Sosyal psikolojiyi okumak
Sosyal psikolojik bilginin doğası, üretimi ve
tüketimi en genel anlamıyla kapitalizmin ideolojik
bağlamında oluşur. Zaten sosyal psikoloji kendi
ideolojik doğasını açık açık ve cömertçe
sergilemekten kaçınmıyor. Sosyal psikoloji
kitaplarının konu ve kavram indekslerine
bakıldığında ideoloji gibi sosyolojinin en önemli
kavramlarından birisi zaten bulunmaz. İsçi sınıfı
tabii ki yoktur ama sosyal sınıf ya sosyo-ekonomik
statü kavramı da çoğu zaman bir araştırmanın
içinde sıradan bir değişken olarak
geçiştirilmiştir. Böyle bir şeyi ifade edecek olan
psikoloji öğrencilerine hocalarının verecekleri
cevap da söyle bir şey olur: “Bozuk plak gibi
yıllardır ayni şeyi söylüyorsunuz, önce bir bunu
öğren ondan sonra eleştirirsin…” Peki bizler neler
öğreniriz sosyal psikoloji kitaplarından? Cem
Yılmaz’ın “bir tat, bir doku” dediği anlamda,
nasıl bir tat alırız?
Sosyal psikoloji kitapları Amerikalı laboratuar
“deneklerinin”[1] (subjects) yaşantı biçimini,
içine düştükleri çelişkili durumları tarif eder.
İnsanin aklına meşhur “Friends” dizisindeki
gençlerin hayati gelir. Toplumsal sorunlar,
dünyanın fena hali bir yana, Amerika bir yana.
Zira sosyal psikolojinin uzun zamandır temel ilgi
odağı insanin içsel-bilişsel (intrapersonal-cognitive)
süreçleridir. Diğer yandan başka insanların da
içsel süreçleri bulunmaktadır. Bu durumda sosyal
psikoloji bu insanlar arasında basitçe bir
karşıtlık kurgulamaktadır. Misal olarak, bir
Amerikalı hapse düşerse, sosyal psikolojiye göre
oyun teorisinin paradigmaları ile düşünmesi
uygundur. Bu oyunun iki tarafı bulunmaktadır. Eğer
birinci kişi arkadaşına güvenir ve sessiz kalırsa,
ve arkadaşı da onunla dayanışma içinde ayni
şekilde sessiz kalırsa ikisi de 6’sar ay yatıp
çıkarlar. Ama böyle bir dünyada insanlara güvenmek
zor olabilir; arkadaşının sucu onun üzerine atması
durumunda birinci kişi 20 yıl içerde yatabilir.
İnsanların arasındaki ilişkinin bu hali alttan
alta karşılıklı hesapçılığı ya da gerçek hayatta
görmekte zorlanacağınız biçimlerle bir tur
rasyonel zihin tarifini barındırır. Bunu söylerken
insanların rasyonel olmadıklarını savunuyor
değilim ama altta yatan vurgu çok acık: “Basının
çaresine bak, dünya kotu, kolla kendini…” Ya da
“insanların çıkarcılığı ve bencilliği evrenseldir”
vs.
Buna benzer bir şekilde insan davranışlarının
rasyonel temellerini resmetmek için insanin aklını
zorlayan baksa örnekler bulmak da mümkün: Bakın,
Carla Cumartesi günleri patenle kaymaya
bayılmaktadır, ama Tommy’i orada görmek
istememektedir. Eğer Tommy de oraya kaymaya
gelirse ve Carla da giderse, Carla'nin –85 puanı
olacak (nasıl olacaksa) ve sıfırın altına
inecektir! Ama buna karşılık karla evde çalışarak
zaman geçirebilir ve bu ona +20’de tutar. Eğer
Tommy kaymaya gitmez de, Carla giderse, bu
Carla’yı +75 puan gibi süper bir noktaya
çıkaracaktır. Tommy’nin kaymaya gitmemesine rağmen
eğer Carla da gitmeyip evde çalışırsa sadece +5
puanı olacaktır[2]… Uzatmaya gerek yok, bunlar bir
üniversite kitabinin içerisinde yer alıyor (Brewer
& Crano, 1994, s. 242-243) ve psikolog olmaya
çalısan insanlar bunları da okuyorlar. Eğer bu
insanın bilgi dağarcığına bir katmıyorsa, cidden
ne işe yarıyor?
İlginç bir örnek de gruplar arası ilişkilere dair.
Muzafer Sherif’in meşhur gruplar arası çatışma ve
dayanışma üzerine yaptığı alan çalışmaları daha
çok gruplarüstü hedeflerin mucizevi
birleştiriciliği üzerinden, mutlu sonla tarif
edilir. Oysa Sherif’in kimi deneyleri her vakit bu
sonuçları vermez ve o çalışmaları da sosyal
psikoloji kitaplarına aktarılmaz (Cherry, 1995).
“Nice person” (hoş-cazip kişi) ve onun arkadaşları
ile ilgilenen sosyal psikoloji (Moscovici’den
aktaran Ian Lubek, 1997) onların diğer gruplara
mutlu bir sona ulaşmalarını da sağlıyor. Son bir
örnek daha vermek gerekirse, mesela sosyal
psikoloji literatüründe agresyon kavramı son
derece dar bir çerçevede ele alınmakta ve “kavga
eden iki adama” indirgenmektedir. Doğal olarak
araştırmalarda kadınlar kullanılmamakta,
agresyonun siyasal-toplumsal ve antropolojik
temelleri göz ardı edilmektedir (Lubek, 1997). Bu
esnada dünyada askeri ve etnik katliamlar devam
etmekte, kadınlar kitlesel olarak tecavüze
uğramakta ve hatta öldürülmektedir. Diğer yandan,
sosyal psikolojinin agresyon kavramı git gide
homojenleşen ve steril deney ortamlarına
sabitlenen, bir kaç kişinin arasında gecen bir
hususa dönüşmektedir, tabii ki bilimsel olmak
adına. Daha fazla örnekler verilebilir ama kısaca
sorun sosyal psikolojinin gayet güdük, miyop bir
disiplin olmasında düğümlenmektedir[i].
Sorunlar: Kral çıplak ve çirkin
Tarihsel arka plan
Bu durumda, sosyal psikolojinin bu derece sığ bir
disiplin olmasının arkasındaki kimi tarihsel
nedenlere değinmek bir zorunluluk[3]. Sosyal
psikolojinin tarihini doğal olarak psikolojinin
tarihi içerisinde değerlendirmek ve evrensel birey
algısının aydınlanma tarihi ile ilişkisini ortaya
koymak gerekiyor. Sosyal psikolojinin görgül
(ampirik) bir alan olması ve doğa bilimi olarak
evirilmesi, insani özneyi evrensel ve natürel bir
varlık olarak görmesi, nesnel ölçümlerle insan
zihnini ve ilişkilerini keşfetmeye çalışmasının
arkasında yaklaşık iki yüz yıllık bir geçmiş var
(eleştirel bir giriş için bkz. Collier, Minton ve
Reynolds, 1991).
Her ne kadar sosyal psikolojik bilginin kaynakları
felsefe tarihinin uzandığı noktalara kadar
gidebilse de, modern bir olgu olarak sosyal
psikoloji Kuzey Amerika’daki kısa tarihinin
köklerini 19.yy Avrupa psikolojisinde bulan bir
deneyselci paradigmaya borçludur. 19.yy Batılı
ülkelerde sanayileşmenin hızla geliştiği,
toplumsal dönüşümlerin büyük bir hız kazandığı
yüzyıl. Bunların yanında toplumsal teoride
İngiltere, Darwin’nin doğal secilim üzerinden
organizmik bakış acısını geliştirmesine tanık
olmuştur. Burada asil önemli olan ise Spencer’in
Darwin’in doğal secilim teorisini sosyal seçilim
kuramına doğru genişletmesidir. Spencer’a göre
doğal şartlar, giderek gelişen toplum ve tarih
üzerinde etkili olmuş ve “doğal kanunlar”
toplumsal evrimi şekillendirmiştir. İnsanların
eylemleri ve iradeleri ise bu süreçte belirleyici
olamaz, çünkü onlar sadece kendi hayatları
üzerinde etkili olabilirler ve toplumsal evrim ise
kendi “doğal” yasalarıyla ilerler. Bu insani
ilişkilerin oldukça bireyci bir şekilde
algılandığı bir toplum anlayışı ortaya
koymaktadır. Spencer’in bu görüşleri İngiltere’de
bilimsel çevrelerde o kadar da popülerlik
kazanamamıştır.
