Sosyal Psikoloji’den hareketle sosyal
bilimlerde olgu-değer ilişkisi üzerine düşünceler
Doç. Dr. Melek Göregenli
Sosyal psikolojinin1, “değerler” ya da politik
alanla ilişkisi üzerine tartışmalar en çok, onun
geleneksel sosyal bilim epistomolojisiyle
hesaplaşması serüvenine dayanır. Bu serüven bir
yandan, serüvenin hem inşacısı hem de serüven
tarafından sürekli olarak yeniden inşa edilen
sosyal gerçekliğin ta kendisi olarak sosyal
bilimcilerin “sosyal” le ilişkilerine, bir yandan
da genelde bilimin özelde de sosyal bilimlerin
ürettiği bilginin hayatı dönüştürmeye ilişkin
gücü, bu gücün meşruiyetinin kaynaklarının
tartışılması ve bu dönüştürme iddiasına sosyal
bilimcinin nasıl dahil olduğuna gönderir. Biraz
daha açmaya çalışırsak, sosyale dair bilginin inşa
edilmesi sürecinde olgu-değer ikiliğinin aynı
zamanda sayısız gerilim alanıyla ilişkili
olabileceğini görürüz: Sosyal bilimcinin sosyal
olguya mesafesi, geleneksel paradigmaların
dayandığı doğa bilimlerinin metodolojisinin insan
davranışını yönlendirmesi gereken ahlaki,
dolayısıyla insan ve grupların iyiliğine ilişkin
ilkeleri belirleme (doğrulama) yetisine sahip olup
olmaması, yeni paradigmaların sosyal bilimlerin
geleneksel “siyasi mühendislik” vaadi ve ödevinden
ne ölçüde uzaklaşabildikleri ve nihayet her türden
ama özellikle sosyal olan bilginin böylesine iyi
para getirdiği bir pazar’da, sosyal bilimcinin bir
yanda pazar’da bir yanda da “alan” da bir aktivist
olarak yeri. Moles (1991), her araştırmacının,
bilimsel dünyanın labirentinde dolaşırken, tıpkı
insanın kendine özgü bir yaşam alanı oluşturarak
mekanda varoluşuna benzer bir şekilde, bu
labirentte, özel kavramlarına hakim olduğu,
tanıdığı bir alan inşa ettiğini yazar. Moles’un,
insanın mekansal davranışıyla ilişkilendirerek
anlamaya çalıştığı bu seçme ve kurma sürecini,
çevre psikolojisinin kavramlarıyla anlamaya
çalışırsak, bir tür yapılan işe ilişkin mekanın
–buna kavramların oluşturduğu coğrafya da demek
mümkün belki- kendilenmesi olarak görmek mümkün.
Tıpkı bir şehrin sokaklarının, bir evin hatta bir
çift terliğin kendilenmesi sürecinde olduğu gibi
bu süreç, sosyal bilimciyi kendi serüveninden
sorumlu kılmaktadır; nesnel olarak dışınızda gibi
görülen sosyal gerçeklik, sosyal bilimlerin bugüne
kadar biriktirdiği dünyaya dair her şey sizi
biçimlendirirken, siz de seçimlerinizle kendiniz
ve başkaları için bir dünya oluşturursunuz.
Mekanla ilişkimizde olduğu gibi herhalde sosyal
bilimciler olarak, sosyal bilimlerin dünyasında,
yaşamaktan kaçamayacağımız bu kendileme sürecinin
“doğru”su ya da “iyi” si yoktur ama doğası gereği
hiç bir kendileme süreci, sonuçları, yani bizim
örneğimizde dönüştürme kapasitesi açısından,
etkisiz, dolayısıyla “tarafsız” olamaz. Bu yazı,
bu anlamda, bir seçme ve anlamlandırma, yazarı
açısından bir kendileme denemesidir.
Açıklama’dan anlama’ya ya da keşiften icad’a
yöntemin izlediği yol
Doğa bilimlerinin geleneğinden hareketle insan
davranışının pozitivistik bir çerçevede
anlaşılması, bilginin keşfedilmek üzere orada
öylece bizi beklediği varsayımına dayanır; doğası
gereği “normatif” olan bu yaklaşıma göre bilgi ve
keşfin yeri labaratuardır, kapalı bir mekan ya da
bilimsel faaliyet sürecinde –yöntem ve biraz da
modernizmin imanının gücüyle- bağlamından
koparılabileceği varsayılan zamansız, mekansız
sosyal olguların içinde cerayan ettiği bütün bir
dünya olarak labaratuar. Misra ve Gergen (1993),
bu gelenek içinde davranışın, kültürel bağlamının
bozularak kavranılması yoluyla, olgunun, bağlamsız
oluşlara, insanın da, deneyci tarafından
yöneltilen uyaranlara, yasaya uygun olarak tepki
veren makinalara -günümüzde karmaşık
bilgisayarlar- indirgendiğini belirtmişlerdir.
İnsan davranışı, büyük ölçüde iradi olmayan,
refleks benzeri, sabit ve rutindir; adeta
biyolojik olarak, yaradılışın sonucu olarak ortaya
çıkmaktadır. Böyle bir kavramsallaştırmada doğal
olarak sosyo-kültürel bağlamın yeri yoktur ya da
olsa olsa periferik bir rolü vardır. Sosyo
kültürel bağlam, dil, kendiliğindenlik,
belirsizlik hatta coğrafya, müphemliğe hiç
tahammülü olmayan modernizmin tektipleştirici
bilim paradigmasıyla uyuşmaz. Bauman (2003),
müphemliğin kökünü kazıma çabasını, modern
siyasetin, modern aklın ve modern yaşamın özü olan
tipik bir modern pratik olarak tanımlar: Modern
pratiğin amacı, yabancı toprakların fethi değil,
dünyanın tam bir haritasındaki boş noktaların
doldurulmasıdır; aslında boşluğa tahammülü olmayan
doğa değil modern pratiktir. Bauman, bu ödevin
imkansızlığını vurgularken, Moskovici (1988),
toplumlarımızın, tarihte, kollektif güçlerin büyük
birikimlerinden uzaklaşmış ilk toplumlar olduğunu
yazar. Geleneğin kutsal olana ve olmayana
atfettiği prestijler, modern toplumlarda yeni bir
dikotomiye transfer edilmiştir: Rasyonal olan ve
olmayan. Bu dikotomi, insanlar arası ilişkileri ve
insanın doğayla ilişkilerini iki ayrı kategoriye
ayırır. Bu ayrım, tıpkı gerçekliğin bir özelliği
kadar zorunlu ve apaçık olarak, düşüncenin
evrensel bir özelliği gibidir. Bir yanda belirli
bir anda ve belirli bir ortamda etkili eylemi
tanımlayan rasyonellik vardır; bu rasyonellik bir
takım davranışlar, fikirler ve yöntemlerde
somutlaşır. Zorlayıcı niteliği dolayısıyla,
ekonomi veya teknikte rasyonel kurallara uymayan
her birey veya her grup başarısızlığa mahkum olur.
