| Sosyoloji:
AnaSayfa |
DERSİN ADI: SOSYOLOJİYE GİRİŞ
ÖDEV KONUSU: SİVİL TOPLUM Düşünsel Temelleri ve
Türkiye Perspektifi
1.Okunan kitabın;
a.Adı: Sivil Toplum Düşünsel Temelleri ve Türkiye
Perspektifi
b.Yazarı: Ayşenur Akpınar Gönenç
c.Basıldığı yer ve yıl: Nisan 2001 İstanbul
d.Basıldığı yayınevi: Altkitap
e.Kaçıncı baskı olduğu: 1.baskı
2.Okunan kitabın konusu:
Sivil toplum, devletin idarî teşkilatlanmasının
dışında, özerk, gönüllü, bir hukuk düzenine tabi
olmakla birlikte kendi iç düzenini kendisi
belirleyen, toplumsal yaşamın organize bir bölümü
olarak tanımlanabilir. Demokrasiye geçiş ve
demokrasinin pekişmesi süreçlerindeki rolü, sivil
toplumu, Türkiye açısından da üzerinde önemle
durulması gereken bir kavram durumuna
getirmektedir. Kavramın demokratikleşmedeki
kaçınılmaz etkisi vurgulanmakla kalmamış,
"Türkiye'nin neden her on yılda bir, bir askerî
darbeye sahne olduğu" sorusunun yanıtının, ülkede
"yeterince gelişmiş bir sivil toplum"un
bulunmaması olabileceği belirtilmiştir. Sivil
toplumun Türkiye'deki durumu konusunda bir tespit
yapabilmek, öncelikle, kavramın Batı siyasî
düşünce ve toplumsal tarihindeki evrimi üzerinde
bir incelemeyi zorunlu kılar. Zira, sivil toplum,
kökenleri itibariyle, Batılı bir kavramdır. Bu
nedenle, bu çalışmanın ilk bölümü, sivil toplum
kavramının Batı siyasî düşünce tarihindeki
gelişimine ayrılmıştır. Bu bağlamda, sivil toplum
kavramının geçirdiği evrimi karakterize eden
teorilere yer verilmiştir. Teorik çerçevesi
birinci bölümde çizilen sivil toplum, aynı zamanda
Batı toplumsal tarihinin bir aşamasına da işaret
etmekteydi.
Çalışmanın ikinci bölümünde, Batı düşüncesi ve
tarihindeki veriler ışığında, Türkiye'de sivil
toplumun gelişimi konu edilmektedir. Kuşkusuz
Türkiye'de sivil toplum konusunda bir saptama
yapabilmek, Osmanlı toplumu üzerine bir incelemeyi
zorunlu kılar .Bugün bizim sivil toplum unsuru
sayabileceğimiz örgütlenmelerin veya oluşumların
Osmanlı'da nasıl şekillendiği noktası üzerinde
durulmaktadır .Osmanlı'daki modernleşme
hareketleri, Cumhuriyet döneminde gelişerek asıl
ifadesini bulmuş, Cumhuriyet Dönemi Türkiye'si tek
parti döneminden bugüne, Türk siyasi hayatının bir
özeti yapılmaktadır.
I.BÖLÜM
SIVIL TOPLUM KAVRAMI VE DÜŞÜNCE TARİHİNDEKİ EVRİMİ
I.GENEL OLARAK
Sivil toplumu anlamak, onun siyasal düşünce
tarihindeki farklı anlamları ve içerikleri üzerine
bir incelemeyi zorunlu kılar .Kavramın düşünce
tarihindeki dönüşümü meselesinde, onun öncelikle
sosyal sözleşmeci düşünürler tarafından, doğa
halinin karşıtı olarak ele alındığı ve siyasi
toplumla özdeş kılındığı görülmektedir .Kapitalist
uygulamaların yoğunluk kazanması, mülk sahipleri
arasındaki ilişkilerin artması ve pazar
mekanizmasının gelişmesi
sonucu, bu özdeşlik yerini sivil toplum-devlet
düalizmine bırakmıştır.
