NEVROZLAR
Nevrozlar; sinir sisteminin fonksiyonel bozukluğu
sonucunda ortaya çıkan, çeşitli nörolojik ve
psişik belirtilerle, bu çerçevede, emosyonel
labilite, fiziksel ve ruhsal yorgunluk, somatik
şikayetler ve başka bunun gibi patolojik
durumlarla ortaya çıkan hastalıklardır. "Nevroz"
terimini ilk defa 1776 yılında Hollandalı hekim U.
Gullen tarafından önerilmiştir. XIX. asrın
sonlarına kadar bazı somatik, nörolojik, ruhsal ve
diğer hastalıklar nevrozlar gibi kabul edilirdi.
F. Pinel körlüğü, sağırlığı, bağırsak
tıkanıklığını, tetanus hastalığınıda nevroz
olduğunu düşünüyordu. M. Romberg ise hatta
felçleri, beyin sifilizini, periferik sinir
sisteminin hastalıklarını nevrozlar gibi takdim
etmeye gayret göstermişlerdir. XIX. asrın sonuna
doğru patoloji anatomiyanın, histolojinin
gelişmesi ile ilgili olarak nevroz konusuna
yaklaşım değişmeye başladı ve onun MSS'de hiçbir
değişiklik oluşturmayan, sırf fonksiyonal bir
hastalık olduğu tesbit edildi. 1911 yılında P.
Janet nevrozların oluşmasında psikogenlerin rolünü
tesbit ederek gösterdi ki, basit reaksiyonlar (psikonörolojik
belirtiler) daha karmaşık reaksiyonların (yüksek
sinir faaliyetinin) uyuşmazlığı, daha doğrusu,
onların dengesinin bozulması sonucunda meydana
gelmektedir. Bu düşünceleri savunan P. Duboya
(1912) "nevroz" terimini "psikonevroz" terimi ile
değiştirmeyi önerdi.
Nevrozların çağdaş tasnifatı hâlâ da
tartışmalıdır. Bazı bilim adamlarının fikrine göre
nevrozların klasik üç tipi:
1. Nevrosteniya Obsessif Durumlar Nevrozu
2. Histeri ve onunla birlikte diğer nevrozlar
3. Nevrotik Durumlar,
mevcuttur.
Bunlara hipokondriyazis, depressif nevroz, fobi
nevrozu, vejetanevroz v.s. de dahil edilebilir.
NEVRASTENİ
Nevrozların en yaygın tipi olan nevrasteni ilk kez
1869 yılında American Psikiyatrist C. Brid
tarafından tanımlanmıştır. Yazarın düşüncelerine
göre sanayinin süratli gelişmesi ile ilgili olarak
oluşan stress bu hastalığın meydana çıkmasında
önemli rol oynayan etkenlerdendir. Hastalığın
klinik görünümünü oluşturan temel semptom yapısı
astenidir. Hasta en basit bir işi gördüğü zaman
bile çok çabuk yorulur, ruh hali değişir, en basit
sebebe bağlı affektif tepkiler ortaya koyar.
Çeşitli tiplerde ortaya çıkan uyku bozuklukları;
geç uyuma, yüzeysel uyku, kabus görmeler, uykudan
uyanırken kendini mutsuz hissetme v.s. gibi
belirtiler tesbit edilir.
Hastalığın kliniğinde dikkati çeken üç aşamayı
görmek mümkündür.
a- Hipersteniya
b- Huzursuz edici zayıflık
c- Hiposteniya
Nevrasteninin seyrinde peşpeşe zayıflık tesbit
edilen bu aşamalara bazı araştırmacılar hastalığın
sub-grupları gibi yaklaşır.
Hipersteni aşamasında rastlanan başlıca
belirtiler; uyarana karşı hassasiyetin artması,
sabırsızlık, sebatsızlık, çabuk sinirlenme ve
dikkatin bozulmasıdır. Bazı durumlarda "astenik
mentizm", yani düşüncelerin karmaşıklığı tesbit
edilebilir. Bir müddet geçtikten sonra hastalığın
kliniği tedricen değişir, huzursuz edici zayıflık
belirtileri; genel zayıflık, ruh halinin sık sık
düşmesi, uykuculuk gibi belirtiler ortaya çıkar.
Hastalığın sonraki aşaması hiposteni; ruhsal ve
fiziksel yorgunluğun baskın olması ile ortaya
çıkar. Yukarıda belirtilen aşamaların süresi
hastalığın ağırlık derecesinden, organizmanın
bireysel direncinden, en önemlisi ise hastalığın
oluşmasında temel bir yer tutan zararlı etkenlerin
(ruhsal travmalar, gerilimli çalışma ortamı,
toksik nedenler v.s.) devam etmesine bağlıdır.
Bazı durumlarda hastalık aylarca devam edebilir.
Bazen ise yıllarca sürebilir. Bu durumlarda
kişiliğin nevrotik gelişimi ihtimalini düşünmek
gerekir. O. V. Kerbikov (1958) nevrotik oluşumun
başlıca nedenini uzun süre devam eden ruhsal
travma ile izah etmektedir ve şahsın bu etkinin
mengenesinden sıkışıp kaldığını belirtmektedir. Bu
dönemde nevrotik belirtilerle birlikte hastanın
kişiliğinde ortaya çıkan bazı değişiklikler
(gereğinden fazla heyecan reaksiyonları, genel
yorgunluk, küçük sebeplere bile sinirlenmek,
affektif tepkiler ortaya koymak v.s.) ön plana
çıkar ve sanki şahsın devamlı bir karakteri
durumuna dönüşür. Hastalar kendi eylemlerine karşı
iç görüş kazansalar da onları huzursuz eden
belirtilerden sıyrılmamaktadırlar.
