| Sosyoloji:
AnaSayfa |
EĞİTİM SOSYOLOJİSİ NEDİR?
1.1 Kavramlar üzerine
Eğitimden bahsedildiğinde, genellikle, eğitim
işine eğitimci ve öğrenci olarak katılanlar;
öğretmenler ve öğrenciler, çocuklar ve gençler,
anaokulu öğretmen ve bakıcıları, çıraklar ve
ustalar, anne-babalar ve okul yöneticileri vs.
akla gelir. Yâni eğitim deyince ilk akla
gelen,eğitici ile eğitilenler arasındaki kişisel
ilişkilerdir. Daha açık bir söyleyişle; öğretmen
ili öğrenci arasındaki karşılıklı ilişkilerin
şekli ve izleri, çocuk gelişiminin ortaya
çıkardığı ihtiyaçlar, eğitsel ilişkinin meydana
geldiği okul ve çevre ortamı, eğitime etki eden
çevre faktörleri, çocukların tecrübe kazanmaları
ve yetenekleri, eğiticinin pedagojik hedefleri,
kullanılan eğitim araç ve metodları ile
ilgileniriz.
Eğitim, toplumun sosyal kurumlarından bir
tanesidir. Her çocuk belirli bir aile içinde
doğar, belirli bir sosyal tabakanın dilini ve
görgü kurallarını öğrenir, bir köy veya şehir
ortamında büyür, ilkokulda ve öğretim sisteminin
diğer okullarında okur. Küçük çocukluk yaşlarından
itibaren çeşitli arkadaş çevredeki içine girerek
oyunlarını bu çevreler içinde oynar, sohbet eder,
bu gruplarla bütünleşir. Kitap, gazete, dergi
okur; sinemaya, tiyatroya gider, radyo dinler,
televizyon seyreder... Bütün bunlar insanların ve
özellikle yeni yetişen nesillerin içinde
yaşadıkları toplumdan etkilenme yollarından
bazılarıdır. İçinde yaşanılan bu ortamlar,
çocukları ve gençleri hayatın amacı, önyargılar ve
değer hükümleri, tutumlar, vaziyet alışlar, bütün
düşünce ve davranış yönlerinden etkiler,
yönlendirir ve kalıplaştırır. İşte burada kısaca
değinilmeye çalışılan toplum ile eğitsel
yetiştirme arasındaki karşılıklı ilişkileri,
bağlantıları ve etkilemeleri inceleyen bilim
dalına Eğitim Sosyolojisi denir.
Türkiye'de "Eğitim Sosyolojisi" olarak
adlandırılan bilim dalı, dünyada kendisi ile
ilgili literatürdeki ikili yaklaşımın ikisini
birden ifade etmektedir. Bu bilim dalının
tarihinde özellikle etkili olmuş bu ikili yaklaşım
şunlardır: Türkçeye "Eğitim Sosyolojisi" olarak
çevirebileceğimiz "Sociology of Education" ("Erziehungssoziologie",
"Soziologie der Erziehung"), toplumun sosyal
yapısını bir bütün kabul ederek onun kurumlarından
birisi olan eğitimi ele alıp incelemektedir.
Burada sosyolojik metodlar kullanıldığı gibi,
araştırmaların odak noktası ve konuya bakış açısı
da sosyolojiktir. Türkçeye "Eğitsel Sosyoloji"
olarak çevrilebileceğimiz "Educational Sociology"
("Paedagogische Soziologie") ise odak noktası
olarak eğitimi almakta; eğitim sistemi,
öğretmen-öğrenci ilişkileri, sınıfların durumu,
ders programları, eğitimde uygulanan metodları vs.
incelemektedir. Yaklaşımlar farklı olmasına rağmen
ele alınan konular aşağı yukarı aynı olduğu için,
Eğitim Sosyolojisi derslerinde her iki yaklaşımın
da eğitim ve toplum konularını ele alma tarzları
ve çıkardıkları sonuçlar birlikte verilmeye
çalışılmaktadır. Zaten son yıllarda bu
tartışmaların en yoğun olduğu Amerika Birleşik
Devletleri'nde de iki akımın birbirine yaklaştığı
ve birleştiği görülmektedir.
Eğitim Sosyolojisinin ana konularına girmeden
önce, eğitim ve sosyoloji kelimelerini, bizim için
ne ifade ettikleri noktasından ele almak lâzımdır.
Sosyolojik açıdan eğitim, bireyin içinde yaşadığı
toplumda yeteneğini, tutumlarını ve olumlu yöndeki
diğer davranış biçimlerini geliştirdiği bir
süreçler toplamıdır. Başka bir tanıma göre de
eğitim, bireyin toplumsallaşması ve ferdî
gelişimini - ilgi ve ihtiyaçları doğrultusunda -
en yüksek düzeye çıkarması için düzenlemiş,
kontrollü bir çevredeki toplumsal süreçtir.
Sosyolojiye göre eğitim, bir sosyalleşme veya
sonradan topluma katılanlar için bir integrasyon
(bütünleşme, kaynaşma, intibak) sürecidir.
Sosyoloji ise, insanların meydana getirdikleri
toplulukların ve toplumsal kurumların sistematik
incelemesini yapan bir bilimdir. Sosyoloji,
insanın sosyal davranışlarını inceler, toplumsal
davranışın kalıplaşmış şekillerini, bu alandaki
toplumsal kuralları ve "toplumsal yasaları" tespit
etmeye çalışır; modern toplumlarla ilgilenir.
Eğitim, toplum içinde cereyan eden bir sosyalleşme
olgusu olarak ele alındığında, okullar ve diğer
eğitim-öğretim birimleri de bu toplumsal olguyu
organize ettiğinden eğitim de bir sosyal olay
olarak ele alınmakta; eğitim olgusuna sosyal
yönden yapılan yaklaşım ve incelemeler de Eğitim
Sosyolojisi adı altında toplanmaktadır.