Diğer yandan İngiltere’de Darwin’nin kuzeni Galton
görgül yöntemlerle öjeniye alan açmıştır. Galton
zihinsel özelliklerin de fiziksel özellikler gibi
genler yoluyla aktarıldığını savunmuş, hatta buna
bir örnek olarak ta “şöhret”in kimi ailelerde
yaygın (kendisininki de dahil), kimilerinde yaygın
olmadığını göstermiştir. Yani “şöhret” genetik
olarak aile içinde erkekler arasında
aktarılmaktadır. Galton “zeka” olcum testleri
geliştirmiş, beyaz ırkın üstünlüğünü savunmuş,
toplumsal sınıflar arasındaki farkların da
doğuştan gelen farklar yoluyla oluştuğunu
savunmuştur[4].
Bütün bunlarla tutarlı bir şekilde, William
McDougall yine organizmik bir bakış açısıyla
“sosyal içgüdüler” üzerinden bir sosyal psikoloji
tarif etmiştir. Bu içgüdüler eslik eden kimi
duygularla da tanımlanmıştır: Bunlar kaçış
(korku), iğrenme, merak, kavgacılık, kendini
aşağılama (negatif duygular), iddialı olma
(pozitif duygular) ve ana-babalık (şefkat)
içgüdüleridir. Daha sonra Amerika’ya gelen
McDougall, kendi sosyal psikolojik anlayışını
ırkçı düşüncelerin yaygın olduğu 1908 yılında
ırkçılıktan uzak tutmuş olmasına rağmen, 1921’de
öjeni ile ilişkilendirmiştir. Fakat bu yıllarda
Amerika’daki ekonomik ilerlemeci düşünceler ve
bireyselliğe olan vurgu; psikolojide
davranışçılığın gelişmesi; Floyd Allport’un içgüdü
kuramını eleştirmesi, öjeniyle ilişkilendirilmiş
sosyal içgüdüler kuramını iyice gündemden
düşürmüştür.
Bunlar kapitalizmin ruhuna uygun bir dünya görüsü
yaratırken, Fransa’da Compte pozitivizmin
temellerini atmış, Durkheim donemin ruhunun aksine
bireyi toplumsal faktörlerin ışığında ele almış,
Tarde ve özellikle Le Bon da kalabalıkların
davranışlarını (ör: Paris Komünü) irrasyonel ve
bilinçdışından kaynaklanan nedenlerle açıklamıştır
(Le Bon’un Kalabalık isimli çalışması ilk 1895’te
yayınlanır). 19. yy. boyunca Fransa toplumsal
hareketlerin hakim olduğu büyük siyasal
çalkantılardan geçerken, ardından gelişen Le
Bon’un “kalabalıklar psikolojisi” bu hareketlerin
kendi kimliğini kalabalık içinde kaybeden veya
hipnotize olan insanlar tarafından
oluşturulduğunu; insanların tek başlarınayken
ortaya çıkmayan özelliklerinin kalabalık içinde
ortaya çıktığını söylemiştir.
Almanya ise (18.yy’da) Herder’in bireyin oluşumunu
açıklamadaki tarihsel, toplumsal ve dilsel
noktalara referans vermesine; insan bilincine ve
toplumsal gelişime diyalektik bir yöntemle eğilen
Hegel’e; tabii ki Marx’in yine diyalektik
üzerinden bireyi toplumsallığı içerisinde
tanımlamasına; son olarak da Wundt’un
deneysel-doğal ve diğer yandan da oldukça sosyal
bir sosyal psikolojiyi (Farr, 1996) geliştirmesine
tanık olmuştur[5]. Amerika’ya gelince, bu dönemde
Spencer’in sosyal Darwinizm'i İngiltere’de
olduğundan daha fazla ilgi görmektedir[6]. Asil
önemlisi ise Amerikan pragmatiklerinin, Peirce,
William James, John Dewey ve George Herbert
Mead’in ortaya çıkısıdır. Pragmatizm rasyonel bir
birey tarif eden, fakat dilin düşünceyi
yaratmadaki önemini ihmal etmeyen ve döneminin
içerisinde ilerici, örneğin laissez faire
doktrinine karşı çıkan bir felsefi bakışı ortaya
koyuyordu.
1900’lerin başında Kuzey Amerika birisi Ross
tarafından Fransız toplumsal kuram geleneğine
yaslanan ve psikososyolojik bir içeriği olan,
diğeri de McDaugall’ın psikolojik-organizmik bir
sosyal psikolojiyi sosyal içgüdülerle tanımladığı
iki sosyal psikoloji giriş kitabına tanık olur.
1908 ve 1929 yılları arasında psikolojinin alt
alanı olarak sosyal psikoloji kitaplarında en çok
referans verilen isimler arasında McDougall,
William James, Floyd Allport ve hatta dördüncü
olarak Darwin vardır. Bunların arasında Amerikan
bireyciliğine katkısı en tartışılmaz olanı Floyd
Allport’dur. Allport örneğin 1924 yılında
yayınladığı metninde tarihsel bir not düşmüş ve
“sosyal psikoloji bireyin psikolojisiyle zıtlık
içerisinde yerleştirilmemelidir; sosyal psikoloji
birey psikolojisinin bir parçasıdır” (Allport,
1924, vurgu orijinal) seklinde bir yargıda
bulunmuştur.
Bu noktadan sonra sosyal psikoloji bireyci ama
ayni zamanda davranışçı öğretinin geliştiği,
deneysel paradigmanın daha da önem kazandığı bir
doneme giriyor. Watson artık psikolojinin yeni
hedefinin “davranışın tahmini ve kontrolü”
olduğunu belirtiyordu. açık davranışların
niceliklendirilebilirliği ölçüm ve deney imkanları
sağlamış ve “sosyal kontrol” yoluyla toplumsal
alanda her şeyin başarılabileceği düşüncesine yol
açmıştı. Artık insan davranışlarını değerlendirmek
bir masanın kenarının uzunluğunu ölçmek gibi bir
şey olmaya başlamıştı ve bu “gerçek bilim” olarak
algılanıyordu. Bu esnada Floyd Allport’un kardeşi
Gordon Allport da deneyselci paradigmayı
desteklemiş ve modern sosyal psikolojinin temel
yöntemini belirlemesinde önemli bir etkisi
olmuştur.
1930 ve 40’larda ise büyük Ekonomik Depresyon’un,
İspanya İç Savaşı’nın, Hitler'in Almanya’daki
tehlikeli yükselişinin etkisiyle deneysel
araştırmalar biraz geriye çekilmiş, Kurt Lewin’in
toplumsal sorunlara odaklanan grup dinamikleri ve
alan teorisi üzerine kurduğu çalışmaları dikkat
çekmeye başlamıştır. Bu yıllar Marksizmin Amerikan
sosyal psikolojisi üzerinde en etkili olduğu
yıllardır. Muzafer Sherif’in Toplumsal Normların
Psikolojisi (1936) isimli kitabi oldukça
sosyolojik ve ilerici bir deneysel perspektif
ortaya koymuş hatta ayni yıl J. F. Brown Psikoloji
ve Toplumsal Düzen isminde son derece Marksist bir
sosyal psikoloji kitabi yayınlamıştır. Ayrıca
Frankfurt okulundan da Fromm Marksizm ile
psikanaliz arasında bağları sosyal psikolojik bir
perspektife yakın olacak şekilde kurmaya
çalışmıştır. Diğer yandan, yine bu yıllarda
kapitalizmin ideolojisi doğrultusunda is yerinde
verimliliğin artırılması için Hawthorn (Mayo)
deneyleri de gerçekleştirilmiştir.
