925 ‘ de söylediği bir nutukta
türbelerin , tekkelerin ve zaviyelerin
kapatılmasının ve tarikatların kaldırılmasının
işaretini vermiştir:
“Ölülerden medet ummak , medeni bir cemiyet için
şindir (lekedir).
Bugün ilmin , fennin bütün şumulile medeniyetin
parlak ışıkları karşısında filân veya falan şeyhin
irşadile , maddi ve manevi saadet arayacak kadar
iptidai insanların , Türkiye medeni camiasında
mevcudiyetini asla kabul etmiyorum.
Efendiler ve ey millet , biliniz ki , Türkiye
Cumhuriyeti şeyhler , dervişler , müritler ve
meczuplar memleketi olamaz. En doğru , en hakiki
tarikat medeniyet tarikatıdır.”
30 Kasım 1925 tarihli bir kanunla Tekke , Zaviye
ve Türbelerin kapatılması ve bir takım ünvanların
kullanılması yasaklanmıştır. 30 Kasım 1925 tarihli
kanun bütün tarikatlarla birlikte, şeyhlik,
çelebilik, babalık, emirlik, halifelik, falcılık,
büyücülük, üfürücülük ve gaipten haber vermek ve
murada kavuşturmak maksadı ile muskacılık gibi
unvan ve sıfatların kullanılması, bunlara ait
hizmetlerin yapılması ve bu ünvanlarla ilgili
elbise giyilmesini yasaklamıştır.
2. Kıyafette değişiklik
Doğu medeniyetini Batı medeniyetinden ayıran dış
özelliklerin en önemlisini kıyafet teşkil
ediyordu. 18. yüzyıldan beri Osmanlı
İmparatorluğunda bir kıyafet , bir serpuş anarşisi
mevcuttu. II. Mahmut devrinde askerlere ,
memurlara kavuk yerine fes giydirilmesi kabul
edildiği zaman , o zaman başta Şeyhülislâm olduğu
halde bütün ulema , fes giymenin şer’ an caiz
olmadığını ileri sürerek itiraz etmişlerdi. Halkın
her sınıfı istediğini giymekte serbestti. 1903
yılında II. Abdülhamit devrinde , askerlere kalpak
giydirilmek istendiğinde ulema sınıfı bu defa da
kalpak giyilmesine itiraz etti. Gerçekten ne fesin
, ne diğer kıyafet unsurlarının din ile ,
milliyetle hiçbir ilgisi yoktu. Ulema , halkın
dini inancını da istismar ederek yenilikten
korktuğundan , kıyafet değişimini dini
menfaatlerine âlet ediyorlardı.
Batı medeniyetinin bir bütün olarak ele alınması ,
dünyanın kabul ettiği medeni kıyafetin de
benimsenmesini gerekli kılıyordu. Büyük kurtarıcı
, 24 Ağustos 1925 de Kastamonu ve İnebolu’ ya
yaptığı seyahatlerde şapka inkılâbının ilk
parolasını başında panama şapkayı da halka
göstererek verdi.
“Biz her nokta-i nazardan medeni insan olmalıyız.
Fikrimiz , zihniyetimiz , tepeden tırnağa kadar
medeni olacaktır.
Medeni ve beynelmilel kıyafet milletimiz için
lâyık bir kıyafettir. Onu giyeceğiz.”
Büyük Atatürk’ ün 27 Ağustos 1925 ‘ de İnebolu’ da
“Turan kıyafetini araştırıp ihya eylemeye mahal
yoktur. Medeni ve beynelmilel kıyafet bizim için ,
çok cevherli milletimiz için lâyık bir kıyafettir”
diyerek , medeni yaşayışa uyan kıyafetin kabulü
gerekliliğini de açıkça belirtmiştir. Büyük
insanın uyarması üzerine daha 25 Kasım 1925
tarihli şapka kanunu çıkmadan önce vatandaş
şapkayı giymiş ve bu yenilik medeni kıyafet
değişimi halk arasında iyi karşılanmıştı. Bundan
sonra , cüppe ile sarık giymek yasak edilmiş ve bu
kıyafet yalnız din adamlarına hasredilmişti.
Şapka bir başlık taklidi değil , hür fikir ve
düşüncenin sembolü olarak kabul edilmişti.
3. Soyadı Kanununun Kabulü
1934 tarihli Soyadı Kanununun kabulü ile bizde
kişi , asıl adı , küçük adı yanı sıra soyadı diye
adlandırılan aile adı ile anılmaya başlamıştır.