Öte yanda ise, duyarlılığı, genel olarak inançları
ve kişilerin veya kitlelerin efervesan’ını
kapsayan rasyonel olmayanın alanı, yani bilincin
bakışından uzakta ve istisnai koşullarda cereyan
eden tüm şeylerin alanı vardır; bu karşıtlık
modernitenin sorunudur. Bunun temelinde, toplumun
kumandasını, irrasyonel olanı içine alma, kullanma
ve özümseme kapasitesine sahip olduğu varsayılan
rasyonel kutba bırakma hedefi yatmaktadır. Dahası,
sadece rasyonel kutbun egemen olduğu bir duruma
ulaşmak için tüm diğer toplumları silme, batıl
inançlar ve kalıntılar düzeyine indirgeme eğilimi
bulunmaktadır. Akıl güçlü, haklı ve Batılı bir
kisvede sunulmuştur; sanki yararlı olan herşeyin
temelinde o vardır; insanları doğanın teröründen
ve arzuların olağanüstü illüzyonlarından o
kurtarıp özgürleştirmiştir. Bauman (2003), bu
“düzen” mücadelesinin, bir tanımın başka bir
tanımla mücadelesi olmadığını, belirlenimin
ikircime, semantik kesinliğin müphemliğe,
saydamlığın örtüklüğe, berraklığın bulanıklığa
karşı mücadelesi olduğunu yazar. O’na göre,
“düzenin ötekisi” olarak kaos, salt olumsuzluktur,
düzenin olmak istediği her şeyin reddidir, bu
anlamda “voroluş”, aksi halde orada olmayacak
şeyleri tasarlama yani kendi kendini tasarlama
gayretiyle yönlendirildiği ölçüde, tasarım,
manipülasyon, yönetim ve mühendisliğin etkisi
altında olduğu ve bunlar tarafından sürdürüldüğü
ölçüde moderndir.
Dünyanın Batı’dan hareketle ve Batı’ya doğru
tektipleştirilmesiyle ilgili paradoksal bir örnek,
insana dair bilginin batıdan hareketle
oluşturulduğu eleştirisiyle ve batıdışı dünyanın
bilgisini psikoloji evrenine dahil etme iddiasıyla
varlığını temellendiren kültürlerarası psikoloji
alanından, bireycilik-toplulukçuluk konusunda
yapılan çalışmalardan verilebilir. Bu alanın en
önemli isimlerinden Triandis'in (1995),
bireycilik-toplulukçuluk kavramını ayrıntılarıyla
ele aldığı ve araştırma bulgularını gözden
geçirdiği kitabı genel olarak
değerlendirildiğinde, bireyci ve toplulukçu
kültürlerin kendi içlerinde adeta homojen ama
sanki ağabey-kardeş ilişkisi içinde olan
hiyerarşik bir evrende iki ayrı dünya
oluşturdukları görülür. Psikoloji tarihi boyunca
üzerinde çalışılan hemen hemen tüm sosyal
davranışların olumlu, “yetişkinliğe özgü” ve
gelişmiş, sistemik ve rasyonel olanlarının
bireyciliğe, tersi durumun ise toplulukçuluğa
paralel olarak geliştiği savunulur. Yazar, belki
bir tür adalet arayışıyla, kitabında bireyciliğin
olumsuz ve toplulukçuluğun olumlu yanlarını
tartıştığı bölümlere yer vermiş olsa da,
“araştırma bulguları”ndan hareketle, mutluluğun,
mahremiyetin ve daha pek çok sosyal davranışın (bu
davranışların psikoloji literatüründe genel
olarak, insani ihtiyaçlar olmaları bakımından
evrensel, hayata geçiriliş pratikleri olarak
yaşantısal, kültürel hatta öznel deneyimler
oldukları üzerinde neredeyse bir sözbirliğinden
bahsetmek mümkün olsa da) bireyci kültürlere özgü
olduğunu savunur. Triandis'in bu kitabındaki,
dünyayı bir yere doğru çekmeye yönelik yaklaşımın
örneklerini çoğaltmak mümkün. Burada söz konusu
olan, farklı bağlamlar ve durumsal değişkenler
içinde genelleştirilebilecek olan araştırma
bulgularının kültürleri dolayısıyla dünyayı
tekbiçimleştirmek amacıyla kullanılması ve buradan
hareketle modernleşmeyle birlikte toplulukçu
kültürlerin de “hümanize olacağı” fikrinin ve
ulaşılacak ya da ulaşılması gereken iyi yerin Batı
yani bireycilik olduğunun vurgulanmasıdır. Oysa,
hep belirtildiği gibi geleneksel sosyal bilim
paradigmasını diğerlerine üstün kılan en etkili
argümanlardan biri, bilimsel bilginin
geçerliliğini test etmede kullanılabilecek, herkes
tarafından kabul edilen dışsal bir ölçüte sahip
olmasıdır. Psikolojinin bu konuda kendi içinden
sağladığı, adeta kendini gerçekleştiren bir
kehanet gibi işleyen dış geçerlilik ölçütü,
Fransız sosyal psikolog Beauvois’in (1994)
kendisiyle yapılan bir söyleşide tarif ettiği,
“liberal psikoloji tarafından şekillendirilmiş,
sosyal psikolojinin davranışlarını, bilişsel
işleyişini ve motivasyonlarını irdelediği” insanın
özelliklerine dair psikolojinin biriktirdiği her
şeydir; bireyci tikleri olan, hava atan,
bağımlılıklarını ve itaatlerini tanımayan, orda
burda bulduğu değerleri içselleştirme eğilimi olan
ve onları kendi doğası gibi yaşayan biri (Beauvois,
1999). Edward Said’in oryantalizm hakkında yazdığı
neredeyse her şey, kültürlerarası psikolojinin ana
akımlarının hatta sosyal bilimlerdeki
çokkültürcülük eğilimlerinin, modernizmin
ideallerinin yeniden üretilmesi sürecinin
anlaşılmasında önemli ipuçları sağlar. Said,
kendisiyle yapılan son söyleşilerden birinde
(2003), üzerinde yıllardır kafa yorduğu “hümanizm
ile bilgi” arasındaki sorunları tartışırken,
“..ayrımcılığa ve öteki’nin aşağılanmasına, boyun
eğdirilmesine dayanan bir bilgi sisteminin,
hümanizmle taban tabana zıt olup olmadığı sorusunu
sormaktadır.