Bütün bunların arasında modern sosyal-bilişsel
psikolojinin kurulusunda en çok etkisi olan kişi
Kurt Lewin’dir. Sosyal-biliş insanların kaotik
sosyal dünyayı zihinlerinde nasıl temsil
ettikleriyle; nasıl bir takım şemalar, kategoriler
ve çıkarsamalarla onu yönetilebilir hale
getirdikleriyle ilgilenmektedir. Lewin ortaya
koyduğu alan teorisi ile insan davranışını kişinin
ve çevrenin bir fonksiyonu olarak görmüş; o donem
için önemli sayılabilecek bir kavram olan
psikolojik cevre kavramını ortaya koymuş; kişinin
objektif gerçekliği farklı farklı
değerlendirebileceği görüsünü savunmuştur. Lewin
matematikteki topoloji kuramından etkilenerek
oluşturduğu alan teorisinde bireylerin sosyal
çevrelerini semalarla resmetmiş, bunu yaparken de
vektörler (içgüdüler), kuvvetler (içgüdünün
şiddeti), sınırlar (içgüdünün nesnesinin bulunduğu
sınırlar) ve bölgeler kullanmıştır. Örneğin küçük
dairelerle kişileri, büyük daire ile küçük
daireler arasındaki bölge ile de psikolojik
çevreyi resmetmiştir. Bu psikolojik cevre,
fiziksel-gerçek çevrenin birebir karşılığı
olmayıp, kişinin algıladığı cevre olmaktadır.
Dolayısıyla kişi sadece içsel özellikleri ile
değil, ayni zamanda kendi dışındaki algıladığı
dünyayla beraber ele alınmıştır.
Açık davranışlardan çok davranışın altında yatan
bilişsel süreçlere ve bütünlüklere (Geştalt)
deneysel yolla eğilen ve sosyal (tarihsel) sureci
değil de sadece verili (tarihsel olmayan) sosyal
durumu göz önüne alan Lewin, özellikle öğrencisi
Festinger’in çalışmalarıyla deneysel
bilişsel-sosyal psikolojinin temellerini
oluşmasında en önemli rolü oynamıştır. 1950’lerden
sonra, anti-komünist histeri ve soğuk savaş
tehdidin de altında, Kuzey Amerika’ya bilişsel
sosyal psikoloji ve ampirik-pozitivist bir
yöntemsel yönelim hakim olmuştur. Bu halen bu
topraklardaki en baskın sosyal psikolojik
yönelimdir.
Egemen paradigma: Deneyselcilik ve bazı kişisel
deneyimler
1950’ler McCarthy’nin akademik komünistlerin
üzerindeki baskısının hakim olduğu yıllardır. Bu
yıllardan itibaren bilişsel sosyal psikoloji yavaş
yavaş güç kazanmaya başlamış, daha çok insanların
kafalarının içindekiler çalışılmaya başlanmıştır.
Tutumlarla ilgili çalışmalar, bilişsel çelişki
teorisi, denge teorisi, sosyal öğrenme teorisi bu
yıllardan sonra serpilmiş ve açıkça Geştalt
psikolojisinin ve davranışçılığın izleri bu
teorilerde hissedilir olmuştur. Bu yıllarda
yükselen bireycilik, büyüyen Amerikan ekonomisi ve
anti-komünist histeri buna toplumsal bir altyapı
oluşturmuştur.
Türkiye’de bilişsel sosyal psikoloji oldukça güçlü
bir şekilde kendini hissettirmektedir. Tamamen
kişisel bir not düşmem gerekirse, bütün bu
bilişselci birikim halen Türkiye’de sosyal
psikoloji lisansüstü programlarında etkili olup,
bu programlara katılan öğrencilerin entelektüel
bütünlüklerine kanımca pek de belirgin bir artı
değer getirmemektedir (bir okuma denemesi için
Fiske & Taylor, 1991).
Sosyal bilişsel psikolojinin belki de en önemli
hayati sorunu kuramsızlığıdır. Yukarıda verilen
gecen yüzyıl içinde çalışılmış ve halen çalışılan
mini teoriler ve yüzlerce havada asili kalan
makaleden örnekler okunduğunda kişide bütünlüklü
bir insan anlayışı bırakmamaktadır. Sosyal biliş
literatürü insanin kafasındaki şemalardan,
kategorilerden, farklı benlik konseptlerinden, bir
sürü çelişki ve tutarsızlıklardan bahseder.
Bunların her birini bir araya getirip bir
“Geştalt” oluşturmak ise maalesef mümkün
görünmemektedir. Yeni yeni gelişen kimi geniş
teoriler ise bireyciliği desteklemeye devam
etmektedirler, çünkü laboratuar ve “nesnel bilim”
meraki yalıtık özne algısını kolayca
beslemektedir.
Paralel olarak, bireyi laboratuara sokmanın
kendisi ciddi bir yapaylık getirmekte, ve
deneylerdeki ölçme ve niceliklendirme sorunu çok
fena lisansüstü tezlerin yayınlanmasına ve garip
bir takım “data”nın toplanmasına neden olmaktadır.
Buna hemen bir örnek vermek isterim: Bir grup
arkadaşımla yürüttüğümüz bir deneyde gelen
katılımcıya 5 dolar verip, bu paranın dilediği
kadar ki kısmini karşıdaki yine 5 doları bulunan
bir başka katılımcıya vermesini istemiştik. Kural
oydu ki biz onun verdiği parayı üçe katlayıp,
karşıdaki katılımcıya veriyorduk. Tabii karşıdaki
katılımcının da bir dayanışma içerisine girip
elinde bulunan hem kendisine ait hem de gönderen
katılımcıdan bizim katlayarak gönderdiğimiz
paranın bir kısmını geri yollaması bekleniyordu.
Düşünün ki, tam bir güven durumunda gönderen 5
doların tamamını gönderir, biz onu üçe katlarız,
15 eder, karsıdaki katılımcının da bu durumda
kendisine ait 5 doları ile birlikte toplam 20
doları olurdu. Eğer bu ikinci katılımcı tam bir
dayanışma içerisinde girerse 10 doları geri yollar
ve ilk para gönderen katılımcının güvenine tam bir
“dayanışma” ile karşılık vermiş olur. Bu esnada
deneyde insanlara kimlik kategorilerini, ve karsı
tarafın kimlik kategorisinin ne olduğunu da
hatırlattık. Şimdi bu deneysel kurguyla sunu
açıklamaya çalışıyorduk: İnsanlar kendi kimlik
grubundan insanlara daha fazla “güvenirler” (çok
para gönderirler) ve onlarla daha fazla
“dayanışma” içerisine girerler (geriye çok para
gönderirler). Hepsi bu. “Significant” sonuçlarımız
oldu[7][ii]. Deney esnasında hesap makinesi
kullananları gördük, herhalde Habermas’ın “hesapçı
zihniyet” dediği rasyonaliste biçimine tanık
olduk. Simdi asıl soru su: Ne gerek vardı?[8]
Başka toplantılarda başka deneylerin de
sonuçlarını izleme şansım oldu. örneğin pişmanlık
gibi olguyu deneysel düzleme getiren ve
üniversiteye is başvurusu yapan bir arkadaşa,
niçin bu olguyu on dakikalık karikatür gibi bir
deneye sıkıştırdığını; pişmanlığın iki kişinin
arasında bir olay olmasına rağmen, iki kişinin
arasında bunun devinen ve değişen bir hikayesinin
de olduğunu; iki kişinin ifadelerine eğilen
niteliksel bir çalışmanın daha uygun olabileceğini
ifade etmeye çalıştım. Cevabi basitti: “Niteliksel
bir çalışmayla mezun olmak zor” dedi[9]… Kuzey
Amerika psikolog doktorları su gibi mezun ediyor,
buna araç olan şey ise Newtoncu mantıkla
çalışılan, rakamlara dökülen, istatistiğe boğulmuş
bir “bilgi” toplama sureci. Son bir örneği de yine
bir is başvurunda bulunan arkadaşın sunusundan
verelim. Bu arkadaş hızlı master-doktora bitişik
programların birinden yeni çıkmış birisiydi ve
çalıştığı konunun baslığı suydu: “Medya imajları
kadınların yeme davranışını etkiliyor mu?” Doğal
olarak kafamızda bir “evet” ile gittik sunuşa.
