MANİK DEPRESSİF PSİKOZ
Manik Depressif Psikoz (MDP) affektif fazlardan (manik,
depressif ve karışık) ibaret epizodlarla ve
epizodlar arası normal remisyon dönemleri ile
seyreden ruhî bir hastalıktır. Bu hastalık bazen
sirküler (devrî) psikoz veya siklofreniya olarak
da isimlendirilir. Hastalığın esas
hususiyetlerinden biri atakların sayı, şiddet
derecesi ve devam etme müddetine bağlı olmayarak
remisyon döneminde kişiliğin bozulması veya kusur
belirtilerinin görülmesi söz konusu değildir.
MDP'un çok eski dönemlerden beri bilindiğini
tasdik eden yazılı kaynaklar vardır. "Melankoliya",
"Maniya" adları ile Hipokrat'ın tanımladığı
psikozlar çağdaş MDP'a çok yakındır. XIX. asır
Fransa Psikiyatri Okulu'nun takipçileri Belarjenin
(1854) "Gaşasifat Delilik" ve Falren'in (1879)
"Devrî Delilik" psikozları da bugün tanımlanan
MDP'a uygundur.
XIX. asrın sonu XX. asrın başlarında E. Krepelin
MDP'un ayrıca bir hastalık olduğunu ispat etti.
Kliniğine göre polimorf karakterli olan bu
hastalığın, endojen psikozlar grubuna dahil
edilmesi, şimdiye kadar tartışmalı bir konu olarak
kalmıştır. Mono ve bipolar, karışık, atipik
formlarla birlikte, son yıllarda MDP'un
maskelenmiş veya sakin gidişli tiplerine daha sık
karşılaşılmaktadır. Gizli depresyonlar, somatik
şikayetlerle cereyan eden tiplerde sıkça
rastlanılmaktadır.
Toplum içinde görülme oranı, bu hastalığın teşhisi
ilgili nedenlerden dolayı muhteliftir. Bazı Batılı
araştırmacıların verdiği bilgiye göre bütün ruh
hastalıklarının %0.4'ten %7'e kadarını MDP'a
tutulan hastalar oluşturmaktadır. Moskova kenti
nüfusunun her yüz bin kişisinden 45'de bu hastalık
mevcuttur. (E. V. Paniçeva, 1975)
MDP çoğu durumlarda 20-40 yaşlar arasında ortaya
çıkmaktadır. Hastalığın nispeten kadınlar arasında
daha çok görüldüğü, %30'a %70 olduğu
bildirilmiştir. Gençlere nispeten, yaşlılar bu
hastalığı daha ağır geçirirler. MDP'un başlıca
sendromları olan Manik ve Depressif fazları,
affektif yapının tek bir bozukluğu gibi kabul
etmek gerekir.
DEPRESSİF FAZ
Bu depressif epizoda sık sık rast gelinir ve uzun
müddet devam eder. Depressif fazın başlıca
belirtileri (buna triad'da denir) şunlardır;
a- Ahvali ruhiyenin kötüleşmesi
b- Entellektüel yapının yavaşlaması
c- Psikomotor aktivitenin yavaşlaması.
Bu belirtilen ağırlık derecesine göre muhtelif
çeşitte olabilir. Depressif fazın başlangıç
aşaması astenik, vejatatif ve somatik belirtilerle
dikkati çeker. Hastaların uykusu bozulur, yatağa
uzandıktan uzun bir müddet sonra uykuya
geçebilirler. Uyku sıkıntılı ve ızdıraplı olup,
muhtelif içerikli rüyalarla doludur. Gün doğmadan
önce uyanan hasta kendini ezgin, yorgun hisseder,
iştahı bozulur, konstipasyon ortaya çıkar.
Hastalar bedenlerinin muhtelif yerlerinde ve iç
organlarında hoşagelmez duygulardan,
hassasiyetlerden (hiperesteziya) ve ağrılardan
şikayet ederler ve devamlı ağlamak isterler.
Hareket etmek, iş görmek hevesi o derecede azalır
ki, her zaman yaptığı kendi mesleğini daha yapamaz
duruma gelir. Bazı durumlarda bu belirtiler saf
bir depresyon tablosu gibi görünmeyebilir.
Depressif epizod için karakteristik olan keder,
ızdırap olmadığında teşhis koymak zorlaşabilir.
