| Sosyoloji:
AnaSayfa |
ULUSLARARASI İKTİSAT
Küreselleşme ve Ulus Devlet
Yakup Sina Manas 1201990106
Kamu Yönetimi 3/B
Dünya tarihinde , 1980’lerden itibaren dünya
ekonomisine damgasını vuran , onu şekillendiren
bir kavram var; adı da “Küreselleşme”.Gelişmiş
ülkeler güçlerine güç katmaya devam edip
zenginleşirken , gelişmekte olan ülkeler masalıyla
kandırılan ülkelerin daha da fakirleştiği,
ülkelerarası gelir farklarının iyice arttığı bu
dönemde , merkez konumunda olan ülkelerin
savunduğu kavram ”Küreselleşme”. Başta büyük
sermaye , merkez ülkeleri bundan karlı çıkıyor.
“Çevre” olarak adlandırılan grup ise, gelişmekte
olan , az gelişmiş ülkeler, kaybetmeye mahkum
kılınıyor. Çevre’ de duraklama artan
istikrarsızlığın nedeni olarak da ulus devletin
ekonomi alanındaki işlevlerini yok eden, serbest
piyasa ekonomisi adına çokuluslu şirketlerin
egemenliğini kurmayı hedefleyen politikalar
karşımıza çıkmaktadır.
Küreselleşme aslında yeni bir kavram değil.
Ortaçağın sona ermesi , Rönesans’la başlayan
coğrafi keşiflerle yeni deniz yolları ve hammadde
dolu toprakların bulunmasına kadar giden bir
geçmişi var.Bundan sonraki aşamalar , buhar
gücünün üretime sokulmasıyla başlayan Birinci
Sanayi Devrimi ve içten patlamalı motorların
bulunmasıyla İkinci Sanayi Devrimini
oluşturuyor.Sermayenin küreselleşmesi anlamında
küreselleşme ise , Birinci Sanayi Devrimi’nin
ürünü ; yeni keşifler ve icatlarla
ulaştırma-haberleşmeye yeni boyutlar katan İkinci
Sanayi Devrimindeyse sermayenin küreselleşmesi
olgusu sona eriyor.Finans kapital diye
adlandırılan akışkan fonların sermaye piyasalarına
serbestçe girip çıkmaları ve sermayenin her
biçimiyle ülke sınırlarından içeri ve dışarı
serbest hareketleri de 1970’li yılların ikinci
yarısında sermayenin kar haddindeki düşüşünü
izleyerek ortaya çıktı.
Bu sözde yeni düzen aslında bir asrı aşkın bir
süre boyunca denenmiş ve acılı sonuçları, tekrar
tekrar görülmüş olan 19.yüzyıl liberalizminin, bir
başka deyişle vahşi kapitalizmin yeniden
diriltilmesinden başka bir şey değildir. Şu farkla
ki 19.yüzyıl liberalizmi, sosyal devlet olgusuyla
henüz tanışmamış olan Batı dünyasında uygulama
alanı bulmuştu; neoliberalizm ise sosyal devletin
nimetlerini tatmış olan ve yine Batı dünyası
merkezli bir oluşum niteliğiyle ve küresel ölçekte
uygulama alanı kazanmak iddiasıyla varlık
kazanmaktadır.Liberalizmin acılı sonuçları,
1929-30 bunalımıyla ve dünya savaşlarıyla doruğa
ulaşmıştı. Sosyal devlet, bu duruma çözüm olmak
üzere ve adeta bir cankurtaran simidi gibi işlev
görmek üzere Batı ve Kuzey Avrupa toplumlarında
geçerlik kazanmıştı. Şimdi ise 70’li yıllardan bu
yana hüküm süren yeni bir bunalım karşısında,
sosyal devletin tahribi, en önce akla gelmekte ve
sanki geçerli bir çözümmüş gibi gündeme getirilmiş
bulunmaktadır. Neoliberalizm, yıkımla ve felaketle
sonuçlanmış bir tecrübenin tekrarından ibaret
olmasına karşın, sanki görülmemiş bir
yenilikmişçesine sunulabilmekte; bu konuda
estirilen “değişim rüzgârları”na direnenler,
“dinozor” durumuna düşmek tehlikesiyle karşı
karşıya kalmaktadırlar.
