| Sosyoloji:
AnaSayfa |
KEMALİZM
Kemalizm’in dayandığı temel ilkeler,bir anlamda
Kemalizm’in içeriğini oluşturmaktadır.
Kemalizm,İstiklal Mücadelesi ile başlamıştır.
İstiklal Mücadelesi millet gerçeğine inanış ve
varışın bir zaferi olmuştur. Kemalizm herşeyden
önce,medeni ve insani nitelik bir taşıyan Türk
Milliyetçiliğini ifade etmektedir. Kemalizm,önce
millet haklarını tanıma ve tanıtmadır. Millet
egemenliğinin ifadesidir. Kemalizm bir
kurtuluştur,milletçe bağımsızlığa kavuşmadır.
Kemalizm aynı zamanda çağdaş uygarlık seviyesine
ulaşmadır,bir diğer anlamda modernleşmedir.,hür
fikir ve düşüncedir;hürriyet ve demokrasi
anlayışıdır. Kemalizm modern bir toplum hayatı
yaşama,Türk toplumuna uygun sosyal siyasal
kurumları kurma ve modern toplum olma demektir.
Kemalizm önce bir Milli Mücadele gerçeğidir. Milli
Mücadelede doğmuş,gelişmiş ve ondan sonra da
oluşmuştur. Kemalizm,Türkiye’nin gerçeklerinden
doğmuştur,ulusal bir anlayışlada çağdaş uygarlık
düzeyinin de üstüne çıkmayı amaç bilmiştir.
Kemalizm önce Türkçülük demektir,Türk milletini
sevmek,onun yüksek ideallerine bağlı kalmak
demektir. Kemalizm,insan şahsiyetine kıymet ve
değer verir. Kemalizm,hürriyet,hür düşünce ve
duygu demektir. Kemalizm,bir diğer yönden
de,Atatürk ilkelerine bağlı kalarak Türk milletini
ileri hedeflere yöneltmek ve insanlık ailesi
içinde ona en şerefli yeri vermek demektir.
Atatürk fikir ve ideali,insanlık ölçüsünde,insani
değerlerin en iyi kıymetlendirilmesidir.
İnsanlığın tararına her hizmet,insanı
insanlaştıran her moral ve manevi değer
Atatürk’ten geçer. Kemalizm,Türk Devrimi ile
oluşmuştur;bir yönü ile Türk Devrimi ile eş anlama
gelmektedir. Türk Devrimi bir fikir ve ideal
olarak doğmuş,ihtilalle birlikte eski düzenle
ilgisini kesmiş,Milli Bağımsızlık mücadelesi ile
düşmanı Ata yurdundan atmış,asıl amacına varan
yolda zafer kazanmıştır. Türk Devrimi,Türk
tarihinin derinliklerinden millet şuurunun
sezilmesiyle hız ve kuvvet almış,batıcılığı
millileştirdikten sonra millet gerçeğinin
ihtiyaçlarına cevap vererek yeni kurulan devletin
politik hayatını yönetmiştir. Türk devrimi
başarıya ulaşırken bir takım temel
prensiplere,ilkelere dayanmıştır. Devlet hayatını
her yönüyle kapsayan bu temel prensiplerin yanı
sıra dış politikaya has prensipler de o alanın
özelliği icabı belirmiştir. Ayrıca devletçilikte
ekonomik,sosyal ve kültürel kalkınmaya temel olan
ilkedir. Türk Devriminin temel ilkelerini
milliyetçilik,milli egemenlik,milli
bağımsızlık,batılılaşma ve laiklik olarak ele
alabilir ve değerlendirebiliriz.
KEMALİZM ve KÜRESELLEŞME
Küreselleşme herkese hoş çağrışımlar yaptıran bir
sözcük. Herkes kendi bağlı olduğu inanç sistemi
veya ideoloji açısından,küreselleşme kavramına
sıcak bakmasını tahrik eden ve mümkün kılan
nedenler bulabilir.