Bazı hastalarda ruh hali az bozulabilir. Bu tip
hastalar, sevinebilmediklerini, işe karşı
eğilimlerinin azaldığını, kötü hadiselere karşı
daha çok ilgi ve alaka gösterdiklerini
belirtebilirler. Akşama doğru hastanın vaziyeti
sanki normalleşir.
Ağır dereceli depresyon döneminde ise ruhî halin
şiddetli kötüleşmesi ile birlikte onları keder ve
ızdırap sarar. Hastaların dış görünüşünde
yansıyan, düşkünlük, kederlilik (gemginlik),
anksiyete, korku ve rahatsızlık hisleri teşhisi
kolayca koydurur. Böyle şahıslar oldukça yavaş
hareket eder, halsiz ve yorgun görünürler.
Başlarını daima eğerek dururlar ve gözlerini bir
noktaya dikerler. Derilerinin rengi, hatta saçları
bile tabiî rengini yitirmiş gibidir. Fizikî ve
psişik aktivasyon ileri derecede azalır. Sesleri
hafif, monoton ve emosyonel vurgularını yitirmiş
bir şekildedir. Çoğu zamanlar konuşmak dahi
istemezler.
Bu aşamada vejetatif ve somatik belirtiler ortaya
çıkmaya başlar. Civardaki adamlara, tabiat
manzaralarına, müzik melodilerine, hatta kendi
çocuklarına karşı bedbin bir bakışla olumsuz
değerlendirir, geleceğe ümitsizlikle bakar.
Hastalar sık sık "Yüreğinde sanki taş bağlı',
"Kalbim yas içinde", "Hiçbirşey beni mutlu
etmiyor", "Ben artık hiçbir işe yaramam",
"Yaşamakta hiçbir mana görmüyorum" şeklinde
şikayetlenir, sızlanır.
Şizofreniye tutulmuş hastalardan farklı olarak bu
tip hastalar iş yapabilme kabiliyetini ve fiziksel
aktivitesini kaybettikleri için ızdırap
çekmektedirler. Gelecek hayatları için korku ve
anksiyete hissi onları terketmemektedir. "Ne
çocuklarıma, ne de kendime bakabiliyorum", "İş
görmeye gücüm kalmadı", "Ben de hiç can kalmadı",
Ben de hayır kalmadı" diyen hastaların ızdırap
geçirdikleri şüphe doğurmamaktadır. Depressif hal,
bir kaide olarak, günün birinci yarısında güçlü,
akşama yakın ise nisbeten zayıflar.
Depresyon Fazının Sonraki Aşaması:
Affektif durumun (keder, sıkıntı, anksiyete)
yönünde daha da kötüleşmesi, pisişik ve fiziksel
aktivitenin daha da azalması ile dikkati çeker.
Sıhhatlerinin kötüleşmesi hastaları daha da
kederli bir hale sokar. Yüzündeki mimikleri
kendine has özelliklerini kaybeder, hareket
yetenekleri son derece sınırlı hale gelir.
Hastalar sorulan sorulara zorlukla, kısa cevap
vererek bazen ise konuşmaktan kaçınarak yanıt
verirler. Saatlerce oturdukları veya uzandıkları
yerden kalkmazlar. Bazı durumlarda bu hal, tam bir
hareketsizlik vaziyetine dönüşebilmektedir. Buna "Depressif
Stupor" denmektedir. Bu durumdaki hastalar yemek
yemezler ve sorulara cevap vermezler.
Reaktif depresyonlardan farklı olarak MDP
döneminde, en ağır şiddette depresyon geçiren
hasta hiç bir zaman ağlamamakta, bakışlarını bir
yöne çevirip, gözlerini kırpmadan kederli
bakışlarla bir noktaya sabit tutmaktadır. Bazı
hastalarda yakınlarına karşı rahatsızlık hissi
doğmakta, başka insanlar kötü bir hadise
olacağından korkuyorlar. Bazen ise kendilerini
doğru olmayan bir şekilde suçlamaktadırlar.
Akrabalarına, evlatlarına karşı ilgisiz, alakasız
ve bigane olmaları, paradoks bir şekilde
kendilerini daha da huzursuz etmekte,
ızdıraplarını daha da artırmaktadır. Böyle hale
"Kederli Aldırmazlık" (Tesia Dolarosa)
denmektedir.
