| Sosyoloji:
AnaSayfa |
KİMLİK TEORİLERİ
Bu bölümde gerek sosyoloji, gerekse sosyal
psikolojideki kimlik hakkında serd edilmiş
teorilerden bir kısmı ele alınmaktadır. Teorilerin
hepsi de, bu fenomeni açıklamakta bir bütünlüğe
sahiptirler. Görüşler ve değerlendirmeler çoğu kez
birbirine dayanmakta veya birbirini
tamamlamaktadır.
Kimlik teorilerinde psiko-analizci
değerlendirmelerden başlayıp bilgi sosyolojisine
kadar uzanan çizgide bir yapılanma göze
çarpmaktadır. Psikanaliz temeline dayanan
teoriler, Freudcu okuldan etkilenerek tartışmalı
olan bazı psikiyatrik faktörler çerçevesinde bir
kimlik değerlendirmesi yaparak sosyal boyutu ihmal
etmişlerdir.
Diğer yönden bilgi sosyolojisi, her çağın düşünce
sisteminin ürettiği bir kimlik modeli üzerinde
durarak, öbür teorilerin hiç birinde olmayan bir
yaklaşım getirmektedir.[1] Buna göre, her çağın
kendine has bir sosyal ve psikolojik realitesi
vardır. Bu realiteler birbirlerini yansıtırlar ve
toplum tarafından yaratılmaktadırlar. Realite,
sosyal olarak şekillenmiş bilgi, anlamında
kullanılmaktadır. Psikolojik ve sosyal realite,
hâkim olan veçhesi itibariyle, aynı zamanda bir
modeldir. Bu model toplumlara veya çağlara göre
değişiklikler arz etmekle birlikte, belli bir
yaygın kimlik tipine tekabül etmektedir.
Aşağıda ele alınan teoriler, genel olarak bilgi
sosyolojisi yaklaşımına göre
değerlendirilmektedir.
1. Sembolik Etkileşimci Teori
Bilgi sosyolojisi yaklaşımı açısından kimlik
konusundaki en önemli teori sembolik etkileşimci
teoridir. Bu ekolün işlediği esas tez, sosyal
dünyayı oluşturan mânâların toplum tarafından
sosyal etkileşim vasıtasıyla yaratılmakta
olduğudur.
Sembolik ekolün en önemli teorisyeni George
Herbert Meaddır (1863-1931). Onun teorisine göre
toplumlar insanın, (1) iletişim amacıyla semboller
kullanmak; (2) kurallar ihdas etmek; (3)
davranışlarını diğer fertlerin beklentilerine göre
ayarlayabilmek yetenekleri üzerine kurulmuştur.
Bütün bunlar insanda bulunan benlik adı verilen
unsurun geliştirilmesiyle meydana getirilir.
Toplum tüm bu faaliyetlerin sürekli değişen bir
özetidir. Toplum, aynı zamanda içselleştirilmiş
kurallar, roller ve ilişkiler vasıtasıyla
zihnimizde de mevcuttur.[2]
Teori, Blumer'e göre şu üç ana nokta üzerine
oturtulmuştur:
(1) İnsan, mânâlar zeminine oturtulmuş
unsurlar vasıtasıyla hareket etmektedir;
(2) Bu unsurların anlamları ferdin diğer
insanlarla olan sosyal etkileşiminden doğar;
(3) Mânâlar, fert tarafından karşılaştıkça
yorumlanarak ve değiştirilerek algılanır.[3]
Teorinin en önemli terimi mânâlardır. Blumer
mânâları, "...sosyal ürünler, insanların
karşılıklı ilişkilere girerek etkileşimleri
vasıtasıyla formlanan yaratıklar olarak..."[4]
tanımlamaktadır.
2. Sosyal Kimlik Teorisi
Psikolog William James (1842-1910) tarafından serd
edilen bu teoriye göre fert, onu tanıyan diğer
insanların zihinlerinde bulunan kendisi hakkındaki
imajların sayısı kadar sosyal benliğe sahiptir.[5]
Fert toplumun diğer üyeleriyle mevcut normlar
çerçevesinde farklı sosyal ilişkilere girmektedir.