1.2. Eğitim Sosyolojisinin tarihi gelişimi ve
teorik yaklaşımlar
Gerçi Eğitim Sosyolojisi genel sosyolojiden,
felsefeden, ekonomiden, psikolojiden, sosyal
antropolojiden, siyaset biliminden çok yararlanır,
bunların konularına yeni yaklaşımlar getirir, bu
bilim alanlarının kavramlarını kullanır; ama
Eğitim Sosyolojisine teorik yaklaşımlar genellikle
tanınmış sosyoloji teorisyenlerince yapılmıştır.
Eğitim Sosyolojisinin tarihî gelişimi içindeki
inceleme ve araştırmalara daha sonraki bölümlerde
ayrıntılı olarak girileceği için; burada kısaca
teoriler üzerinde durulacaktır. Eğitim
Sosyolojisine etkide bulunan belli başlı teorik
görüşler şöyle sıralanabilir :
1.2.1 Emile Durkheim'in eğitime sosyolojik
yaklaşımı
Eğitim Sosyolojisinin kurucu Emile Durkheim'dır.
Durkheim'a göre her sosyal düzen, onu meydana
getiren fertlerin dışında bağımsız olarak var olan
ve kişilerin değişmelerine bakmadan devam eden bir
gerçekliktir. Sosyal kurumlar birer kalıp, birer
nehir yatağıdır; çocuklar ve gençler onun içinde
şekillenir, oradan akıp giderler. Sosyal şekiller,
bireyleri kendi istediği biçimde şekillendirmek
için baskı ve zor kullanır; bu baskı ve zorlama
bazı konularda ve bazı dönemlerde çok sert
hissedildiği gibi, bazen da hemen hiç
hissedilmeyecek kadar hafif kalır. Sosyal
kurumların güçleri özellikle bu kurumların içinde
geçerli olan kurallardan saptığımızda kendisini
göstermektedir.
Dünyada milyarlarca birey ve bir o kadar da
bireysel yaşayış anlayış biçimleri vardır. Oysa
dünyadaki toplumsal yaşayış-anlayış biçimlerinin
ve kültürlerinin sayısı daha azdır. Ancak bütün
çeşitliliğine rağmen, hem fertlerin hayatında hem
toplumların düzenlerinde bir çok ortak özellikler
bulunmaktadır.
Bir toplumdaki sosyal organizasyonlar, toplum
fertlerini çeşitli şekillerde kontrol ederler. Bu
kontrolün aşırı şekillerinde insan, topluma bütün
şahsiyeti ile. katılır; yaşayışının bütün
safhalarını ve çeşitlerini içinde yaşadığı sosyal
bünye tayin eder. Öte yandan sosyal kurumlar
kendilerine tam itaat eden kişilere rehberlik
ederler, korurlar, destek olurlar (F.Tönnies'in
cemaat tipi toplumları).
Sosyal kontrolün zayıf olduğu toplumlarda fertler
bazı yönlerden kontrol altına alınır, diğer
noktalarda serbest bırakılır. Herkes sadece
belirli konularda ve belirli oranlarda sosyal
yaşayışa katılır. Bu sosyal kurumların insanları
yönlendirmesi ve koruması da sadece belli
noktalarda olur. Ancak o kadar çok sosyal kurum
insan hayatı ile meşgul olur ki, genel olarak
insanın bütün hayatı sosyal kurumlarca
şekillendirilmiş ve yönlendirilmiş olur.
Ancak Durkheim'a göre, modern toplumlar bireyleri
korumak ve yönlendirmek özelliğini yitirmiştir.
Yeni sosyal kurumlar insanlardan pek az konuda pek
az şey istiyor; diğer konularda onu kendi haline
bırakıyor. Kişi, karşılaştığı pek çok problemleri
kendi başına çözmek zorunda kalıyor. Modern
toplumlar, eskisinden çok daha karmaşık olmasına
rağmen bireylerin yaşayışını kontrol edip
destekleyememektedir. Modern sosyal hayatta bütün
güç devletlerin elinde toplanmış; devlet ile fert
arasındaki pek çok sosyal kurum önemini ve gücünü
kaybetmiştir.
Durkheim, toplumsal hayatın, hatta ferdî hayatın
açıklanmasında tamamen din, hukuk, mantık, ahlâk,
aile vs. gibi toplumsal olaylara ve kurumlara
dayanmış; diğer faktörleri hesaba katmaz
görünmüştür. Bu bakımdan da çağdaşı G.Tarde ile
çatışmaya düşmüştür. Tarde, bütün toplumsal hayatı
ferdî yaşantı ve bilhassa taklit ile açıklamak
çabasında bulunmuştur. Tarde ile Durkheim'ın
fikirleri, âdeta "psikolojizm" ile "sosyolojizm"in
çatışması gibidir; birisi sosyal olayı, diğeri
ferdî psikolojiyi tamamen reddetmektedir. Bu
tartışmalar Türk bilim hayatına da aynen yansımış;
Durkheim ekolünün fikirlerini Ziya Gökalp, Tarde
ekolünün görüşlerini de Sâtı Bey dile getirmiştir.
Sosyal kurumları, "sosyal kollektif duyguların
kristalize olmuş bir şekli" olarak niteleyen
Durkheim, eğitimi de bir sosyal kurum olarak kabul
eder. Ona göre eğitim, toplumun bir fonksiyonudur.
çeşitli toplum tiplerine göre değişen eğitim,
yetişkin nesillerin genç nesillere etkisi;
çocukları belli bir düzeyde ve toplumun istediği
şekilde bedensel, ahlâkî ve zihni düzeye
çıkarmaktır.
Durkheim'ın görüşlerine genel olarak bakıldığında,
onun eğitimi çocukları ve gençleri sosyalleştirme
olarak aldığı görülmektedir. O halde eğitim,
toplumun ihtiyaçlarına göre şekillenecektir. Böyle
olunca da, her toplumun kendi devamlılığını
sürdürmek için ortaya koyduğu ahlâk, değerler ve
diğer sosyal normlar, eğitimin genç kuşaklara
benimseteceği ilk unsurlar olacaktır.