Ağır depresyonların karakteristik yönlerinden biri
de muhtelif içerikli sanrıların (hipokondrik,
kendini suçlama, herşeyini kaybetme duyguları)
meydana çıkmasıdır. Yaşlı şahıslarda sanrılar daha
sık görülmektedir. Sanrıların içeriği hastanın
yaşandığı çevre, onun entellektüel seviyesi ve
diğer faktörlere bağlı olarak çeşitli
sekillerdedir. Geçmiş dönemlerde sık sık
karşılaşılan dinî vehimlerle dolu sanrılar veya
sifilize yakalanmakla ilgili sanrılar varken,
bugünlerde bu tip sanrılara daha az
rastlanılmaktadır. Şu anda bu sanrıların yerine
AIDS bulaşması, uzaktan kumandalı cihazlarla
onların düşünce ve hareketlerinin kontrol edilmesi
gibi sanrılar almıştır. MDP.da hipokondrik
sanrılarda sık sık ortaya çıkmaktadır. Hastalar
"Kalplerinin dayanmadığından", "Mide barsak
sistemlerinin tutulduğundan", "Beyinlerinin
çürüdüğünden" şikayetlenirler. Kendi çocuklarının
"İyileşmez hastalıklara yakalandıklarından"
bahsederler. Nadir durumlarda sanrılar nihilistik
içerikli olabilirler (KATAR SENDROMU). Hastalarda
kendini tenkit etme, iç görüş sahibi olma ya zayıf
ya da hiç olmamaktadır. Bazen hareketler o
derecede artar ki, hastalar herhangi bir yere
kaçmak, acilen kendini yok etmek, zarar vermek,
suya atlamak, ateşe atlamak gibi eğilimler içine
girebilir. Bu tip hastalar üzerinde gözlemler daha
sıkı ve güçlü olmalıdır.
İntihar olgusu depresyonun herhangi bir döneminde,
hatta depresyondan çıkış döneminde meydana
gelebilir. Suicide olgusu hastalığın şiddet
derecesine ve kişilik yapısına bağlı olarak ortaya
çıkar. Bu tip düşünceler, çoğu zaman ağır
depresyon geçiren hastaların "İçinden çıkılmaz
vaziyete" düştükleri anda, "Ümitlerinin boşa
çıktığını" hissettiklerinde meydana çıkar.
İntiharlarda en çok yararlanılan yöntemler
ilaçların alınması ve kesici aletlerin
kullanılmasıdır. Bazı durumlarda, diğer
yöntemlerden de (katı sirke içmek, kendini asmak,
suda boğmak v.s.) istifade edilir. İntihar eden
hasta, genellikle bunu daha önceden planlamıştır
ve hiç kimseye bildirmeden hazırlık yapar. Bazen
ise bu fikir aniden gelir ve çabuklukla hemen
uygulanabilir. Fiziki aktivitesi zayıflamış veya
çok azalmış hastalar, aktivitelerini artıran
antidepressif ilaçların (özellikle melipramin)
verilmesi sonucunda, hasta aktivite kazanıp bu
gücü ile intihara yönelebilmektedir.
Depresyonların sınıflandırılması hakkında şimdiye
kadar üzerinde anlaşılmış bir liste yoktur. Bazı
bilim adamları onu derecesine, bazıları ise
nörolojik mensubiyetine göre ayırmayı teklif
etmişlerdir. A. V. Snejnevski aşağıdaki tipoloji
tasnifatı vermiştir.
1- Siklotimik Depresyon
2- Sade Sirküler Depresyon
3- Sanrılarla Giden Depresyon
4- Melankolik Parafreniya
Diğer bilim adamları ise şu tasnifatı teklif
etmişlerdir.
1- Siklotimik Depresyon
2- Sade Sirküler Depresyonun esas tipleri
(kederli, anksiyeteli ve hipokondrik blokajlı)
3- Sanrılarla Giden Depresyonun Muhtelif Çeşitleri
MDP.un klasik gidiş tipine uygun olan
(Depresyondan sonra manik döneminin, daha sonrada
remisyon döneminin olması) varyantından başka, bir
takım atipik formaları da (meselâ, yalnız
depresyonlarla veya manik ataklarla giden forma)
mevcuttur. Bazı durumlarda ajiteli depresyonlarla
giden tipe de rastlanır. Bu durumda klasik triadın
temelini oluşturan belirtilerle birlikte
İnhibisyonun yerini uyanıklık, irritabilite ve
ajitasyon olmaktadır. Bu durumlarda hastalar son
derece kederli, gamlı görünürler. Çeşitli
hipokondrik veya kendini suçlama sanrıları ortaya
çıkar. Aynı zamanda huzursuz, hareketli olup
yerlerinde durabilmezler, tez tez bulundukları
yerlerden kalkarlar. Bu hastalar kendilerine
acilen yardım edilmesini veya ızdıraplarının sona
ermesi amacı ile zehir verip öldürülmelerini
isterler. Sanki çıkış yolunu bunda görürler.