Her fertle kurulan ilişki bir diğerinden
farklıdır. Bu durum ferdîn toplum içinde değişik
veçheleriyle tanınmasını sağlamakta ve diğer
üyelerin her birinin nazarında ayrı bir kimlik
edinmesine sebep olmaktadır. Bu kimliklerin
toplamı ferdîn sosyal kimliğidir. Böylece kimlik
sosyal ilişkilerin bir neticesi olmaktadır.
Sosyal kimliğin önemli bir sınıflaması Gordon
tarafından yapılmaktadır. Buna göre, sosyal
kimlik, ferdin diğer insanlarla paylaştığı temel
sosyal kategorilerin ve kendisini diğerlerinden
ayıran şahsi özelliklerinin kombinasyonu
tarafından temsil edilmektedir.[6]
Bu teorinin bazı eksik yönleri vardır. Teori bir
anlamda kümülatifdir. Vakalar birer birer
toplanarak elde edilen sonuca sosyal boyut adı
verilmiştir. Oysa sosyal bir unsur onu meydana
getiren vakıaların matematiksel bir toplamı
değildir.
Bir başka eksiklik ise, toplumun sadece ferde
atfettiği yargı esas alınmaktadır. Ferdîn diğer
fertler tarafından algılanamayan veya bağımsız
değişken niteliğindeki başka özellikleri de onun
kimliğinde mutlaka etkilidirler. Böylece sosyal
kimliğin sadece toplumun hakkımızdaki
düşüncelerinden oluşabileceğini iddia etmek hatalı
olmaktadır. Kaldı ki ferde sosyal kimliğini
kazandıran toplumun diğer üyeleri de çoğu kere
toplumsal boyuttan uzak sübjektif ve daima
değişken bir tutum içinde olabilirler. Sabit bir
nitelikte olmayan bu tutumun kalıcı nitelikte bir
kimliği meydana getirmesi mümkün değildir.
3. Referans Gurup Teorisi
Hyman[7] tarafından sosyal bilimler literatürüne
takdim edilen referans gurup kavramı, benliği
topluma dayandıran sosyal psikolojinin en önemli
temasıdır.[8] Çalışmamız açısından daha ziyade
referans gurubu kimliği olarak ele alınan teori,
ferdî varlığı dayanak noktaları olarak bir takım
sosyal temellere oturtmaktadır. Böylece ferdî
düşüncenin sadece biyolojik bir aktivite olmayıp
aynı zamanda sosyal varlığının da bir faaliyeti
olduğu ortaya çıkmaktadır.
Kullanımı itibariyle referans guruplarının iki
ayrı fonksiyonel tipi mevcuttur. Bunlar; (1)
normatif, ferdin teşkil ettirdiği ve sürdürdüğü;
(2) kıyaslama, kendini ve diğer insanları
değerlendirirken kıyasladığı standartlar olarak
fonksiyon ifa ederler.[9] Böylece ferdî kimlik
biri şahsî diğeri gurup olmak üzere iki referans
noktasının etkisine bağlı olarak ortaya
çıkmaktadır.
Ferdin, normatif veya kıyaslama fonksiyonu
amacıyla kullandığı referans noktaları olarak
sosyal guruplar pek çoktur. Her grupta, o gurubun
özelliğine göre bir şahsiyet olmaktadır. Dewey bu
durumu şöyle açıklar:
"... Farklı gurupların üyesi olarak fert, kendi
içinde, çelişen benliklere veya ayrılmış
ferdiyetlere bölünebilir. İnsan, kilise üyesi
olarak bir şey, ticarî topluluğun üyesi olarak da
başka bir şey olabilir. Farklılık çok yüzeysel
olabildiği gibi iç dünyasındaki tüm çatışmaları
kapsayacak kadar büyük de olabilir."[10]
4. İtibarî Kimlik Teorisi
Bu teori Charles Horton Cooley (1864-1929)
tarafından W. James'in sosyal benlik kavramı
üzerine inşa edilmiştir. Literatürde oldukça
yaygın kullanıldığı görülmektedir. Genel olarak
yukarıdaki teoriyi daha iyi açıklamasının yanı
sıra, ondan farkı temel ferdî hislere ağırlık
vermiş olmasıdır. Ancak söz konusu hislerin
psikolojik olmaktan ziyade sosyal niteliği ağır
basmaktadır; yani bu kez fert, kendisi için önemli
olan kişilerle kurduğu ilişkiler neticesinde
sosyal niteliğini düşünmek ve muhakeme etmenin
ötesinde, kim olduğunu ve ne olduğunu
hissetmektedir. Kısaca benlik, fert için önemli
şahıslarla karşılıklı etkileşim vasıtasıyla
şekillenen temel duyularından müteşekkildir. Sabit
bir süreç olmayıp sosyal ilişkiler ve
etkileşimlerle daima değişmekte ve gelişmektedir.