Sanayi Devrimi’nin öncüsü İngiltere , sömürgeleri
ve hammadde gücüyle I. Dünya Savaşı’na kadar
tartışmasız bir dünya gücüydü.Kendisine tek rakip
olan Fransa’yla da her zaman çatıştı.İngiltere
serbest ticaretin , malların ve sermayenin dünya
çapında serbestçe dolaşımının savunmasının yapıp
pazarları kendisine açmak için her türlü yöntemi
ve siyaseti uygulamayı meşru sayarken, dönemin
daha güçsüz sayılan ABD ve Almanya gibi ülkeleri
buna karşı çıkmaktaydı.Dünyayı paylaşma
mücadelesinde rakip olduğu Fransa’yla da
işbirliğine girdi.20. yüzyılın başlarında ise
birçok yeni icat ortaya çıktı.En önemlisi olan
içten patlamalı motorlar sanayide daha güçlü
makinelerin kullanılmasının mümkün kıldığı gibi ,
birçok tüketim malı da ortaya çıkardı.Toplu üretim
, toplu tüketim dönemi artık başlamıştı.İki dünya
savaşı arasında “Depresyon Yılları” adı verilen
dönemde bundan sonra oldu.Bu dönemde hiçbir ülke
serbest piyasa ekonomisine geçişi talep
etmedi.Tersine , bu dönemde güdümlü ekonomi,sosyal
devlet , işçi haklarının gelişmesi gibi kurumsal
dönüşümler , kapitalizmin öncüsü olan ülkelerde
olağan sayıldı. II. Dünya Savaşı sonrasında ise
artık tartışmasız bir ABD üstünlüğü hakim oldu.
Savaş yüzünden de aldığı beyin göçüyle iyice
güçlenen ABD, savaşın baskısıyla da ortaya çıkan
yeni buluşlarla birçok yeniliğe imza attı.Aynı
zamanda , savaş sonrası kurulan uluslararası
örgütlenmelere de öncülük etti.Merkez’ in ortak
alanlarda karar alması için 1940’lı yıllarda ,
Dünya Bankası , IMF , Birleşmiş Milletler ve GATT
örgütlenmeleri başladı.ABD savaş sonrası tek güç
merkezi haline gelmişti. Dolar Bretton Woods para
sistemiyle altına dayalı tek anahtar para olarak
yükseldi; dolaysız yatırımlarla sermayesi ve
markaları dünyaya yayıldı.Soğuk Savaş’ın
başlamasıyla merkezi planlı sosyalist ülkelerin
ekonomide büyük başarılar sağladığı görülmeye
başlandı.İki kutuplu bir dünya düzeni oluşmuştu.
Soğuk Savaş koşulları bu kez serbest piyasanın
önündeki başlıca engel oldu. 1930’larda serbest
piyasa ekonomisinin çökmesi , yüksek oranlı
işsizlik ve yoksulluğun ABD , Avrupa ve denizaşırı
topraklarda başlattığı “sosyal devlet” anlayışı
1970’li yılların ortasına kadar güçlenerek devam
etti.Serbest piyasa-sınırsız sermaye
hareketleriyle yürüyen vahşi kapitalizm, sosyal
devlet tarafından dizginlenebiliyor, böylece
Batı’da SSCB yanlısı olabilecek komünist
faaliyetler sınırlanıyordu.Ekonomik sistemlerin,
kapitalizm ile sosyalizmin, giderek birbirine
yaklaştığı yolundaki kuramlar da bu dönemde
üretilmeye başlandı ve kabul gördü.