Depresyonun diğer tipi fikirlerin sıçrayışı ile
giden depresyondur. Bu zamanda entellektüel
yavaşlama, entellektüel uyanmaya dönüşür. Yeni
keder ve bedbinlik hali ile birlikte fikirlerin
süratli bir şekilde yer değiştirmesi gözlenir.
Karışık giden formlardan biri de, Anksiyeteli
Hareketli Depresyon'dur. Bu dönemde psikoz,
sıkıntı ve hareket aktifliği temelinde ortaya
çıkar.
Duyu bozukluğu ve Hipokondrik Depresyonlar için
karakteristik özellik hipokondrik, duyu
bozuklukları belirtileri ile birlikte obsessif-kompulsif
veya hipokondrik fikirlerin olmasıdır. Meselâ,
hasta başının, kalbinin daima ağrıdığından,
midesinin gıdaları hazmetmediğinden, boğazının
kurumasından şikayet eder. Bundan dolayı vaktinde
verilen gıdaları almaz ve giderek zayıflar. Bu tip
hastalarda depresyon uzun sürer.
Obsessif-kompulsif durumlarla birlikte giden
depresyonlarda klasik triadla birlikte fobilerde
görülür. Korkunun sebebi obsessif fikirlerle
ilgili olabilir. Meselâ, şahıs iyileşmeyen, ağır
hastalığa (bu çerçevede, ruhî hastalığa)
tutulduğundan, yüreğinin aniden durmasından,
herhangi bir yerde düşüp kalmasından korkar, daima
ihtiyatla davranır v.s. Bu gibi belirtiler uzun
müddetli ve tedaviye zor cevap verir.
Atipik varyantlardan biri de son zamanlarda
literatürde geniş olarak tartışılan maskelenmiş
(gizli, latent) somatovegatatif, siklotimik
depresyonlarla giden tiptir. Bu tip döneminde
hastalar kendilerini kötü hissetmelerinden, iş
yapabilme kapasitesinin düşmesinden, ruhî durumun
daima kötü olmasından şikayet ederler. Onlar bir
kaide olarak, işlerinden ayrılmamakta, yaptıkları
işin niteliği düşük olmasına bakmayarak
vazifelerini yerine getirirler. Hasta muayene
edildiğinde, astenik, uyku bozuklukları ve bir
sıra somatovegetatif belirtiler ortaya
çıkarılabilir. Ara sıra başağrısından, iç
organların (karaciğer, mide-barsaklar)
ağrımasından şikayet eder. Bazı durumlarda
nörolojik bozukluklar (nevraljiler, parasteziler,
radukilet) görülür.
Böyle hastalar, bir kaide olarak psikiyatristlere
değil, diğer branşlardaki hekimlere
başvurmaktadırlar. Çevredekiler, hatta bazan
hastanın yakın adamları ciddî bir hastalık gibi
düşünmemektedirler. Bununla birlikte diğer
depresyonlarda olduğu gibi burada da hastalığın
genel durumunun kabulüne bakmayarak, intihar
edebilmektedir. Aniden, "sebepsiz" intihar
edenlerin etraflı incelemesi göstermiştir ki, çoğu
durumlarda onun sebebi gizli depresyondur. Vakti
ile K. Kalbaum (1889) ve Y. V. Kannabik (1914)
tarafından tanımlanmış MDP.un bir tipi kabul
edilen siklotimiya gizli depresyon gibi kabul
edilmelidir.
MANİK FAZ:
Manik fazı karakterize eden traid şunlardır:
a- Ahvali Ruhiyenin,
b- Konuşmanın, düşüncenin,
c- Hareket aktivitesinin artmasıdır.