Duygu ve düşüncelerin birlikte meydana
getirdikleri kimlik hakkındaki telakkiler başlıca
(1) diğer fertler nezdinde nasıl olduğumuz
hakkındaki imajinasyonumuz; (2) onların
görünümümüz konusundaki yargıları hakkında
düşüncelerimiz; ve (3) tüm bunlar hakkındaki
hislerimizden meydana gelmektedir.[11] Teoriye
göre fert asla kendi kendini doğrudan algılayamaz.
Tıpkı kendi görüntüsünün aynadan yansıyarak
algılanması gibi kimliğini de diğer insanların
reaksiyonlarında yansımış olarak algılar. Ancak bu
algılama pasif değildir. Sosyal çevresindeki
ilişkilerinin oluşturduğu aynadaki imajı olduğu
gibi kabul etmek yerine yargıcı ve seçici bir
tutumla yorumlar. Kendisi için önemli olanların
hükümlerini ön plana çıkarır, hangilerinin önemli
olduğuna ve neleri takip edeceğine karar verir.
5. Gösterilen Benlik Teorisi
Bu teori Erving Goffman (1922-1983) tarafından
ihdas edilmiştir. Pek çok sosyologda benlik, rol
özelliklerinin bir yansıması olarak telakki
edilirken, Goffman'a göre ferdîn diğer insanlara
sunduğu bir tutumdur. Benliğin tipik olarak iki
veçhesi mevcuttur. Bunlardan ilki "rol
benliği"dir. Tepkileri ve durumu kontrol etmek
amacıyla son derece dikkatli bir şekilde teşkil
edilir. Her sosyal durum için başka bir rol-benlik
meydana getirilebilir. Meselâ, boş vakitlerinde
para kazanmak için çalışan bir üniversite
öğrencisi bu işte belli bir rol benlik
takınmaktadır. Bunun yanı sıra fertte, toplumun
beklentisi doğrultusunda ayrıca bir "gerçek benlik
(virtual self)" de mevcuttur. Meselâ, yukarıdaki
talebe işinde çalışırken aynı zamanda eğitimini
gördüğü branşın kimliğini esas almaktadır.[12]
6. Ego Gelişmesi Teorisi
Freud'un ego gelişimi ile ilgili teorisine binaen
yeni Freudcu ekol olarak adlandırılabilecek
görüşler, şahsiyet ve kimliği, farklı safhalarda
organize bir dizi idrak seti olarak ele
almaktadırlar.
Eric Ericson (1964), ferdîn hayatı boyunca meydana
gelen değişmelere olan uyumunu sekiz safhayla
tasvir etmektedir. İlk dört safhaya kadar temel
duyular ortaya çıkmakta ve çeşitli şekillerde
çevreyle ilişkiler kurulmaktadır; güven ve
güvensizlik duyuları gelişmekte; otonomi, utanma,
şüphe gibi duygular ortaya çıkarak bilgiler
öğrenilmeye, tutum ve davranışlar tecrübe
edinilmeye başlanmaktadır. Bu safhalarda ferdîn
yöneldiği çevre ve esas faktör ailedir. Altı ve on
üç yaş dönemini kapsayan dördüncü safhada bu
yönelim aileden uzaklaşarak okul çevresine döner
ve burada fert çalışkanlık veya tembellik
hallerinden birini geliştirir. Beşinci ve altıncı
safha kimliğin teşekkül etmesiyle ilgilidir.