Tarih Boyunca Küreselleşme Yanlıları:
Gerçekten de bütün büyük dinler ve başlıca
ideolojiler,belli anlamda bir küreselleşme
özleminin öğretisini yaymışlar,takipçisi
olmuşlardır. Örneğin,Hazreti Muhammet,tüm
insanları İslamiyet çatısı altında birleştirme
misyonunu taşıyordu. Onun kurmak istediği devlet,
belli bir ulusla özdeşleşmeyen ve belli sınırlarla
çevrili olmayan bir ümmet kavramına dayanmaktaydı.
Dolayısıyla o da küresel boyutlu bir değişikliğin
savaşını vermişti. Mustafa Kemal Atatürk’ün
küreselleşme konusundaki yerini şöyle
belirleyebiliriz: Atatürk’ün tutuşturduğu kurtuluş
alevi,Anadolu bozkırlarıyla sınırlı bir amaca
yönelmiş değildi. O sömürgeciliğin ve
emperyalizmin yeryüzünden ebediyen silineceği bir
dünyanın kurulmasına katkı sağlamak amacıyla yola
çıkmıştı. O,başından beri bilincinde olduğu bu
durumu,9 Temmuz 1922’de yaptığı bir konuşmasında
şöyle açıklamaktadır: ‘’Türkiye’nin bugünkü
mücadelesi yalnız kendi nam ve hesabına olsaydı
belki daha kısa,daha az kanlı olur ve daha çabuk
bitebilirdi. Türkiye azim ve mühim bir gayret
sarfediyor. Çünkü müdafaa ettiği bütün mazlum
milletlerin,bütün şarkın davasıdır.’’ Atatürk
emperyalizme karşı savaşmış ve bu yolda unutulmaz
bir ders vermişti. Ancak,o,dünya uluslarının
birbirlerine yakınlaşmasından yanaydı. Onun
için’’yurtta sulh’’ demekle yetinilemeyeceğini
bilmiş;’’cihanda sulh’’ arzusunu da eklemeyi ihmal
etmemiştir. Atatürk’ün,insanlığın kurtuluşunun bir
bütün olarak küresel çözümlerle
gerçekleşebileceğini ve bu yolda varılması gereken
nihai hedefin ‘’birleşik dünya hükümeti’’nin
kurulması olduğunu çok daha açık bir biçimde
ortaya koyan ifadeleri de vardır. Bunun için,onun
‘’Söylev’’indeki şu cümlelere göz atmamız
gerekecektir: ‘’Baylar,tüm
insanların,deneyim,bilgi ve düşüncedeki ilerlemesi
ve gelişimi sonucunda;Hristiyanlıktan,Müslümanlıktan,Budizmden
vazgeçerek basitleştirilmiş ve herkes için
anlaşılacak hale konulmuş,evrensel,saf ve lekesiz
bir dinin kurulması ve insanların şimdiye kadar
kavgalar,pislikler,kaba arzu ve iştahlar arasında
bir sefalethanede yaşamakta olduklarını kabul
ederek bütün vücutları ve zekaları zehirleyen
kötülük tohumlarını yenmeye karar vermesi gibi
koşulların gerçekleşmesini gerektiren bir
’birleşik dünya hükümeti’ hayal etmenin tatlı
olduğunu yadsıyamam’ Bütün bunlardan sonra,bugüne
dek yeryüzünün sahne olduğu belli başlı düşünce
akımlarının ve inanç sistemlerinin hemen hepsi
gibi Kemalizm’in de küreselleşmeci olduğu sonucuna
varabiliriz. Bu çerçevede önem taşıyan en önemli
fark ise nasıl bir iktidarın egemenliği altında
küreselleşileceği sorusuna bulunacak yanıta göre
açıklık kazanabilir. Dolayısıyla,Kemalizm’in nihai
amacı ile günümüzdeki küreselleşmenin yöneldiği
hedef arasındaki farkı da bu soru bağlamında
araştırmak gerekir. Küreselleşmeci eğilimlerin her
birinin kendisine özgü bir iktidar yapılanması
öngördüğü ve bu iktidarın belirlediği bir
egemenlik kavramına göre biçimlenmiş bir dünya
amaçladıkları bellidir. Günümüzün
küreselleşmecilerinin ne tür bir iktidarın
egemenliği altında bir küreselleşmeden yana
oldukları her zaman açıkça ortaya konulmuş
değildir. Çoğu yerde,küreselleşmek için uluslar
arası pazara açılmak ve bu pazarın yasalarına
kayıtsız şartsız teslim olmak gerektiğini ileri
sürerler. Uluslar arası pazarın da bireysel
kararların bileşkesinden ibaret olan ünlü
‘’görünmeyen el’’den başka yöneticisi yoktur.