* * *
Bir sosyal bilim dalı olarak psikolojinin
1960'larda hız kazanan ve sürmekte olan paradigma
krizi veya yeni paradigma arayışları bir yandan
Gestalt Psikolojisi’nin bütüncüllük (holism)
vurgusu etrafında bir yandan da psikoloji alanı
dışındaki gelişmelerle biçimlenmektedir. Eleştirel
yaklaşımların, dilden kültüre, temsilden söylem ve
siyasete, belirsiz alanları sosyal olan’ın
sınırları içine alma dolayısıyla başka “varoluş”
tarzlarını kapsama girişimleri olduğu
düşünülebilir.
Bütüncüllük, modernizmin, dünyayı büyüsünden
arındırmaya soyunan kuru, mekanik ve sosyal
bilimciye, bedeninden ve ruhundan arınmış bir
seyirci-mühendis ödevi yükleyen anlayışına karşı
çekici bir alternatif sunmuştur. “Bütün,
parçalarının toplamından daha fazla bir şeydir”
şeklindeki bütüncül slogan, bütün’ün
yorumlanabilir hatta icat edilebilir doğası
gereği, psikolojide olgu-değer çatışmasının ilk
tartışmalarını oluşturmuştur. Bütüncüllük, önce
Gestalt psikolojisinin, daha sonra da hümanist,
bağlamsal hatta post-modern eleştirilerin, ahlaki
doğruların (neyin doğru neyin yanlış, neyin iyi
neyin kötü olduğu ve bunu bağlamın, kültürün ya da
yerel’in belirleyebileceği) psikolojiden
çıkarılabileceği iddialarının ve böylece bilimi
yeniden büyüleme arzusunun aracı olmuştur. Alman
fenomenolojisi ve Fransız düşüncesindeki genel
olarak post-yapısalcılık olarak değerlendirilen
akımların etkisi ise, psikolojinin kendi iç
hesaplaşmasının en azından bir grup açısından
"dile ya de söyleme dönüş" olarak tanımlanabilecek
bir noktada sonlanmasına yol açmıştır. Sosyal
dünyanın niceliksel (quantitative) yöntemlerle
tanımlanabilir, açıklanabilir ve öngörülebilir
olduğu fikri yerini niteliksel (qualitative)
yöntemlerle "yorumlanabilir dünya" fikrine
bırakmaktadır ( Banister ve ark., 1995). Kuşkusuz,
psikolojide niteliksel yöntemlerin kullanılması
yeni değildir fakat burada söz konusu olan yenilik
kiriteri biraz da, nitelik ve anlamın inşasında,
pozitivistik epistomolojinin temel varsayımlarıyla
eleştirel yaklaşımların aralarındaki mesafe ve bu
mesafenin yaratacağı kaosla ilgilidir. Gergen’e
(2002) göre, psikolojiye yönelik postmodern
eleştiri, nihilizm ve görecelilik korkusu
yaratmaktadır. Kendiliğinde bir kültürel gelenek
olarak geleneksel psikoloji, diğer kültürel
geleneklerin yaratacağı kaostan ürkmektedir.
Araştırmacının da gözlemci olarak bir taraf olduğu
sosyal dünya, çeşitli bakış açılarıyla
anlaşılabilir, yorumlanabilir ve böyle bakıldığı
zaman kuşkusuz bilim adamı tarafından yeniden
kurulabilir, kurgulanabilir. Psikolojinin topluma
yönelik ahlaki sonuçlar üretebilmesi, ancak,
gerçeğin-olgunun tekil keşfinden, anlamın ve
yorumlamanın çoklu icatlarını mümkün kılan bir
anlayışa evrilme yoluyla mümkün olabilirdi. Bu,
radikal bir kopuş anlamına gelmez, çünkü yöntemin
bütünüyle reddi kabul edilemez –özellikle pazarda-
düzeyde bir müphemliğe neden olabilir ve sosyale
dair bilgiyi bir şekilde rasyonel kılma çabası
olmaksızın onun dünyayı diğer anlama çabalarına
üstünlüğü sağlanamaz. Bu üstünlüğü sağlayan, Day
ve Tappan’a göre, (1995) geleneksel psikolojinin
psikoloğu bir bilim adamı, araştırmacı ve gözlemci
olarak garantiye alan, ahlaki söylemini üretirken
onu, psikolojik bir obje olarak, söyleminin bir
parçası olarak güç, kimlik, iktidar gibi gerçek
hayata ilişkin alanlardan azade kılan şey,
tarafsızlık mitidir. Reicher (2001), sosyal
bilimciyi sosyal olgudan ayıran bu, hiç bir
durumda gerçekleşemeyen tarafsızlık haline,
Olimpian yansızlık der: O’na göre bu keşif
sürecinde sosyal bilimci kendisine gereken
Olimpian yansızlıktan kayabilir ve çalıştığı
konuyu etkileyebilir. Ancak bu, "deneysel
yanlılık" ya da "istem etkisi" gibi terimler
içinde tanımlanan zayıf bir tasarım, özensizlik ya
da hatadır. Bunlar, içkin sorunlar olmaktan daha
çok yöntemsel zayıflığın göstergeleridir. Eğer
fikirler ile pratik arasındaki ayrım nihayetinde
politik bir sınırlamaysa, bunun sürdürülmesi,
psikolojinin doğasını biçimlendiren bir dizi
epistemolojiye, metodolojiye ve teoriye bağlıdır.