Sağlam ve net bir kimlik edinilemediğinden kimlik
hakkında tereddütler ve çeşitli duygusal
karışıklıklar baş gösterir. Yedinci safhada ferdî
ve içe dönük değişim daha ziyade yerini iş, aile,
meslek, vatandaşlık gibi topluma dönük
genelleşmeye bırakmıştır.[13]
7. Birikim Teorisi
Bilgi açısından durum böyleyken öte yandan fert
sosyal hayatta seçkin bir yer edinebilmek için
kendini toplum içinde etkili olacak güçlü kültürel
değerlerle donatmak zorundadır. Kimlik toplanması
hipotezine göre (the identity accumulation
hypothesis) "Bir aktör ne kadar çok kimliğe sahip
olursa o kadar az psikolojik ıstırap
sergiler...ve...ne kadar çok kimlik edinilirse
insanın anlamlı ve bilinçli varlık duyusu o kadar
güçlüdür.
Kimlik sayısı arttıkça ferdîn varlığı daha büyük
emniyet kazanır"[14]. Çünkü bu ferdin daha çok
sayıda kimlikle sosyal hayata yoğun olarak iştirak
etmesi anlamına gelmektedir. Ferdîn edinmeye
çalıştığı hususiyetler kültür sisteminde birer
alternatif olarak mevcutturlar, fakat bunların
tercihinde temel faktör toplumun bu unsurlara
atfettiği değerlerdir. Bu anlamda Mead'da benlik
düşüncesi veya kendini algılama, bir sosyal yapı
unsuru olarak birleştirilmiştir.
Böylece benlik, insanın çevresindeki toplum
hakkında sahip olduğu (algıladığı) bilgi
olmaktadır. Ancak bu, yalın, eşyaların basit
sayımından ibaret bir bilgi, değildir. Varlığın
bir bütün ve ilişkiler sistemi içinde yerli
yerince idrak edilmesiyle elde edilen anlamlı bir
bilgidir. Kısaca toplum, kişilik ve kimlik
şeklindeki üç unsur aslında hiyerarşik olarak
birbirlerinden türemektedirler.
8. Sosyal Dağılma Teorisi
Bu analizler sanayileşme ve şehirleşmeyle birlikte
kimlikte meydana gelen değişmeleri incelemektedir.
Genellikle bozulma yönünde kötümser değişmeler
serd eden bu teorinin ana hatlarına göre kimlik
modernleşme süreci neticesinde parçalanmış, tahrif
olmuş ve kaybolmuş; fertler içinde yaşadıkları
toplumda anemik, isimsiz, ve gayesiz yabancılar
olmuşlardır.[15] Modernleşmeyle birlikte "ben" ve
"biz" şeklinde iki veçheyle formlanmış olan ferdî
ve kolektif kimlik duyusu zayıflamakta, yani
negatif bir süreç işlemektedir.
Ferdîyetin çok yönlü olması, çoklu-kimlikler, her
zaman söz konusudur ancak temel değişimlere
uğramışlardır. Daha önceki (premodern) toplumlarda
kimlik, belli bir hiyerarşik düzende yoğunlaşarak
içice geçmiş halkalar halinde organizeyken, modern
toplumlarda durum tamamen değişiktir. Ferdîn,
sadece kişiliğinin bir parçasıyla iştirak ettiği
veya kontrol edildiği pek çok kimliği vardır.[16]
Bu tür teorilerde toplum yapıları ve buna bağlı
olarak kimlik, genellikle modernleşme öncesi
normal ve sağlıklı, sonrasında ise anormal ve
disorganize olmuş olarak telakki edilmektedir.
Disorganizasyon teorilerinde başlıca üç teorik
analiz vurgulanmaktadır. Bunlardan ilki, mekanik
dayanışmanın, kolektif kimlik veya biz duyusuyla
birlikte ortadan kalkarak, ferdi toplum içinde
köksüz ve kendi haline bırakmasıdır.