1.2.2. Max Weber
Modern sosyolojinin kurucularından Weber, insanın
hareket ve davranışlarını sosyal ilişki ve
bağlanışlar çerçevesinde ele almıştır. Sosyal
ilişkiler, taraflar arası anlaşmalardan
doğabildiği gibi, dışardaki bir güç tarafından da
empoze edilebilir. Weber, sosyal kurumların
hepsinin, hem tarih içinde dikey gelişim açısından
hem de şu andaki yaygın durum bakımından ideal
tiplere, soyut tiplere indirgenebileceğini iddia
ediyor; böylece sosyal gerçeğin tabakalar içinde
daha iyi anlatılabileceğini düşünüyor. Weber'in
bilhassa hâkimiyet teşekkülü ve şehir tipolojileri
ile hukuk ve din sosyolojisi üzerindeki analizleri
dikkati çekmektedir.
Sosyal hayatta bütün faktörler birbirlerini
karşılıklı olarak etkilerler. Ekonomik ilişkilerin
din ve diğer sosyal ilişkiler üzerinde büyük
etkileri olduğu gibi, meselâ, her din de bir
iktisadî ve sosyal ahlâk yaratmaktadır. İnsanların
duygularını, düşüncelerini, vaziyet alışlarını
etkileyen faktörlerin içinde dinin önemli bir yeri
vardır. Kapitalizm de, Protestanlığın getirdiği
kapitalist zihniyetin bir eseridir. Dinler ahlâkî
değerleri, ahlâkî değerler de sosyal ve ekonomik
hayatı şekillendirmektedir.
Eğitim, fertlerin ilerde toplumsal yapı içinde
alacakları statüyü belirleme açısından çok
önemlidir. Weber'e göre eğitimin esas görevi,
kişinin ilerde toplumsal yapıda ulaşacağı yere
ulaşması için kişileri ve grupları hazırlamaktır.
Yani eğitim, kişilerin ve grupların, bürokrasi ve
sosyal tabakalaşma içinde ilerde alacakları yere
hazırlama çalışmalarıdır. Weber'in tipoloji
yaklaşımı, Eğitim Sosyolojisi araştırmalarında çok
etkili olmuştur.
1.2.3. Eğitim Sosyolojisi-Eğitsel Sosyoloji
tartışmaları
Eğitimin toplumsal yönünün ele alınması, A.B.D.'nde
iki ayrı eğilimin gelişmesine yol açtı: bunlardan
birincisi konuyu sosyolojinin bir dalı olarak alan
Eğitim Sosyolojisi, ikincisi ise konuyu eğitim
açısından ele alan Eğitsel Sosyolojisi
akımlarıdır.
Eğitim Sosyolojisi akımına mensup sosyologlar
eğitimcileri, okulları ve diğer kurumları
toplumsal ve kültürel çerçeveleri, içinde anlamaya
çalışırlar. Amaç, eğitim ile toplum arasındaki
ilişkilerin kavranmasıdır. Bu araştırmalarda,
sosyolojik metod ve teknikler kullanılır.
Toplumsal rollerin eğitim alanında nasıl oynandığı
da incelenir. Eğitim ile -diğer toplumsal kurumlar
olan- ekonomi, politika, din, aile gibi kurumlar
arasındaki ilişkiler ele alınır. Okullar ve eğitim
sistemleri ile toplumsal yapı arasındaki
bağlantılar, eğitim politikacısı, teorisyenleri ve
eğitim uygulayıcılarının toplumsal kökenleri vs.
de Eğitim Sosyolojisi akımına mensup olanların
araştırma konuları olmuştur.
Eğitsel Sosyolojisi ise, eğitimin teori ve
uygulamalarına normatif olarak yaklaşmakta,
istatistik verilerden, deneysel araştırmalardan
kaçınmaktadır. Ahlâk, politika, eğitim
uygulamaları ve pratik sorunlar üzerinde
durmaktadırlar.
Ancak daha sonraları bu iki akımın ortak bir çizgi
üzerinde birleşme çabaları görülmektedir.
Bilindiği gibi, kıt'a Avrupasının genellikle
teorik sosyal görüşler ileri süren sosyologlarına
karşı -özellikle Avrupalı G. Tarde ve H.
Spencer'den esinlenen - Amerikalı sosyologlar (L.F.Ward,
A.W. Small, G. Ratzenhofer, W. McDougall, C.H.
Cooley, G.H. Mead v.s.) konuyu, fertten hareket
ederek açıklamaya çalışmışlar ve toplumsal gerçeği
mikroskobik parçalara ayırmışlardı. Daha sonra
gelen T. Parsons, Robert K. Merton, C.W. Mills
gibi Amerikalı sosyologlar ise kendi ülkelerindeki
deneysel ve sayısal araştırma akımı ile Avrupalı
düşünürlerin bütünü kapsayan teorik görüşlerini
birleştirmek istemişlerdi. Sosyal bilimlerin
problem tespit etme, hipotez koyma, veri toplama,
verilerin analizi, değerlendirilmesi, yorumu ve
ortaya konan hipotezin test edilmesine dayanan
araştırma yöntemi, eğitim dahil bütün sosyal
bilimler alanında hızla yayıldığı için,
Amerika'daki Eğitim Sosyolojisi ve Eğitsel
Sosyoloji akımları da bir taraftan deneysel
araştırmalarda normatif teorilerin kabul edilmesi,
diğer taraftan sosyal kural ve değerlerin deneysel
olarak incelenmeye başlanması ile ortak bir
noktaya doğru gelmiş bulunmaktadır.
1.2.4. Yapısal-Fonksiyoncu Eğitim Sosyolojisi
Toplumlar, hayatiyetlerini sürdürmek için bazı
ihtiyaçlarını karşılamak zorundadırlar. Bu
ihtiyaçların karşılanması sırasında ortaya çıkan
sosyal kurumların hemen hepsi belli bir takım
toplum gereksinmeleri için var olmuşlardır. Başka
bir deyişle, her toplum kendi ihtiyaçlarına göre
bazı sosyal kurumlar oluşturur. Her ihtiyaç ve
görev bir sosyal kurum meydana getirmektedir.