Nevrasteni döneminde, bir kaide olarak, vejetatif
sinir sisteminin normal aktiviteleri değişir ve
bunun sonucunda iç organların disfonksiyonu ortaya
çıkar. Beynin kortikal ve subkortikal bölgelerinin
nörodinamiğinin bozulması sonucunda oluşan bu gibi
haller hiç bir organik temeli olmayan fonksiyonel
bir patoloji gibi değerlendirilir.
Vejetatif sinir sisteminin bozulması neticesinde
ortaya çıkan evrensel belirtilerden biri de
başağrısı ve başdönmesidir. Spesifik künt,
sıkıştırıcı ağrılar şeklinde olan başağrılarına
hastalığın tüm dönemlerinde rastlanır. Diğer
vejetatif belirtilerden nefes darlığı, kalp
çarpıntısı, kalp bölgesinde künt (bazen aksine
saplanıcı) ağrılar, periferin uyuşması mevcut
olabilir. Bazı hastalarda gastrointestinal sisteme
ait bozukluklar, meselâ, mide ve bağırsaklarda
rahatsız edici hislerin duyulması, iştahın
bozulması, kabızlık (veya sık sık defekasyon
ihtiyacı), mide hıçkırığı, geğirme v.s. belirtiler
gözlenir. Gösterilen belirtiler devamlılık
arzetmez, hastanın sinirlenmesi, emosyonel
gerilimin şiddetlenmesi ile ilgili olarak ortaya
çıkar. Tesbit edilen subjektif şikayetlerle
birlikte bazen bazı objektif belirtilerde tesbit
edilir. Meselâ, taşikardi, bradikardi, kan
basıncının değişmesi, terleme, akrosiyanoz, v.s.
Gösterilen belirtilerin hepsi aynı döneme denk
düşmez, onlar ara sıra birbiri ile yer
değiştirerek ortaya çıkar.
İç organların "anormal" faaliyetini hisseden
hastalar çoğu durumlarda dahiliyecilere
başvururlar. Nevrozların bilimsel temellerle
öğrenilmesinden, önceki dönemlerde (1950. yılların
öncesi) iç organlarında şikayet eden hastaları
"kalp nevrozu", "Mide nevrozu", "Karaciğer
nevrozu" v.s. diye isimlendirirlerdi
Nevrasteniden sıkıntı çeken hastaların başlıca
özelliklerinden biri de onların son derece, kendi
hastalıklarını "abartmalarıdır." Öyle ki,
nevrasteni kendini ağır hasta gibi ortaya koyar,
muhtelif hekimlere müracaat eder, bütün
muayenelerden geçmeye gayret ederler. Gerekli
psikiyatrik yardımı alamayan bu tip hastalar çabuk
bir ruhî çökkünlüğe maruz kalıyorlar, pessimizme
kapılıyorlar, böylelikle de hastalığın
iyileşmesine değil, derinleşmesine uygunşartlar
oluşturuyorlar.
Nevrastenide sık karşılaşılan belirtilerden biri
de seksüel bozukluklardır. Bu gibi belirtiler son
yıllarda özellikle gençler arasında
yaygınlaşmaktadır.
OBSESSİF-KOMPULSİF NEVROZ (SAPLANTILI
ZORLANTILI NEVROZ)
Bu nevrozun en önemli yönü, hastayı rahatsız eden
obsesyonların (korkular, hareketler, fikirler,
hatırlamalar v.s.) olmasıdır. Hasta bu fikir ve
hislerin anormalliğini, lüzumsuzluğunu idrak
etmesine rağmen onlardan kurtulamamaktadır.
Bazı yazarlar bu veya diğer belirtilerin baskın
olmasına bağlı olarak obsessif-kompulsif nevrozu
üç klinik alt tipe ayırmaktadırlar. Bunlar:
obsessif, fobik, kompulsif tiplerdir. Obsessif
tipte tekrarlayan hatırlamalar, tasavvurlar,
gereksiz bir şekilde evlerin pencerelerini,
katlarını saymak v.s. vardır. Fobik tipte
karakteristik belirti hastalıklara tutulmaktan
korkmaktır. Kompulsif tipte ise hasta, kendi
arzusuna bağlı olmadan kaba ve anlamsız
hareketlere eğilim gösterir. Meselâ, birisine
vurmak, herhangi bir eşyayı kırıp atmak, herhangi
birini toplum içinde tahkir etmek v.s. Bu nevroz
İngiltere'de ve A.B.D.de obsesyon, kompulsion
nevrozları olarak isimlendirilir, korku (fobi)
nevrozu ise ayrıca tanımlar. Hastalığın seyrinde
bir tipin içinde diğer belirtilerinden
görülebilmesini gözönüne alırsak yukarıda
tanımlanan tiplerin göreceli bir karakter
taşıdığını anlarız.
Hasta S. 28 yaşında, orta okulda kimya öğretmeni
olarak çalışıyor. Evli ve iki çocukludur. Daha
önceleri dikkati çeken hiçbir hastalık geçirmemiş.
Yakın akrabaları arasında ruhsal hastalıklara
tutulan yoktur. Annesi klimakterik döneme erken
(47 yaşında) girmiş ve uzun yıllar "klimakterik
nevroz" hastalığına karşı tedavi almıştır.