Ferdîyetçiliğin çok büyük önem kazanması toplumsal
değerlerin fert üzerindeki etkisini zayıflatmış,
sosyal kontrol mekanizmaları görevlerini yapamaz
duruma gelmişlerdir. Rönesanstan bu yana cemaat
tipi toplum özelliklerinden uzaklaşmışlardır.
Ferdîyetçilik esas inanç prensibi olmuştur. Ancak
gerek ferdîyetçiliğin, gerekse ferdin ben merkezli
konumunun esas alınması olan bencilliğin eşit
olarak telakki edilmesi çeşitli problemler
doğurmaktadır.[17] Bu durum yabancılaşmaya, aile
kurumunun çökmesine, tabii çevrenin bozulmasına ve
manevi boşluğa düşülmesine sebep olmuştur.
Neticede Batı toplumları birlikte yaşayabilmek
için kabile tipi toplumların hâlâ sürdürdükleri
cemaatçi yapı özelliklerinden medet umar hale
gelmişlerdir. Amaç, kabile tipi sosyal normların
Batı insanına öğretilmesidir.[18] Batı açısından
çok-kültürlü topluluk yaratmanın bir anlamı da
budur.
İkinci olarak, ferdîn çok-kimlikliliğindeki -bu
kimlikler arasında birbirine olan- uyum bozulmuş
ve modern toplumlarda yeniden tesis edilememiştir.
Son tespit ise, tüm bu sebeplerden dolayı kimlik
unsurlarının sosyal aktarımı sekteye
uğramıştır.[19]
Dağılma teorileri bazı yönlerden tenkit
edilmektedir. Özellikle Fischer ve Simmel aynı
fenomeni farklı yorumlayarak disorganizasyon
teorisinin karamsar tablosunu bir parça
değiştirmişlerdir.[20] Bilindiği gibi modernleşme
ile birlikte iki önemli değişme ileri
sürülmektedir. Birincisi eskiden mevcut olmayan
yeni kimliklerin ve benliklerin ihdas edilmesi,
ikincisi ise bunlar arasında görülen
uyumsuzluklardır.[21]
Modernleşme öncesi daha az sayıda ve karşılıklı
etkileşim itibariyle oldukça tabii bir denge
halinde bulunan benlikler, modern dönemlerde
yenilerinin ortaya çıkmasıyla çoğalmışlar,
farklılaşmışlardır. Bu durum eskiden mevcut olan
tabii dengenin ve etkileşimin bozulmasına sebep
olmuştur. Ortaya çıkan uyumsuzluk benlik
organizasyonunu sekteye uğratmaktadır. Ferdîn
kişiliğinde çeşitli benlikler veya kimlikler
hiyerarşik yapıda tertip edilmiş bir halde
bulunması gerekmektedir.
Kısaca özetlemek gerekirse, rol ve statülerin sayı
itibariyle artmasına sebep olan farklılaşma ve
uzmanlaşmanın tabii bir neticesi olarak, bunlara
tâbi olan fertler büyük kitleler halinde alt
kültür gurupları oluşturmakta, ve böylece modern
hayatta daha çok sayıda farklı sosyal dünyalar
meydana gelmektedir. Meslekî veya siyasî guruplar
buna birer örnek teşkil ederler.
Sosyal dağılma teorilerinde, çok sayıda farklı
kimliği yüklenen fert, bunların baskısı ve
uyumsuzluğu altında zorlanmakta ve sapmaktadır.
Ailede, sosyal, meslekî veya siyasî çevrede,
birbiriyle ilişkili olmayan ve birbirinden son
derece uzak farklı roller oynanmaktadır.