Uluslararasında kendi deyimleriyle bir
‘’karşılıklı bağımlılık’’ dönemi başlamıştır ve
emperyalizm dönemi sona ermiştir. Gerçekte bir
serbest rekabet düzeni,yalnızca bazı ders
kitaplarında yer almış;gerçek yaşamda hiçbir zaman
gerçeklik kazanmamıştır. Gerçekte tüm pazarlar
gibi uluslar arası pazarın da sahibi vardır.
Uluslar arası Pazar,tüm pazarlar gibi görünmeyen
bir elin değil;giderek görünen,IMF,Dünya Bankası
gibi uluslar arası odaklarda somutlaşan uluslar
arası boyutlu tekellerin egemenliği altındadır. Bu
çerçevede,çok sayıda bağımsız ve demokratik
rejimler yerine tek ve evrensel bir imparatorluk
rejiminin kurulması belirmektedir.
Günümüzde,küreselleşen dünyayı bekleyenin de
bundan ibaret olduğu her gün biraz daha iyi
anlaşılıyor.
Küreselleşmenin Demokrasiyle Çelişen Sonuçları
Karşısında Kemalizm
Yalnızca ulusal devlet olgusunun son bulduğu bir
dönem başlatılmış olmamakta;aynı zamanda demokrasi
de sözde kalmaya mahkum edilmektedir. Uluslararası
sermayenin küresel egemenliği kendini
göstermektedir. Dolayısıyla,Kemalizm’in
‘’egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’’
ilkesine karşılık,’’egemenlik kayıtsız şartsız
uluslararası sermayenindir’’ ilkesi egemen
kılınmaktadır. Bugünün dünyasındaki
küreselleşmenin,Kemalizm ile derin çelişkisi de bu
noktada kendisini göstermektedir. Demokrasinin
tarihe gömülmesi yolundaki bu gidişin,Kemalizm’i
kendisi için bir ayak bağı olarak görmesi doğaldır
çünkü Kemalizm,tarihsel olarak demokratikleşme ile
eş yönlü,hatta özdeş bir akımdır. Bağımsızlık
olmadan demokrasi olmaz.’’ Ekonomik sömürüye
yönelmiş büyük devlet,sömüreceği vesayet altındaki
devlette demokrasiye razı olmaz.’’
Atatürk,egemenliğin saldırgan devletlerin ve
onların kuklası durumuna düşmüş olan padişahın
elinden alınarak milletin eline geçmesini mümkün
kılan bir kurtuluş hareketine önderlik
etmekle,demokrasinin kurulması için gerekli ve
vazgeçilmez olan temellerin atılmasını
sağlamıştır. Kemalizm’in demokrasi açısından
ülkeye ne kazandırdığını gerçekçi bir biçimde
değerlendirebilmek için,ülkeyi nereden alıp nereye
getirdiğinin önyargılardan arınmış olarak görmek.
Şu çok açık gerçeğin bilinmesi gerekir ki
Kemalizm,ülkeyi saltanattan alıp,’’çok partili’’
düzene getirmiş olan rejimin adıdır. Ancak
Atatürk’ün ifade ettiği boyutlarda bir çok
partililik,bugün dahi sağlanabilmiş değildir.