Hastanın söylediğine göre öğrencilik yıllarında
utangaç ve zayıf iradeli birisiymiş. Ancak,
çalışmaya başladıktan sonra bu özellikleri yok
olmuş. Görevine ve çocukların eğitimine karşı
mesuliyet taşımakta. Altı aydır ise kendini hasta
hissetmektedir. Ağır hastalığa, mide kanserine
tutulacağından korkmaktadır. Delil olarakta 2 kg.
zayıfladığını, yutkunmasının zorlaştığını ve
boğazında tümöre benzer bir bezenin bulunduğunu
söylüyor. Uzmanlara göre hastada kansere ait
hiçbir belirti yoktur. Zayıflamasının nedeni ise
az gıda almasına bağlıdır. Muayene olmak,
"hastalığını" tasdikletmek için Sovyetler'in bir
çok şehrinde dolanıyor, ancak her seferinde sağlam
olduğunu ona söylüyorlar. Konuşma esnasında hasta
kendini bedbin, ızdırap geçiren ağır hasta gibi
davranmaktadır. Sorulduğunda "Hangi nedene göre
kendini hasta kabul eder siniz?" Cevap verir:
"Tutarlı bir nedenim yoktur, beni muayene eden
doktorlara da inanmamağa hakkım yoktur. Ancak
şüphelerimden kurtulamıyorum. Bazen "hasta" olmam
zihnimden çıkıyor, o zaman kendimi çok sağlam
hissediyorum, ancak boğazımdaki şişliği elleyince,
aynaya bakarken şişkinliği görünce yeniden
şüphelenmeye başlıyorum." Hastaya ilaçlarla
birlikte, (fenazepam, amitriptilin, clomipramin,
vitaminler v.s.) hipnosujjestif psikoterapi
verilmiş ve üç haftalık tedaviden sonra bütün
şüphelerinden kurtulmuştur.
Obsessif durumlar çeşitli formalarda ortaya
çıkabilir. (Ağır hastalığa tutulmak korkusu)
nozofobiya, (yükseklikten korkma) agrofobiya,
(Geniş cadde ve meydanlardan geçememek),
yakınlarını kaybetmek, evde yalnız kalmaktan
korkmak (monofobia), aklını kaybetmek, ruhsal
hastalıklara tutulmak korkusu, (psikofobiaya
v.s.), kendilerindeki korku ve şüpheleri azaltmak
amacı ile bazan hastalar çeşitli rituellerden,
"korunma hareketlerinden" istifade ederler. Bir
hasta gün boyunca ona hiçbir hasta dokunmaması
için, sabah evden çıkarken gözünü kapatarak üç kez
evinin duvarını öpermiş. Başka bir hasta ise
hiçbir enfekisyona tutulmamak için hergün bedenin
muhtelif yerlerine (parmaklarına, tabanına ve
kulaklarının arkasına) iyot sürermiş.
Obsessif hallerin yaygın tiplerinden biri de
obsessif fikirlerdir. Bu dönemde, içeriksiz
"sağlam olmayan idrak" denilen belirti gözlenir.
Bu tip hastalar herkesçe bilinen, isbata ihtiyacı
olmayan, genellikle, manasız fikirleri
"tekrarlamaya", "çiğnemeye" ihtiyaç duyar,
çevresindeki insanlara anlamsız sualler sorar,
tartışmadan sanki zevk alır. Bu tip hastalar şöyle
sualler sorabilirler. Niçin süt beyaz, yağ ise
sarı renklidir? Niçin gözler kafanın yukarısında,
dişler ise onun altında yerleşmiştir? Niçin
hayvanlar insanlar gibi konuşamamakta ve dört
ayağı üzerine yürüyor?
Bu grup nevroz çerçevesinde dikkatten geçirilmesi
amaca uygun olan, literatürde "Gözleme (bekleme)
nevrozu" olarak isimlendirilen sendromun
analizinde, demeklazımdır ki, bu da kendi klinik
ve patogenetik özelliklerine göre bu grubun bir
varyantıdır. Bu sendromun temel yönü bütün
nevrozların gelişiminde rol oynayan psişik
travmaların hastanın gereksiz anksiyete ve
heyecana sebep olan hastalık durumu ortaya
çıkmaktadır. Öyle ki, hasta yaptığı en basit
hareketleri dahi yaparken anksiyete hissetmekte,
onu yapamayacağını iddia etmektedir. Meselâ,
geceleri uyuyamayacağından, sınavda öğretmene iyi
cevap veremeyeceğinden v.s. korkuyor, heyecan
geçiriyor. Bu sendromun oluşması sonucunda konuşma
bozulur (kekeleme), empotans, uyku bozuklukları
v.s. meydana gelir. 25 yıl yüksek okulda ders
vermiş bir hoca, bu grup nevroza tutulduğunda,
anfiye girmeye korkuyor, dersi anlatamayacağından
endişe duyarak aylarca işine gidememiştir.
Seyrine göre bu grup nevrozlar, genellikle, daha
uzun devam eder. Onların tedavisi de oldukça
zordur.
HİSTERİK NEVROZ
Histeri eski dönemlerden beri bilinen bir
hastalıktır. Eski devirlerde bu hastalığın ancak
kadınlarda bulunduğuna ve rahimin "azarak bedende
gezmesi" ile ilgili olduğuna inanılırdı. Histeri
adı da bu bağlantıdan alınmıştır. Latince hystera=
rahim demektir) Ancak XVII. asırda Fransız hekim
Şarl Lerva gösterdi ki, histeri erkeklerde ve
çocuklarda da bulunabilir.
Histerinin klinik görünümü oldukça zengin olup,
hastanın yaşadığı sosyal çevre, onun entellektüel
seviyesini, yaşı ve diğer etkenler hastalık
belirtilerinin ortaya çıkmasına etki ederler.
Hastalığın başlıca özelliği motor ve emosyonal
dünyaya ait fonksiyonel bozuklukların olması,
hastanın kolaylıkla telkin almaya müsait
olmasıdır. Dikkati çeken diğer birhusus da onların
kendi hareketlerine "özel" bir ilgi beslemesidir.
Bir taraftan tedavi olmayı isteyerek hekime gelir,
diğer taraftan ise hastalıktan kurtulmak istemez,
sanki bu hareketler ona zevk verir.