Bir bilim olarak psikolojinin egemen ideali,
"orada dışarda" olan bir dünyayı sakin bir biçimde
gözlememizi, tanımlamamızi, çözümlememizi ve
ölçmemizi gerektirmektedir. Yazara göre bu tür bir
yansızlık ideali, araştırmanın sonucunun araştırma
sürecinden bağımsız olduğunu, yani, "gerçek
dünya"ya ilişkin içkin hakikatleri keşfetmeye
katıldığımızı farz eder. Bu, daha ileri aşamada,
bizden bağımsız olarak ortaya çıkan fenomenleri
incelediğimizi varsaymak, ölçülerimizin, incelenen
fenomenlerin verili karakteristiklerini ortaya
çıkardığını ve ölçtüğünü varsaymaktır. Reicher’ın
(2001) “büyük ortadan kaybolma oyunu” olarak
tanımladığı bu sürecin, yazara göre, psikolojik
kuramın doğasıyla ilişkili üç sonucu olmuştur. İlk
olarak, deneklerin yanıt verdikleri bağlamı ve
terimleri oluşturmada araştırmacının rolü, bu
sınırlamaların olduğu gibi kabul edilmesini ifade
eder. Var olan sosyal ilişkiler şeyleştirilir,
bunlar aracılığıyla kurulan süreçler,
karakteristik olarak önemsenmez. İkinci olarak,
insan eylemini yapılaştırmada iktidar (güç)
ilişkilerinin önemi, benzer şekilde
önemsenmemektedir. Üçüncü olarak, deneğin
davranışının araştırmacıyla olan etkileşim
sürecinden soyutlanması yoluyla, eyleminden
uzaklaştırılmasıdır. .
İbanez’e göre de, (1994) gerçekliğin, ne olduğuna
inandığımız şeye eşdeğer olduğunu varsayan
idealist bir epistemolojiye kapılmasak da,
bilgilerin üretimi ile bilgi objesinin inşası
arasında güçlü bir bağıntı, hatta bir ayrılmazlık
söz konusudur; bu anlamda, sosyal psikoloji, bize
hem aktüel entersübjektivitenin özellikleri
hakkında bilgi vermekte, hem bu özelliklerin tesis
edilmesine katkıda bulunmaktadır. Salt araçsal
(teorik ve teknik bilgilerin yaratıcısı) değil,
aynı zamanda içrel olarak politik olan bu bilgi
üretme süreci, bilginin inşasını bilgi objesinin
inşasına bağlayan bir kapalı devre gibi işler ve
sosyal psikoloji bilgi pratiklerinin tümüne
genelleştirilebilir.
Olgu-değer ilişkisi bu noktada bizi, sosyal
bilimcinin bir aktör olarak gerçek dünyayla
ilişkisine, politik alanla ilişkisine götürür.
Fikirler ile pratik arasındaki ayrım,
tarafsızlık miti
Bu konuda, Phillips’in (2000), siyahi sosyal
psikolog Kenneth B.Clark'ın, Afrika merkezli
bilimsel praksis modeli olarak tanımladığı sosyal
psikoloji yaklaşımını ve Clark'ın hayatını
anlattığı makalesi, tarafsızlık, değer ve aktivizm
arasındaki ilişkilerin tartışılması açısından
çarpıcı bir örnek sunuyor. Clark, APA'nın
(Amerikan Psikologlar Birliği) ilk ve tek siyah
başkanıdır. Clark'ın siyah çocukların ayrı
okullarda okutulmasının, benlik saygılarının bu
nedenle azalması yoluyla onları olumsuz yönde
etkilediği sonucuna vardığı bilimsel çalışmaları,
yöntemsel olarak yetersiz ve objektif olmamakla,
gerçekleri 'hakikatten çıkarmak”la
eleştirilmiştir. Oysa Clark’a göre, Harlem'e dair
hakikat, sosyal bilimcinin olguyu yorumlamasını
gerektirir; olgu empiriktir, oysa hakikat yoruma
dayalıdır Phillips (2000). Afrika merkezli bilim
her şeyden önce, her sosyal bilimcinin aynı
zamanda aktivist de olduğu kabulüne dayanmaktadır
çünkü Afrika merkezli sosyal bilimciler,
geleneksel paradigmanın, bir grup insanın bir
başka grup insanı predikte etmek ve kontrol etmek
biçiminde ortaya çıkan insani olmayan yaklaşımı
nedeniyle baskı altında olan tüm insanlar ve
özellikle siyahlar için yeni bir hümanite inşa
etmek için özel bir sorumluluğa sahiptirler. Bu
sorumluluk, akademi ve aktivizm arasındaki
dikotomoyi, yani düşünme ve yapma arasındaki
dikotomiyi reddeder.
Sosyal bilimlerin yok saydığı bir başka alan da
cinsiyetlerin ve heteroseksüellik dışındaki cinsel
yönelimlerin alanıdır. Marecek, (1995) psikolojide
cinsiyetin ele alınmasının, kadın ve erkeğin
karşılaştırılmasından ibaret olduğunu yazmaktadır.
Bu yaklaşım cinsiyeti, bireysel bir fark, sosyo-demografik
bir özellik veya psikolojik bir atıf olarak ele
alır. Feminist teorisyenler cinsiyete ilişkin
alternatif kavramsallaştırmalar ortaya koyuyorlar.
Bu kavramsallaştırmalar, analiz birimi olarak
cinsiyeti, bireysel bir özellik olmaktan öte
kişiler arası ve kurumsal olarak ortaya çıkan bir
ideolojik konumlanış olarak görüyorlar. Başka bir
ayrımcılığı vurgulamak üzere Rooney, (2001) Buhrke,
Ben-Ezra, Hurley, ve Ruprecht’in, (1992) lezbiyen,
gey ve biseksüellikle (LGB) ilgili makalelerin
oranını belirlemek amacıyla, danışma psikolojisi
konusundaki altı önemli dergi üzerinde yaptıkları
içerik analizi çalışmasını aktarmıştır.. 1978’den
1989’a kadar, LGB konularına en çok yer veren
derginin bu konularla ilgili makale sayısı 28,
LGB’yle ilgili altı derginin, ilgili süreçteki
toplam makale sayısı da 1474’dür. Amerikan
Psikoloji Birliği tarafından yayınlanan LGB ile
ilgili olabilecek üç derginin, toplam 3008 makale
arasındaki makale sayısı yalnızca 8’dir.
Dergilerden birinin, bu 12 yıllık süreç içinde,
LGB ile ilgili yayınlanmış hiçbir makalesi yoktur.
Bu içerik analizi çalışmasının, 1990’lı yılları da
kapsayacak şekilde genişletilmesi sonucunda (Rooney,
Perez, Paul, & Schmidt, 2001) sonucun değişmediği
görülmüştür: LGB’likle ilgili makaleler açısından
iki dergi %1 veya daha az, iki dergi %2 veya daha
az, bir dergi %3 ve bir dergi %5’lik bir paya
sahiptir (Rooney, 2001).
Wilpert (1999), Avrupa psikoloji eğitimini
değerlendirdiği makalesinde, Avrupa’nın neresi
olduğunu ve sosyal bilimler açısından sınırlarını
neyin belirlediğini sorgulamıştır. Ona göre,
sadece İngilizce’nin egemenliği bile, farklı
kültür ve dillerin, dolayısıyla farklı dünyaların
psikolojinin, sosyal bilimlerin evrenine girmesini
engellemektedir.