Atatürk’e göre,kapitalist toplumda,sınıf temelinde
bir siyasal örgütlenmenin gerçekleşmesi ve her
sınıfın kendi siyasal partisini kurması ‘’pek
tabiidir’’. O,bu konudaki düşüncelerini,7 Aralık
1923’te Balıkesir’de yaptığı ünlü konuşmasında
şöyle açıklamıştır: ‘’Şunu arzedeyim ki,başka
ülkelerde partiler mutlaka iktisadi maksatlar
üzerine kurulmuş ve kurulmaktadır. Çünkü o
ülkelerde çeşitli sınıflar vardır. Bir sınıfın
çıkarını korumak için kurulan partiye
karşılık,diğer bir sınıfın çıkarını korumak
maksadıyla bir parti kurulur. Bu pek tabiidir.’’
Atatürk döneminde ülkemizde yürürlükte olan
rejimin demokratiklik düzeyinin,aynı dönemde,değil
Ortadoğu veya Arap ülkelerinde,Avrupa ülkelerinde
görülenlerden daha ileri olduğu sonucunu ortaya
çıkarır. Batı’da o dönemde,İtalya’da faşizm
egemendir. Almanya’da Nazizm tırmanışa geçmiştir.
Doğu Avrupa’da da durum farklı değildir. Batı’da
diktatörlüğe kaymış olan ülkelerin
hepsinde,Türkiye’de Atatürk döneminde görülen
durumdan farklı olarak,ırkçılığın kol gezdiği
bilinmektedir. Kuşkusuz,Batıda bu ülkelerin
dışında İngiltere be A.B.D gibi ülkeler de
bulunmaktadır. Bu ülkelerle yapılacak bir
karşılaştırma da Atatürk dönemi Türkiye’si
açısından olumsuz bir yargıya varmamız sonucunu
doğurmaz. İngiltere,tüm sömürgelerinde
yaptıklarıyla ve A.B.D ülkesindeki zencilere karşı
uyguladığı politikayla birlikte
değerlendirildiğinde,Kemalist dönemin demokrasi ve
insan hakları sicilinin göreli olarak hayli bir
düzgün olduğu sonucuna varılmaktadır. Tüm bunlara
karşılık,Atatürk döneminde,1924’te seçmen yaşının
18’e indirilmesi ve 1934’te kadınlara seçme ve
seçilme hakkı verilmesi son derece anlamlıdır. Pek
çok ülkede bu siyasal hakların elde edilmesi çetin
mücadeleler sonucunda mümkün olabilmiştir.
Emperyalizmin boyunduruğundan yeni kurtulmuş bir
ülkede,seçme seçilme hakkının tüm yurttaşlara
tanınması bakımından da tüm mazlum milletlere
örnek ve öncülük etmiş olan Kemalist devrimin bu
yönünün çoğu yerde ihmal edilmiş olması;bu
devrimi,zora dayanan ve zora dayalı bir rejim
kurmayı amaçlayan bir hareket olarak gösterme
çabalarıyla uyuşan sonuçlar vermiştir. Kemalist
devrim,padişahın kulu olmaya koşullandırılmış bir
ümmetten,eşit ve özgür yurttaşlardan oluşan bir
ulus doğması yönünde çok büyük bir azim ve
kararlılık göstermiştir. Bunun için Atatürk
öğretmenlere şöyle seslenmiştir: ’’Biz sizden
düşüncesi gür,vicdanı hür,anlayışı hür kuşaklar
istiyoruz.’’ Atatürk,kendi döneminde kurulmasına
ön ayak olduğu pek çok önemli kurumun,katılıma
açık,özerk bir yapılanma içinde kurulmasına özen
göstermiştir. Anadolu Ajansı,Türk Dil Kurumu,Türk
Tarih Kurumu bunlara örnek gösterilebilir. Atatürk
ekonomik alanda da katılımdan yana olduğunu
göstermiştir. Bu konuda kooperatifçiliğe büyük
önem vermiş ve döneminde kurulan bazı
kooperatiflerin bir numaralı üyesi olarak örnek
olmak istemiştir. Tüm bunların
doğrultusunda,Kemalizm’in yüzünün hiçbir tereddüde
yer bırakmayacak ölçüde demokrasiye dönük
olduğundan kuşku edilemez.