Toplumdaki rol sayısının önemli miktarlarda artmış
olduğu hemen her yazar tarafından kabul
edilmektedir. Ancak bu sayının yükselmesi, belli
bir anda taşınan kimliklerin sayısının da aynı
oranda artmasını gerektirmemektedir. Fischer'e
göre toplumdaki farklı roller, statüler, kimlikler
çoğalmış, fakat ferdîn belli bir anda taşıdığı
kimlik sayısında önemli bir değişme
olmamıştır.[22] Değişen unsur ferdîn seçim
imkânıdır. Sosyal çevredeki çok sayıda değişik
kimlikler, eskiye göre daha kolay bir şekilde
seçilebilmektedir. Ferdîn hem seçme imkânı, hem de
mümkün alternatifler artmıştır. Fakat belli bir
anda taşınan kimlik sayısında fazla bir değişiklik
yoktur. Ömür boyunca halihazırdaki sosyal hayatta
çok sayıda mevcut bulunan roller, istenildiği
takdirde kolaylıkla seçilebilmekte ve yine
istenildiği zaman bırakılabilmektedir.
Toplumdaki mümkün rol sayısının artması, aslında
farklılaşmanın büyümesi ve dolayısıyla rollerin
gittikçe birbirinden uzaklaşmasına, zıtlaşmasına
sebep olabilecektir. Fakat Fischer'e göre ferdî
tercih imkânı modernizm öncesi döneme göre daha
serbest olduğundan seçilen roller birbirine daha
uyumlu olmaktadırlar.[23] Şahsi irade, birbiriyle
uyumlu olabilecek rolleri serbestçe tercih
edebilmektedir.
Sonuç olarak sergilenin rollerin sayısında genel
olarak fazla bir değişme olmamakla birlikte, bu
rollerin tertiplerinde farklılaşmalar olmuştur.
Birbirine aykırı roller seçmiş fertler için bu
düzenleme önemli külfetler yaratabilir. Ancak
yüklenilen her rol konusunda iradî bir takdir
yetkisi hemen her zaman mevcuttur. Roller
istendiği zaman değiştirilebilmektedir. Böylece,
modern hayatta her rolün belli bir süresi de
olmaktadır. Hattâ çoğu zaman belli bir müddet
sonra bırakılmak üzere seçilmektedir. Mezun
oluncaya kadar öğrenci rolü veya daha iyi bir işe
geçinceye kadar halihazırdaki mesleğin
sürdürülmesi gibi. Bu durum esasen benliğin sık
sık yeniden tertip edilmesi anlamına gelmektedir.
Yeni edinimlerin, halihazırda sahip olunan
özelliklerle daima tam bir uyum içinde olması
beklenemez. Benlikteki bu değişikliklerin, yeni
tertiplerin bir tür düzensizliğe potansiyel teşkil
etmesi mümkündür. Ancak beklenen bu düzensizlik
çoğu zaman çeşitli stratejiler ve
rasyonelleştirmeler vasıtasıyla önlenmekte veya en
aza indirgenmektedir. Bu noktadaki esas faktör,
aktörlerin rollerini, hepsini bir arada
oynayabilecekleri tarzlarda seçmeleridir.[24]
Her rol zaman içinde toplum tarafından teşekkül
ettirilen bir dizi norm içermektedir. Rollerin
tercihleri aynı anda normların da tercih
edilmesine bağlıdır. Başka bir deyişle kimlikler
roller, roller ise normlar tarafından
şekillendirilmektedir. Bu bakımdan ilk bakışta
seçim imkânı mevcut olduğu sürece potansiyel bir
problemin olmadığı düşünülebilir. Çünkü fert uygun
görmediği normların birleştirdiği rolün kimliğini
tercih etmeyecektir. Ancak, toplumdaki hızlı
sosyal değişmeden dolayı rollere istinat ettirilen
normlar her zaman net değildir. Belli bir dizi
norm belli bir kimlik tipi üretebilir, fakat bu
kimlik için dayanılan norm dizisi standart
olmayabilir. Meselâ, çocuğunun karşı cinsle
ilişkisi konusunda ebeveyn kimliği aynı olmasına
rağmen aileler birbirine tamamen zıt normlara
dayanabilmektedirler.
Modernleşmeyle birlikte farklılaşma artmış, ve
böylece toplumun büyük çoğunluğunun hemfikir
olduğu ortak normlara dayalı sosyal kontrol
azalmıştır. Buna paralel olarak değişik kesimlerin
oluşturdukları alternatif realiteler, kendi sosyal
kontrollerini dayandırabilecekleri uygun normlar
ihdas etmektedirler.