Histeri hastalığı, genellikle, histerik kişilik
bozukluğu olan şahıslarda, İ. Pavlov'un
belirlediği gibi signal sistemi zayıf, bediî tipe
mensup olan bireylerde görülür.
Hastalığın klinik belirtilerini sistemleştirerek
onları üç gruba bölmek mümkündür.
1. Histerik konvülziyonlar
2. Vejetatif ve motor fonksiyonları histerik
bozuklukları
3. Histerik ruhsal bozukluklar
Histerik konvülziyonlar çok çeşitli şekillerde,
hastanın yaşadığı sosyal çevrenin başlıca
özelliklerini yansıtarak ortaya çıkar. Meselâ,
geçen yüzyılın ikinci yarısında Fransa'da meşhur
nöropsikiyatrist Şarko'nun tanımladığı "Histeri
Yayı" (hasta yalnız ayak parmaklarına ve başının
tepe ve alın bölgesine dayanarak bütün bedenini
yay şeklinde yukarı kaldırıp bu durumda uzunca bir
süre durmaktadır. Buna "Şarko Yayı" da
denilmektedir. Şu anda çok az rastlanmaktadır.
Savaş yıllarında ve ondan yıllar sonra histerik
nöbetler çoğu zaman aşağıdaki şekilde olmuştur.
Hasta kendini askere (veya komandoya) benzeterek
"Hurra", "hücum" diye bağırarak herkesi onun
peşinden gelmeye çağırırmış. Yahutta ellerini
yukarı kaldırarak "teslim oluyoruz" diyerek esir
rolüne girermiş. Zamanımızda histerik nöbetler
yerine, iç organların fonksiyonel, motor ve duyu
ile ilgili bozukluklarına bırakmıştır. Böyle
nöbetlerde periferin histerik felci, lokal
konvülzionlar, titreme hareketleri gözlenir, bazen
ise aynı organlarda ağrılar tesbit edilir.
Epileptik konvülziyonlardan farklı olarak,
histerik nöbetlerde, nöbet aşamaları peşpeşe
olmuyor (evvel tonik sonra klonik), atak kaotik,
hastanın arzu ve isteğini yansıtan içerikte olup,
aslında gösteriş özelliği taşımaktadır. Çeşitli
ilaçlardan ve telkin araçlarından yararlanmak
suretiyle ataklar kontrol altına alınabilir.
Histerik konvülziyonların diğer bir özelliği de, o
da epileptik konvülziyonlardan farklı olarak bu
atakların daha mülayim, aurasız ve şuurun tam
bozulmadan ortaya çıkmasıdır. Atak esnasında hasta
ihtiyatla, ustaca, uygun bir yere (çimenlik,
yatak, halı v.s.) yıkılır. Atak 30-40 dakika ve
daha uzun devam edebilir. Bu dönemde pupil ışık
refleksi normal, hastanın dil ve dudakları
genellikle yaralanmıyor ve enürezis, enkoprezis
olmuyor.
Vejetatif ve motor fonksiyonların histerik
bozuklukları, genellikle, ataktan sonra (tortu
belirtiler gibi) ortaya çıkar. Sıkça rastlanan
belirtilerden histerik stuporu, hiperkinezileri,
hastanın kendi dengesini ve yürüyüşünü
kaybetmesini, asteniya-abaziyan'ı (ayakları
üzerine durma ve yürümenin bozulması), adale
kontrak türleri (boynun eğilmesi, omuz kaslarının
hareketsizliği v.s.) görmek mümkündür. Hastalığın
kimliğinde kimi zaman ataklarla ilgili meydana
çıkan konuşma bozuklukları da olur. Bu gibi
durumlarda mutizmi, kekelemeyi, afoniyası (sesin
çıkmaması) göstermek mümkündür. İlginç olanı,
hasta öksürürken veya aksırırken afoni
gözlenmiyor, bu durum ancak konuşmada ortaya
çıkıyor.
Hastalarda deri hissinin bozulması da sıkça
gözlenir. Meselâ, kolun heryerinde his alındığı
halde elde, eldiven bölgesinde his kaybolabiliyor
veya çorabın örttüğü saha hissizleşebiliyor v.s.
Bazen görme yeteneği geçici olarak bozuluyor. Bu
tip bozukluk görmenin zayıflamasından tam körlüğe
(amauroz) kadar olabilmektedir. Aynı tür bozukluk
işitme, koklama ve tad duyularında da olabilir.
Vejetatif bozuklukların yaygın bir tipi boğazda
"Histerik Yumruk (yumak)" olmasıdır. Bu zaman
hasta konuşma ve solunum kabiliyetinin
zorlaştığını söyler, boğazında ona engel olan
yumağa benzer bir kütle varlığından şikayet eder.
Stresi altında bu daha da artar, diğer
bölgelerinde ağrılar v.s. olur. Bazı hastalarda
korkular, histerik tipli ataklar da gözlenebilir.
ÇOCUKLARDA NEVROZLARIN ÖZELLİKLERİ
Çocuklarda karşılaşılan nevrozun seyrine ve klinik
özelliklerine etki eden başlıca cihet tam
gelişmemiş olan sinir sistemidir. G. E. Suhareva
(1974) belirtmiştir ki, eğer çocuk küçük
yaşlarında önlerine çıkabilecek eğitimi ve fiziki
hazırlığı uygun değilse bu tip çocuklar kolaylıkla
nevroza tutulurlar.
En küçük yaşlarda meydana çıkan nevroz belirtileri
bazen düzenli anne ilişkisi olmamasından
kaynaklanır. Annesinden ayrılmış çocuk, uzun süre
(bir kaç gün, hafta) onu görmediğinde ruh hali
değişir, uykusu bozulur, göz yaşları içerisinde
annesini özler. Bazen ise tersine anne kendi
yavrusuna lazım gelen sevgiyi göstermiyor, onu
sıkça cezalandırıyor v.s. Her iki durumda annenin
yaklaşımı çocuğun ruh dünyasında ciddî çatışmalara
ve nevrotik yapının gelişmesine neden olacaktır.