SSCB’ye bağlı milletlerin ve Doğu Avrupa’nın
bağımsızlaşma talepleriyle birlikte , Sovyetlerin
elektronik devriminde geri kalmasıyla Doğu
Bloğu’ndaki parçalanma başlamış oldu. Eğitimli
halk daha çok özgürlük istedikçe , üzerlerindeki
siyasal baskı arttı.Bunda Batı’ nın ve özellikle
ABD’nin , SSCB ‘yi parçalama planları da çok
etkili oldu.Sonunda dünya cift kutuptan tekrar tek
kutuplu olma yoluna girdi.
ABD’nin öncülüğünde Merkez artık Çevre ülkelerine
de serbest piyasa,özelleştirme gibi ekonomik
kavramlarını dayatmakla meşgul.Günümüzde sayısı
iki yüz civarındaki devletin sadece yirmi beş
kadarı Merkez’de yer alıyor , gerisi de farklı
gelişme seviyelerindeki ülkelerden Çevre’ yi
oluşturmakta. 21. yüzyıl başlarken Çevre’nin
başlatılan küreselleşme sürecine katılmasındaki en
önemli engel ulus devlet olmakta ; çünkü yeni yeni
uluslalan bu ülkelerde devletin ekonomideki
işlevleri çok olduğu gibi piyasa ekonomisine
müdahalesi de çok yoğundu.Bu bakımdan ulus devlete
en büyük saldırı , ulus devletin daha yeni
oluşmaya başladığı Çevre’de oluyor.AB’nin üyeleri
ve Japonya ile birlikte Uzakdoğu ise , kendi
sermayelerinin yararlandığı noktalarda ABD ile
anlaşsalar da , kendi toplum değerlerine ve
kurumlarına ters geldiği noktalarda da AD ile
çekişiyorlar.Ancak Çevre’de ulus devleti yok
etmede hepsi işbirliği içindeler.
ULUS DEVLETİN AŞILMASI
Ulus devlet , ekonomi alanındaki yetkilerini
giderek ulus üstü kurumlara devretme durumuyla
karşı karşıya kaldı. İkinci Dünya Savaşı’ndan
sonra geliştirilen Dünya Bankası ,IMF, OECD ve son
yıllarda Dünya Ticaret örgütüne dönüşen GATT
(1994) gibi örgütler , denetim ve yargılama gücüne
de kavuştular.Ulus devletin karar alma , uygulama
ve denetleme gücünü aşındıran ulus üstü bir yapı
ortaya çıkmakta böylece.
Bir diğer etken de , merkezi yetkilerin gittikçe
yerel yönetimlere devredilmesi , sorumluluklarının
ve karar mekanizmalarının kendi içindeki alt
birimlere devredilmesi oluyor.Yani yerel
yönetimlerin giderek ekonomik düzeyde özerkleşmesi
, merkezi devlete bağlılığın azaltılması
amaçlanıyor.Yerel yönetimlerin özerkleşmesi
yolundaki baskının gerekçesiyse ‘doğrudan
demokrasi’ yi gerçekleştirme ; yerel halkın alınan
kararlara katılımının ve denetiminin artması ,
etnik çeşitliliğe uygun biçimde yerel kültürel
çeşitliğinin sağlanmasıdır.Ulus devletin demokrasi
, insan hakları , ticaret hukuku ve doğal çevreyi
koruma gibi alanlardaki yetkileri ve
sorumluluklarının da giderek ulus üstü kurumlarca
denetlenmesi söz konusudur artık.
Bu yeni yapılanmanın amacı ise yerel yönetimlerin
doğrudan doğruya küresel pazarla ilişki kurması ve
böylece ulus devletin ulusal sermaye ve pazar ve
emeğe ilişkin sorumlulukları ve işlevleri
açısından yetkileri en aza indirilmiş bir örgüte
dönüşecek.Ulus devletin emeği koruma , yerel
girişimciye öncelik verme , ekonomiyi yerel
ihtiyaçları karşılama yolunda güçlendirme gibi
işlevleri sona erecek.Uluslararası sermaye , ulus
devletten kaynaklanan hiçbir dirençle
karşılaşmadan küresel pazarını yaratacak ve
istediği gibi kontrol edebilecek.