II. SIVİL TOPLUM KAVRAMININ EVRİMİ
A. DOĞA HALİNİN KARŞITI OLARAK SİVİL TOPLUM
1.GENEL OLARAK
18. yüzyıl sosyal sözleşmeci filozofları sivil
toplumu doğa halinin karşıtı olarak tasvir
etmişlerdir. Bu bakış açısı, kaçınılmaz bir
biçimde, devlet (siyasî toplum)-sivil toplum
özdeşliğini gündeme getirmiştir .Doğa halinin
terki sonucu kabul edilebilecek düzenlerle ilgili
çok sayıda niteleme vardır .Aristoteles'in
kullandığı, Latince'ye "societas civilis" olarak
çevrilen, "politike koinonia" ibaresinin sivil
toplum kavramının ilk versiyonu olduğu da kabul
edilmektedir .Sivil toplum-devlet özdeşliğinin en
tipik örneklerinden biri Hobbes'un fikirlerinde
ifadesini bulur. Hobbes'un sivil toplumu (=siyasal
toplum) doğa durumunun tam karşısına yerleştiren
anlayışından bir adım daha ilerlediğimizde,
kavramın konumunun artık doğa halinin "tam"
karşıtı olmadığını, onun dönüşüm geçirmiş ve
insanlık için daha elverişli kılınmış bir devamı
konumuna geldiğini fark ederiz.
2. Devlet- Sivil Toplum Özdeşliği: Hobbes'un "Leviathan"ı
Devlet-sivil toplum özdeşliği Hobbes'un teorisinde
açıkça ortaya konmakta ve bu konuda çarpıcı bir
örnek teşkil etmektedir.Doğa insanları eşit
yaratmıştır; bu eşitlik insanlar arasında
güvensizliklerin doğmasının baş sebebidir. İki
kişi aynı anda sahip olamayacakları bir şeyi arzu
ederlerse birbirlerine düşman olurlar; bu
birbirlerini yok etme veya egemenlik altına alma
arzusuna dek uzanan bir süreci başlatır.
3. Özdeşliğin Bulanıklaşması: Locke'un Sivil
Toplum Teorisi
Klasik liberal anlayışın önemli temsilcilerinden
biri olan J. Locke, teorisinde "siyasi toplum"
(devlet) ile "sivil toplum" ibarelerini
birbirlerinin yerine kullanılabilen anlamdaş
kavramlar olarak görse de, aslında teorisinin tümü
göz önüne alındığında, sivil toplum-devlet
özdeşliğinin netliğini kaybetmeye başladığının
delililerini ortaya koymaktadır.Ona göre doğa hali
bir "özgürlük durumu"dur. Bu özgürlüğün tek
sınırı, moral bağlayıcılığı olan doğal hukuktur.
4. Adam Ferguson: Bir "Sivil Toplum Tarihçisi"
Ferguson "sivil toplum" terimini, bir yandan
(teknik ya da dar anlamda) "doğa hali"ne zıt,
düzenli yönetim ve siyasî tâbiyeti olan bir toplum
durumuna ya da kısaca "devlet"e işaret etmek için
kullanırken, diğer yandan (geniş anlamda)
"medenileşmeyi" kast ederek kullanmıştır; yani,
ilkel ya da vahşi toplumun karşıtı olarak
"rafine", "medeni" bir toplum halinden söz
etmektedir.
B. DEVLET - SİVİL TOPLUM DÜALİZMİNİN DOĞUŞU
1. İlk İşaretler: Paine ve "İnsan Hakları"
Paine göre, doğa insanı toplumsal bir varlık
olarak yaratmış ve onu toplum içinde varlığını
sürdürebilmesi için gerekli yetilerle
donatmıştır.Bu bir arada yaşayan insanların bir
düzen içinde bulunmalarının da
anahtarıdır.Görüldüğü gibi, Paine'nin fikirleri
ile Locke'un fikirleri arasında bir paralellik
bulunmaktadır.