Tahmin edileceği gibi, deneysel kontrolün ve kimi
hoş istatistik analizlerin dışında çok bir şey
yoktu sunuşta, zaman geçirdik, geldik (bu
hususlara dair, kimilerinin 2004 Türk Psikoloji
Kongresi’nden hatırlayacağı müstehcen bir hikayeyi
ve onun düşündürdüklerini de yazının sonundaki
notlarda bulabilirsiniz[iii]).
Deneysel sosyal psikolojinin sıkıntılarını
tartıştıkları bir makalede, Stam, Radtke ve Lubek
(2000) bu paradigmanın kendi kendine asmaya
çalıştığı dört temel sorundan bahsederler.
Bunların arasında örneğin deneyi yapan kişinin
bilimsel olmak adına oldukça rasyonel olması
gerektiği düşüncesiyle sezgisel ve “artistik”
olması gerektiği düşüncesi kimi tartışmalara yol
açmıştır. çünkü deneyi yapan kişinin gerekli olan
“artistik” becerilerini ya da manipulasyonlarını
makalelerin “yöntem” bölümlerinde rapor etmek
oldukça zor bir is. Diğer bir sıkıntı örneğin
bilimsel olmak adına deney yapmak durumunda
olmakla bu durumun getirdiği yapaylıktan dolayı
özür dilemek durumunda olmak. Bir başka sıkıntı da
araştırmalara katılan “deneklerin” uyumlu ama el
altından araştırmacıya yalan yanlış bilgiler veren
kişiler olma ihtimali üzerine: Örneğin “denek”
deneyi anlamamış olabilir ama anlamış gibi
yapabilir; gerçekten deney hakkında ne
hissettiklerini saklayabilir; anketleri hızla
cevaplayabilir vs. Son olarak deney yaparken
araştırmacı dengeli ve olculu bir kişi olmak
zorundadır ama deney çoğu zaman içinde bir “oyun”
düzeneği barındırmaktadır bu da “komik” bir hava
yarattığından ortaya bir ciddiyet sorunu
çıkarmaktadır. İşte bütün bu sıkıntılar deneysel
sosyal psikolojinin yöntem kitaplarında ve el
kitaplarının yöntem bölümlerinde tartışılmıştır.
Deneysel sosyal psikolojinin bu o kadar da
bilinmeyen bu mini iç “krizi”nin en çok da Aronson
ve Carlsmith’in 1968’deki metninde kendini
gösterdiği belirtiliyor (Stam, Radtke ve Lubek,
2000).
Sosyal psikolojinin bilimselliği tartışılır
(p<.05) 1970’lerin basında “post-McCarthy-doğru”
sosyal psikoloji (Lubek & Apfelbaum, 2000)
bunalıma girer. Aslında Amerika da bu süreçte
bunalıma girmektedir. Vietnam savaşının acı
sonuçları, 60’larin sonundan itibaren yükselen
savaş karşıtı hareketlenmeler, Ortadoğu'daki
gelişmeler, petrol krizi ve ekonomik büyümenin
ilelebet süremeyeceğine dair düşüncelerin
yaygınlaşması ve Watergate skandalı siyasal
atmosferi 70’ler boyunca germiştir. Buna paralel
olarak sosyal alanda “kendini gerçekleştirme”
kültürünün insanlarda yarattığı narsistik
sorunlar, self-help kitaplarının ortaya çıkması,
ve giderek artan bütün bir topluluk olma ihtiyacı
kendini bu donemde gösterdi. Bütün
ekonomik-politik-kültürel-insansal sarsıntılar
sosyal psikolojinin de kendini sorgulaması için
önemli bir bağlam oluşturdu. Bu bağlamda bunalımı
başlatan kişi Kenneth Gergen (1973), tarihselci
bir tezle bilimsellik düşüncesinin karsına bir
makale ile çıkar[10]. Bu kriz esnasında deneysel
paradigmanın yukarıdaki sorunlarının yanında, etik
sorunlar ve sosyal psikolojinin yaşamla ne derece
ilişkili olduğu sorununu, alternatif olarak
diyalektik ve etnik yöntemleri, ampirik gözlemin
doğası üzerine tartışmaları, ideolojik yönelimin
deşifrasyonunu ve de bilimsellik tartışmasını
getirir.
Gergen (1973) derginin sonuna yerleştirilmiş
yazısında sosyal psikolojinin fizik bilimlerinde
olduğu gibi evrensel ve genel yasalar pesinde
koşmasını; matematiksel yöntemlerle tahminde
bulunmasını; ve tarihsel göreliliğin ihmal
edilmesini; tarih ustu bir sosyal psikolojik
araştırma çabasını eleştirir. Sosyal psikolojik
bilginin değer yöneliminin kaçınılmaz olması
bilimsellik tezinin sarsmakta, bu da “değerlerden
bağımsızlık” iddiasında olan Festinger’in aslında
tam da belirli bir değer yönelimine (bireyciliğe)
girdiğini ve nesnellik iddiasının sadece yüz
maskesi olduğunu göstermektedir örneğin. Bunun
yanında sosyal psikoloji bize reçeteler sunmakta,
kendimize güvenmemizi, geniş fikirli olmamızı,
başkalarının onayından bağımsız yaşamamız
gerektiğini, anal bağımlılıklarımızdan
kaçınmamızı, otoriteryan olmamamız gerektiğini
öğütlemektedir. Bu yönelimlerin bir çoğu Hitler
zamanında olumlu ve gerekli nitelikler idi.
Dolayısıyla ortadaki evrensel birey algısı aslında
tarihsel bir algi. Dolayısıyla sosyal
psikolojideki bir çok olgu tarihsel değişime çok
duyarlı, fakat bazı fizyolojik olgular ise doğal
olarak tarihsel değişimden etkilenmeyebilirler
Gergen’e göre.
Bütün bunlara karşılık Barry Schlenker 1974’te
ayni dergide giriş yazısı olarak bir cevap yazar
ama genel ideolojik yönelimiyle beni alerjik
reaksiyona sokan bu yazı bilimsellik tezini kimi
ölçülerde önemli olabilecek şekilde savunurken,
sosyal bilimlerdeki ve felsefedeki inanılmaz
potansiyelin yanından gedmez. Disiplinin varlık
zeminini korumak üzere gösterdiği bir reaksiyondur
bu. Fakat Alan Elms (1975) yine içerden ama sosyal
psikolojinin hastalığının tedavisi için çok daha
uygun bir bütünlük ortaya koyar. Elms kuramsal
bütünlüğün önemini ve hatta kişilik psikolojisinde
daha fazla hissedilen kuramsal emperyalizm
tehlikesini (uzun bir suredir 5 faktör kuramı),
yöntemsel çoğulculuğu, kültürel bağlamın değerini,
en sonunda da sosyal psikologların öz-güven
sorunlarını asmaları için kendilerine düsen
sorumlulukları not eder. Bunları yaparken çok
hakli olarak Serge Moscovici, Henry Murray,
Brewester Smith gibi sosyal ve kişilik
psikolojisinin en değerli isimlerine göndermelerde
bulunur. Bu yazı Amerikan Psikologlar Birliği’nin
merkezi yayın organında yayınlanır.
Kısaca burada bilimsellik tartışmasına bir yer
açıp sosyal psikoloji sosyal bir bilim olarak
gördüğümü ifade etmek istiyorum. Sosyal
psikolojinin bilimsel olup olmadığı sorusunun
sosyolojinin ya da sosyal antropolojinin bilimsel
olup olmadığı sorusundan daha farklı olduğunu
düşünmek biraz zor. Ancak yazının gelişinden de
anlaşılacağı gibi Kuzey Amerika bazlı, İkinci
dünya Savaşı sonrasında anti-komünist histeriyle
ve bireyci bir bağlamda gelişen, kişinin kafasının
içinden dış dünyaya doğru “nedensel” zincirler
kurmaya çalışan, ilişkilere ve süreçlere
odaklanmayan, sıkı bir şekilde ampirik, deneysel,
pozitivist, “data” üretmeye meraklı bu “sosyal
psikoloji”yi sosyal bilimin bir parçası olarak
görmek de çok mümkün değil.