Anne ve babanın, ailenin diğer üyelerinin (dede,
büyük anne, abla, kardeş) çocuğa karşı farklı,
bazen, zıt yönde iletişim kurmakta, çocuğa farklı
farklı davranılmaktadır. Bu durum nevrotik
belirtilerin ortaya çıkmasına neden olur. Babanın
sert ve otoriter, annenin ise mülayim ve hassas
olması çocuğun sinir sistemine oldukça olumsuz
etki gösterir. Öyle ki, sinir sisteminin
gerginleşmesi için uygun ortam oluşturur. En
korkulan faktörlerden biri de çocuğun erköyün
(nazlı) terbiye edilmesidir. Çocuğun yaşı
büyüdükçe aile içi ilişkilerin etkisi de güçlenir.
Anne ile baba arasındaki ilişkiler bozuk olursa,
evde sıkça ortaya çıkan tartışma ve kavgalar,
hakaretli sözler, özellikle ailenin dağılması,
boşanmanın meydana gelmesi çocuklarda nevrozların
oluşması için uygun ortam oluşturur. Ailede iki
veya daha çok çabuk olursa bir yön asla
unutulmamalıdır. Yaşına ve cinsiyetine bakmadan,
anne babanın onlara sevgi ve yaklaşımı aynı
olmalıdır. Okul çağı çocukları arasında
nevrozların oluşmasında başlıca rol oynayan
etkenlerden biri çocuğun stress altında
çalışmasıdır.
Çocuğun üstün başarı içerisinde görmek isteyen
aileler, bazen kendi çocuklarının fizilsel güç ve
zeka seviyelerini dikkate almadan onu çok
çalışmaya, uğraşmaya zorluyorlar, dinlenmekten,
harmonik gelişimin temel elementlerinden olan
yaşıtları ile oyuna katılmak ve oyun kurmak
eylemlerinden mahrum bırakılırlar. Ev ortamının
kötü olması (dar, kirli v.s.) kötü alışkanlıkların
(sigara, içki) bulunması da nevroza neden olan
etkenlerdendir.
Çocuk yaşlarında ortaya çıkan nevrozun başlıca
tipleri histeri ve nevrastenidir. Elbette diğer
nevrotik hallere de, örneğin, fobik sendrom,
enürezis, anoreksiya nevrozu v.s. gibi durumlarla
da sıkça karşılaşılmaktadır. Histerik nevroz
çocuklarda da, böyüklerde olduğu gibi cereyan
eder. Ancak emosyonel reaksiyonlar onlarda daha
coşkun ortaya çıkar. Bu tip çocukların kişiliğinde
yaşıtlarına karşı umursamazlık, hatta vicdansız ve
gaddar gibi münasebetler tesbit edilir. Bazen
histerik reaksiyonlar astaziya-abaziya, mutizm,
kekeleme gibi belirtilerin meydana çıkmasına sebeb
olur. Bu tip çocuklarda fantastik fikirler
söylemeye, yalana yönelmeye eğilim gözlenir.
Onlarla iletişim kurmak oldukça zor olur,
sabırsızlık, nazlılık kısa sürede şiddetli
histerik reaksiyonlara, ataklara neden olur. Çocuk
kendini yere atar, bedenine zarar verir v.s.
Çocuklarda nevrasteninin seyri rengarenk
belirtilerle ve onların daha şiddetli ortaya
konması ile ayrışır. Okul öncesi döneminde
nevrasteni genel yorgunluk, sık sık sinirlenmek,
nazlılık, uyku bozuklukları gibi belirtilerle
ortaya çıkar. Okul döneminde ise yukarıda
belirtilen belirtilerle birlikte, uyarana karşı
hassasiyetin artması, dikkatin ve hafızanın
zayıflaması sonucunda ders çalışmanın zorlaşması
tesbit edilir. Bazı çocuklarda ilgi alanının
daralması, başladığı işin (derslerini hazırlarken,
çeşitli sporları yaparken, ev işlerinde aileye
yardım ederken v.s.) sonuna getirememek, derste
veya televizyon izlerken uykuya kalma gibi
belirtiler ortaya çıkar.
Nevrastenik çocukları karakterize eden yönlerden
biri de onların gereğinden fazla hassas, daima
şüpheci ve onların ilgi alanına girmeyen bütün
işlere karşı olumsuz yaklaşım göstermeleridir.
Bazı hastalarda obsessif-kompulsif nevroza ait
belirtiler, örneğin, çeşitli fobiler (karanlıktan,
evde tek kalmaktan, yükseklikten, keskin
aletlerden korkma), kendine karşı güvensizlik ve
başka belirtilerde çıkabilir. Çocuklarda
nevrozlarda nevrasteni, bir kaide olarak, uyku
bozuklukları ile birlikte seyreder. Gecenin büyük
kısmını uyanık veya yarı uykulu geçiren çocuk,
sabaha doğru uykuya geçer ve sabahları zorlukla
uyanır. Yataktan yorgun veya yarı uykulu kalkan
çocuk derse gitmekten kaçınır.
Bir taraftan sinir sisteminin ve çocuğun fizikî
durumu, diğer taraftan ailede mevcud olan psikojen
etkenlerin yoğunluğuna bağlı olarak nevrozların
seyri karmaşıklaşabilir ve tedavisi oldukça
zorlaşabilir.
Ayırıcı Teşhis:
Yeterli derecede klinik tecrübesi olan uzman için
nevrozları psikozlardan ayırmak o kadar da zorluk
oluşturmamaktadır. Nevrozlarda kaba ruhsal
bozukluklar, hallüsinasyonlar, sanrılar, demans,
katatonik belirtiler olmamaktadır. Nevroza
tutulanların karakteristik yönlerinden biri de
kendi şikayetlerini memnuniyetle ifade etmeleri ve
sıkıntılarına karşı içgörüleri bulunmasıdır.