Sosyal yapı gerçi sonradan oluşur ama, oluştuktan
sonra görevlerin çoğalmasına ve değişmesine göre
farklılaşır; yeni yapılar ortaya çıkartır. Bir
toplum içinde çeşitli görevleri yerine getiren
sosyal kurumlar, kendi aralarında uyumlu bir
bütünlük gösterir.
Sosyolojideki yapısal-fonksiyoncu görüşün en başta
gelen temsilcileri Amerikalı sosyologlar olan
Talcott Parsons ve Robert K. Merton'dur. Parsons'a
göre toplumsal sistem, belirli statülerdeki
kişilerin rollerine uygun karşılıklı etkileşimleri
sayesinde kurulmakta; bu ilişkiler kalıplaşınca
toplumsal yapı oluşmaktadır. Parsons'da toplumsal
olaylar kişiler arası ilişkilere indirgenmektedir.
Bireyler, birbirlerine zıt gibi görünen karşıt
ikililer ("diktomi") içinden özgür seçim yaparak
toplumsal sistemi oluştururlar. Ancak fert, bu
özgür davranışları' seçerken, toplumsal açıdan
bunun hoş görülüp görülmeyeceğini; değerlere,
kurallara, ahlâka ve diğer sosyal kurumlara uyup
uymayacağını ve -uymaması halinde- tehlikeleri göz
önüne almalıdır. Her toplumun kendine has bir
değerler tipolojisi ve amaçlar dizgesi vardır; her
toplum kendi kültürel modelini devam ettirmek
ister.
Parsons'ın sosyolojisinde genellikle sosyalleşme,
benimseme ("internalizasyon"), kişileri belli
görev ve sosyal statülere yerleştirme ("allokasyon"),
kişileri farklı rol, davranış kalıpları, sosyal
sınıf, yerleşim yerlerinde vs. farklılaştırma ("differentiation"),
şahsiyet, sosyal ve kültürel sistemler gibi
konular üzerinde durulur. Kişinin toplum içindeki
hedeflerini, onun rolleri, ihtiyaçları ve
toplumsal değerler organizasyonları belirler.
Burada okul, bir sosyal sistem olarak ele alınır.
Okul, aktörler arasındaki, yani öğretmen-öğrenci
ve öğrencilerin kendi aralarındaki karşılıklı
etkileşimlerinin bir sonucudur. Okul,
sosyalleşmeyi sağlayan yerlerden biridir. Hattâ
giderek çocukların ve gençlerin sosyalleşmesi
tamamen okulların görevi haline gelmektedir.
Okullar, hem toplum kültürünü çocuklara ve
gençlere öğretmek, benimsetmek hem de fertleri
ilgi ve yeteneklerine göre belli görevlere
yerleştirmekle görevlidirler. Okul, hem kişilere
kendi şahsiyetlerini kazandıracak hem toplumsal
rolleri öğretecek, bireylerin şahsi ihtiyaçlarını
karşılayacaktır.
Sosyolojideki fonksiyonalist görüşün
eksikliklerini tamamlamak isteyen R.K. Merton,
özellikle fonksiyon kavramı üzerinde durmaktadır.
Fonksiyonlar her zaman toplumsal bütünlüğü
sağlamıyor; bazen da bozuyor, sarsıyor. Bireylerin
birbirleriyle uyumlu davranışlar göstermelerine
yarayan kültürel yapı (değerler, normlar, amaçlar)
ile davranışlar arasındaki ilişkileri gösteren
toplumsal yapı, uyumsuzluk içine düştüğünde, bir
gerilim ve kopma hali ("anomi") ortaya çıkar. Bu
durumda kişiler sahipsiz, amaçsız kalır; hiçlik
duygusuna kapılır, boşluğa düşer. Toplumsal yapı
değişmeleri sırasında kültürel yapının değişmesi,
böyle anomi durumları yaratır. Bu durumlarda
eğitim sistemine ve kurumlarına büyük rol ve ağır
bir görev düşmektedir. Okulların kültürel ve
toplumsal değişmeye karşı takınacakları tavır,
yetiştirdikleri kişiler ve toplum açısından çok
önemlidir.
1.2.5. Bilgi Sosyolojisi, Fenomenolojik
Sosyoloji ve Eğitim Sosyolojisi bağlantıları
Son yıllarda İngiliz sosyologlarından bir grup
geleneksel Eğitim Sosyolojisine karşı radikal
öneriler getirmekte; Eğitim Sosyolojisine yeni bir
yön vermek istemektedirler. Özellikle Michael F.D.
Young'ın önderliğinde gelişen bu yaklaşımı
açıklayabilmek için onun dayandığı bilgi
sosyolojisi ve fenomenolojik sosyolojiye kısaca
göz atmak gerekmektedir.
Bilgi sosyolojisi; insan bilgisi, bilinci ve
tasavvurları ile bunların içinde oluştuğu sosyal
yapı ve olgular arasındaki ilişkileri araştırır.