Kültür aktarımı, sosyalleşmenin sadece bir
veçhesidir. Bulunduğu toplumun kültürel değerleri
ve kendisinden beklenen rollerle birlikte fert
kimliğini de öğrenmekte ve geliştirmektedir.
[1]P. Berger, "Identity as a Problem in the
Sociology of Knowledge", in Towards the Sociology
of Knowledge: Origin and Development of a
Sociological Thought Style, Gunter W. Remmling
(ed.), London, 1973, s. 273-85.
[2]B. B. Hess, v.d., Sociology, U.S.A., 1988, s.
117.
[3]H. Blumer, Symbolic Interactionism Perspective
and Method. Prentice-Hall, N.J. 1969, s.2
[4]H. Blumer, Symbolic Interactionism Perspective
and Method. Prentice-Hall, N.J. 1969, s.5
[5]B. B. Hess, v.d., Sociology, U.S.A., 1988, s.
116.
[6]C. Gordon, "Self-Consceptions: Configurations
on Content." in C. Gordon ve K. Gergen (ed.) The
Self in Social Interaction. Willey and Sons, N.Y.
s. 115-136.
[7]H. Hyman, "The Psychology of Status." Archives
of Psychology. n.269, 1942.
[8]T. Newcomb, "Continuities in Social Research."
American Journal of Sociology. n.57, 1951, s.
90-2.
[9]H. Kelley, "Two Functions of Referance Groups."
in G.E. Swanson, T.M. Newcomp ve E.L. Hartley
(ed.), Readings in Social Psychology. Henry Holt
and Co., N.Y. 1952, s. 410-4.; T. Shibutani, "Referance
Groups as Perspectives." American Journal of
Sociology. n.60, 1959, s.562-569; R. Turner, "Role
- Taking Role Standpoint, and Referance Group
Behavior." American Journal of Sociology. n.61,
1956, s.316-28.
[10]J. Dewey, The Public and its Problems. H.Holt
and Co., N.Y. 1927, s. 191.
[11]B. B. Hess, v.d., Sociology, U.S.A., 1988, s.
116.
[12]B. B. Hess, v.d., Sociology, U.S.A., 1988, s.
118-9.
[13]B. B. Hess, v.d., Sociology, U.S.A., 1988, s.
121-2.
[14]P. A. Thoits, "Multiple Identities and
Psychological Well-Being: A Reformulation and Test
of the Social Isolation Hypothesis." American
Sociological Review, Vol. 48 (2), (April, 1983:
174-87). s. 174-5.
[15]S. Goldenberg, Thinking Sociologically.
California, 1987, s.197.
[16]G. Simmel, Conflict and the Web of Group
Affiliations, Translated by K. Wolf and R. Bendix,
The Free Press, N.Y. 1955, s. 150.
[17]S. Hope, "Ourselves, our Values." Arts
Education Policy Review. v. 94, Jan./Feb. 1993, s.
34-6.
[18]Eric Utne, "On the Importance of Being Tribal
and the Prospects for Creating Multicultural
Community" Utne Reader. July/Aug. '92, s. 2,
67-95.
[19]S. Goldenberg, Thinking Sociologically.
California, 1987, s.198.
[20]bkz. Simmel, G., The Web of Group Affliatons.
(Trans. by.) R. Bendix, Free Press, N. Y., 1955.;
Conflict and the Web of Group Affliations. (Trans.
by.) K. Wolff and R. Bendix, Free Press, N. Y.,
1922.; The Metropolis and Mental Life., in K.
Wolff, The Sociology of George Simmel, s. 409-24,
1950.; Fischer, C. S., The Urban Experience,
Harcourt, N. Y., 1984.
[21]S. Goldenberg, Thinking Sociologically.
California, 1987, s.205-8.
[22]C. S. Fischer, The Urban Experience, Harcourt,
N. Y., 1984, s. 202-6.
[23]C. S. Fischer, The Urban Experience, Harcort,
N. Y., 1984, s. 193.
[24]S. Goldenberg, Thinking Sociologically.
California, 1987, s. 208.
|