Kemalizm,bağımsızlıkçı,antiemperyalist özü
dolayısıyla yalnızca Türkiye’de değil,tüm mazlum
uluslar açısından demokratikleşme çabalarının en
temel dayanaklarından biridir. Atatürk,çeşitli
yazılarında ve konuşmalarında yansıyan bu
doğrultudaki görüşlerini 13 Eylül 1920 günü
Meclis’e sunduğu ve tartışmalarda ‘’Halkçılık
Bildirisi’’ olarak anılan ‘’Teşkilatı Esasiye
Kanunu Layihası’’nın ikinci maddesinde şöyle
özetlemiştir: ‘’Türkiye Büyük Millet Meclisi
Hükümeti,hayat ve istiklalini kurtarmayı tek ülkü
ve amaç bildiği halkı,emperyalizm ve kapitalizm
egemenliğinden ve zulmünden kurtararak,yönetim ve
egemenliğin gerçek sahibi kılmakla amacına
varacağı kanısındadır.’’ Küreselleşme yanlılarının
ulusal devleti tarihin karanlığına gömme
çabalarının ciddiyeti asıl burada kendisini
göstermektedir. Çünkü,ulusal devletin
yıkılması,aynı zamanda demokrasiye indirilmiş bir
darbe olacaktır. Bugün için yeterince demokratik
olmayan ulusal devleti daha da
demokratikleştirmenin yolları bulunabilir.
Oysa,devletin yerine kurulmak istenen uluslararası
sermayenin egemenliğine dayalı bir tür
imparatorluk rejimi ile demokrasinin
bağdaştırılması mümkün değildir.
Küreselleşmenin Getirdiği Ekonomik ve Sosyal
Modelin Kemalizm ile Çelişkisi:
Küreselleşme ve Kemalizm arasındaki bir diğer
çelişki de nasıl bir ekonomik ve sosyal modelin
benimsenmesi gerektiği konusunda kendisini
göstermektedir. Batılı sanayileşmiş ülkeler,içine
düştükleri bunalımı aşmak ve emekçi kitlelerden
yükselen talepleri savuşturmak amacıyla 2. Dünya
Savaşı sonrası dönemde sosyal devlet kurumlarını
hayata geçirmişler ve bundan bekledikleri
yararları önemli ölçüde sağlamışlardır.
Kuşkusuz,Batılı egemenlerin sosyal devletin hayata
geçmesi yolunda tavizler vermelerinde komünizmin
emekçi kitlelere yönelik vaatlerinin cazibesinden
duyulan kaygı da önemli bir rol oynamıştır.
Atatürk’ün ekonomik ve sosyal
politikasını,sanayileşme öncesi bir toplumda
uygulama alanı kazanmış olması
dolayısıyla,sanayileşmiş ülkelerde ortaya çıkmış
olan sosyalist akımlarla tıpatıp benzerlik içinde
görmek olanağı yoktur. Ancak,şurası tartışılmaz
bir gerçektir ki Atatürk,19. Yüzyıl liberalizminin
Avrupa’yı ne denli felaketlere sürüklediğini çok
iyi görmüş;bu nedenle,izlenmesine öncülük ettiği
yolun liberalizmden farklı olduğunun altını
ısrarla çizmiştir. Bu nedenledir ki
konuşmalarında,’’bizi yutmak isteyen kapitalizme
ve bizi mahvetmek isteyen emperyalizme’’ karşıt
bir doğrultuya işaret ederek ‘’emeğiyle geçinen
zavallı bir halk’’ olmanın gerektirdiği bir
yapılanmayı hedeflediğini ortaya koymuştur.
Hepsinden önemlisi,altı ok halinde belirlediği
hedefler arasına halkçılık,devletçilik ve
devrimcilik ilkelerini koyarak,ekonomik ve sosyal
felsefesinin özünü hiçbir tereddüde yer
bırakmayacak bir biçimde özetlemiştir. Böylelikle
belirlediği yol,liberalizm ile taban tabana zıttır
ve devlet müdahaleciliğinin ve düzenleyiciliğinin
önemini önceden kavrayıp,hayata geçirerek ileri
görüşlülüğünü bu alanda da kanıtlamıştır. Devleti
küçültmek doğrultusunda çığlıklar atarak kamu
girişimciliğine ve sosyal devlete karşı bir savaş
başlatmış bulunan küreselleşmeciler,bu konuda da
karşılarında Kemalizm’i buluyorlar.