Bilgi, toplumsal bir olgudur; ahlâk, politika,
dil, din, hukuk, ekonomi gibi toplumsal
alanlardaki bilgiler, toplum yapısının
ürünüdürler. İnsanın bilgisi üzerinde toplumun
etkilerine, toplum üyesi bütün bireylerin ve
sosyal kurumların toplumdaki yaygın bilgi yapısı
ile uyum içinde olmalarına eskiden beri dikkat
çekilmiştir. Hele hele A.Comte'un "Üç Hal
Kanunu"nda tamamen bir bilgi sosyolojisi
görülmekte, bütün insanlık tarihi bu şekilde
açıklanmaktadır. Durkheim, düşünmenin ve bilginin
toplumsal bilinç içinde oluştuğuna, toplumsal
örgütlenmedeki değişmelerin bilgide ve düşünmede
de değişiklikler yarattığına işaret etmiş; Levy
Bruhl, ilkel ve uygar zihniyet ile toplumlar
arasındaki sıkı bağlantılara değinmiş; Max Scheler,
bilgi üzerindeki toplumsal etkilerin farklılığına
göre bilgileri sınıflamaya çalışmış; Karl Mannheim,
düşünme ile toplumsal durumun birbirine çok
bağlanmasının ideolojik düşünceyi doğurduğunu
iddia etmiştir. Polonya asıllı bir Amerikan
sosyologu olan F.Znaniecki, bilginin yayılmasını
sağlayan araçlar, bilgileri geliştiren ve yayan
kişilerin toplumsal rol ve statüleri üzerinde
araştırmalar yaparak eğitim sosyolojisi ile bilgi
sosyolojisini birleştirme yönünde büyük adımlar
atmıştır. Fransız sosyologu G.Gurwitch, bilgi
çeşitleri ile toplumsal sınıflar ve gruplar
arasındaki karşılıklı fonksiyonel ilişkileri
araştırmaya ve bu ilişkilerin oluşturduğu bilgi
sistemlerini incelemeye çalışmışlar.
Alfred Schütz tarafından kurulmuş olan
fenomenolojik sosyoloji ise, günlük hayatta
insanların kurduğu sosyal yapı ve tipleri teorik
tavır almadan, dışardaki gözlemciler tarafından
analiz etmek, kavramak ve apaçık tasvir etmek
fikrini savunuyor. İnsan, tabiatın bir eseridir,
ama diğer tabiat maddeleri gibi değildir. İnsan,
anlamlı davranan, birbirleriyle iletişim kurup
etkilenen; daha önceden yapılaşmış bir kültür
ortamı içinde doğmuş olmasına rağmen gene de kendi
kendine anlamlı ve orijinal bir şahsiyet oluşturan
varlıktır. Sosyoloji, tarih içinde oluşmuş sosyal
yapı ve sosyal ortamlar ile günlük hayat içinde
yaşayan insanlar arasındaki karşılıklı ilişkileri
ve bağlantıları ("Intersubjektivitaet") inceler.
Her insan, içinde yaşadığı sosyal yapı ile
karşılıklı yönlendirme ve sınırlamalar yaparak
oluşur.
Bilgi sosyolojisi ve fenomenolojik sosyolojiden
yola çıkan M.F.D. Young, geleneksel eğitim
sosyolojisine karşı çıkmaktadır. Ona göre,
toplumdaki politik güçler faaliyetlerini şimdi
eğitsel bilginin organizasyonunda
yoğunlaştırmışlardır. Günümüzde akıl ve bilim
tehlikeli bir şekilde mutlaklaştırılıyor; çeşitli
sosyal, politik ve eğitsel davranışları etkiliyor.
akıl ve bilim "dogmaları", feodal toplum
yapısındaki kilise dogmaları haline geliyor. Young,
akıl ve bilimin dogmatik yanına hücum etmektedir.
Eğitim Sosyolojisi, kurumları, fikirleri,
öğretimin elemanlarını, yetenek ve başarıyı
başlangıç noktası olarak almalı, bunların altında
yatan anlamları bulmaya çalışmalıdır. Eğitimsel
bilgi tâ program düzenlemeden, mâli ve idari
kontrolden öğretmenlerin yetiştirilmesine kadar
politiktir. Bilgilerimiz, politik güçlerin
istediği gibi toplumsal tecrübelerin ve kitaplar!n
aktardığı gibi oluşmaktadır. Hele son zamanlarda
kitle iletişim araçlarının ya resmî kurumların ya
da güçlü sermaye gruplarının elinde olması, yalnız
okullardaki çocukların ve gençlerin değil,
evlerinde oturan her yaştaki insanların da
propaganda, beyin yıkama ve telkin şeklindeki
politik ve yönlendirmeli bilginin elinden
kurtulamadığını; davranışlarımızın ve vaziyet
alışlarımızın buna göre şekillendiğini daha açık
göstermektedir.
Eğitim Sosyolojisi araştırmalarına etki eden daha
başka teorik görüşlere, ilerde başka konular
işlenirken zaman zaman temas edilecektir.
1.3. Eğitim Sosyolojisi biliminin inceleme
alanları ve bu kitapta ele alınacak konular
Klâsik yoldan giden bir çok sosyologlar Eğitim
Sosyolojisini, toplumsal gelişmeyi sağlayan ve
toplumsal bozuklukları çözmeye çalışan bir bilim
alanı olarak görürler (L.Ward, W.J. Goode, Ellwood
vs.)
Kinneman, Peters gibi sosyologlar Eğitim
Sosyolojisini, eğitimin toplumsal amaçlarını
belirlemeye çalışan bir bilim olarak ele almışlar
ve çalışmalarını bu yönde sürdürmüşlerdir.
Gene bir grup Amerikan sosyologu, Eğitim
Sosyolojisini, sosyolojinin eğitim sorunlarına ve
konularına uygulanması olarak almaktadırlar.
Burada sosyolojinin uygulandığı esas alan, program
geliştirme alanıdır. Bu görüşe göre, Eğitim
Sosyolojisi bir bilim değil, bir teknolojidir (M.P.
Smith, Kulp, Leslie Zeleny).
Eğitimi bir toplumsallaşma (sosyalizasyon) süreci
olarak ele alan sosyologların sayısı da bir hayli
fazladır. S.D. Sieber, D.E.Wilder, F.Brown,
Ellwood gibi sosyologlar çocuğun toplumsallaşma
sürecini incelemişler, bireyi etkileyen toplumsal
grupları konu olarak almışlardır. Eğitim
Sosyolojisi, sadece okuldaki toplumsallaşma ile
değil, bütün hayat boyunca süren toplumsallaşma
ile ilgilenmektedir. Eğitim sosyologu G.Payne,
Eğitim Sosyolojisinin konusu olarak bireyin
eğitimle kazandığı, uyduğu ve organize ettiği
toplumsal ilişkileri almaktadır. Başka bir deyişle
Eğitim Sosyolojisi, insanın sosyal davranışlarını
kazanmasıyla ilgilenmektedir. Ancak az-çok kapalı
ve ilkel topluluklarda çocuğun sosyalleşmesi,
kuşaklar arası ve aile içindeki ilişkiler vs. ile
ilgilenirken; daha gelişmiş ve modern toplumlarda,
genellikle eğitim-öğretim amacıyla kurulmuş
örgütlerle ilgilenilmektedir.