Maniz fazda ilk etapta, hastaların dış görünüşü
değişir. Mimikleri hareketli ve manalı, bakışları
parlak bir şekil alır, yaşlarından oldukça genç
görünürler. Ahvali ruhiyenin yükselmesi,
hastaların konuşma ve davranışı açıkça göze
çarpar. Hastalar en zor işleri yapabileceklerini,
büyük istidada ve kuvvete sahip olduklarını
cesaretle söyler, her bir zorluğu defetmeye hazır
olduklarını bildirirler. (Şekil 17) Etraftaki,
hatta tanımadıkları insanlara karşı oldukça cana
yakınlık ve sıcakkanlılık gösterirler. Ancak
bununla birlikte kısa süreli ajite uyarılmalarda
görülebilir. Hastanın arzu ve hareketlerine karşı
çıkmak onları sinirlendirir.
Manik fazın çılgın devrinde hiçbir menfî etki,
hatta yakınlarına başına gelen beklenmeyen ciddi
olumsuz olaylar (hastalık, ölüm) hastanın bu
durumu hiç etkilemez ve değiştirmez. İntellektüel
aktivitenin artması (veya konuşmanın artması)
düşüncenin süratlenmesi ile kendini ortaya koyar.
Düşünce basit içerikli olup değişkenliği ile
dikkati çeker. Bazen fikirler birbirini o kadar
süratle takip eder ki, bu fikirler birbirine
karışır. Hasta biraz önce söylediği sözleri
unutur, yeni yeni fikirler söylemekte devam eder.
Dikkatin devam ettirilememesi tesbit edilir.
Manik dönemde, dikkati çeken taraflardan biri de
hastaların idrak kabiliyetinin yükselmesidir.
Epizodun başlangıç aşamasında çalışmak, üretmek
hissi güçlendiğinden şahıs kendi aktivitesini,
teşebbüskarlığını artırmış bir şekilde farkedilir.
Karşısına çıkan bütün problemleri sanki kolaylıkla
yok edebildiğini göstermeye çalışır. Bu durumu
kendi hasta kızında gözlemleyen baba, durumu şu
şekilde anlatmıştır: "Devamlı tembel ve uyuşuk
bildiğimiz kızımız, şimdi yorulmak nedir bilmiyor.
Evin tüm işlerini tek başına görüyor, hiç kimseye
imkan bırakmıyor." bu gibi durumlarda hastalar
gerçekten yorulmak bilmezler, az uyurlar, daima
hareket etmekten, iş görmekten sanki zevk alırlar.
Bu dönemde hastaların iştahları da artar. Onlar,
yüksek mevkilerden konuşmayı, şaka ve latife
yapmayı, güldürücü komik sözler söyleyerek
toplumdakileri güldürmeyi, toplantılara dikkati
çekecek renkte ve görünümde kıyafetlerle katılarak
ilgi odağı olmayı isterler. Tükenmek bilmeyen bir
enerji ortaya koyan, her bir işe çekinmeden
girişen bu tip hastalar ancak başladıkları işi
sonuna kadar götüremez, yarım bırakırlar. Yeni
yeni planlardan, projelerden sohbetlerine
bakmayarak hiçbirini hayata geçiremezler. Çoğu
durumlarda lüzumsuz ve gereksiz işlerde
uğraşırlar. Meselâ; mağazalardan çokça gereksiz
şeyler alırlar, faydasız adamlarla arkadaşlık
kurar, yanlış davranış ve tutumlar sergilerler. Bu
tip hastalarda, cinsel eğilimin yükselmesi
nedeniyle bozuk bir cinsel hayatları olmaları da
karakteristiktir. Manik fazın bu merhalesi için
kendisine eleştirinin olmaması temel özelliktir.
Bu tip şahıslar kendi bilgi ve becerilerini
abartırlar, bütün işleri halledebileceklerini
iddia ederler. Dikkatlerinin çabukça bozulmasına
bakmayarak hafızaları iyidir. Ancak epizod
döneminde bilgilerin hafızada tutulması
zorlaşmaktadır.
Hastaların, kendilerini beğendiği dış
görünüşlerinden belli olur. Sevinç yönünde gelişen
ruhi hali yansıtan tebessüm, şen ve şakrak
bakışlar, çevik hareketler bir an dahi üzerinden
eksik olmuyor. Şiddetli geçen manik aktivasyon
döneminde, emosyonel coşkunluk haddini aşarak
şiddetli öfke ve ajitasyona dönüşebilir. Böyle bir
durumda şahıs, bir an bile durmadan sesi kesilene
dek, hatta boğuk sesle konuşmaya çalışır, şarkı
söyler, şiirler okur, herkesin işine karışır.