Bu yeni düzende artık sermayedar ve işçi çatışması
da ortadan kaldırılmıştır.Güçsüz kalan işçi sınıfı
zamanla sistemin kendi içinde örgütlenme ve sosyal
devlet yaklaşımıyla korumaya alındı.İşçiler hiçbir
zaman o özlenen “birleşmeyi” gerçekleştirmedi.İşçi
sınıfının ilk ortaya çıktığı İngiltere’de bile
sistem kendi kültürünü yayarak ,
bireyselleştirerek proleterya’nın devrimini
durdurmadı mı? Sonuçta toplumun temel öğesi olarak
yerini aldı.Sınıf esasına dayalı örgütlerin ya da
dengeleyici roldeki sosyal devletin çözülme yoluna
sokulmasıdır.Bu arada siyasal partilerin neredeyse
tümünün , artık birbirleriyle farklılaşmayan
ekonomi programları ortaya çıkmıştır.Yeni ekonomik
düzenin serbestleştirmeci , özelleştirmeci ,
uluslar arası sermayeye sınırsız açılmacı temel
ilkelere dayalı programı tamamen benimsenmektedir.
Ulus devleti ekonomi alanındaki işlevlerinden
soyutlamanın gerisinde yatan amaç ise açıktır: Kar
kıstasının egemen olduğu , piyasa ekonomisinin
kendi kendisini ayarlayıcı mekanizmalarının
istikrarsızlığa ve işsizliğe karşı tek güvence
sayıldığı , uluslararası sermayenin dünya ekonomi
düzeninin baş aktörüne dönüştüğü , rekabetin her
alanda yüceltildiği bir anlayış dünyada hakim
olurken , en güçlülerin sermayesinin daha da
güçlenmesidir.
Son iki yüzyıllık dünya tarihinde yaratılan yeni
teknoloji devrimlerinin ise neredeyse tümünün
kaynağı Merkez olarak karşımıza çıkmakta.Yeni
buluşları bilimsel düzeyde yaratmakla kalmıyor ,
aynı zamanda bunları sanayiye uygulayıp
satılabilir mallar , hizmetler durumuna
dönüştürerek pazarlıyor.Zamanı gelince teknolojiyi
satıyor.Teknolojinin değişmesi üretim ve tüketim
biçimlerini sürekli değiştiriyor.Hem üretim
aşamasını tamamlayarak , hem iletişim kanallarının
etkenliğinden yararlanarak önce tüketim
kalıplarının küreselleştiriyor ; bunu bir
gecikmeyle üretim biçimleri izliyor.
Bunun en çarpıcı örneklerinden biri de ülkemizde
yaşandı.Türkiye 70’li yıllarda siyah beyaz
televizyonla tanıştığında , ABD ve Avrupa renkli
televizyona geçişin altyapısını tamamlayıp ,
yayınlarına çoktan başlamıştı. O dönemde Alman
şirketleri bunu fırsat bilmiş ve eski teknoloji
televizyonları Türkiye’ye
pazarlamıştı.Televizyonla tanıştığımız dönemde ,
renkli televizyon teknolojisi ve altyapısı mevcut
iken bu hatalı politika yüzünden Alman şirketleri
haksız bir kazanç sağladı.Olan yine “çevre”nin
vatandaşlarına oldu.