Başka bir grup sosyolog ise, eğitim-öğretim
kurumlarının toplumdaki yeri ve okulun toplumsal
fonksiyonları üzerinde durmaktadırlar. okul
içindeki toplumsal hayat, öğretmen-öğrenci
ilişkileri, öğrencilerin kendi aralarında
kurdukları gruplar arası ilişkiler, öğretmenin
okuldaki rolü; kısaca toplumun küçük bir modeli
olarak okulun ele alınıp incelendiği eserler de
çoktur.
En geniş anlamda Eğitim Sosyolojisi, eğitim ile
diğer toplumsal kurumlar arasındaki fonksiyonel
ilişkileri incelemektedir. Eğitim politikalarının
ve eğitim teorilerinin toplumsal kaynakları,
eğitim sistemlerinin toplum yapısı ile ilişkileri
Eğitim Sosyolojisinin inceleme konularıdır.
Bu kitapta çeşitli başlıklar altına dağılmış
olarak incelenecek konular da şöyle özetlenebilir
:
* Eğitim ile toplum arasındaki ilişkiler / Toplum
için veya topluma karşı eğitim - Formel ve
informel (örgün ve yaygın) eğitimde toplumun rolü
- Toplumsal bir kurum olarak okul.
* İnsan, eğitim ve toplum / İnsanın sosyal tabiatı
/ Sosyal ve kültürel bir varlık olarak insan /
Sosyalleşme, dil ve kültür kazanma / Sosyal
rolleri öğrenme / Sosyal interaksiyon (karşılıklı
ilişkiler) / Sosyal değerler, normlar ve kurumlar
/ Sosyal benlik, insan davranışlarının oluşumu ve
değiştirilmesinde grup dinamiği.
* çocukluk ve gençlik yaşlarında şahsiyetin
oluşumu - Aile / Arkadaş grupları / Okul / Meslek
/ Aile, okul ve meslekte rol ve tutumların
kazanılması.
* Eğitim, kültür ve toplum - Kültürün toplum
düzenindeki yeri / Sosyo-kültürel sistem / Kültür
değişmeleri ve? toplum değişmeleri - toplum
tipleri, kültür tipleri.
* Eğitime etki eden sosyal faktörler / Aile /
Sosyal sınıflar ve tabakalar / Öğretmen - Okul -
Kitle iletişim araçları / Politik ve ekonomik
sistem - Sosyal hareketlilik.
* Eğitimin sosyal fonksiyonları / Politik,
ekonomik ve seçme fonksiyonları / Toplumsal düzeni
sürdürme ve değiştirme.
* Okulun sosyal yapısı / Öğretmen-öğrenci,
öğretmen-anne-baba ilişkileri / Okul hayatında
demokrasi / Okulun diğer sosyal kurumlarla, aile,
din, ekonomi, yönetim vs. ile ilişkileri.
* Eğitim, politika ve toplum / Politik güçler ve
toplumsal sistemler arasındaki bağlantı / Politik
güçler ve eğitim / Eğitimde şans ve fırsat
eşitliği / Eğitim politikası ve sosyal politika
ilişkileri / Yetenekleri boşa harcama / Gençleri
meslek sahibi yapmak.
* Toplumlar ve okul kuruluş sistemleri / Toplum
modelleri ve okul sistemleri / Toplumsal değişme
ve eğitimde demokratlaşma / Okul yapısı ve
kültürel yapılar.
1.4. Eğitim Sosyolojisinde kullanılan metodlar
Eğitim - Sosyolojisi araştırmalarında, genellikle
diğer davranış bilimlerinin kullandığı belli başlı
teknik ve metodlardan yararlanılır ki, bunlar
kısaca şunlardır :
* Tarihi belgelerin ve edebî eserlerin
çözümlenmesi ve yorumu;
* Araştırmacının eğitim olgusuna bizzat katılarak
doğrudan gözlem yapması;
* Belirli bir toplumsal grup veya kurum hakkında
tasvirî bilgi toplama ve değerlendirme ("Örnek
olay araştırması", "Case study");
* Eğitim araştırmalarında, eğitim ve diğer sosyal
konulardaki istatistiklerden yararlanma;
* Eğitim problemlerinin çözümünde teorik modeller
önerme ve deneme;
* Okul ve sınıfla ilgili araştırmalarda grupların
psikolojik davranışlarının matematiksel olarak
ölçülmesi için kullanılan sosyometri.
1.5. Eğitim Sosyolojisinin önemi
Eğitim Sosyolojisi dersinin öğretmen ve
eğitimcilere kazandıracağı yararlar da şu
noktalarda özetlenebilir :
a) Bir öğretmenin karşısındaki öğrenciler çok
çeşitli toplumsal menşelerden; ailelerden,
yerleşim yerlerinden, sosyal sınıf ve tabakalardan
gelmektedirler. Öğretmen, öğrencilerin içinden
çıktığı sosyal çevreyi ve oradaki sosyal
ilişkileri iyi bilmelidir.
b) Öğretmen, içinde çalıştığı okuldaki toplumsal
olguyu ve bir sosyal kurum olarak okulun sosyal
işleyişini bilmeli; eğitim-öğretim çalışmaları
sırasında bundan faydalanmalıdır.
c) Modern öğretim yapmak isteyen bir öğretmen,
karşısındaki öğrenci grubunun özelliklerini
bilmeli; grup dinamizmi, grup davranış ve
dayanışması ile ilgili bilgi sahibi olmalıdır.
d) Eğitim Sosyolojisi, öğretmenlere, içinde
bulundukları toplumun kültürü, eğitimi etkileyen
toplumsal güçler ve etkileme biçimleri, toplumsal
gelişme, toplumsal roller vs. konularında sağlıklı
bilgiler vermektedir.
e) Eğitim Sosyolojisi, ülkenin ve çağdaş toplumsal
düzenin eğitim sorunları karşısında, öğretmenlerin
daha bilinçli hareket etmelerinde ve mümkün
çözümler göstermelerinde yardımcı olur.