Örnekler çoğaltılabilir. Bu açıdan bakıldığında
sosyal bilimlerin neyi ya da hangi toplumsal
kesimleri temsil ettiği, temsil edilmeyen
dolayısıyla kendiliğinden dezavantajlı duruma
düşürülen toplumsal kesimler için, değer’den
bağımsız bir bilgi üretimi sürecinin imkanları ve
anlamlılığı tartışmalıdır. Ayrıca, kuşkusuz,
genellikle statükoyu yansıtma kriterine göre
belirlenen “temsil edilen” in temsil edilmesinin
meşruiyetini, geleneksel paradigmalara bağlılığın
ne ölçüde meşrulaştırdığı da tartışmalıdır. Bu
temsil, dolayısıyla meşruiyet krizinin, sosyal
bilimlerde disiplinlerarası sınırların katı
çizgilerle ayrılmış olmasıyla da ilişkisi açıktır.
Bu konu başka bir yazıyı gerektirecek kadar
önemli. Sosyal bilimler içinde,
disiplinlerarasılık geleneksel paradigmalar içinde
de farklı biçimlerde ele alınmış olsa da,
Deleuze'un, (2003) yaratma eylemi üzerinde
konuşurken bilimin işlevler yaratma ve icat etme
olduğundan sözettiğini belirtelim. Gerçek ve
dönüştürücü bir ortak alan, disiplinlerarasılık
ancak, böyle bir yaratma eylemi üzerinden
kurulabilir. Bu düşünceyi sürdürürsek, ancak
bilginin icada dayalı olduğu fikrinin, akademik
disiplinlerin kendi aralarındaki ve bilgi ile
gerçek hayat arasındaki sınırların ortadan
kaldırılmasına katkıda bulunabileceğini
söyleyebiliriz.
Sosyal psikoloji alanında bu konudaki tartışmalar,
birleştirilmiş bir sosyal bilim anlayışını da
vurgulamaktadır. Lau (2002), birleşik bir disiplin
olarak profesyonel ve akademik psikoloji
arasındaki bölünmeyi giderecek, psikolojiyi
pozitivist ve empirik indirgemeci felsefelerin
etkisinde olan baskın metodolojilerden kurtaracak
bir anlayışa ihtiyaç olduğunu, böylece,
birleştirilmiş bir disiplin olarak psikolojinin,
çok metodlu, çok disiplinli ve çok paradigmalı
bütünleştirici bir güç haline geleceğini
belirtmiştir. Parot da, (2000) Fransa'da
psikolojinin 1920-1940 yılları arasında izlediği
yolu anlattığı makalesinde, iki dünya savaşı
arasında psikolojinin giderek diğer sosyal
bilimlere açık bir yönelime girdiğini belirtiyor:
Kollektif temsillerin tarihsel psikolojisi olarak
adlandırılabilecek 'birleştirilmiş bir
mentaliteler bilimi', birey ve kollektif olanı
birleştirme, sadece bilimsel ön kabuller değil
aynı zamanda politik seçimleri de içeren bir
psikoloji anlayışı; yazara göre bu yeni tarih
anlayışı, yeni bir psikoloji olmaktan çok
mentalitelerin tarihidir.
Kendler, (2002) birleşik psikoloji yaklaşımının
psikolojiye romantik bir nosyon kazandırdığını
savunur. Yazara göre bu yaklaşımlar, hakikat veya
hakikatimsi olana dair psikolojik ölçütler
arasındaki önemli farklılıkları ihmal
etmektedirler. Bu çatışmayı netleştirebilmek için
anlamaya ilişkin psikolojik süreçle açıklamanın
epistemolojik standartları arasında ayrım yapmak
zorunludur. Anlamlandırma, kişisel bir psikolojik
fenomendir ve hakikati arayanların anladıkları
şeyi rapor ederken kullandıkları bir kritere
gönderir. Açıklama ise, tam aksine, kamusal
(nesnel) epistemolojik kurallara dayanan
kriterleri gerektirir. Anlama süreci kişisel,
açıklama süreci sosyaldir. Anlama ve açıklama
arasındaki bu ayrımın meşrulaştırılması, hakikatin
doğru tanımlanmasına yönelik Don Kişotça
arayışlardan ötede bir dikkat gerektirir.
Hakikatin farklı türlerinin karakterize edilmesine
yönelik mantıki bir görevdir bu. Çünkü insanlar
kendi dünyalarını yorumlarken farklı hakikatler
kullanırlar. Çağdaş psikologların psikolojinin
hakikatine ilişkin paylaştıkları genel bir kavram
var mı? Birleştirilmiş bir disiplin, çatışan
metodolojilerden ve dünya görüşlerinden ortaya
çıkamaz. Kendler'e göre, bu anlayış değerden
bağımsız bir psikolojiyi tarif etmez. Çünkü, doğa
bilimlerinin kendiliğinde bir değer sistemi
vardır: dürüstlük, mantıksıl tutarlılık ve temel
bilimsel doğurguların politik özgürlüğünün
korunması. Bilim pür olarak değerden bağımsız
değildir, fakat bilimsel data nötr değerdedir.
Elbette psikologların değer tartışmalarına girmeye
hakları vardır; ancak psikolojiye dayandırarak
kendi yorumları ve özel ahlaki inançları ile
izleyicilerini ve kendilerini aldatmadan.
Yurttaşlar kendi politik kararlarını, psikolojinin
ahlaki rehberliği olmaksızın empirik kanıtların
ışığında verebilirler. Kendler' e (2003) göre,
ahlaki çoğulculuk, açık toplumun kaçınılmaz yan
ürünüdür. Bir doğa bilimi olarak psikoloji, sosyal
politikalar ve onların ahlaki sonuçları konusunda
sadece empirik veriler sağlayabilir.
Kendler, (1999) bütüncüllük ve hümanistik
psikolojinin, psikolojik olarak gereksinim duyulan
bir ahlak üretmesini sağlayan epistemolojik
sürecin, Nazi ve Komünist ideolojilere dayanak
teşkil ettiğini belirtmiştir. Gerçek/değer ikiliği
mantığı ve ahlaki çoğulculuğun kaçınılmaz
hakimiyeti, bilimsel psikolojinin, demokratik bir
toplum ile ahlaki gerçek arasında, veya olumlu bir
zihin sağlığı kavramı arasında bir köprü kurmasını
engellemektedir. Psikolojik araştırmalar, rakip
sosyal politikaların sonuçlarını tahmin edebilir
ve böylece, bilgiye dayalı seçimler yapmada
demokrasiye yardım edebilir. Değerlerin,
gerçeklerde içsel olarak mevcut olduğu savunan
büyülü bilim görüşü, doğa bilimi metodolojisinin
standartlarını yerine getirememektedir. Bu
sınırlandırma, temel amaçlarının, tatmin olmuş
bireylerle dolu adil bir toplum yaratmak olduğuna
inanan psikologlarda sıkıntı yaratmamaktadır.