Çevresindeki insanları kendi ile birlikte olmaya
mecbur eder. Onlar, kendilerinin gerçek dışı
imkânlarından, yerine getirilmesi mümkün olmayan
planları hakkında konuşur. Kendileri gibi
etrafındaki insanları, hatta tüm insanlığı saadete
ve mutluluğa eriştirebileceklerini iddia ederler.
Konuşmanın süratlenmesi, onların sıçrayışlı
yürüyüşüne de (Fuga İdearum) artabilir. bu dönemde
konuşma kırık, sözler ve cümleler karmaşık olur.
Hastalar utanma hissi olmadan küfürlü, ahlaksız
ifadeler kullanır, elbiselerini çıkarabilir.
Konuşmanın içeriğine bakıldığında yüksek
ifadelerle zengin grandiöz sanrılar görülür. Bazı
durumlarda takip sanrılarına da rastlanır. Bir
kaide olarak, bu tip sanrılar emosyonel halin,
hareket ve konşumanın süratlenmesi zemininde
meydana gelir. Örnek bir hastanın hikayesini
verecek olursak:
Hasta A. A. 37 yaşında, yakın akrabaları arasında
ruhsal hastalıklara tutulan kimse yoktur. Anneden
sağlam, normal kiloda ve ölçüde doğmuştur. Okul
öncesi dönemde ve 10. sınıfa kadar normal
büyümüştür. Üniversiteyi bitirmiştir. Bütün
sınıfları başarılı bir şekilde okumuş, kişilik ve
davranışında dikkati çeken herhangi bir patolojik
hale rastlanmamıştır. Gençlik yıllarında dostları
ve tanıdıkları arasında "sakin adam" olarak
tanınmıştır. Başlangıçta öğretmen, sonra ise
bakanlıkta şube müdürü olarak görev yapmıştır. 25
yaşında evlenmiş olup iki çocuğu vardır. Çalışma
arkadaşlarının ve akrabalarının dediğine göre
terbiyeli, işbecerir ve şen bir karaktere
sahiptir. Ancak bazen sinirlenip kişiliği
değişmekte, herhangi bir sebebe dayanmaksızın
kişiliği değişmektedir. 23 yaşında iken sebepsiz
bir şekilde bir müddet içe kapanık ve kederli
olmuş, ilgi ve alakası kaybolmuş, hiçkimseyle
görüşmek istememiş, evden dışarı çıkmamış. Bir ay
bu müddet devam ettikten sonra, herşey normale
dönmüş. Ancak o dönem tedavi için hekime müracaat
etmemiş. Bu durumun sebebi sorulduğunda "Herkesin
hayatında böyle haller olur" diyerek cevap
vermiştir. 37 yaşında dereceli bir şekilde ruh
hali değişmiş, psikomotor aktivitesi günbegün
artmaya başlamıştır. İşyerinde kendisinden istenen
görevleri ve ricaları büyük bir arzu ve hevesle
yerine getirmiş. Bu dönemde, yönetim birimlerine
çeşitli teklifler götürmeye başlamış, en zor
işleri bile yalnız başına yapabileceğini iddia
etmiş. "Bakanlığın yönetim tarzını kökünden
değiştirmek ve gece gündüz çalışmak lazımdır"
diyormuş. Bir süre sonra durumu biraz daha
ağırlaşarak, kendisini gereksiz bir şekilde
tanımlamaya, yüksek sesle konuşmaya ve kahkaha ile
gülmeye, eskiden ona has olmayan uygunsuz şakalar
yapmaya başlamış. Aile üyelerinin dediğine göre
boş zamanlarında akrabalarını ziyaret ediyor veya
mağazaları gezmeye sarf ediyormuş. Mağazalardan
gereksiz şeyler alıyor, çalıştığı yerde mutlaka
Moskova'ya, merkezi bakanlık yönetimine
gönderilmesini, tekliflerini hemen hayata
geçirilmesini talep edermiş.
