| Sosyoloji:
AnaSayfa |
İNSAN HAKLARI
Nereye baksanız veya hangi konuya el atsanız bir
yanından insan ile ilgili bir boyut ortaya çıkıyor
ve insanın gündeme gelmesiyle beraber de insan
hakları kavramı önem kazanıyor.
İnsan hakları kavramının temelinde insan olgusu
yatmaktadır. İnsan bir canlı olarak vardır, doğar,
yaşar ve ölür. Tüm canlıların geçtiği aşamalardan
doğal olarak insan da geçer. İnsan haklarının
temelinde yatan insan kavramı yalnızca biyolojik
anlamda insan değildir. Akıl taşıyan, düşünen ve
aynı zamanda psikolojik varlık olarak insanın,
sadece insan olması nedeniyle, doğuştan bazı
haklarının varolduğu savı, insan hakları
düşüncesinin başlangıcı olmuştur. İnsan, doğanın
olduğu kadar toplumsal yaşamın da ürünüdür.
İnsanların tek tek biraraya gelmesi nasıl ki
toplumları yarattıysa, günümüz anlamında insanı da
bu toplumlar ortaya çıkarmışlardır. İnsanın hem
doğadan gelen bir yanı, hem de toplumdan gelen bir
yanı bulunmaktadır. İnsan genelde bu iki kaynaktan
gelen boyutları ile anlam ve kişilik
kazanmaktadır. İnsanı, insan yapan doğa ve toplum
kaynakları, insan haklarının genel boyutlarının
belirlenmesinde de en önemli göstergelerdir.
İnsan üzerine her bilim dalı tarafından değişik
tanımlar geliştirilmiştir. İnsan için getirilen
her tanımın değişik yanları gerçekliğe uygun ve
doğrudur. Ne var ki, hiçbir tanım yeterli bir
açıklama getirememiş ve insan olgusunu bütün
boyutlarıyla ortaya koyamamıştır.
İnsan kavramının günümüzdeki içeriğine
kavuşmasında, insanın doğuştan gelen bazı
haklarını araması, ve bunları zaman içerisinde
toplumsal gerçeklik içinde kazanmasının önemli
işlevleri bulunmaktadır. Her dönemin değişen
koşullarında, insan kendi kişiliğini bulmaya ve
beğendiğini toplumsal gerçeklik içinde kanıtlamaya
çaba göstermiştir. Toplumların olduğu kadar,
dönemlerin de koşulları birbirlerinden farklı
olmuş ve bunlar insan kavramı ile insan hakları
anlayışlarına belirli etkiler yapmışlardır.
İnsan haklarının düşünsel temelleri, çok eski
dönemlere kadar uzanır. Dörtyüzyıl önce başlayan
insan hakları anlayışı, günümüzde de sürmektedir.
Bu arayış her zaman daha iyiye, daha gelişmişe ve
daha yeniye doğrudur. Nitekim çağımızda artık
uluslararası bildiriler ile belirlenen insan
haklarına sürekli olarak yeni haklar çağdaş
belgelerle ve sözleşmelerle eklenmektedir. İnsan
gibi yaşama isteği ile başlayan bu savaş giderek
insan hakları üzerinde bireyler arası ve
uluslararası etkin bir kamuoyu yaratılmasını
sağlamıştır. Bu da kamuoyunun giderek
bilinçlenmesine ve insan hakları sorununu sürekli
olarak gündemde tutulmasına neden olmuştur. Dünya
ülkelerinde evrensel insan hakları; kamuoyu, baskı
ve teröre yönelen ülkelerdeki siyasal rejimleri
fazlasıyla etkilemiş ve uygar ülkelerin önde gelen
kuruluşları ile toplum kesimleri, sürekli olarak
geri kalmış ülkelerdeki baskı ve terör rejimlerini
denetleyerek, onların insan haklarını
çiğnemelerine izin vermemiştirler.
Ekonomik gelişimlerin yeni aşamaya ulaşması ve
özellikle ekonomide görülen tekelleşme eğilimleri
de insan haklarını olumsuz yönde etkilemiştir.
Ekonomik çıkarlar doğrultusunda işbaşına gelen
iktidar ve yöneticilerin, insan haklarını
umursamaz tutumları karşısında, baskı ve terör
altında ezilen dünya halkları, insan hakları
kavgasını giderek artan bir bilinçle
yürütmüşlerdir.
Herkesin daha iyi, gelişmiş ve refah içinde bir
dünya düzeni kurulmasını istediği günümüzde, artık
insan haklarının bugün varmış olduğu düzeyden geri
dönülmesini beklemek boş bir düştür. Ne var ki,
insan hakları ve özgürlüklerine dayalı dünya
nimetlerinin ve ulusal gelirlerin dengeli
dağıldığı, adil ve korkusuz bir dünyanın
gerçekleşmesinde, ülkeleri ve halkları yönetenler
birleşmedikçe insanların hakları konusunda
kendilerini güvence altında görebilmeleri son
derece zor görünmektedir. İnsanlığı, kitleler
halinde ezmeye ve yok etmeye yönelik silahlanma
yarışı sürdükçe, insanlık ne yoksulluktan, ne de
bu gibi tehlikelerden kurtulamayacak ve insan
hakları, hiçbir zaman güvence altında
olmayacaktır.
Her ülkenin halkı, özgür ve bağımsız biçimde,
dünya kamuoyu önünde ağırlığını koymadıkça; insan
haklarının çağdaş anlamda bir düzene kavuşabilmesi
ve güvenceli bir düzene geçebilmesi biraz zor
görünmektedir. Büyük ülkelerin ekonomik ve siyasal
üstünlükleri, teknolojik devrimin yarattığı
olanaklar ve üstün silah gücü insan haklarının
başlıca düşmanları olarak varlıklarını
sürdürmektedirler.
Zamanla ortaya çıkan haklar, belirli bir süreç
içinde uluslararası bildiriler ve sözleşmelerle
hukuksal bir nitelik kazanmış ve evrensel düzeyde
geçerliliğe sahip olabilmiştir. Uluslararası
bildiri ve sözleşmelerin yarattığı dayanışma,
güvence konusunda yeni bir aşama sağlamış ve
demokratik ülkeler, bu alanda kararlı bir
örgütlenmeye giderek, insan haklarının
çiğnenmesine karşı evrensel bir tavır
geliştirebilmişlerdir.
ALPEP ÖZCEYLAN
867 10-G
|
|