Fakat böyle romantik bir misyon geri tepebilir.
Bütüncüllüğün, insanlık için doğru olan bir ahlak
kanunu ortaya koyan formülü, Gestalt ve hümanist
psikologlar tarafından ifade edilen hümanistik
görüşlerle tam bir zıtlık içindeki ahlaki
yaklaşımlarını doğrulayabilir. İster öznel ister
nesnel olsun, “gerçeklerin”, ikisi arasında
mantıksal bir bağlantı gerektirmeksizin değerleri
ortaya koyabileceğini varsaymak, herhangi bir
ahlak sisteminin, bütüncüllük mantığı ile
doğrulanabileceği olasılığını yaratmaktadır.
Benzer görüşleri savunan Hofmann, (2002) Gergen'in
psikolojiye postmodern eleştirisini
değerlendirirken kültür, dil ve öznelliğin,
psikolojik düşünme biçimine felsefi boyutun
eklenmesine yol açacağını ve bunun psikolojiye
yarar getirmeyeceğini savunur. Hiç kimse
psikolojinin kültür, etnisite ve cinsiyetin
davranışsal ve düşünsel süreçlere katkısını
sağlayacak daha çok çalışmaya ihtiyacı olduğunu
reddedemez. Fakat bu, kültür, dil ve komünal
retoriğin psikolojiye dahil olması anlamına
gelmez. Yazara göre, son yıllarda moleküler
biyoloji konusunda yapılan çalışmalar, şizofreni
gibi belli psikolojik düzensizliklerin tedavi
edilmesinde önemli sonuçlara varmıştır. Tabii ki
kültürel faktörler de bu düzensizliğin
anlaşılmasında belirli bir rol oynar. Buna rağmen
kültür ve dil bu sorunları yaratmaz. Genetik,
çevresel ve psikolojik stres faktörleri asıl
sorumluluğa sahiptir. Bu bilgiye dayanarak tıp ve
klinik psikoloji bu düzensizler için etkili tedavi
yolları geliştirmektedir. Psikoloji, daha fazla
objektifliğe ihtiyaç duymaktadır, daha az değil.
Sosyal bilimlerde bilginin üretilmesi ve politik
alana taşınması konusunda geleneksel
paradigmalardan hareket eden görüşler, sosyal
bilimlerin bilgisinin, kamusal alanı oluşturan
bütün güçlerin, pazar’ın kurallarının, güç ve
iktidar ilişkilerinin hiç değmediği bir sırça
fanusta, toplumun tüm kesimlerine eşit biçimde
ulaşması mümkün, kendiliğinde nötr, beklediği
varsayımına dayanır. Bu noktada, pek çok gerilim
ve tartışma alanı mevcuttur ama akademik bilginin
üreticileri akademisyenlerin ve üniversitenin rolü
üzerinde duralım.
Wilpert(1999), Avrupa psikoloji eğitimini
değerlendirdiği makalesinde, geleneksel üniversite
eğitiminin psikologları sosyal problemlerin
çözümüne etkili bir biçimde angaje ve dönüştürücü
olmaktan koruyan bir psikoloji bilimi anlayışı
içinde yapılandırılmış olduğunu savunmuştur. Buna
karşın, pek çok Avrupa ülkesinde son yıllarda
ortaya çıkan eğilim, endüstrinin ve kamu
sektörünün ihtiyaçlarına yönelik olarak psikoloji
eğitiminde pratik girişimcilik eğilimlerini
giderek genişletmektir. Stephan’a göre (1998),
üniversite hocaları, pratik problemlerle ellerini
kirletmekten gözle görülür bir biçimde
kaçındıkları için suçludurlar.
Reicher, (2001) bir akademisyen olarak, neden
hoşlandığını söyleyebileceğini hatta bunu inkar
etme noktasına gelirse, akademinin gerçek
varlığının, kendisine karşı kullanılabileceğini
yazar. Yazara göre, akademisyenin çalışacağı
konularda sınırlanması, asıl mesele değildir.
Araştırma tam anlamıyla özgür biçimde yapılsa
bile, hala soyut bir özgürlük ve pratik bir
düzmece olarak kalacaktır. Yazarın savı, bilgi
üretme izninin, o bilginin etkili olmasını
sağlamayacağına ilişkindir. Aslında, araştırma
yapma hakkı, pratikle fikirler arasında bir
ayrılığı kabul etme pahasına satın alınır. Bunun
sonuçları, akademisyeni susturmaya yönelik bir
girişimden ziyade, hegemoniyi koruyup sürdürmede
alabildiğine güçlü olmaktır. Apartheid'den
durmaksızın şikayet eden birçok kişi olabilir,
fakat buna karşı çıkan çok az kişi vardır.
Psikologlar aktivist olma eğilimi içine
girerlerse, akademik kurumlar, mesleki kuruluşlar
ve devlet örgütlerinin hepsi aktivistlere karşı
çıkacaklardır. Araştırma özgürlüğü hikayenin
sadece yarısıdır. Bunun varlığı, geriye kalan
soyutlaştırılmış bilgiye bağlıdır; akademisyen
neden hoşlandığını söyleyebilir, fakat ancak
kendisine söyleneni yaptığı sürece.. Yazara göre,
burada nihai ironi, akademik olarak özerkliğin,
inceleme nesnesine yönelik özerkliğin yadsınması
pahasına satın alınmış olmasıdır. Şiirsel bir
imayla : “Özgürlüğümüzü başka herkesin ruhu
pahasına satın aldık gerçekten Faustcu bir
sözleşme bu”.