Kişinin soyadı bulunmaması toplum hayatında
karışıklıklara neden oluyordu. Kişinin soyadı
olmaması toplumsal ilişkiler bakımından bir
eksiklikti. Soyadı yerine kullanılan baba adı,
doğduğu memleketin adı veya kullanılan lâkaplar,
soyadının toplumsal ilişkilerde rolünü
oynayamıyordu. Soyadı bir bakımdan ailenin toplum
hayatındaki rolünü değerlendirmekte aileye güç ve
kuvvet vermekte idi. Aile birliğini ve aile içinde
de karşılıklı ilişkilere moral (manevi) bakımdan
destek olmakta idi.
21 Haziran 1934 ‘ de çıkarılan 2525 sayılı Soyadı
Kanunu ile her Türk’ ün öz adından başka soyadı
taşıması da zorunlu kılındı. Soyadları Türkçe
olacak, rütbe , memurluk , yabancı ırk ve millet
adları ile ahlâka aykırı ve gülünç kelimeler
soyadı olarak kullanılmayacaktı.
Soyadı Kanununun kabulünden sonra , 1934 yılında
2258 sayılı kanunla, T.B.M.M. Türk Milleti ‘ nin
bir şükran ifadesi olarak en büyük şefine , Gazi
Mustafa Kemal Paşa’ ya Atatürk soyadını vermiştir.
1934 yılında çıkarılan bir diğer kanunla da “Ağa,
Hacı, Hafız, Hoca, Molla, Efendi, Bey, Beyefendi,
Paşa, Hanım, Hanımefendi” gibi eski toplum
zümreleri belirten ünvanlar kaldırılmıştır. Aynı
kanunla yurt savunmasında, Milli Mücadelede
gösterilen başarılar karşılığı verilen madalyalar
dışında eski Osmanlı idarecilerinin verdiği tüm
nişan ve rütbeleri taşımak da yasaklanmıştır.
4. Ölçüler ve Takvimde Değişiklik
a) Takvimde Değişiklikler
Ayın hareketlerine göre , ayları ölçen islâmi
takvim , saat , rakam ve tatil günleri, gerek
memleketin iç hayatında , gerekse dünya ile olan
ilişkilerimizde büyük güçlük çıkartıyor , çalışma
hayatımızda karışıklıklara neden oluyordu.
26 Aralık 1925 tarihinde kabul edilen kanunlarla
Hicrî ve Rumî takvim kaldırılarak yerine Milâdi
takvim , alaturka saat yerine de milletler arası
saat usulü uygulandı.
20 Mayıs 1928 ‘de de milletlerarası rakamlar kabul
edildi.
Hafta tatili olarak kabul edilen Cuma yerine Pazar
gününü resmî hafta tatili günü olması ise , ancak
1935 ‘ de çıkarılan bir kanunla sağlandı.
b) Ölçülerde Değişiklikler
1931 yılında çıkarılan 1782 sayılı kanunla , eski
ağırlık ve uzunluk ölçüleri değiştirilmiş , arşın,
endaze, okka, çeki gibi hem belirli olmayan hem de
bölgelere göre değişen eski birimler
kaldırılmıştır. Medeni ölçü birimi sayılan onlu
yönteme uygun , metre ve kilo gibi uzunluk ve
ağırlık ölçüleri kabul edilmiştir. Uzunluk ve
ağırlık ölçülerinde yapılan bu değişiklikler ,
ülkede ağırlık ve uzunluk ölçülerinde tek bir
sistemin uygulanmasını sağladığı , uluslar arası
ilişkilerde de ticari kolaylıklar elde edilmesinde
yararlı olmuştur.
5. Kadın Haklarının Kabulü
İstiklâl Savaşında vatanı kurtarmak için erkeğinin
yanı başında vazife alan, sırtında çocuğu ile
cepheye koşan Türk kadını ve Türk anası, Türk
cemiyetinde müstesna yerini ispat etmişti.
Kadınlarımız, medeni, siyasi ve içtimaî haklara
kavuşmalı, Türk aile ve cemiyeti ortaçağın
köhnemiş fikir ve görenek esaretinden kurtarılmalı
idi. Türk İnkılâbı ile beraber kadınlarımız da
haklarına kavuşmuşlardır.
Medeni kanunun kabulü ile Türk kadını medeni
haklarına kavuşmuş, kadın erkek eşitliği
cemiyetimizde yer etmişti. Siyasi hak olarak ilk
defa 1930 ‘da Belediye Kanunu ile kadınlarımıza
belediye meclisine üye seçmek ve seçilmek hakkı
tanındı. Bunu 1934 yılında Anayasa ‘da yapılan bir
değişiklikle, milletvekili seçmek ve seçilmek
hakkının tanınması izledi.
Modern Türk cemiyetinde kadının tam mânâsıyla
yerini alması ve kendisine tanınan haklardan
istifadesi için kadın kıyafetinde de değişiklik
yapmak icap ediyordu. Türk kadını önce peçeyi ,
şapka inkılâbından sonra da çarşafı attı.
|
|