Tedavi merkezine (Stasionara) alınırken teşhisi,
Manik Depressif Psikoz (MDP)'un manik fazı olarak
kabul edilmiştir. Tedaviden bir ay sonra remisyona
girmiş bir vaziyette evine gönderilmiştir. 3 yıl
sonra, yeniden 1977. yılda tedaviye başlanmış,
1980, 1982, 1986 ve 1988. yıllarda durumunun
kötüleşmesi ile ilgili olarak tedavi merkezine
gönderilmiş, her seferinde yaklaşık bir ay süre
ile tedavi edildikten sonra taburcu edilmiştir.
Hastada her defasında manik atak gözlenmiştir. Son
kez tedaviye alındığında konuşmanın artması,
psikomotor aktivasyon ve ruhî halin yükselmesi
tesbit edilmiştir. Hastanın dediğine göre, iş
yerinde "Haddinden fazla" çalışır olmuş, bütün
talepleri "başarılı bir şekilde" yerine
getiriyormuş, kendinde "tükenmez güç" ve "enerji"
hissediyormuş. Sık sık eş, dost ve akrabalarını
telefonla arar, onların hal ve hareketlerini
sorarmış. Bazılarını ise olmadık zamanlarda
ziyaretine gidermiş, aynı zamanda onlara kucak
dolusu vaadlerde bulunurmuş, yorulmak bilmeden
devamlı konuşur ve etrafındaki insanları
neşelendirmeye ve eğlendirmeye meyil gösterirmiş.
1987. yılda kısa süreli bir depressif atak
gözlenmiştir. Hastalık hafif geçtiğinden (baş
ağrıları, yorgunluk, hafif uyku bozukluğu, az
konuşmak v.s.) yatarak tedaviye gerek duyulmamış,
ayakta takip şeklinde tedavi olunmuştur.
Son kez tedavi merkezine alınırken, ruhsal durumu
çevresini ve kendisini algılaması bozulmamış
durumdaydı. Doktorun sonularına memnuniyetle cevap
verir, çokca konuşur, konuşma esnasında sık sık
konudan uzaklaşır, başka konulara atlar, zaman
zaman yerinden sıçrayarak dışarı gitmek ister,
odanın içinde gidip gelir, ellerini ovuşturur
vaziyetteydi. Bu dönemde hasta kendisini hasta
kabul etmiyor. "Sağ ve salimim, şikayetim yoktur"
diyor. Hastahaneye getirilmesinden dolayı eşini
suçluyor. "Ne olsun ki, yatmıyorum, o, kendi
hastadır, tedaviye onun ihtiyacı vardır" diyor,
"İş arkadaşlarını çağırın, onlardan sorun, ben
nasıl işliyorum. Hepsinin işini ben yapıyorum."
Hasta kendisini her şeye razı gibi gösterip, rica
eder ki, onu bu dakikada eve göndersinler. Çünkü
onu "büyük işler" gözlemektedir. Hastahanede
kendisini "şen ve aktif görür" sohbetlere katılır,
kimseye ihtiyaç göstermeden teşebbüsü kendi eline
almaya çalışır. Hareketlerine öz eleştiri
yapamamaktadır.
MDP, genellikle, somatik bozukluklarla birlikte
gider. Hastalığın her iki fazında da, hastalar
kilo kaybederler. Manik fazda, hastanın iştahının
artmasına rağmen, hastanın çok aktif olması, aşırı
hareket etmesi, uykusunun bozulması sonucunda kilo
kaybetmektedir. Depresyon döneminde ise kilo
kaybı, iştahın kaybolması, umumî tonusun
zayıflaması sonucunda ortaya çıkmaktadır.
Hastalığın her iki fazında da hastalar az yatar,
vejetatif bozukluklar ortaya çıkar. Bu dönemlerde,
sempatik sinir sisteminin tonusu arttığı için
nabız süratlenir. Kan basıncı yükselir, göz
bebekleri genişler, kabızlık ortaya çıkar. Solunum
faaliyeti manik fazda artar, depresyon döneminde
ise seyrek, yüzeysel, ancak arada bir derinden bir
nefes almalarla seyretmektedir. Manik dönemde
normalden fazla ter ve göz yaşı ifrazatı olduğu
halde, depresyon fazında bu prosesler azalır.
Hastalar kederli moodda olmalarına rağmen gözyaşı
akıtamazlar, ağız kuruluğundan şikayet ederler.
Manik fazda iştahın ve cinsel isteğin artması,
depressif fazda ise aksine zayıflaması kaydedilir.