Sonuç yerine
Başlarken de söylediğim gibi bu tartışmada taraf
olmak, sosyal bilimci açısından, ister akademisyen
ister pratik bilgi üretimi içinde olsun, bir tür
kendini ve dolayısıyla etkililiği ölçüsünde
dünyayı inşa etme sürecine işaret eden iradi bir
süreçtir. Bir yanıyla, bütün bu söylenen ve
yazılanların pek de yeni olmayan ama devrin ruhunu
yansıtan bir farklılaşma çerçevesinde anlaşılması
mümkün görünmektedir. Her zaman coğrafik olmayan,
ama çoğunlukla zihniyete ilişkin olarak ortaya
çıkan bir ayrımdan hareketle farkları -ya da
farklılaşma taleplerini ve farklılaşma
taleplerinin meşruluğunu- uzun bir süredir
tartışmaktayız. Konumuzun sınırları içinde
kalarak, sosyal psikoloji içinde bu tartışmanın,
Batının -ya da modernleşmenin- insanın doğa
üzerindeki kontrolüne, gelişme ve ilerlemenin
mutlaklığı fikrine inancı, lineer zaman anlayışı,
sabit ve güçlü sınırlarla donatılmış, otonom,
benlik yönelimli birey merkezli, evrenselci dünya
görüşüne karşı, farklı ve azınlık olanın bilgisine
ulaşma arayışında olan yeni ve başka bir dünya
görüşü çerçevesinde oluştuğunu görmekteyiz. Yoruma
dayalı bilgi, davranışın göreceliliği, her
kültürün en çok diğeri kadar otantik olabileceği,
araştırmacının, incelediği sosyal bağlamın bir
boyutu olarak araştırmaya taraflı bir biçimde
dahil olduğu v.b. görüşler farklı bir epistomoloji
arayışını vurgulamaktadır (Göregenli, 1997). Fakat
evrenselci bakışın bu yazı boyunca sözünü ettiğim
zaafları yanında, farkçı yaklaşımlar sonucunda
ortaya çıkabilecek "kültüre ve yerele özgü" yapı
ve örüntülerin meşruiyetinin neye atıfla
değerlendirileceği gibi bir epistomolojik sorunu
da göz önünde tutmak gerekiyor, çünkü bu sorun,
evrensel doğrulara duyulan ihtiyaçtan ayrı
düşünülemez. Ayrıca Doğu’nun, otantikliğin ve
yerliliğin, bizzat oryantalist söylemin kurduğu ve
mümkün kıldığı kategoriler olduğunu, birinci el
yerli kaynak olarak öteki’ni konumlayışın, kendini
iyiliksever olarak konumlama ihtiyacında olan
liberal bir arzu olabileceğini de dikkate almak
gerek (Yeğenoğlu, 2003). Belki de, sosyal
bilimlerle politik alanın ilişkisi, bilginin,
bilge’nin –dolayısıyla üniversitenin- özerkliği
vb. konuları, evrenselcilik-farkçılık, batı
olan-olmayan, olgu-değer vb. gibi, ikilikler
çerçevesinde hatta sınırlandırıcılığı içinde
konuşmamakla başlamak gerek. Şu ya da bu yanda
olmak ya da bu tür bir “doğru” bilgiye ulaşma
ihtiyacı, kusursuz bir hakikati gerektirdiği için
kendiliğinde tehlikeli. Bu “hakikat” arayışı,
bazen özel üniversite-kamu üniversitesi, bazen
iktidarlar-YÖK, bazen pür akademisyen (akademi)-az
gelişmiş üniversitelerin az gelişmiş
akademisyenleri gibi yapay politik ikilemlerin bir
yanında olmaya zorluyor ama konunun asıl
göstergeler olan, iktidar, güç, bilginin üretimi
ve yayılması, kullanımı, nihayet “pazar”la
ilişkiler gibi boyutlarından uzaklaşmamıza yol
açıyor.
Burada, ülkemizde ve dünyada özellikle iktidarın
savlarını seslendiren rektörlerin miting
alanlarında ya da açılış ve kapanış törenlerindeki
ateşli, tam da ideolojik konuşmalarını, gelip
geçici gündelik politik gelişmeler doğrultusunda
aceleci bir yaranmacılıkla alınan üniversite
senatoları kararlarını, medyada sık sık boy
göstererek pazarda pay kapmaya çalışan
akademisyenleri, -yazar tam tersi bir grubu
kasdetmiş olsa da- Bourdieu’nun, (1994-95) “küçük
entellektüel” demeyi yeğlediği, belirli bir
ideolojinin eline düşen ve onun aktif taşıyıcısı
olabilen, “proleterleşmiş entelijensiya” kavramı
eşliğinde hatırlamak gerekiyor. Bu ideolojinin,
gücünü iktidardan ya da muhalefetten alması durumu
değiştirmemektedir. Değişen, gücünü iktidarlardan
alan ideolojilerin genel kural olarak “apolitik ve
bilimsel” olarak değerlendirilme olasılığının daha
yüksek olmasıdır.
Sosyal bilimciler olarak tarafsızlık gibi bir
seçeneğimiz bulunmamaktadır. Örneğin siyaset
bilimciler ve felsefeciler olarak, Hobbes’u, ABD
yönetiminin dünyayı haraca kesen ve kana bulayan
yeni liberal-faşist politikalarını anlamaya
çalışırken de hatırlayabiliriz, işgal altındaki
Bağdat’ta, açlık, korku ve kaos içindeki
insanların davranışlarını bir “uygar insan”
reçetesine uyarlamaya çalışırken de. Sosyal
psikologlar olarak, sosyal kimlik konusunu, tam da
Batı’da herhangi bir dergide rahatlıkla
yayınlanabilecek bir biçimde, “Kürtler”i, kolay
ulaşılabilir bir örneklem olarak ele alıp,
ülkemizdeki kimlik meselelerine hiç de kafa
yormadan, dışarı’dan çalışmamız da mümkündür,
İsrail’de önemli sayıda sosyal psikoloğun yaptığı
gibi elini taşın altına koyarak barış sürecine
katkıda bulunmayı hedefleyen bir bilgi üretmek
için de. Sosyal bilimci olarak kim, bugünün
dünyasında olup biten bunca adaletsizliğin,
kötülüğün ve şiddetin hiç değilse “Batılı”
insanların zihinlerinde ve vicdanlarında
meşrulaştırılması sürecine, sosyal bilimlerin
“ideal insan ve iyi toplum” a dair biriktirdiği
her şeyin hiç bir katkısı olmadığını gönül
rahatlığıyla iddia edebilir? Bu örneklerde,
nereden bakacağımızı belirleyen, geleneksel
paradigmalar ışığında biriken bilginin niteliği
değil, sosyal bilimciler olarak, kendimize,
dünyaya ve yaptığımız işe ilişkin sosyal
temsillerimizdir, herkes gibi. Taraflılıkla
suçlanma, genel olarak statükoya ve iktidara
konulan mesafeyle ilgili olarak ortaya çıkmakta ve
bu mesafe büyüdükçe, bilginin “ideolojik” olmakla
suçlanması doğru oranda artmaktadır. Oysa, sosyal
bilimlerin bilgisini bilimsel kılan şey,
geleneksel ya da eleştirel olsun, sadece, yöntemin
hesabının verilmesine ilişkin bir meşruiyetten
kaynaklanır.