Küreselleşmenin kaçınılmaz uzantısını oluşturan
özelleştirme çabalarından,parasız eğitime karşı
sürdürülen kampanyalara kadar,küreselleşmenin
ayrılmaz sonuçlarını oluşturan her ters adım,ister
istemez Kemalizm’in kazanımlarını tahribe yönelmiş
oluyor;dolayısıyla,temelinde Kemalizm ruhunun
yattığı engellere çarpması kaçınılmaz oluyor.
Küreselleşme,Uluslararası Sömürü ve Kemalizm:
Kemalizm’in,tarihsel olarak,bir diğer önemli
özelliği de sömürgeciliğin çözülmesi sürecine
öncülük etmiş bir hareket olmasıdır. Bu yüzden
küreselleşme,uluslar arası sömürüye kazandırdığı
olağanüstü boyut dolayısıyla da Kemalizm ile
derinden çelişmektedir. Günümüzle ilgili
veriler,aslında çok bozuk olan uluslar arası gelir
adaletsizliğinin,küreselleşme süreci ile beraber
hızla derinleşmekte olduğunu ortaya koymaktadır.
Yani,sömürgecilik yeniden kalkışa geçmiştir.
Dünyanın bugün içine düştüğü bunalımdan
kurtulabilmesinin gerçek çözümü,sosyal adalete
evrensel bir boyut kazandırmaksızın mümkün
görünmüyor. Batı,bugüne kadar yalnızca kendisini
kurtarmak istediği için,bir türlü
kurtulamamaktadır. Yoksulluk,adaletsizlik içinde
kıvranan ve sömürüye araçlık eden baskıcı rejimler
altında ezilen insanların çoğunlukta olduğu bir
dünyada,sosyal refah adacıklarını yaşatmanın bir
sınır olduğu görülmüştür. Küreselleşme olgusu
uluslar arası gelir dağılımındaki adaletsizliği
tamamen derinleştirmiştir. Uluslar arası gelir
dağılımındaki bu bozukluk,yoksul
ülkelerde,beslenme yetersizliğinin neden olduğu
hastalıkların ve çocuk ölümlerinin artması gibi
göstergelerle eşlenmektedir. Türkiye’de
de,Cumhuriyetin en yoksul dönemlerinde bile alt
edilmiş olan hastalıkların yeniden ortaya çıkması
ve sokak çocukları dramının baş göstermesi gibi
belirtiler,Kemalist devlet anlayışından
ayrılıp,küreselleşmenin yörüngesine kaymanın
zorunlu kıldığı bir modelin benimsenmesinin bedeli
olarak yorumlanabilir.
Küreselleşme, Mikro Milliyetçilik ve Kemalizm:
Küreselleşme,bir yandan ulusal devleti tarihin
karanlıklarına gömme kararlılığını taşıyan bir
oluşum niteliğiyle varlığını duyururken;diğer
yandan ve bu durumla eş zamanlı olarak,mikro
milliyetçilik denilen akımların hız kazandığı
görülmektedir. Bu yolla,ulusal devleti
zayıflatmaya ve sonuçta tahribe yönelik bir başka
unsur daha elde edilmiş olmaktadır. Etnik temele
dayalı ayrılıkçı hareketlerin tahriki ve
himayesi,bu yöndeki eğilimlerin en etkili ve en
çok görülen örneği olarak karşımıza çıkmaktadır.