1800’lerden gelen ve Kapitalizmde aşırıya kaçan
üretim ve sanayi yanında yeni bir problem de
getirdi ; çevre kirliliği.Atıklar ve zararlı
gazlar küresel ısınmadan , kimyasal zehirlenmelere
kadar birçok soruna da neden olmaktaydı.Gelişen
Merkez , üretimde standartlar getirerek ,
atıkların işleneceği tesisler yaparak kirliliğin ,
en azından kendi topraklarında önüne geçmeye
çalışmaktadır.Fakat yeni teknolojiler , yüksek
standartlar ve gelişmiş ülkelerdeki işçi hakları ,
çok uluslu şirketlerin global arenada rekabet
güçlerinin zayıflamasına neden oldu.Bunun da çok
basit bir çözümünü buldular.Gelişmemiş ülkelerde
yatırım yaparak , üretimlerinin büyük bir kısmını
buralara kaydırdılar.Ülkelerdeki çevre
kirliliğiyle ilgili yasal boşluklardan istifade
ederek , gelişmiş ülkelerde bulamadıkları
rahatlığı burada buldular.Zaten yokluk çeken
ülkeler de hem çevreyi ,hem işçi haklarını , hem
de vergi oranlarını kurban ederek , o büyük
sermaye pastasından bir şeyler kapmaya
çalışmaktalar. Ayakkabı denilince akla gelen Nike
firmasının çocukları çalıştırdığı haberinin ortaya
çıkışı , bu örneklerden biriydi. Ülkemizde de
“Türkiye’yi üs yapacağız” masallarıyla ardı ardına
açılan otomotiv fabrikalarının başka ne açıklaması
olabilir.Konum itibariyle ticaretin kolay
yapılabilmesi dışında asıl faktörler , çevre
standartlarının yetersizliği ve ucuz işgücüdür.
Sabancı ortaklığıyla açılan ToyotaSA fabrikasının
kurulduğu alan ,Türkiye’nin en verimli
topraklarından birine sahip olan Adapazarı’nda
1.sınıf toprak statüsündeydi.Çevre kanunu ve
anayasaya göre üzerinde herhangi bir şekilde tarım
dışında hiçbir faaliyetin yapılması yasaktı.Ama bu
sermaye uğruna bir şekilde delindi.
Kapitalist doktrinlerde rekabetin şart olduğu ve
bunun her zaman tüketiciye yarar sağladığı
söylenir. Küçük ve iç pazarlarda bu söylem
doğrudur. Fakat küreselleşmeyle birlikte yeni bir
rekabet kavramı doğdu. Çok uluslu şirketler ulus
devlet engelini aştıktan sonra piyasanın nihai
hakimi olmak istemekteler. Neden son yıllarda
küreselleşmenin zirve noktasına varmasıyla
birlikte , “şirket evlilikleri” bu kadar arttı?
Büyük şirketler neden rakiplerinin zayıf anını
bulup hisselerini ele geçirme konusunda hevesli?
Medyada bu şirket evlilikleri hep olması gereken
şeyler , olağan ortaklıklar gibi
gösterilmekte.Fakat bunun asıl nedeni piyasalarda
rekabete artık tahammülün kalmamasıdır.Çevre
piyasaları yıllardır sömürüldüğünden ve şirket
sayıları katlandığından , çok uluslu şirketlerde
kar marjları gittikçe azalmaya başladı.Bu sorunu
ya üretimde makineleşerek ya da konjonktüre bağlı
olarak işten çıkarmalarla çözmeye
çalıştılar.Sistem tıkandığında ise yeni çözüm
şirket evlilikleri oldu.Böylece güçlü olan ,
zayıflayana sahip olarak gücüne güç kattı ve
rekabeti azaltmış oldu. Dünya piyasaları süreç
içinde bu şirket birleşmeleriyle birlikte
tekelleşmeye başladı.Böylece yeni düzen ,
devletten oluşumuna izin vermemesini istediği
monopol piyasayı yavaş yavaş kendi yaratmaya
başlamıştır.
YABANCI SERMAYE AKIŞI ve KRİZLER
Gelişmekte olan ülkelerde , sıkı para politikası
uygulamak adına , bu ülkelerde kamu kesiminin
merkez bankasından borçlanması 1980’li yıllardan
itibaren kısıtlandı; kamu açıkları iç borçlanmayla
karşılanmaya başlandı , bu da faiz oranlarını
arttırdı. Sermaye hareketlerinin serbestleşmesiyle
faizler daha da yükseldi.Giren fonların yerli
paraya çevrilerek yarattığı harcama genişlemesiyle
dış açıkların büyümesi , dışardan sermaye çekme
gereğini arttırır.Bu kez döviz fiyatı , sermaye
girişlerinin beslediği döviz rezerviyle reel
anlamda düşerken , artış oranının içerideki yüksek
nominal faizlerin altında kalması
sağlanır.Çevre’nin hem devleti hem özel sektörü
borçlanmaya başlar.İthalat artarken , ihracat
duraklar.Çünkü aşırı değerlenen yerli para
üzerinden ithaşat ucuz gelir , oysa dış pazarda
ihraç malları dolar üzerinden rekabet gücünü
yitirir..Kısa vadeli borçlar artarken , ödeme
gücünün azalması , devalüasyon beklentisi
“uluslararası rating kurumları”nın kredi notunu
düşünmesine yol açar.