1.6 Eğitim ile toplum arasındaki ilişkilere
tarihi bir bakış
Uzun yüzyıllar boyunca eğitim, toplumun ahlâk
kurallarının, ekonomik ve politik yapısının
belirlediği - ama kesin olarak belirlediği - ve
mevcut toplumsal düzeni aynen devam ettirmeyi
sağlayacak vatandaşlar yetiştirmeyi amaçlayan bir
sistem olarak görüldü. Öyle ki, toplum düzeni ve
onun felsefî ahlâki ve politik kuralları, öğretmen
ile öğrenci arasındaki ilişkiyi, eğitimin
amaçlarını, eğiticinin hedeflerini, eğitim
araçlarını ve vasıtalarını tek başına
belirliyordu. Avrupa'da 18. yüzyılın ortalarına
kadar hem okullarda hem de okul dışı dinî ve
meslekî eğitim kurumlarında verilen eğitim,
eğiticilerin öğrenciler üzerindeki kesin
egemenliğine dayanıyor ve yeni nesiller mevcut
toplumsal düzenin devamını sağlamak için zamanın
toplumsal ihtiyaçlarına ve gereklerine göre
düzenleniyordu.
Tarihte artık klâsik olmuş olan bu tezi ilk defa
1888 yılında W.Dithey, "eğitim, toplumun bir
fonksiyonudur" şeklinde formüle etmişti. Buna göre
eğitim hedefleri toplumun hedeflerinin aynısı idi.
Eğitim düşünce ve hareketleri sosyal yapıya bağlı
ilişkiler tarafından, "toplumsal güç" ve politik
çıkarlar bakımından belirleniyordu. Öyle ki
eğitim, mevcut yönetim-yönetilen (iktidar-halk)
ilişkilerinin sağlamlaştırılarak sürdürülmesine
yarıyordu.
18. yüzyılın ortalarından itibaren aşırı derecede
hızlanmış olan toplumsal değişmede eğitim, çok
önemli bir rol oynayamadı. W.F. Ogburn'ün
"kültürel geri-kalma" (cultural lag", "kulturelles
Zurückleiben") teorisine göre, toplumdaki bütün
kültürel unsurlar aynı değişme sürecini paralel
zamanlar içinde geçirmediler; "maddî kültür"
dediğimiz bilim ve teknik keşifleri, bilgi ve
metodları, "manevî kültür" ("immaterialle Kultur")
dediğimiz toplumsal kurumlar, değerler, kurallar,
dünya görüşleri, örgütler vs. den daha yavaş bir
gelişme gösterdiler ve onların gerisinde kaldılar.
Oysa günümüzde ise tam tersi bir durumla
karşılaşmaktayız. Bugün maddî kültür unsurları
alabildiğine bir gelişme içinde bulunmalarına
karşın, manevî kültür unsurları önemli bir gerilik
içinde bulunmakta; yeni değerler yaratılmadığı
gibi eskilere karşı da vaziyet alınmakta ve
insanlar büyük bir manevi boşluk içinde
bunalımlara düşmektedirler.
Genellikle Eğitim Sosyolojisinin kurucusu olarak
kabul edilen Fransız sosyologu E.Durkheim, eğitimi
toplumun bir fonksiyonu olarak görmeye devam etti.
Ona göre eğitim, topluma bağlı değişkenlerden biri
idi ve amacı da çocukları ve gençleri, içinde
yaşadıkları topluma katmak, oraya uyum yapmalarını
sağlamak; bu toplumsal ve politik sistemi
anlamalarını ve işleyişine katılmalarını temin
etmek idi. Hatta bazı anne-babalar istemeseler
bile, çocukların başarılı olabilmeleri için,
içinde bulundukları toplum düzenine uygun, sosyal
yönden arzu edilen çerçevede yetiştirmek
zorundadırlar. Bu, çocukların hayatta başarılı
olabilmeleri için vazgeçilmez bir esastır.
Eğitim-toplum ilişkilerindeki bu aşırı görüş
insanın tamamen toplum tarafından
şekillendirildiğini kabul ediyor ve onu, toplum
düzeni içindeki sosyal rollerden kendisine uygun
düşenleri seçip oynayan bir "rol oyuncusu" olarak
görüyordu. Ancak bu görüşün bir antitezi olarak,
eğitim toplumdan bağımsız bir değişken olduğu ve
toplumun eğitim tarafından şekillendirilip
değiştirdiği görüşü savunulmaktadır. Dilthey'in
tezine tamamen zıt olan bu görüşe göre de "toplum,
eğitimin bir fonksiyonudur". Eğitim, toplumu
yenileştirme ve değiştirme, mevcut toplumsal,
politik güç ve fikirleri kontrol altına alma,
şekillendirme gücüne sahiptir. Sosyal bilimler
tarihinde bu tip bir görüşün ilk savunucularından
biri J.G.Fichte idi. Ona göre, eğitim sisteminde
ve bilhassa ilkokul düzeyindeki eğitim-öğretim
yürüten öğretmenlerin çalışmalarıyla toplum
yapısında büyük değişikler olur. Fichte, Alman
milletinin Napolyon'un işgalinden kurtulmasının
ancak bu yolla mümkün olabileceğini savunuyordu.
Tanınmış Amerikalı eğitim düşünürü J. Dewey de
1899'da yayınladığı "Eğitim ve Toplum" adlı
eserinde, eğitim sistemini, toplumsal değişimin
doğrudan doğruya bir aracı olarak görüyor;
toplumsal reformların yapılmasını okullardan
bekliyordu.