2. Hegel'de Sivil Toplum
a) Sivil Toplum : "Bürgerliche Gesellschaft"
Sivil toplum kavramını devletten büyük ölçüde
ayrılmış, karmaşık bir sosyal düzen olarak ele
alan ilk ve en başarılı düşünürün Hegel olduğu
söylenebilir.Hegel, burjuva toplumu ve sivil
toplum olarak çevrilebilecek olan, "bürgerliche
Gesellschaft" terimini kullanmıştır.Düşünür iki
temel nokta üzerinde durur:
1) Bireyle içerisinde yaşamını sürdürdüğü
toplumsal ve ekonomik kurumlar arasındaki ilişki,
2)Bu kurumlarla, eşsiz olarak nitelendirdiği,
devlet arasındaki ilişki . Hegel'in sivil toplum
kuramı bu iki temel ilişki bağlamında
düşünülmelidir.Bu haliyle sivil toplum, Hegel'e
göre, bir "ihtiyaçlar sistemi"dir.
Sivil toplum içerisinde bireylerin kendi başlarına
değil (aile dışında) bir grubun üyesi durumunda
bulunmaları, sınıf farklarını ortaya çıkarır.
Hegel'e göre, bu sınıflar; çiftçi sınıfı, sanayici
(endüstriyel) sınıf ve evrensel sınıf (devlet
görevlileri)dır.
b) Devlet- Sivil Toplum İlişkisi
Hegel'e göre, menfaatlerin gerçekleşmesi için bir
araç olan sivil toplum, aynı zamanda, bireyleri
korporasyonlar vasıtasıyla bir araya getirmekte ve
tam olarak devlette gerçekleşen bir ortak bilincin
yaratılması konusunda yönlendirmektedir.
c) Değerlendirme
Hegel'in teorisi bireycilik karşıtlığının
(anti-bireyciliğin) ağına düşmeden, liberal
bireyciliğin bazı olumsuzluklarının üstesinden
gelme çabasının bir sonucu olarak ortaya
çıkmıştır.
C. DEVLET- SİVİL TOPLUM DÜALİZMİNİ AŞMA
ÇABALARI
1. Marx'ın Eleştirel Sivil Toplum Yaklaşımı
Marx, kendinden önceki yaklaşımlara sadık kalmış
ve sivil toplumu, diğeri devlet olan, kavram
çiftinden biri olarak ele almıştır.Marx'a göre,
sivil toplum, somut olarak, tarihte karşımıza
çıkan toplumsal bir aşamayı anlatır ve insanlar
arasındaki maddi ilişkilerin organizasyonunun
belli bir formuna (şekline) atıfta bulunur.
2. Alexis de Tocqueville: Demokrasi ve Sivil
Toplum
Tocqueville sivil toplum - devlet ikilemini,
bunlara siyasî toplumu da ekleyerek, farklı bir
yapıya dönüştürmüştür.Tocqueville'ye göre, günlük
hayatta insanları bir araya getirecek
amaçlar bulmak zordur; ama onları siyasi hedefler
çevresinde toplamak nispeten daha kolaydır.
3. Gramsci ve Sivil Toplum
Bir Marx takipçisi olmasına karşın, A. Gramsci'nin
sivil toplum teorisinin kökleri Hegel'e
dayanmaktadır.Gramsci sivil toplumu, devlet
mekanizmasına hakim olan sınıfın, aydınların (entellektüellerin)
da yardımıyla, değerlerini empoze edip, hegemonya
tesis ettiği bir alan olarak algılar.
III. GÜNÜMÜZDE SİVİL TOPLUM KAVRAMI
A. GENEL OLARAK
Günümüzde sivil toplumun devlet-dışı bir alan
olduğunu hiçbir teorisyen inkâr edememektedir.Bu
da, bu noktaya kadar üzerinde durulan
yaklaşımların, "modern" sivil toplum kavramının
geçirdiği dönüşümün aşamaları olarak
görülebileceğini ortaya koymaktadır.