Ancak bunu burada bırakmak istemiyorum çünkü bu
sosyal psikolojinin kendi içinde ciddi
farklılaşmaları var. Genel olarak psikolojinin
bütün açılımlarıyla bilimsel olmadığı tezinin ise
savunulması son derece güç bir tez olduğunu, çünkü
beden-zihin bütünlüğü düşüncesinin
analitik-bilimsel-ampirik gözlemleri gerekli
kıldığı kanaatindeyim. Bu sosyal psikoloji için de
geçerli. Bunun yanında pozitif bilimlerindeki
gelişmelerinde tarihsel bağlamda ciddi dönüşümler
geçirdiğini (Elms, 1975), sosyal psikolojinin de
geçirdiği dönüşümlerin tarihsel bir değeri ve
önemi olduğu düşünülebilir.
Sosyal psikolojinin tarihsel sorunları ve
ideolojik yönelimlerini en açık şekilde deşifre
eden psikologlar sosyal psikolojinin bir sosyal
bilim olma özelliğini anlayabildiğim kadarıyla
tartışmamaktadırlar (örnekler için Samelson, 1974,
1986; Sampson, 1977, 1981; Sarason, 1981; Tolman,
1998). Örneğin Franz Samelson (1974, 1986) son
derece yetkin bir şekilde sosyal psikolojinin
“orijin mitini” tartışırken; ve Compteçu
pozitivizmin bir siyasal doktrin olduğunu ortaya
koyarken; Compte’un toplumsal devrimlerin olmaması
ve isçi sınıfının devrimci fikirlerini bırakması
için Pozitivizm’i önerdiğini yazarken; ve
Allport’un Compte’u kutlayarak liberalist (whiggish)
bir tarih yazımına giriştiğini ileri sürerken;
sosyal psikolojinin sosyal bilimsel değerini
tartışmaması önemlidir. Ya da tarih tezinin en
büyük savunucusu Gergen (2001) “postmodern bir
bağlamda psikoloji bilimi” derken ve artık
anaakımla bir uzlaşma arayışına girerken, sadece
kendisinin postmodernist olmasından kaynaklanan
kimi tutarsızlıklarla mi malul? Açıkça, bunlar bir
gösterge sayılmayabilir ve sosyal bilimin ne olup
olmadığı sorunu gündemimizi işgal etmesi
gerekebilir. Öyle görünüyor ki bilimsellik sorunu
mutlaka bütünlüklü bir bilim felsefesi tartışması
içinde yer almalı ve sosyal psikolojinin
bilimselliği diğer sosyal alanlarla beraber
değerlendirilmelidir. Örneğin sağlık ile psikoloji
arasındaki bağlar psikolojinin ve sosyal
psikolojinin kimi yönlerinin ampirik-analitik
düşünceye ne derece açık olması gerektiğini
göstermektedir. Fakat diğer yandan da insanin
organizmik bir varlık olmasına yapılan aşırı
vurgunun da günümüzde ideolojik bir değeri
olduğunu teslim etmek gerekir. Bilim felsefesinin
bu anlamda genel olarak psikolojiyi masaya
yatırması gerekmektedir.
Sosyal psikolojik bilginin ve “sosyal
psikolojiklerin” sosyolojisi
Kralın çıplaklığını ve çirkinliğini açıklarken bir
daha vurgulanması gereken en önemli nokta
Amerikalı sosyal psikolojinin bir bu haliyle bir
ciddi bir politik aktivite olduğudur. Çok önemli
görülen zihinsel yükleme ve çelişki kuramları
Amerika’daki tuzu kuru orta sınıfın ya da
“Carla”nin yaşamının bir sorunudur (Israel, 1979;
Sampson, 1977). Ya da Türkiye’de Kürtler üzerine
yapılan bir çalışmaya dair ortalıklarda sözü
edilen trajik-komik hikayeler boşuna olmasa gerek.
Bir profesörün Kürtleri Müslüman oldukları için
bir Türk grubu olarak görmesini nasıl
değerlendirelim? Kürtlüğü inkar etme noktasına
gelebilen bir cehaleti, bir sosyal psikoloji
profesörünü, neo-liberal söylem içinde bir sosyal
psikoloji eğitimi almış birisi anlayabilir, ama bu
cehaleti affedemez.
Psikolojik bilginin de bir sosyolojisi olduğunu
söylemek sanırım bilgi sosyolojisi için olağan,
ama bundan yaklaşık 30 yıl önceki sosyal
psikologlar için yeni bir şeydi (Buss, 1975). Ek
olarak Türkiye’de kimi sosyal psikologların çok
iyi standartlarda hayatlar sürdürdüklerini,
liberalizmlerini açıktan deklare ettiklerini ve
gerektiğinde “bir Amerikali'dan daha Amerikalı” (Gergen,
Gülerce, Lock, & Misra 1996, s. 501) olduklarını
ifade etmekte yarar var. En azından biliyoruz ki
önemli bir kısım sosyal psikologun “sosyal
psikolojik” birer hayatları var. Yani amerikan
sosyal psikolojisi kişisel anlam evrenlerinin
ayrılmaz bir parçası. Sosyolojiden nefret eden
sosyal psikologları ağırlayan ülkemizin
sosyolojisi değiştiğinde, nefretin de sona
ereceğini ve disiplinlerarasi bir sosyal
psikolojinin daha da gelişeceğini düşünüyorum.
Farklı ve/veya yeni yönelimlerin sorunları ve
sınırları
Bütün bunlara rağmen sosyal psikolojide ihmal
edilemeyecek derecede önemli bir potansiyel
bulunmaktadır. Bu potansiyel parçalara ayrılmış
ampirik araştırmalardan ziyade kuramsal
yönelimlerin, geniş teorilerin varlığından ileri
gelmektedir. İyi bir kuramsal çerçeve değişik
alanlardaki farklı odakları olan çalışmaları bir
araya getirip ortaya bir “Geştalt” çıkarabilir.
Odak noktası Amerika olduğu için, Avrupa’daki
çalışmaları, örneğin sosyal temsiller kuramını
dışarıda bırakıyorum.
Bütünlüklü-kapsayıcı anaakım kuramlar
Bu yaklaşımlardan en önemli gördüğüm Kuzey Amerika
bazlı iki tanesini örnek vermek istiyorum. Bunlar
bağlanma teorisi (Hazan & Shaver, 1994) ve
deneysel varoluşçuluk (Pyszczynski, Greenberg, &
Solomon, 1997). Bağlanma teorisi temel olarak
psikanalitik gelenekten İngiliz John Bowlby’nin
bağlanma ve nesne ilişkileri kuramına
dayanmaktadır. Bağlanma teorisi anne-çocuk
arasındaki bağlanma ilişkisine ve bununla ilişkili
olarak genellikle çiftler arasındaki ilişkilerin
doğasına eğilir. Örneğin, evrimsel adaptasyon
açısından tartışılmaz bir önemi olan çocukluktaki
bağlanma sisteminin temel özelliklerinin yetişkin
ilişkilerinde de sürdüğünü gösteren çalışmalar
bulunmaktadır (Hazan & Shaver, 1987). Bunun
yanında “bağlanma stili” kavramı ile yürütülen
araştırmalar insanların duygularını nasıl
düzenlediklerine, stresle nasıl basa çıktıklarına,
ilişki tatminine ve depresyona kadar bu çok konuda
anlamlı mesajlar vermektedir (ör: Lopez & Brennan,
2000). En önemlisi bu teori içerisinde kişi ya da
birey diğer kişilerle beraber ilişki bağlamı
içerisinde değerlendirilmektedir (ör: Pietromonaco
& Barett, 2000). Her ne kadar bu ilişki bağlamı
içerisindeki kişi algısı dilsel bağlama oturmasa
da, çok daha uygun bir özne algısı sunmaktadır. Bu
konuda ayrıca Amerika bazlı sosyal psikolojinin
Bolwby’nin teorisini iğdiş ettiğini yazan Avrupalı
araştırmacılar da bulunmaktadır[11].