Yukarıda kısaca söz edilen görüşler, eğitim ile
toplum arasında diyalektik bir ilişki olduğunu
göstermektedir. Bu kitapta işlenecek olan eğitim
ile toplum arasındaki bağlantılara, düşünce
tarihinin ilk dönemlerinden beri dikkat
çekilmektedir. Platon, Aristoteles, Poseidonius,
Çiçero gibi antik Yunan ve Roma dönemi düşünür ve
siyasetçilerinin eserlerinde eğitim olgusuna
toplumsal, felsefî ve politik yaklaşımlar
görülmektedir. Ortaçağ düşünce hayatında da,
toplumsal yaşam ile eğitim bir görülmeye devam
etmiştir. Ancak daha sonra eğitim ve toplum,
felsefî ve teolojik görüşlerin kontrolünden
kurtulmuştur. Bu, İngiltere'de de J.Locke;
Fransa'da, J.-J. Rousseau ve Almanya'da J.G.Herder
tarafından gerçekleştirilmiştir. Bilimsel ve
teknik keşifler, icatlar, gittikçe artan nüfus,
üretim tekniğinde ortaya çıkan yeni düzenlemeler
sosyal yaşayış biçimindeki değişiklikleri zorunlu
kılmıştır. Bu arada politik iktidarlar da
toplumsal değişmeye ayak uydurmak zorunda
kalmışlardır. O zaman bu sosyo-ekonomik
değişiklikler içerisindeki insanlarda kendi
çıkarlarını düşünen, rasyonel davranan, feodal
yapılardan ve geleneksel meslek bağlarından
kurtulan bireyler olarak ortaya çıktılar. Bunun
sonucu olarak da, eğitim ve öğretim anlayışı
ferdin kendini bağımsızlaştırmasına ve toplum
yapısındaki değişikliklere uymak zorunda kaldı.
J.-J. Rousseau, ferdin doğuştan getirdiği saf
tabiatını temele alan bir eğitim teorisi
geliştirdi. Onun "Emile veya Eğitim Üzerine" adlı
pedagojik romanında vurgulamak istediği, ferdin
doğuştan esas olarak temiz olduğu, ancak feodal
toplumun ve eğitim dahil bütün toplumsal
kurumların daha sonra kişinin temizliğini ve
ahlâkını bozduğu idi. Ona göre eğitim, toplumun,
dinî, felsefî, ahlâki ve politik sistemlerin
çocuğa kabul ettirilmesi değil; çocuğun serbest
gelişimini, "tabiî gelişimini" sağlayıcı bir düzen
olmalı idi. Rousseau'nun eğitim anlayışı yalnız bu
değildir; onun eğitim anlayışını toplum anlayışı
ile birlikte ele almalıdır. Ona göre toplum, o
topluma katılan insanların bağımsız ve mantıklı
düşünüp anlaşmalarıyla ("sosyal sözleşme")
kurulmalıdır; bu da ancak demokratik bir
cumhuriyet şeklinde mümkündür. Onun "tabiata geri
dönme" şeklindeki eğitim görüşü toplum ve
medeniyet düşmanı bir görüş değil, sosyal
eşitsizliğe ve çatışmalara yol açan o zamanki
eğitim ve toplum düzenine karşı bir vaziyet
alıştır.
Rousseau'nun açtığı bu çığır, daha sonra da devam
etmiş ve bugün de hâlâ temsilcileri bulunmaktadır.
Bunların en tanınmışları M.J.A. Condorcet, I.Kant,
W.v. Humboldt, K.Marx, S.Freud, W.Reich, H.Marcuse,
J.Habermas tır. Bunlar eğitimden, insanın kendini
gerçekleştirmesi ve haklarını elde etmesi ("Emanzipation")
yolunda ona yardım etmesini istemekte ve
genellikle radikal ütopyalar şeklinde, daha iyi ve
çocuklara uygun bir toplum kurulmasını hayal
etmektedirler. Bunlara göre toplumsal statüler,
çocukların kimin çocuğu olarak doğduklarına veya
ailelerin servetlerine bakılmaksızın, şans
eşitliğine dayalı bir eğitim sistemi içinde
yetişecek çocukların yükselebilecekleri yerlere
göre verilmelidir. Yani eğitim, bir taraftan
çocukları ve gençleri toplumsal ve geleneksel
bağlardan kurtardığı gibi, öte yandan da toplumsal
yapı, eğitim tarafından belirlenmiş olmaktadır.
Toplumun eğitimi veya eğitimin toplumu belirlediği
şeklindeki diyalektik görüşlere gerçekçi bir
yaklaşımla bakıldığında bunların aslında iç-içe
oldukları, birbirlerini karşılıklı etkiledikleri
ve belirledikleri ortaya çıkmaktadır.
Eğitimin toplumsal olarak üstlendiği görev,
diyalektik bir yapı göstermektedir; eğitim hem
yetiştirdiği çocukları ve gençleri içinde
yaşayacakları topluma uyan birer şahsiyet olarak
yetiştirmek için toplum düzenini ve kültürünü
onlara aktarmakta hem de bu çocuklara ve gençlere,
toplum yapısını değiştirici, düzeltici ve ileriye
götürücü, eleştirici düşünceyi vermeye
çalışmaktadır.
Eğitimde bu iki yöne daima dikkat edilmelidir;
gençler hem devlet ve toplum için, onların kültür
ve kanunlarına uyacak şeklinde yetiştirilmeli hem
de ileriye yönelik olumlu değişiklikleri
yapabilecek güçte olmalıdırlar. Aslında birbirine
zıt gibi görünen bu hususlar, daha dikkatlice
incelendiğinde, sadece görünürde bir zıtlık olduğu
ortaya çıkar; eğitimde her iki husus ne kadar
mükemmel bir şekilde gerçekleştirilse, zıtlığın o
kadar belirsiz bir şekilde ortadan kalktığı
görülecektir. Yalnız burada toplumsal ve bireysel
ilgi ve ihtiyaçlar çok dikkatli
değerlendirilmelidir.
|
|