B. MODERN SİVİL TOPLUMUN NİTELİKLERİ
Sivil toplum devletten tamamen kopamaz.O halde,
sivil toplum devletten özerktir; ama ondan kopuk
bir alan değildir, onun varlığı ön şartına
dayanır.Sivil toplum, siyasî toplumun dışında
olmakla birlikte, onun tabanını oluşturma yönünde
faaliyet gösterir.Sivil toplum geniş bir
organizasyonlar dizisini içine alır: Bunlar:
1. Ekonomik (üretici ve ticari birlikler ve
şebekeler)
2. Kültürel (dînî, etnik, komünal ve diğer ortak
hakları, değerleri, inançları, görüşleri,
sembolleri savunan birlikler)
3. Bilgi edinmeye ve eğitime yönelik (kamuya
bilgi, fikir, haber vermeye ve bunları yaymaya
hasredilmiş -kâr amaçlı olan ya da olmayan -
örgütler)
4. Menfaat merkezli (üyelerinin ortak işlevsel ya
da maddi menfaatlerini savunmak ve geliştirmek
için örgütlenmiş işçiler, emekliler, mahkûmlar,
profesyoneller ya da benzerleri için)
5. Geliştirici (alt yapı tesislerini, kurumlarını
geliştirmek ve toplumsal yaşam kalitesini
yükseltmek için bireysel kaynaklar oluşturma
organizasyonları)
6. Sorun merkezli (çevre koruma hareketleri, kadın
hakları, toprak reformu ya da tüketiciyi koruma
vb.)
7. Vatandaşlıkla bağlantılı örgütlenmeler ( siyasî
sistemin partizan olmayan bir biçimde
geliştirilmesini isteyen ve onu insan haklarının
denetimi, seçmen eğitimi ve mobilizasyonu, seçim
gözetmenliği, siyasî yozlaşmayı önleyici çabalar
vs. yoluyla daha demokratik hale getirmeyi
hedefleyen örgütler).Sivil toplum çok yönlüdür.
Üzerinde tartışılan güncel bir kavram olarak,
resmî olmayan grupları, gönüllü birlikleri,
kültürel ve iletişime ilişkin kurumları, bireysel
moral sistemleri, kanunları ve birey haklarını
kapsar görünmektedir. Bu haliyle sivil toplum, bir
arada yaşamanın test edildiği bir alandır.
C. DEMOKRASİ VE SİVİL TOPLUM
Demokrasinin bir "hedef" değil, bir süreç olduğu
kabul edildiğinde, geçiş ve pekişme evrelerine
sivil toplumun katkısı gündeme gelmektedir.Sivil
toplumun demokrasiye geçiş ve onun pekişmesine
katkısı, büyük ölçüde, onun vatandaşların "moral"
eğitimi işlevini
üstlenmesinin bir ürünüdür. Zira, sivil toplum bir
"sosyal kurumlar" grubu olmanın yanında, aynı
zamanda bir "sosyal değerler" grubudur.
II. BÖLÜM
TÜRKİYE'DE SİVİL TOPLUM
I. GENEL OLARAK
Türkiye'de sivil toplumun unsurlarını araştırmak,
onun taşıdığı tarihsel mirası da dikkate almayı
zorunlu kılar.Düşünsel evrimini yukarıda
belirlemeye çalıştığımız sivil toplumun, aynı
zamanda Batı toplumsal tarihinde bir aşama olarak
ortaya çıkması şaşırtıcı
sayılmamalıdır.
II. BATI TOPLUMSAL TARİHİNDE BİR AŞAMA OLARAK
SİVİL TOPLUM
Merkezî iktidarın bulunmadığı, karmaşa ve
güvensizliğin hakim olduğu, ticaretin neredeyse
durduğu, kent yaşamının önemini yitirdiği bir
düzen olarak tasvir edilebilecek olan feodalizmin
sonunu hazırlayan gelişmeler, aynı zamanda "sivil
toplum"un tarihsel bir aşama olarak tohumlarının
atıldığı bir dönemin de başlangıcıdır.
III. OSMANLI IMPARATORLUĞU'NDA SİVİL TOPLUM
A. GENEL OLARAK
Osmanlı İmparatorluğu'nun siyasî yapısı tek bir
modelle ifade edilemeyecek kadar karmaşık olsa da,
en doğru nitelemenin "patrimonyal bürokrasi"
olduğu söylenebilir. Patrimonyal yönetimlerde
meşruiyetin kaynağı hükümdardır. Osmanlı
İmparatorluğu'nun idarî düzeni içinde
somutlaştırırsak, Tanrı evrensel bir düzen
yaratmakla kalmamış, o düzeni korumak ve yürütmek
için Padişahı seçmiştir.