Diğer kuram, bağlanma teorisiyle
karşılaştırıldığında daha zayıf olduğunu
düşündüğüm ama “felsefi” bir zemine oturduğu için
ilgi çeken, deneysel varoluşçuluk (Terror
Management Theory). Bu kuramın üzerine oturduğu
temel varsayım şudur ki, insanlar olumlu birer
varlık olmalarının bilgisiyle yasamaya
çalıştıkları su çaresiz hayatlarını anlamlandırmak
zorundadırlar. Dolayısıyla bu teori içerisinde
anlam ihtiyacı ve anlamlılık duygusunun verdiği
güven hissi önemli bir yer tutmaktadır. Bu
anlamlılığa ve güven hissine olan ihtiyaç kendini
en çok olum tehdidi altında hissettirmektedir.
Dolayısıyla olumlu oldukları hatırlatıldığında
insanlar kendi sembolik varlık zeminlerini ya da
dünya görüşlerini aktive etmekte ve kendilerine
güven veren ne varsa harekete geçirmektedirler. Bu
siyasal davranış ta olabilir, sevgilinin yanında
olmasını istemek te olabilir, bedenini süslemek te,
bir şeyler satın almak ta…(toplu sonuçlar için,
Pyszczynski, Greenberg, & Goldenberg, 2004). Bu
kuram deneysel olarak göstermeyi başarmıştır ki
Bush’un tekrar seçilmesinin altında biraz da bu
korku ve güvenlik ihtiyacı bulunmaktadır (Landau
ve ark, 2004). Kuramın malum sıkıntılı yani
deneysel olmak durumunda olması, hipotez bazlı
araştırma surecinin içine sıkışmış olması ve tabii
bir de en kötüsü, içsel nitelikleri itibariyle
90’ların başında gelişen neo-liberal bir tez
olması. Yani ortada Sartre’ın siyasallığından,
hatta varoluşçuluk bir Humanizmadir adli
denemesinden (1948) kalıntı yok. Sadece
varoluculuktaki birey vurgusunun kapitalizmin
ihtiyaçlarına göre yorumlanmış bir sekli var. O
haliyle bile ilgi çekici olabilen, çünkü gücünü
Amerika’nın (Bati’nin) inkar ettiği “ölümden” alan
bir kuram[12]. Bu çerçeveye uygun şekilde
Türkiye’de de örneğin Victor Frankl’ın bazı
kitapları çevrilmiş, geçtiğimiz yüzyılın en büyük
sorunlarından birisi olan varoluşsal anlam sosyal
psikolojik literatüre kazandırılmıştır.
Postmodernizm
1980’lerin başından itibaren diğer sosyal
bilimlerde olduğu gibi postmodernizm psikolojiyi
ve ilk önce de sosyal psikolojiyi etkilemeye
başladı. Yine Kenneth Gergen’nin başrolde olduğu
postmodernizm tartışmalarının temel ekseninde
modernist psikolojiye dair bir kaç temel eleştiri
bulunuyor. Gergen’e (1994, 2001) göre aydınlanma
etkisi altındaki modern psikolojinin en önemli
vurgularından birisi bireysel bilginin ve bireyin
zihninin içinin önemi. Modern psikolojide insan
zihninin sistematik araştırmayla
keşfedilebileceğine dair bir vurgu, dünyanın ve
insan zihninin nesnelliğinin verili olduğu, nesnel
gözlemlerle, sebep sonuç ilişkileriyle ve
dolayısıyla deneysel gözlemlerle bu keşfin
gerçekleştirilebileceğine dair bir inanç
bulunmaktadır. Bu bağlamda dil büyük harflerle
yazılan “Gerçekliğin” sadece taşıyıcısıdır.
Buna karşılık postmodernizm dilin toplumsal olarak
inşa edilmiş ve hiç bir şekilde nesnel olmayan
bilgiyi taşıdığını, dolayısıyla “mahrem bir dil”in
mümkün olmadığını, “gerçeğin” insanların
etkileşimi sonucu ortaya çıktığını, dilin
etkileşim içinde anlam kazandığını ve dolayısıyla
“dil oyunlarının” kaçınılmaz olduğunu iddia
etmektedir (Gergen, 2001)[13]. Buna paralel olarak
postmodernizmdeki birey algısı modern birey
algısından epey bir farklılık gösterir. Kaba
hatlarıyla vermek gerekirse, postmodern birey bir
merkezi olmayan (decentered); imajinatif; bir özü
olmayan; bir çok alternatif hayat hikayesiyle
beraber adeta bir çoklu “metin” olarak varolan;
toplumsal olarak inşa olmuş çoklu bir benlik
yapısına sahip; çoğul ilişkileri ve parçalı
kimlikleri beraber yasayan; dolayısıyla parçalı
bilince sahip; teknoloji tarafından sarmalanmış;
yasamı teatral bir havada rol gereği oynayan;
tercih ettiğini düşünen ama hiç bir şekilde tercih
edemeyen; silinmiş ve erimiş bir varlık (ör:
eleştiriler için Dowd, 1991; Smith, 1994). Bu
tanımlara uygun şekilde Dowd (1991), postmodern
donemde sosyal psikolojinin öznesi olmayan bir
bilim olmaya doğru gittiğini ileri sürmüştür.
Öznesi olmayan bir sosyal psikoloji, araştırma
nesnesi olmayan bir “bilimdir”, yani bir hiçtir.
Doğal olarak, postmodernizme karsı ciddi modernist
eleştiriler var ve öyle görünüyor ki bu
eleştiriler postmodernizmi daha “uzlaşmacı” bir
zemine çekmektedir (Friedman, 2002). Modernist
eleştirilerin basında postmodernizmin bütün
değerlerin eşit olduğuna yani ahlaki göreliliğe
dair yaptığı aşırı vurgu gelmektedir. İyi toplum,
iyi yaşam gibi hedefleri çokça sorgulayan
postmodernler, farklı anlam sistemleri arasındaki
diyaloğu ve dolayısıyla diyalojik bir uzlaşmayı
savunuyorlar ama politik bir paralizasyonu da
yaşıyorlar (Prilleltensky, 1997). Postmodernizmle
gelişeceği düşünülen kimi potansiyellerin, mesela
pragmatiklik, kültürler-arası diyalog, ya da
niteliksel çalışmaların zaten psikolojide var olan
ya da çok önceleri tartışılan hususlar olduğunu
dile getirenler bulunmaktadır. Örneğin Teo ve
Febbraro (2002) psikolojinin kimi sorunlarından
örneğin romantizmi değil de modernizmi sorumlu
tutmanın kendisinin bir postmodern “yükleme
hatası”[14] olduğunu, baskının sadece dilde gizli
bir şey olmadığını, toplumsal gerçekliğin bir
parçası olduğunu, ve postmodernizmin kendisiyle
çelişerek Avrupa-merkezli bir “dil oyunu” olduğunu
söylüyorlar. Hatta tartışmalar esnasında
postmodernizmin bütün psikolojiyi sardığı bir
hipotetik durumda psikolojinin değişik “seslerden”
oluşan bir kakofoniye dönüşebileceğini iddia
edenler bulunmaktadır. Benzer şekilde Locke
(2002), “gerçeklikten özgürleştirilecek olan
psikolojinin” ölü bir fantezi dünyasından ibaret
olacağını, dolayısıyla en iyisinin postmodernizmi
ihmal etmek olduğunu, zaten sonunda
postmodernizmin de kendi kendini bir fantezi
dünyası içerisinde yok edeceğini yazmıştır[15].