Aşağıya doğru kaçınılmaz düşüş başlayacaktır
artık.Yerli paradan dövize hızlı dönüş , sermaye
kaçışıyla birlikte devalüasyonları reel boyuta
ulaştırır ; bunu durdurmanın tek yolu faizleri
yukarı çekmektir.Döviz fiyatında artış beklentisi
, içeride spekülatörleri döviz piyasasına ve faiz
haddi artışı bonolara yöneldikçe , hisse fiyatları
borsada inişe geçer. Hisse senetleri düşerken
yabancı sermaye yaptığı portfolyo yatırımlarını
tasfiye eder.Sermaye kaçışı peşinden devalüasyonu
getirir.
Ancak kriz mali piyasalardan reel kesime de etki
eder , GSMH düşer , işsizlik ve enflasyon patlar,
arkasından IMF istikrar programı devreye
girer.Yüksek faiz ve devalüasyon üretim maliyetini
arttırınca , mal fiyatları artıncaya kadar üretim
karlı olmadığı için girişimci üretimi durdurup
işçi çıkarma yoluna gider ; bir yandan da artan
reel faizlerden yararlanmak için parayı üretimden
çekip mali piyasada kamu kağıtlarına yatırır ,
rant ekonomisine yatırır.Çevre’de mali piyasalar
çok dar olduğu için , birkaç milyar dolar
tutarındaki fonların mali piyasaları ve reel
ekonomiyi girişte de çıkışta da altüst etme
olasılığı vardır.Merkez de bunun olması için
milyarlarca dolarlık fonların hareket etmesi
gerekir , çünkü piyasaların işlem hacmi çok
büyüktür.Bu tabloda GSMH artışı çok
istikrarsızdır; dışarıdan fon girerken ekonomi
büyür , kaçarken duraklar.Girişimciler için sabit
yatırım yapıp GSMH artışına katkı yapmak yerine
faiz arbitrajı yapmak , borsada oynamak daha cazip
olur.Ayrıca borsa çöktüğünde , bir de hızlı
devalüasyon olduğunda , dış sermaye tabana vuran
fiyatlarda şirketleri ele geçirir; bu da yerli
girişimciyi caydırır.
KÜRESELLEŞME KİMİN TARAFINDA?
Dünyanın siyasî ve ekonomik sahnesinde
küreselleşmeyle birlikte özellikle iki güç büyük
bir gerileme hâlindedir. Bunlar ulus devletler ve
yoksul Güney ülkeleridir. Küreselleşme ve ulus
devletlerin geleceğiyle ilgili yoğun tartışmalar
yapılmasına rağmen, küreselleşme süreciyle
birlikte olarak millî devletlerin ve özel olarak
sosyal refah devleti anlayışının kan kaybettiği
tartışılmayacak bir gerçektir. Ülkemizde Turgut
Özal döneminden beri olup biten “büyük değişim”i
dikkatle izleyenler, aslında en büyük değişimin
millî devletin ve sosyal refah devleti anlayışının
giderek zayıflaması olduğunun canlı tanığıdırlar.
Millî devletin gerilemesi, elbette yalnızca millî
kimlikleri ve millî onuru zedelemek gibi psiko
sosyal bir zarara yol açmamakta; millî devletin
kendi sınırları içindeki birliği, dirliği ve
düzeni sağlayan tüm fonksiyonları da tahribe
uğramaktadır. Millî devletlerin gerilemesi, millî
devletin yerine gücün uluslararası malî örgütlere
devrine neden olmakta, her şeyi bağlı bulunduğu
odakların malî gücünün artmasına göre ayarlayan bu
örgütlerin ekonomik programları uygulandıkları
ülkeleri, sosyal politikaları terke zorlayarak
işsizlik ve sefalete neden olmaktadır.