Beauvois (1999), sosyal psikolojinin bize çözümler
ve iyi tercihler göstermediğini, ideolojik olarak
tepki gösterilmesi gereken sorunlara işaret
ettiğini belirtmiştir. Ona göre, “iyi satıyor”
diye, egemen olana uygun bir tekbiçimliliğe
yönelmek gerekmez: Yöneticiler, egemen olanlar,
zenginler, yetişkinler, bu tipin –tekbiçimli
evrensel ideal insan ve toplum modeli- içine
kolayca sızarken ya da yerleşirken, tabi olanlar,
fakirler, memurlar, çocuklar, kadınlar, bunun
içinde kendilerini rahat hissetmemektedirler.
Beauvois’nın kategorilerine, bütün beyaz
olmayanları, heteroseksüel olmayanları kısaca
bütün azınlıkları eklemek mümkün. Herhalde, sosyal
bilimlerin başlangıç iddiası olan, herkes için
iyi, adil ve yaşanılabilir bir dünyaya ilişkin
bilgi üretme süreci, bu noktadan hareketle
düşünmeyi gerektiriyor. Bourdieu’nun yazdığı gibi,
(1994-95) kendileri hakkında aydınlanmış olan
entellektüeller, toplumsal süreçlere akılcı bir
müdahalede bulunabilecek durumdadırlar, tam da bu
gerçeklik, bir porsiyon idealizmi savunmayı mümkün
kılıyor. Bence bu bir porsiyon idealizm, günümüz
dünyasında yeni bir etik arayışını, akademik,
kurumsal ve “vicdani” temelleri olan yeni bir etik
arayışını gerektiriyor.
[1] Yazı boyunca psikoloji, sosyal psikoloji ve
sosyal bilim terimlerini birbirinin yerine
kullandım. Bunun nedeni, tartışmaya çalıştığım
konular açısından bunun bir sakıncası olmadığını
düşünmem. Sosyal psikoloji özel olarak, çünkü
dayandığım kaynaklar ve düşünceler açısından
içinde kalmaya çalıştığım alan o.
Kaynakça
Bauman, Z. (2003). Modernlik ve Müphemlik.
(Çeviren: İsmail Türkmen). Ayrıntı Yayınları
Beauvois, J. L. (1999). Bireyin üretimi ve
yurttaş. (Çeviren: Nuri Bilgin). Demokrasi, Kimlik
ve Yurttaşlık Bağlamında Cumhuriyet. Yayına
Hazırlayan: Nuri Bilgin, Ege Üniversitesi
Yayınları, 30-32
Bourdieu, P. (1994-1995). Politikanın krizi,
entellektüeller, medya. (Çeviren:Tanıl Bora)
Birikim. Sayı. 68-69, s. 84-87
Day, J.M., Tappan, M.B. (1995). Identity, voice,
and psycho/dialogical perspectives From Moral
Psychology. American Psychologist. Vol. 50, No. 1,
47-48.
Deleuze, G. (2003). İki Konferans. (Çeviren: Ulus
Baker). Norgunk.
Gergen, K.J. (2002). Psychological science: To
conserve or create? American Psychologist. Vol.
57, No. 6-7, 463-464.
Göregenli, M. (1997). Bir yöntem arayışı olarak
etik-emik yaklaşım ve bireycilik-toplulukçuluk
sorunu. Cumhuriyet Demokrasi ve Kimlik. Yayına
Hazırlayan: Nuri Bilgin, Bağlam Yayınları.
439-449.
Hofmann, S.G. (2002). More science, not less.
American Psychologist. Vol. 57, No. 6-7, 462.
Ibanez, T. (1994). Gouverner I’intersubjectivite.
(Çeviren: Nuri Bilgin-yayınlanmamış ders notları)
Le Psychologique et La Politique, ed. Eres. n.64,
93-108
Kendler, H. H. (1999). The role of value in the
world of psychology. American Psychologist. Vol
54(10) 828-835
Kendler, H.H. (2002). Romantic versus realistic
views of psychology. American Psychologist. Vol.
57, No. 12, 1125-1126.
Kendler, H.H. (2003). Political goals versus
scientific truths. A response to Jackson (2003).
History of Psychology. Vol. 6, No. 2, 203-207.
Lau, M.Y. (2002). Postmodernism and the values of
science. American Psychologist. Vol. 57, No. 12,
1126-1127.
Lunt, I. (1998). Psychology in Europe:
Developments, challenges, and opportunities.
European Psychologist. 3, 93-101.
Marecek, J. (1995). Gender, politics, and
psychology's ways of knowing. American
Psychologist. Vol. 50, No. 3, 162-163.
Misra, G., Gergen, K.J. (1993). On the place of
culture in psychological science. International
Journal of Psychology. 38 (3). 224-243.
Moles, A. A. (1991). Belirsizin Bilimleri,
(Çeviren: Nuri Bilgin). Yapı Kredi Yayınları
Moscovici, S. (1988). La Machine a Faire des
Dieux, ed. (Çeviren: Nuri Bilgin-yayınlanmamış
ders notları) Fayard. Paris
Parot, F. (2000). Psychology in the human sciences
in France, 1920-1940. Ignace Meyerson's historical
psychology. History of Psychology. Vol. 3, No. 2,
104-121.
Phillips, L. (2000). Recontextualing Kenneth
B.Clark. An afrocentric perspective on the
paradoxical legacy of a model
psychologist-activist. History of Psychology. Vol.
3, No. 2, 142-167.
Reicher, S. (2001). Reaksiyoner radikal psikoloji
pratiği. Psikoloji ve Toplum. Parker, I. ve
Spears, R. (Çeviren:Kemal İnal), Rastlantı
Yayınları, 257-269.
Rooney, C. (2002). Examining Redding’s (2001)
claims about lesbian and gay parenting. American
Psychologist. Vol. 57, No.4, 298-299
Triandis, H. C. (1995). Individualism and
collectivism. Westview Press.
Wilpert, B. (1999). Barriers to the metamorphosis
of European psychology. European Psyhologist. Vol.
4, 219-226.
Yeğenoğlu, M. (2003). Sömürgeci Fantaziler.
Oryantalist Söylemde Kültürel ve Cinsel Fark.
Metis Yayınları.
|