Bütün bunlar postmodernizmi kurtuluşçu bir
psikolojinin çerçevesinde değerlendirdiğimizde
sorunlu kılmakta ancak postmodernizmle daha da
önem kazanan niteliksel çalışmalar hakkında
bizleri uyarmaktadır. Postmodernizm entelektüel
olarak uyarıcı bir etkisi olan ama en önemlisi
insani varoluşun anlatısal yanına yaptığı vurguyla
önem kazanan bir akim. Fakat bir yöntemsel yönelim
olarak niteliksel çalışmalar sadece postmodern bir
çerçevede gerçekleştirilmemektedir,
eleştirel-kurtuluşçu bir psikolojinin da ayrılmaz
bir parçası olarak değerlendirilmektedir ve
anlaşılan bu eleştirel psikolojiye sırf
postmodernizmin hediyesi değildir.
Niteliksel çalışmalar
Psikolojide yaklaşık son yirmi yılda yükselen bir
yöntem olarak “anlatı” bir çok acıdan yukarıda
bahsedilen bilimsel paradigmanın sıkıntıların
kimilerine bir cevap niteliği de taşımaktadır.
Avrupalı ve daha koklu bir teori olduğu için
sosyal temsiller kuramını bir kenara bırakırsak,
niteliksel yöntemler temel olarak söylem ve içerik
analizi, görüşme analizlerini, otobiyografik
analiz ve hayat hikayesi analizlerini içeriyor,
ancak bunlarla sinirli görünmeyen bir yöntemsel
yönelim. Altında kuvvetli bir felsefi zemin (ör:
Paul Ricoeur) bulunan bu yönelimin öznellik algısı
da farklı tabii ki. Pozitivist psikoloji, yani
insanların neye “sahip olduğu” ve ne “yaptığıyla”
fazlaca uğrasan ve niceliksel yöntemlerle çalışan
psikoloji, insanların ne “söylediklerini” ihmal
etmekte, insanların içinde yaşadıkları ve diğer
insanlarla siyasal bir atmosferin içinde
oluşturdukları anlam evrenini görememektedir.
Niteliksel çalışmalar sosyal psikolojiyi felsefe,
sosyoloji, dahası eleştirel kuramla buluşturmakta
ve daha sosyal bir sosyal psikolojinin oluşmasına
bir zemin sağlamaktadır.
Ian Parker (2004) gibi Marksist eleştirel
psikologlar ise “söylem analizi” tekniğini
psikolojide ideoloji hususunu çalışmak için en
önemli araç olarak görüyorlar. Söylem analizi
insanların farklı “seslerinin” ideolojik
yansımalarını düzeni teshir edecek şekilde ortaya
çıkarabilecek bir araç iken, genel olarak
niteliksel analiz eleştirel ve kurtuluşçu
düşünceye önemli araçlar sağlamaktadır. Örneğin,
geleneksel yöntemlerde araştırmacı “deneklerine”
yabancı iken, niteliksel araştırmalarda bu
yabancılık minimuma inmekte ve insanla, kişiyle,
kişilerin biricikliğiyle, mahrem yaşamlarıyla ve
ayni zamanda kültürün ve toplumsal düzenin insan
üzerindeki etkileriyle temas sağlamaktadır.
Kültürel sembolizmin sosyal psikolojik anlatının
içerisine girmesi “evrenselci” vurgunun açıklayıcı
gücünü sarsmakta ve sosyal psikolojinin kendi
temellerini sorgulanmasını getirmektedir.
Niteliksel calışmalarda insan
kişisel-kültürel-politik anlamlar üreten ya da
inşa eden bir özne olarak algılanmakta ve bu da
diyalektik yaklaşımlarla bir ölçüde uyumu
berberinde getirmektedir. Zira diyalektik
yaklaşımlardaki toplumsal insanin toplumsal
bütünlüğü içerisinde değerlendirilmesi gerektiği
tezi, sosyal inşacılıkla bir ölçüde kuramsal
bütünlük göstermektedir. Bu noktada,
sorunsallaştırdığımız psikolojinin içerisindeki
kurtuluşçu canlanmalara kısaca değinmek gerekiyor.
Kurtuluşçu ve komünüteryan sosyal psikoloji:
“Sumus, ergo sum”[16]
Doğal olarak pozitivizm ve postmodernizmle hem
büyümüş hem de hastalanmış bulunan sosyal
psikolojiye verilebilecek en iyi reçetelerden
birisi tarihsel ve eleştirel bir bilim pratiğidir.
Bu konuda kuramsal yaklaşımlardan kriz döneminin
tesiri ile çıkanlar diyalektik, ideoloji, bilgi
sosyolojisi, hümanizm gibi kavramların sosyal
psikolojinin ve sosyal bireyin durumunu
anlamaktaki önemine işaret ederken, yeni
yönelimler komünüteryan-eleştirel bir felsefe
içerisinde daha zengin bir kavram setini gündeme
getirmeye çalışmakta, örneğin açıktan küreselleşme
ve yoksulluğu tartışmakta ya da farklı kimliklerin
“seslilik” sorununa ve etik problemlere el
atmakta, farklı yöntemleri bünyesine
barındırmaktadır.
Okuyucunun Marksist bir psikolojinin ana
hatlarının neler olabileceğini merak edeceğinden,
bunu ortaya koymak gerekir. Ancak kanaatim odur ki
psikoloji ile uğrasan Marksistler, insanların
sosyal psikolojik süreçlerine dair doğrudan tarif
eden kavramlar ve konseptler üretmektense, daha
çok Marksizm’i temel bir kuramsal (ör: Tolman,
1995) ve etik (Prilleltensky, 1997) bir çerçeve
olarak görüyorlar. Yani kuramsal bazda Marksist
yaklaşımlar bir yandan oldukça ön açıcı gibi
görünürken, bir yandan bu kuramsal çerçeve
içerisinde insani varoluşun çeşitli yanlarını
tanımlayan kavramların üretiminde kimi sıkıntılar
var gibi görünmektedir. Örneğin, kuramsal bir
bütünlük içerisinde Amerikalı Marksist sosyal
psikologlar diyalektik bir psikoloji üzerine
eğilmiş (ör: Smith, 1977) ve egemen psikolojiyi
yetkin bir şekilde eleştirmişlerdir. Fakat,
örneğin diyalektik yöntem ile, kavram yaratmak
konusunda (ör: Prilleltensky & Gonick, 1996) o
kadar başarılı görünmemektedirler. Dolayısıyla
sürekli olgu üreten ve kuramsal bir bütünlükten
yoksun egemen psikolojinin tersi bir durum ortaya
çıkmaktadır.
Bu konudaki Holzkamp ve Alman Eleştirel
Psikolojisi’ni (Teo, 1998; Osterkamp, 1999) ve
politik psikolojiyi Marksizm çerçevesinde okuyan
araştırmaları (ör: Prilleltensky & Gonick, 1996;
R. J. Smith, 1985) bir kenara ayırmak gerekiyor.
Teo’nun (1998) Holzkamp yorumlarından anlaşıldığı
kadarıyla Eleştirel Psikoloji içerisinde öznellik
hakkında yeni olgular-kavramlar (ör: eylem
potansiyeli gibi, Tolman, 1998) ve yaklaşımlar da
inşa edilmeye çalışılmış, ancak Holzkamp’ın “bütün
psikolojiyi yeni bir bilimsel temele” oturtmadaki
“haddini bilmez” tavrı diğer eleştirel psikologlar
tarafından eleştirilmiştir[17]. Bunun yanında
Holzkamp’ın Leninist bir Marksizm’i savunarak
diğer Marksistlerle tartışmaya girmesi “sistemik
bir bilim modeli” oluşturma sürecini zedelemiş
gibi görünmektedir. Bütün bunlara rağmen Alman
eleştirel Psikolojisi Marksizm’in psikoloji
alanındaki en bütünlüklü projesi olmayı
sürdürmekte, günümüz psikolojisinin güdüklüğünü,
ufuksuzluğunu bir ölçüde kırmaktadır.