Küreselleşme, göründüğü kadarıyla tarafsız bir
süreç değil ve sonuçları şimdilik yalnızca “Kuzey”
insanlarına, daha doğru bir deyimle ABD’ye yarıyor
ve Merkez’in dışında yaşayan birçok insanı
rahatsız ediyor. Yerel kültürleri giderek yok olan
ve artan eşitsizlikleri her gün daha çok
yaşamlarında hisseden Çevre’nin yoksul halkları,
küreselleşmeyi “Batılılaştırma” ve
“Amerikanlaştırma” olarak algılıyorlar.
Küreselleşme sürecinde geleneklerin de çökmesinin
sonucunda ciddî bir fundamentalizm tehlikesi
ortaya çıkmıştır.Fundamentalizm en genel anlamda,
geçmişe geri dönüş arzusu demektir, kuşatılmış
gelenektir. Fundamentalizm, küreselleşmeye duyulan
tepkidir; ona gözlerini kapama ve içe kapanma
hâlidir; dolayısıyla çok sesliliğe tahammül edemez
ve diyalogu reddeder. Ancak fundamentalizmi
yalnızca dinî anlamıyla değil, her türlü siyasî
anlamıyla değerlendirmek gerektiğini hatırdan
çıkarmamalı; dünyanın her yerinde fundamentalist
tepkiler çıkabileceği (örneğin kışkırtılmış
azınlıkların vahşî ve abartılı ırkçı talepleri,
Batı’daki yabancı düşmanlığı, marjinal akımlara
karşı muhafazakâr tepkiler gibi) bilinmelidir.
358 küresel milyarderin toplam servetinin dünya
nüfusunun %45’inin toplam gelirlerine eşit hâle
geldiği bu dünyadaki manzarayı yeni bir “yol kesip
soyma” yöntemi olarak nitelemek de
mümkündür.Üstelik eski zenginler, zengin olmak ve
zengin kalmak için yoksullara ihtiyaç
duyuyorlardı; bugün ise “çalışma”nın nitelik
değişimlerinden sonra, zenginlerin yoksullara
ihtiyacı kalmadı. Küreselleşme sürecindeki gelir
dağılımı, yalnızca Kuzey-Güney arasında eşitsizlik
yaratmıyor; tüm gelişme ibreleri ABD’yi
gösteriyor. Günümüzde uluslararası sistemi ayakta
tutan ABD, son iki yılda dünyadaki gelir artışının
yarısını elde etmiştir.Bu açılardan bakıldığında
küreselleşme sürecine “dünyanın Amerikanlaşması”
da denilebilir.
Yalnızca gelir dağılımdaki uçurumlar değil,
toplumun tüketim merkezli oluşu da şiddetli
eleştirilere neden olmaktadır. Ve geleneğin,
ailenin, ulus devletin, sosyal politikaların
geriletildiği, ama gelir dağılımındaki
adaletsizliğin arttığı bir dünyada liberal
öneriler, hiçbir işe yaramıyor. Küreselleşmenin
yol açtığı sorunlar için gündeme getirilen “sosyal
sorumlu küreselleşme” önerileri ile küreselleşme
ve içe kapanma arasında sıkışıp kalmaktan dünyayı
kurtaracak olan üçüncü yol arayışlarına acilen
ihtiyaç var.
KAYNAKÇA
Küreselleşme ve Ulus Devlet , Gülten KAZGAN ,
İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları
Yardımcı Kaynaklar
Globalizasyonun Yansımaları , Editör:Uğur Selçuk
AKALIN , Donkişot Akademi Yayınları
Küreselleşme Tarafsız Mı? , Mazlum KARA , Türkiye
ve Siyaset Dergisi - Kasım-Aralık 2001
|