B. OSMANLI İMPARATORLUĞU'NDA SİVİL TOPLUM
UNSURLARI
1. GENEL OLARAK
Osmanlı Devleti'nin fetihler yoluyla genişlediği
dönemlerde, tımar sistemi yaygın bir biçimde
uygulanmıştır.Tımarlı sipahilerin, devlet
karşısındaki özerklikleri meselesine gelince; her
şeyden önce, bir beratla devlet tarafından
toprağın yönetimi kendilerine bırakılan
sipahilerin, devlet memuru statüleri, onları
doğrudan doğruya merkeze bağlamaktadır.
2. Loncalar
Osmanlı İmparatorluğu'nda, tarım dışı üretim
açısından önemli merkezler durumunda bulunan
kentlerde, çeşitli meslek mensuplarını bir araya
getiren loncaların teşkili, kökeni Ortaçağa kadar
giden eski bir geleneğin uzantısıdır.Kentlerde
lonca hiyerarşisinin en önemli işlevlerinden biri
de, devletin loncalardan talep ettiği vergilerin
loncalar ve lonca ustaları arasında paylaştırılıp,
daha sonra da toplanarak devlet temsilcilerine
teslim edilmesiydi. Bu nedenle kentlerdeki ticarî
faaliyetlerin vergilendirilmesinde esnaf loncaları
çok önemli rol oynuyorlardı.
3. Vakıflar
Belli bir malın sürekli olarak kamu yararına
tahsis edilmesi anlamını taşıyan vakıf, Osmanlı
hukukunda geniş bir uygulama alanına sahip
olmuştur. Devletin yerine getirmekte güçlük
çektiği ya da tamamen kendi alanı dışında gördüğü
bir takım kamu hizmetleri Osmanlı'da vakıflar
eliyle yürütülmüştür.
4. Azınlıklar (Zımmîler)
Osmanlı İmparatorluğu'nda, askerî sınıfa girmeyen
kentlerde ve köylerde yaşayan diğer bütün halkın
"reaya" sınıfını oluştururdu."Millet" sistemi
içinde kendi cemaatlerini oluşturan
gayrimüslimler, temel toplumsal yapının dışında
bırakılmışlardı. Bu bir yandan kendi örflerinin ve
babadan oğula geçen sözlü kültürlerinin
sürekliliğini sağlarken, diğer yandan da, merkezî
idarenin dışında kalan kapalı bir toplumsal birim
oluşturmalarına neden olmuştu.
5. Ayan
Osmanlı toplumunda, kentlerde, köylerde, orduda,
aşiretlerde, devlet kademelerinde önem kazanmış
olan ileri gelenlere "ayan" denmekteydi.Anadolu'da
güçleri ve etkinlikleri artan ayanlar, bir yandan
halk ile devlet arasında aracı rolünü üstlenmiş
öte yandan da, devletin pek çok konuda başlıca
dayanağı olmuşlardır.
C. OSMANLI IMPARATORLUĞU'NDA MODERNLEŞME
HAREKETLERI
Osmanlı İmparatorluğu 17. yüzyıl ile 18 yüzyılda
gerileme ve çökme dönemine girmiştir.Devletin
yeniden eski güçlü konumuna gelmesi, yani merkezi
otoritenin güçlendirilmesi amacına hizmet eden
reformlar, savaş teknolojisinin ve ordu
organizasyonunun yenilenmesi gibi teknik konularla
başlayıp, eğitime, kültüre, hukuk sistemine kadar
yayılmıştır.
D. DEĞERLENDİRME
Modernleşme süreciyle birlikte, Osmanlı toplumsal
yapısında meydana gelen değişmenin , sivil toplum
açısından olumlu yönleri bulunduğu
kaydedilmelidir.üstün devlet menfaatinden ayrı bir
"kamu yararı" kavramının doğuşu da yine bu reform
süreciyle birlikte olmuştur. Bu Osmanlı toplumunda
ilk kez bir "kamu alanı" düşüncesinin doğması
anlamını taşır.
IV. CUMHURİYET DÖNEMİNDE TÜRKİYE'DE SİVİL
TOPLUM.
A. YENİ TÜRK DEVLETİNİN DOĞUŞU
Osmanlı İmparatorluğu'nu çöküşün eşiğinden
döndürmek ve hatta büyütmek umuduyla girilen I.