Türkiye’de de ‘’Kürt Sorunu’’ olarak tanımlanan
bir sorun çıkıyor karşımıza. Bu sorun,asırlardır
bir arada yaşamış bir ulusun insanlarını iki
düşman kampa ayırma sorunudur. Bu sorunun
temelinde yatan,bölgeler arası gelir adaletsizliği
sorunudur. Bu adaletsizlikler olduğu
sürece,ayrılıkçı eğilimlerin ortaya çıkması
kaçınılmazdır. Türkiye’deki sorunun çözümü için
ilk yapılması gereken,bölgeler arası gelir
dağılımını,bölücülük tahriklerine yer bırakmayacak
bir yapıya kavuşturmaktır. Kimi Batılı çevrelerin
önyargılarının aksine,Türkiye’de Avrupa’da
görüldüğü türde bir etnik ayrımcılık hiçbir zaman
olmamıştır. Avrupa’da faşist veya nazist rejimler
kurulduklarında,yaptıkları ilk şey,azınlıktaki
etnik grubu baskı altına almak ve toplama
kamplarında yok etmek olmuştur. Oysa,Türkiye’de
demokrasinin ve özgürlüklerin en çok kısıntıya
uğratıldığı dönemlerde bile böyle bir durum
görülmemiştir. Kısacası,ırkçılık ve yabancı
düşmanlığı konusunda,Türkiye’nin Batıdan
öğreneceği çok şey vardır. Türkiye’nin bu konudaki
farkını doğuran unsurlar arasında,geleneksel
Anadolu hümanizmasına ek olarak ve ondan
etkilenmiş bir unsur olarak Kemalizm’in önemli bir
yerinin bulunduğunu kabul etmek gerekir.
SONUÇ:
Cumhuriyet’in, küreselleşme ile derinden
çeliştiğini görülüyor. Bu çelişki,ulusal
egemenlik,demokrasi,sosyal devlet ve uluslarası
sömürü gibi konularda yoğunlaşmaktadır.
Cumhuriyet’e ve onun temellerinde yatan Kemalizm’e
yönelik saldırıların son yıllarda artmasını,bu
çelişkiden bağımsız olarak açıklığa kavuşturmak
imkansız gözüküyor. Cumhuriyet’e yönelik
saldırılar,hedefleri aynı olmakla birlikte,değişik
saflardan kaynaklanıyorlar. Bu saldırıların
başında dinsel görünüme bürünmüş olanlar geliyor.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında hemen hepsinin
arkasında emperyalizmin olduğu belirlenmiş ve
sayısız örnekleri görülmüştür. Din sömürüsü
olgusu,özellikle 50’li yıllarda baş kaldırmıştır.
Bu durum,dış politika açısından tam bağımsızlıkçı
çizginin terk edilmesi ve ‘’Küçük Amerika’’ olma
hayalleriyle süslü yeni bir yörüngeye girilmiş
olmasıyla yakından ilgilidir. Bu
olgunun,küreselleşme rüzgarlarını da arkasına
alarak olağanüstü bir ivme kazandığını görüyoruz.
Cumhuriyetin daha demokratik ve daha sosyal olması
elbette ki gereklidir. Ancak,bu gerekliliğin
yerine getirilmesinde Kemalizm’in vazgeçilmez bir
temel oluşturduğu görmezlikten gelinemez.
Küreselleşme görmezlikten gelinemez
ancak,küreselleşen dünyanın aynı zamanda
demokratik olması ve sosyal adalet temelinde
biçimlenmesi de reddedilemeyecek bir
zorunluluktur. Bunun için,evrensel ölçekli bir
demokrasinin oluşumuna ve yeryüzünde kol gezen
uluslar arası sermayeye gem vuracak bir uluslar
arası demokratik iktidarın yapılanmasına katkı
sağlamak da hiçbir ulusun uğruna mücadele etmekten
geri kalmaması gereken bir hedef olarak
somutlaşmaktadır.
KAYNAKÇA:
Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Atatürk Araştırma
Merkezi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1989,
4.baskı, cilt:2
Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi
Enstitüsü, İstanbul, 1962
Eroğlu,Hamza,Atatürkçülük,Olgaç
Matbaası,Ankara,1981
Köker,Levent,Modernleşme,Kemalizm ve
Demokrasi,İletişim Yayınları,İstanbul,1995
Türkdoğan,Orhan,Kemalist Sistem,Alfa
Yayınları,İstanbul,1999
|