Ancak, unutmamalı ki, bir çok ciddî ruhsal
hastalıklar, meselâ, şizofreni, beyin sifilizi,
MSS'in organik ve bazı somatik hastalıklar
başlangıç aşamasında nevroza benzer belirtilerle
başlar. Bu durumlarda yanılmamak için tam bir
anamnez toplamak, röntgen, laboratuvar ve
elektrofizyolojik incelemelerin neticelerini
analiz etmek gerekir.
Bazı durumlarda nevrozlar, sakin seyirli
şizofreniden ayırmak oldukça zorluk oluşturur.
Nevroza benzer belirtilerle seyreden şizofreninin
bu tipi, genellikle, dikkati çeken kaba negatif
belirtiler vermemekte ve hastalar uzun süre iş
güçlerini kaybetmemektedirler. Nevrozlardan farklı
olarak sakin gidişli şizofreni de obsessif-kompulsif,
fobik, hipokondrik-senestopatik ve diğer bu gibi
belirtiler yeteri kadar kabarık ifade olunur.
Obsessif durumların karakterinde ise, belirtmek
gerekir ki, şizofrenide rastlanan bu belirtiler
kısa sürede karmaşıklaşarak sık sık tekrar olunan,
monoton ve aynı tiple hareketlere, bazen de
ritüellere dönüşür.
Nevrozların kliniğinde dikkati çeken özelliklerden
biri de hastanın kendisine yüksek duygulanım, kalp
ağrılı ile yanaşmasıdır. Şizofrenide ise böyle
belirtiler hayalî, yersiz, acaib olmasına rağmen
sanki hasta rahatsız olmamaktadır ve onda dikkate
çarpan emosyonel reaksiyonlara sebep olmuyor.
Etyolojisi ve Patogenezi:
Nevrozların oluşmasında temel etken olarak ruhsal
travmaların (psikogeniyaların) rolü hem eski, hem
de yeni literatürde her yönü ile incelenmiştir. Bu
konsepsiyaya şüphe ile bakmağa neden olacak şu
anda tutarlı ilmî başka bir yaklaşım da yoktur.
Ancak, bununla birlikte diğer etkenlerin önemini
de dikkate almak ve psikogeniyaların kendine yeni
ilmî delillerle yaklaşmaya ihtiyaç vardır. Sinir
sisteminin faaliyetinin düzenlenmesinde
biokimyasal, endokrin, immün ve diğer biyolojik
proseslerin önemli rol oynaması artık hiç kimsede
şüphe doğurmamaktadır. Sinir sisteminin irsî
özelliklerini de (I. P. Pavlov'un belirdiği
tipler) değerlendirmek gerekir. Yüksek sinir
faaliyetinin fonksiyonel patolojisi gibi
değerlendirilen nevrozların oluşmasında tesbit
olunan bütün etkenleri tahlil etmeden bu
hastalıkların nasıl meydana çıktığını ve gelişim
mekanizmasını doğru tanımlamak mümkün değildir.
Son yıllarda, sinir sisteminin tipine bağlı olarak
organizmada giden fizyolojik proseslerin, bu
çerçevede, ruhsal aktivitenin değişmesi hakkında
çok yazılmıştır. Sinir sisteminin immunoloji-adaptasyon
prosesindeki rolünü de tesbit etsek, malum olur
ki, sağlamlığı temin eden başlıca etkenlerden biri
bütün sistemlerin normal ve müşterek faaliyetidir.
Bu sistemlerin faaliyeti bir çok hastalıklar gibi
nevrozlarında meydana çıkmasında büyük öneme
haizdir. Nevrozların oluşmasında MSS'inde organik
değişikliklerin olmasına dayanan görüşlere de
itina ile yaklaşmak gerekir. Nihayet, kronik
olarak devam eden somatik bozuklukların da nevroza
sebep olabilmesi dikkate alınmalıdır.
Nevrozları ortaya çıkaran etkenleri gözden
geçirerek onları başlıca üç gruba bölmek
mümkündür. Klinik determinizme uymayan bu tipleme,
daha çok teorik yaklaşımlara bağlıdır;
1. Temelini genetik eğilim teşkil eden yapısal
faktörlere bağlayan görüş. Bu görüşün
taraftarları, Fransız alimi V. A. Morel'in (1865)
ileri sürdüğü dejenerasyon hakkında bilimsel
yaklaşıma dayanarak genetik etkenleri ön plana
çıkarmaktadır. Konstitüsyonel-bireysel özellikleri
ikinci dereceli etken gibi kabul etmektedir.
2. Çevrenin zararlı etkilerini ön plana almakla,
konstitusyonel-bireysel özellikleri ikinci
dereceli kabul eden, ekzogen patogenetik etkenler
görüyor.
3. Geçen asrın sonunda oluşmuş, batıda daha yaygın
olan S. Freud'un bilinçdışının etkisine dayanan
subjektif-idealistlik bakış tarzıdır.
Hayatının belirli dönemlerinde, bütün insanlar bu
veya başka derecede (ister akut, isterse kronik
tesir eden) ruhsal travmalara maruz kalırlar.