Dünya Savaşı bittiğinde (Kasım 1918), geriye
savaşın yıldırdığı ve yoksul düşürdüğü bir halk
kalmıştı.Potansiyel gücü organize etmek, bunu
gerçek bir devrimci güç haline getirmek amacıyla,
başta Mustafa Kemal olmak üzere birçok subay ve
aydın İstanbul'dan Anadolu'ya geçerek, bu mucizeyi
gerçekleştirme çabasına giriştiler.
B. TEK PARTİ YÖNETİMİ
Kurtuluş Savaşının zaferle sona ermesi ve
saltanatın kaldırılmasını (1 Kasım 1922) takip
eden aylarda Mustafa Kemal halkçılık esasına
dayalı bir siyasi parti kurmuştur. Adı, Halk
Partisi'dir (Aralık 1922).Bu parti, belli bir
sınıfa değil, bütün sınıflara dayalı bir parti
olacaktır.
C. KEMALİZMİN TEMEL İLKELERİ VE SİVİL TOPLUM
"Türk Devleti'nin kuruluşunda ve belli bir süre
politikasının yürütülmesinde temel olan fikir ve
ilkeler bütününe Kemalizm" diyebiliriz.Çağdaşlaşma
süreci sivil topluma bir yöneliş sayılırsa,
Batı'da "siyasî toplum"un müdahalesi ile değil,
aksine, bu yapıya direnilerek oluşturulmuş, özerk
sivil toplum yerine, Türkiye'de sivil toplumun
yasa yoluyla ve devlet eliyle yaratılmaya
çalışılması gibi bir çelişkiyle karşı karşıya
kalınır.
D. ÇOK PARTİLİ SİYASî YAŞAMA GEÇİŞ VE DEMOKRAT
PARTİ DÖNEMİ
Cumhuriyet rejimi teorik açıdan insana hak ve
özgürlükler tanıyor , ama onu bu hak ve
özgürlükleri gerçekleştirmenin araçlarından yoksun
bırakıyordu. Bütün erkin Millet Meclisi'nin elinde
toplanması, hükümet üzerinde kontrol veya denge
yaratacak herhangi bir gücün mevcut olmayışı,
insan hak ve özgürlükleri ile ilgili anayasa
hükümlerini uygulamada anlamsız kılıyordu.Bu hak
ve özgürlükleri hükümet uygun görürse tanır,
görmezse tanımazdı.Çok partili siyasî hayata
geçilmesi, Türkiye'de demokratikleşme yönünde
atılan önemli bir adım sayılsa da, DP iktidarı
dönemi Türkiye'de demokratik uygulamaların
geliştirildiği bir dönem olmadı.
V.GÜNÜMÜZ TÜRKİYESİ'NDE SİVİL TOPLUM.
A. 1961 ANAYASASI DÖNEMİNDE SİVİL TOPLUM.
DP'nin muhalefet ve basına karşı anayasa
hükümlerini etkisiz kılan baskıcı tavrı ve bunlara
gösterilen tepkilerin sertleşmesi, İstanbul ve
Ankara'da öğrenci olaylarının yoğunlaşması, 1960
askerî darbesini hazırlayan nedenlerdi. Darbe,
Milli Birlik Komitesi (MBK) adını taşıyan, genç
subaylardan oluşan bir cuntanın eseriydi. Bu
darbeyle, Türk siyasal/toplumsal tarihinde,
ordunun belirleyici rol oynadığı bir "darbeler
dönemi" başlamış oluyordu.1961 Anayasası'nın
yarattığı özgürlük atmosferi etkisini göstermekte
gecikmemiş, Türk siyasî/ toplumsal yaşamı
hareketlenmiş, çoğulcu demokrasiye yöneliş
başlamıştır.