Marksizm’in Sosyetik yorumları, eleştirel teorinin
ve dolayısıyla eleştirel psikolojinin
kaynaklarından birisi olan Frankfurt Okulu
tarafından da eleştirilmiş (ör: Marcuse,
1954)[18], hatta özellikle sosyal psikoloji
içerisinde Marksizm’in tutunamayışının
nedenlerinden birisi olarak görülmüştür (Minton,
1988). Bu konuda en çarpıcı örnek J. F. Brown ve
1936 yılında yazdığı Psikoloji ve Toplumsal Düzen
isimli kitabidir. Kitapta açıktan ekonomik
determinizmi savunan, daha doğrusu Marx’in
tarihsel materyalizmini tamamen ekonomik süreçler
üzerinden okuyan Brown, üzerinde çalıştığı insani
öznelliğinin diyalektik doğasını kavramakta
sıkıntı çekmiştir. Fakat paralel olarak gelişen
Frankfurt Okulu insani öznelliği kavrarken
Hegel’e, Hegelyen Marx’a, yani Marx’in ilk donem
yazılarına odaklanmış, bilinç sorununa ve bilincin
diyalektiğine eğilmiş, Freud ve Marx’i
birleştirmekte çok daha basarili olmuştur.
Benzer şekilde Muzafer Sherif, 1936 yılında
doktora tezi olan Sosyal Normların Psikolojisi’ni
yayınlamış ve Frankfurt ve Geştalt okullarının
açık etkisiyle bütünlüklü Marksist nosyonlarını
ortaya koymuştur. Hatta Türkiye’den tamamen
ayrıldıktan sonra, Cantril ile beraber 1947
yılında kaleme aldığı Ego İlgileri Psikolojisi
kitabında Sovyet sistemine ve Marksizm’ine olan
sempatisini hakli olarak ortaya koymuş, ancak daha
sonra Sherif bu kitabi ile pek de anılmamıştır.
Günümüzde Sherif’in 1936’daki kitabına verilen bir
dolu referans ise kitabin içinde çeşitli
noktalarda gecen politik bağlamın öneminden
tamamen koparılmıştır. Kavramsal bazda bir
değerlendirme yapmak gerekirse, Sovyet
Marksizmi’nin kavramsal yapısı, Frankfurt
Okulu’nun ya da neo-Marksizmin kavramsal yapısıyla
karşılaştırıldığında sosyal psikolojiye daha uygun
bir zemin sağlayamamaktadır. Bu değerlendirme ise
şüphesiz daha ayrıntılı bir çalışmayı
gerektirmektedir.
Sosyal psikoloji içerisinde Marksizme olan ilgi
kriz donemi ile ateşlenmiş, bu konudaki en açık
yayın ise 1984 yılında Psikoloji’de Diyalektik ve
İdeoloji ismiyle Larsen (1984) tarafından
toplanmıştır. Az sayıdaki Marksist psikologları
bir araya getiren kitap bir çok acıdan önemli bir
kaynak durumundadır. Bunun dışında Tolman’in
(1994) Alman eleştirel Psikolojisinin ana
hatlarını ortaya koyduğu bir kitabi ve Eleştirel
Sosyal Psikoloji (Ibanez & Iniguez, 1997)
alanındaki ilk derleme de okuyucu için kaynak
teşkil etmektedir. Türkçe’de ise tartışmasız en
önemli kaynak su anda Parker ve Spears (1996)
tarafından toparlanmış, Kemal Sayar’ın çevirisi
olan Psikoloji ve Toplum: Radikal Teori ve Pratik
isimli kitaptır. Bütün bu yayınlar şüphesiz ki
dünyanın 80’ler sonrasında içine düştüğü politik
durumdan açıkça etkilenerek oluştular.
Kendi içindeki gerginlikleri ne olursa olsun,
psikolojinin “öznesinin” doğasına ya da kurulusuna
dair Marksizm çok önemli kuramsal araçlar
sunmakta, uygun bir eleştirel zemin sağlamaktadır.
Bu kuramsal çerçeve içerisinde yapılması gereken
ise olan görgül, yorumsamalı, anlatısal ve
katılımcı çalışmalar ortaya koymak ve yeni
kavramlar, olgular üretmektir. Ayrıca, Marksist
bir eleştirel psikolojinin ne derece anaakım
psikoloji ile bir evlilik içerisinde olacağı bir
soru işaretidir. Kanımca tam bir kopuş ve reddi
miras kolay kolay mümkün olmayacak, ancak
dönüştürücü bir psikoloji pratiği dönüşümün ruhuna
uygun bir şekilde süregelen kavramları yeniden
yorumlayabilecektir. Bu hususta Teo’nun (1999)
psikolojinin üç ayrı ama birebiriyle ilişkili
fonksiyonuna dair koyduğu çerçeveyi anlamlı
buluyorum. Teo (1999) psikolojide “bilim”,
“kültür” ve “eleştiri” olmak üzere üç fonksiyondan
bahsetmekte ve bilimin analitik değerlendirmeler;
kültürün olguları anlamlandırma; ve eleştirinin de
psikolojik bilginin oluşumu, yeniden oluşumu ve
yapısökümü gibi fonksiyonlarının olduğunu
tartışmaktadır. Bu çerçevede üzerinden
değerlendirildiğinde, eleştirel psikolojinin
egemen psikolojiden koparak varolabilmesi için
kendi bilimsel ve kültürel pratiğini yaratması
gerektiğini görüyoruz. Ancak bugüne kadar bilimsel
ve kültürel alanda oluşan bilgiyi tamamen
reddetmenin getirileri ve götürüleri iyi
değerlendirilmeli ve eleştirel psikolojinin nasıl
bir epistemolojik yapısı olacağı tartışılmalıdır.
Bütün bunlar başka bir yazının konusu olmayı
beklemektedir.
Sonuç: Türkiye’de eleştirel psikoloji
olanakları ve toplumsal kader
Türkiye’nin her zaman için yeniliklere ve yeni
dönüşümlere gebe bir ülke olduğunu
düşünebileceğimizden, Carla’nın hayatına
alternatif bir anlayış getirme görevini, ya da
Carla’yı farklı okuma yollarını da (Zeynep olarak
mesela) Türkiye’de yaratmak gerekiyor. Türkiye’de
genel olarak psikolojinin ve özel olarak sosyal
psikolojinin durumunun iyileşmesi, felsefe ve
sosyolojiyle buluşması için hem psikoloji içinde
hem de ayrı olarak konferanslar düzenlenebilir,
yaz okulları açılabilir ve sonunda bir yüksek
lisans programı oluşturulabilir. Güney Afrika,
Avustralya gibi ülkelerde bunların örnekleri
mevcut. Bu çalışmalar için canlanmalar geçtiğimiz
yaz düzenlenen (2004) Ulusal Psikoloji
Konferansı’nda Psikoloji ve İdeoloji isimli bir
panel ve eleştirel içerikli sunuşlarda çekirdek
olarak kendini göstermiş ve bu derleme ile iyi bir
başlangıç yapmıştır.
Her ne kadar komünüteryan bir psikolojik
yaklaşımın avantajlarının yanında olası sorunları
bulunsa da, iddiamız odur ki kurtuluşçu
komünüteryanizm alternatifleri arasında günümüz
dünyasının toplumsal ve dolayısıyla bireysel
sorunlarına en bütünlüklü biçimde yaklaşandır.
Türkiye’de ve dünyada baskı altında, etnik ve
dinsel gruplar, tabii ki kadınlar, eşcinseller,
engelliler ve başkaları bulunmaktadır. Bir de
bütün bunları ortaklayan, neo-liberal ekonomik
politikaların azdırdığı bir yoksulluk olgusu ve
büyük bir ahlaksızlık olarak eşitsizlik var
önümüzde. Bütün bunları aynı anda önüne koyacak
olan psikoloji kurtuluşçu ve komünüteryan tezlere
gebedir.
Son olarak eklemek gerekir ki bir sosyal bilim
olarak psikolojik bilginin üretiminde bulunan
insanlar kişisel kaderleriyle toplumsal kaderi,
kişisel gelişimleriyle toplumsal gelişimi
buluşturmak zorundadırlar. Bu duygu kişisel
gündemimizi meşgul etmediği surece içinde
yasadığımız dünyaya yabancılaşan bir varoluşun
içerisine gireceğimizi ve bu yabancılığın er geç
insanlık tarihine bir trajedi olarak geri
döneceğini ya da dönüyor olduğunu ifade etmek
isterim.
|