Ancak onların hepsinde nevroz gelişmez. Nevrozları
ortaya çıkaran sebepleri, onun kliniği detaylı
olarak öğrenerek İ. P. Pavlov ve onun öğrencileri
tesbit ettiler ki, aynı içerikli olumsuz uyarılar
(psikojen etkenler) muhtelif insanlarda muhtelif
nevrozlara neden olur. Birinci signal sisteminin
baskın olduğu bediî tipe mensup şahıslar histerik
nevroza, ikinci signal sisteminin denge
oluşturduğu orta tipe mensup şahıslar ise
nevrastenik nevroza tutulmaktadırlar. Elbette bu
şekildeki bir tasnif mutlak bir karakter
taşımamaktadır ve muhtelif geçici tipleri de
mümkündür. Hele 1915. yılında E. Krepelin tesbit
etmiştir ki, güçlü sarsıntı sonucunda istenilen
adamda konuşmanın kaybolması veya yürüme
kabiliyetinin bozulması ortaya çıkabilir. Ancak
histerik nevrozuna hassas olan şahıslarda bu
belirtiler en basit nedenlerden oluşabilir.
İ. P. Pavlov'un nevrizm bakış açısına dayanan E.
A. Porov 1951 yılında belirlediki, obsessif-kompulsif
hallerin ortaya çıkması beyin korteksi
hücrelerinde ultraparadoksal fazın yasalarına
uygun olarak ortaya çıkar. Öyle ki, uzun süre etki
gösteren durgun epileptik odak nihayet
hücrelerinin takatsizliğine (güçten düşmesine), bu
da kendi bölgesinde normal sinir proseslerinin
bozulmasına-psikopatolojik belirtilerin oluşmasına
sebep olur.
Sovyet bilim adamı O. V. Kerbikov (1958)
nevrozların ve kişilik bozukluklarının
etyopatogenezini gözden geçirerek şöyle bir netice
çıkarmıştır. Onların arasına ciddî bir sınır
koymak uygun değildir ve buna göre de o, kişilik
bozukluklarını uzun süreli nevroz olarak kabul
etmiştir.
Nevrozların oluşum mekanizmasını izah eden
görüşlerden biri de SSRI'da unutulmuş, daha
doğrusu, yasak edilmiş S. Freud'un bilinçdışı
süreçlerin oluşturduğu psikopatolojik etki
görüşüdür. S. Freud'a göre bütün nevrotik haller,
bu arada obsessif haller, kaynağı itibariyle
seksualojik etkenlerle ilgilidir. Çocuk yaşlarında
terbiye ve eğitimin etkisi ile cinsel arzuların
bastırılması, bilinçdışına bastırılması daha sonra
nevrozlar olarak ortaya çıkmaktadır. Çocuğun şuur
altında kendine yer bulan bu duygular kapalı
nevrotik kompleksler şeklinde yaşamakta ve uygun
şartlar (patogenetik, patoplastik) oluşursa
güncelleşerek nevrotik belirtilere dönüşmektedir.
Tedavi ve Profilaksi:
Nevrozların tedavisi kombine bir şekilde, bazı
etkenler (nevrozun tipi, başlıca sendrom,
organizmanın ve kişiliğin biyolojik, psikolojik
özelikleri, o çerçevede ruhsal travmaya karşı
bireysel reaksiyon özelliği v.s.) dikkate alınarak
yapılmalıdır. Klinik tecrübeler göstermiştir ki,
tek bir standart tedavi yönteminin olmaması,
sosyal etkenlerin hastalığın tedavisindeki önemli
yerini unutmamalıyız. Bazı bilim adamlarının
optimal tedavi yöntemleri, seçerken birbirini
tamamlayan üç esas tedavi tipinin (biyolojik,
psikolojik ve sosyal) hepsinden yararlanmak
gerekir.
Nevrozların tedavisinde psikoterapotik yöntemlerin
yararlılığı yalanlanamaz bir gerçektir. Ancak
dikkate almak gerekir ki, psikoterapinin etki gücü
bazı etkenlerden, ilk etapta, hekimin profesyonel
hazırlığına bağlıdır. Meşhur Sovyet psikoterapisti
V. D. Karvasapski ve Polşa alimi S. Lederin
(1989)'e göre nevrozların patogenetik
psikoterapisi aşağıda belirtilen beş prensibe
dayanmalıdır. Aksi takdirde psikoterapinin
yararlılığına kıymet vermek mümkün değildir.
1. Hastanın emosyonel özelliklerini dikkate alarak
kişiliğini, derin ve her yönüyle öğrenmelidir.
2. Nevrotik durumun ve hastalık belirtilerinin
meydana çıkmasının sebebinin ve gelişim
mekanizmasının ortaya konması,
3. Hastalığın, şahsın yaşam aktivitesine
gösterebileceği etkinin bütün yönlerini tam şuurlu
bir şekilde idrak etmek,
4. Ruhsal travmaların amaca uygun yönde ortadan
kaldırılmasına yardım etmek ve lazım gelirse
çevresindekileri de yardımını istemek,
5. Hastanın uygun olmayan reaksiyonlarını ve
hareketlerini aksi yöne döndermek, böylelikle
şahsın kendi hastalığına münasebetini değiştirmek.
Görüldüğü gibi, nevrozların psikoterapisi çağdaş
yöntemlere (grupta yapılan patogenetik yöntemleri)
daha büyük önem vermektedir. Bununla birlikte
psikoterapinin diğer yöntemlerinden de (hipnoz
altında telkin, autojen training v.s.) geniş
olarak yararlanılmalıdır. Histerik nevrozun
oluşturduğu mono semptomların (paraziler, felçler,
kekeleme, afoni v.s.) tedavisinde, nevrostenide
gözlenen astenik durumun, muhtelif ağrıların, kan
basıncı değişikliklerinin, uyku bozukluklarının
tedavisinde psikoterapinin klasik yöntemleri
önemli bir rol oynar.