B. 1980 SONRASINDA TÜRKİYE VE SİVİL TOPLUM
12 Eylül 1980 askeri darbesi Türkiye'de siyasî
süreci bir kez daha kesintiye uğrattı.12 Eylül
darbesini hazırlayan olayların 1961 Anayasası ve
onun özgürlükçü hükümlerinin bir sonucu olarak
görülmesi, yeni hazırlanan anayasanın bir "tepki
anayasası" olması sonucunu doğurdu. Buna göre,
1982 Anayasası, 1961 Anayasası'nın özgürlükler
ağırlıklı sisteminden ayrılarak otorite ağırlıklı
bir sistem getirdi.1990'lı yıllara gelindiğinde,
1980'lerin ılımlı atmosferinin doğurduğu bir sivil
hareketlilik başlamıştır. 1995 yılında,
derneklerin , meslek örgütlerinin siyasî faaliyet,
siyasî partilerin kadın ve gençlik kolları
örgütleyebilme, yasaklarının kaldırıldığı anayasa
değişikliği, bu hareketliliğin normatif temelini
oluşturmuştur. Sonuç olarak, günümüz Türkiyesi'nde
demokrasi arayışları ile başabaş giden bir sivil
toplum arayışının var olduğu söylenebilir. Yine
de, Türkiye'de sivil toplum yavaş
gelişmektedir.Sivil toplum, ancak sosyalleşme,
siyasî kültür, özgürlüğe alışkın bir halk ve
kültürel geleneğin desteği ile gelişebilir. Bu
unsurların yeterli desteği ile Türkiye'de yaygın
ve etkili bir sivil toplumun varlık kazanacağını
söylemek, iyimser bir tahmin olmanın ötesinde, bir
öngörüdür.
4. Kitabın değerlendirilmesi-eleştirisi:
Son zamanlarda, bir yandan sivil toplum
kuruluşları ve bunların faaliyetleri yazılı ve
görsel basının ilgi odağı haline gelirken, diğer
yandan sosyal bilimler literatüründe sivil toplum
kavramı ve ülkemizdeki yansımalarına ilişkin
çalışmaların sayısı gözle görülür bir biçimde
artmıştır.Kitapta yapılan çözümlemelerde, felsefe
boyutu ön plana çıkmaktadır. Ancak, bu çalışmayı,
sadece bir felsefe metni olarak değerlendirmekte
haksızlık olur. Kitabın tümüne yayılan sosyolojik
bakış açısı ve Türkiye'ye ilişkin saptamalar bu
çalışmayı daha ilgi çekici kılmaktadır.Çalışmanın
I. Bölümü geniş sayılabilecek teorik bir giriş
niteliğindedir. Yazar, bu bölümde, geçmişten
günümüze sivil toplum kavramının felsefi
temellerini araştırmaktadır. Yazarın yaptığı
çözümlemelerden anlaşılacağı gibi, temelleri
İlkçağ düşünürlerinden Aristotelese'e kadar giden
bu kavram; Hobbes, Locke, Ferguson, Paine, Hegel,
Marx, Tocqueville, Gramsci, vd. düşünürlerin
elinde gelişip zenginleşerek bugünkü içeriğine
kavuşmaktadır. Yazar bu bölümde, her bir düşünürün
sivil topluma ilişkin fikirlerini bir bütünlük
içinde ele aldığı için, sadece belli bir düşünürün
bu konudaki fikirlerini merak eden okuyuculara da
önemli bir kaynak sunmaktadır. Bu niteliğiyle bu
kitap bir referans kitap kimliği de taşımaktadır.
"Sivil Toplum, Düşünsel Temelleri ve Türkiye
Perspektifi" isimli çalışmanın II. Bölümü,
sosyolojik bir yaklaşıma ağırlık vererek
"Türkiye'de Sivil Toplum" konusunu ele almaktadır.
Bizi daha fazla ilgilendiren bu bölüm, aslında
Türkiye örneği çerçevesinde sivil toplum-demokrasi
ilişkisini sorgulamaktadır. Bu bölümde yapılan
sosyolojik çözümlemeler, sivil toplumun siyasi
tarih bağlamında Batı'da (Avrupa'da) toplumsal
tarihin bir aşaması olarak ele alındığı
saptamasıyla başlamaktadır. Bu saptamanın
ardından, yazar kendisine belki de konunun en can
alıcı sorusunu yöneltmekte ve Osmanlı
İmparatorluğu'nda sivil toplumdan söz etmenin
mümkün olup olmadığını araştırmaktadır. Bu soruyu
aydınlatmak amacıyla, bugün bizim sivil toplum
unsuru sayabileceğimiz örgütlenmelerin veya
oluşumların (vakıf, lonca, ulema, ayan,
azınlıklar) Osmanlı'da nasıl şekillendiği noktası
üzerinde durmakta ve şu sonuca varmaktadır:
Osmanlı'da, bugün bizim sivil toplum unsuru olarak
algıladığımız yapılar idari mekanizmanın dışında
yer almalarına rağmen, bu mekanizmayla sıkı bir
ilişki içindedir. Merkezi yönetim toplumu bu
örgütler veya oluşumlar vasıtasıyla denetim
altında tutar. Bu nedenle, bunların bugün
anladığımız anlamda sivil toplum unsurları olarak
adlandırılması mümkün değildir. Bu önemli
değerlendirmeden sonra yazar, Osmanlı'daki
modernleşme hareketlerinin toplumsal yansımalarını
sivil toplumla ilişkilendirerek ortaya
koymaktadır. Konu, bu noktada Cumhuriyet
Dönemi'nin yeni düzenine bağlanır. Aslında yazarın
Cumhuriyet Dönemi Türkiye'si sivil toplumu
konusundaki saptamaları, büyük ölçüde tek parti
döneminden bugüne, Türk siyasi hayatının bir özeti
gibidir. Yaklaşık 50 yıllık demokrasi deneyimimiz
bize, iniş ve çıkışlarıyla, yanlışlarıyla
doğrularıyla oluşum halindeki bir sivil toplumun
yaşam grafiğini verir.
"Sivil Toplum, Düşünsel Temelleri ve Türkiye
Perspektifi", günümüz Türkiye'sinde demokrasi
arayışlarıyla başa baş giden bir sivil toplum
arayışının var olduğu saptamasıyla son
bulmaktadır. Ünlü Alman Düşünür Jürgen Habermas'ın
vurguladığı gibi, sivil toplum ancak sosyalleşme,
siyasi kültür ve özgürlüğe alışkın bir toplum ve
kültürel geleneğin desteğiyle gelişebilir. Son bir
kaç yılda ülkemizde bu konuda olumlu adımların
atıldığı bir gerçektir, ancak daha yapılacak pek
çok şey olduğunu da kabul etmek gerekir.
5. Sonuç:
Türkiye açısından baktığımızda 80 müdahalesi
sonrası, 1982 Anayasası'nın da etkisiyle, yoğun
bir sürecinin yaşandığını görüyoruz.Bu sürecin
yaşandığı dönem, aynı zamanda Türk toplumsal
yaşamının yeniden yapılandığı dönemdir. Özellikle
90'lara gelindiğinde Türk toplumsal yaşamında bir
hareketlenme gündeme gelmiş ve bu bağlamda sivil
toplum kavramı toplumsal gerçeklikte karşılığını
bulmaya başlamıştır. Toplumsal yaşamdaki bu
değişme, Anayasa ve yasalarda sivil toplumun
önündeki engellerin bir ölçüde kaldırılması
sonucunu doğurmuştur. Bunun ulusal olduğu kadar
uluslar arası gelişmelerle de ilgisi olduğu
açıktır. Bu noktada, ulusal ve uluslararası
düzeyde iletişim olanaklarının ve haber akışının,
10-15 yıl önce hayal bile edilemeyecek biçimde
artması önemli bir dönüm noktasıdır. Bunun
yanında, yine ulusal ve uluslararası platformda,
katı ideolojilerin etkinliğini yitirmesi,
toplumların siyasi alanın dışında kendilerini
ifade edebilecekleri bir alana yönelmelerine neden
olmuştur. Bu alan, sivil toplum alanıdır.hem
demokrasiye geçiş hem de demokrasinin pekişmesiyle
gelişmiş bir sivil toplum arasında doğrudan bir
ilişki bulunduğu artık kabul ediliyor. Her şeyden
önce vatandaşlar demokratik yönetim ilkelerini
sivil toplum içerisinde öğrenirler. Bu alan, onlar
için, örgütlenme, konuşma, din ve vicdan
özgürlüğü, v.b. ile donatıldıkları bir alandır.
Burada bireyler, yalnızca yönetimin siyasi
kararlarını etkilemekle kalmaz,
kurallarınıkendilerinin belirledikleri yaşamsal
hedeflere yönelirler. Kısacası demokrasi kültürü
köklerini sivil toplum içinde bulur ve sağlam
kökleri olan bir siyasal kültür demokrasinin
pekişmesinde anahtardır.
|
|