Nevrozların tedavisinde ilaç preparatları ile
tedaviye, fizyoterapi yöntemlerine geniş yer
verilmelidir. Nevrozların bütün tiplerinde sıkça
karşılaşılan uyku bozukluklarını tedavi etmek için
hipnotik etki gösteren psikofarmokolojik
preparatlardan sonapaks (10-75 mgr), klorprotiksen
(15-75 mgr.), fenazepam (0.5-2 mgr), tizersin
(5-25 mgr) verilir. Belirtilen ilaçların yardımı
ile istenen etki elde edilmezse, onları
güçlendirmek amacı ile antihistaminik ilaçlardan
da (dimedrol, pirolfen) yararlanmak mümkündür.
Bazı hastalara uyku verici etkisi zayıf olan,
ancak nevrozun diğer belirtilerine etki etmekle
aynı zamanda uykuyu da düzenleyen ilaçlardan
(meselâ, amitriptilin 12.5-50 mgr, pudotel 5-10
mgr, trioksazin 1-2 tbl, relanium 5-10 mgr,
seduksen 25 mgr. v.d.) yararlanmak faydalıdır.
Ağır belirtilerle seyreden nevrozlar, özellikle
korku, anksiyete, heyecan belirtileri olduğunda
ilaçları enjeksiyon şeklinde vermek kısa süre
içinde olumlu neticeler verir. Bu durumlarda
tranlizanlar ile birlikte nöroleptiklerde
(eglonil, leponeks, triptazin, tizersin v.s.)
yararlanılabilir. Tedavi sürecinde önemli
zorluklardan biri obsessif-kompulsif nevroz
(özellikle fobilerin) ortadan kaldırılmasıdır. Bu
tip hastaları tedavi ederken uygun yaklaşım seçmek
temel şartlardandır. Fobileri oluşturan etkenleri
araştırmak (analitik psikoterapi), kişi bu
etkenlerden uzaklaştırmak (iş yerini değiştirmek,
hastayı istirahate göndermek) ve doğru seçilmiş
ilaçlardan yararlanmak gerekir. Bazı durumlarda
fenazepam (orta ve büyük dozlarda),
elanium-enjeksiyon şeklinde (2-4 ml. i.m/gün)
frenalon 10-20 mgr, trisedil 4-10 mgr (infüzyon
veya enjeksiyon şeklinde) iyi sonuçlar verir.
Nevroza tutulmuş şahıslardan, bir kaide olarak,
depresyon, genel bir halsizlik (asteni), uyarana
karşı hassasiyetin artması tesbit edilir. Çoğu
durumlarda güçlü tesir gösteren antidepresanlara
gerek kalmamaktadır. Bu amaçla amitriptilin,
ludiomil, imizin 50-75 mgr/gün, gerfonal 100-250
mgr/gün, pirazidol 100-200 mgr/gün vermek daha
uygundur. Asteni için verilen ilaçlardan
sidnokarb, sidnofein, noratam vermek uygundur.
Uyarana karşı hassasiyeti tedavi etmek için i.v.
seduksen %0.5'lik 5-10 ml, %40'lık glukozdan 10-20
ml, tazepam (10-20 mgr/gün), trioksazin,
meprobomat tbl. şeklinde (2-4 kez/gün) verilir.
Geçmişte yaygın olarak kullanılan ve şimdi de
önemini kaybetmeyen maddelerin tatbiki de
unutulmamalıdır. İnhibisyon ve eksitasyon
proseslerinin dinamiğinin bozulmasını gözönüne
alarak Pavlov kokteylinden (Sol. Natrii brami %1-2
200, Coff. natrii benzoisi 0.4-0.8 gr) yararlanmak
uygundur. Karışıma kedi otu (valerianae) damlası
ve demlemesi de ilave etmek mümkündür.
Nevrozların kombine tedavisinde vitaminlerin (B
grubu, PP, C vitaminler) geniş olarak
yararlanılmalıdır. Madde alış verişinin bozulması
sonucunda bazen vitaminlerin gıdalarla alınması
yeteri kadar olmamaktadır. Bu durumlarda onların
enjeksiyon şeklinde vermek gerekir.
Hastahane şartlarında nevrozları tedavi ederken
insulinden (küçük dozlarla, 5-25 ünite, sabah aç
karna ve 1.5-2 saatten sonra hasta karbonhidrattan
zengin kahvaltı yapmalıdır) başarı ile
yararlanılabilir. Fizyoterapi yöntemlerinden su
işlemlerine (sirküler duş, şapka duşu,
sakinleştirici hamamlar, masaj) önem verilmelidir.
Çeşitli sportif faaliyetleri (bu çerçevede, tedavi
edici sporlar), muhtelif çağdaş sosyal tedbirler,
açık havada gezinti çok faydalıdır.
BİLİRKİŞİLİK
Nevrozların bütün tiplerinde hastada psikotik
belirtilerin olmaması ve kendine karşı içgörüsü
olması nedeni ile bu tip hastalar yaptıkları
suçlardan sorumludurlar. Bazen suç eyleminden
sonra nevrotik duruma (genellikle, histerik
reaksiyonlar) düşebilir. Bu hastalar tedavi
edildikten sonra yargılanırlar.
İş gücünün uzun süreli kaybedilmesi nevrozlar için
karakteristik değildir. Tedavi süresinde işten
ayrılan hastalar yeniden işlerine döndürülürler.
Nadir durumlarda ağır geçen nevroz, hastanın
sakatlık derecesini oluşturabilir. Sakatlığa
ayrılması durumu ancak, alınan tedbirler, verilen
tedaviler uzun süre uygulandıktan sonra fayda
vermezse tatbik edilmelidir. Bazı durumlarda
hastayı hafif ise geçirmeye veya mesleğini, iş
yerini değiştirmeye ihtiyaç olabilir.
Sık sık ağırlaşan ve tedavisi zorluk oluşturan
nevrozlarda (ataklarla geçen histeri, ağır fobiler
v.s.) bireysel çerçevede askerlik konusu karara
bağlanabilir. (Geçici olarak hizmetten kurtulmak,
başka alanlarda görevini yaptırmak.)
|