Kadınlarda aybaşı ritminin bozulması, MDP
döneminde sık sık görülen belirtilerdendir. Bu
dönemlerde kan biokimyasında da ciddî bozukluklar
gözlenebilir. Depressif fazda genel oksijenlenme
prosesinin azalması, kanda ve idrarda şekerin,
kolesterolün ve adrenalinin yükselmesi gözlenir.
Hastaların bir çoğunun saçları süratle dökülür.
Depressif dönemde idrarın hem miktarı, hem de
yoğunluğu artar, toksik etkisi güçlenir. Hastalar
başağrısından, kulaklarındaki çınlamadan, kalp
bölgesindeki ağrıdan şikayet ederler. Veter
refleksleri azalır, akomodasyon ve konverjansı
zayıflar, pupillerin ışığa reaksiyonu ise
normaldir. Hastalar göz kapaklarını aralıklı
olarak kırpar, pupiller normalden daha geniş
görünür.
HASTALIĞIN SEYRİ ve PROGNOZU
Hastalık çoğu durumlarda (%70 kadarı) hafif
seyreden affektif fazlarla birlikte olur. Ancak
%30 durumlarda manik dönem ortaya çıkar. bu
nedenle bipolar ve monopolar seyir tipleri ayırd
edilir. Monopolar seyir gösteren hastalarda çoğu
zaman depressif atak, nadir hallerde de manik
ataklar gözlenir. Bipolar gidiş tipi için manik ve
depressif dönemlerin birbiri peşi sıra ortaya
çıkması, bu dönemlerin arasında az veya çok devam
eden normal dönemlerin olması başlıca
şartlardandır. Ancak bazı durumlarda manik ve
depressif dönemlerin biribiri peşisıra gelişmesi,
aradan normal dönemlerin olmadığı bir gidişle de
ortaya çıkabilmektedir. Bir çok hastalarda
nöbetler hafif şekilde, bütün hayat boyu
değişmeden devam eder.
MDP.un ayrı ayrı fazlarının devametme süreleri
çeşitli olabilir. Klinik gözlemlerimizde
karşılaşılan ortalama seyir süresi 2-6 ay kadar
olsa da, bazı durumlarda bir yıl veya daha uzun
sürebilmektedir.
Remisyon dönemlerinin süresi de muhteliftir. Bazı
hastalarda bütün hayat boyu yalnız bir veya iki üç
atak gözlenmiş olabilir. İlk atağın başlaması,
genellikle, gençlik ve orta yaş dönemine denk
düşer. Ancak son yıllarda okul döneminde ve hatta
okul öncesi dönemlerde de nadir de olsa, MDP
teşhisi konabilmektedir. İlk atağın hangi yaşta
başladığı ile ilgili olarak, hastalık atağının
şiddeti ve süresi de değişmektedir. Meselâ, genç
yaşlarda başlayan MDP, ataklar arası dönemin
ağırlaşmadan ve daha devamlı olması ile
karakterizedir. İleri yaşlarda rast gelinen
ataklar, genellikle, beynin damar bozuklukları ile
(ateroscleroz, hipertoni) ağırlaşır. Bu da
hastalığın seyrini ve onun tedavisini zorlaştırır.
Hastalık atağının olmadığı normal dönemlerde bu
tip hastalarda hafızanın zayıflaması, ruhî halin
değişkenliği (labilitesi) gözlenir.
MDP ataklarının dış etkenlerle, genellikle hiçbir
ilgisi gözlenmemektedir. Yani sadece endojen bir
proses gibi ortaya çıkmaktadır. Ancak bir çok
durumlarda da ataklar herhangibir sebeple de
ilişkili görülmektedir.
Ataklar, çoğu zaman, tedricen başlıyor, bir kaç
gün (bazen hafta) sonra şiddetlenme aşamasına
ulaşıyor, sonra da yavaş yavaş şiddeti azalıp
kayboluyor. Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi
zaman zaman bir ataktan hemen diğerine geçmekte
mümkün olmaktadır.
Şizofreniden farklı olarak MDP.un prognozu daha
iyidir. Bu hastalık döneminde, kişiliğin değişmesi
ve normal psişik faaliyetin dikkate çarpan olumsuz
değişmesi görülmemektedir. Zaman zaman gözlenen
veya ortaya çıkan, kısa süreli ataklar hiçbir iz
bırakmadan geçip gider ve hatta hastanın
yaşayışını ve iş ritmini bozmaz. Atak dönemi
geçtikten sonra kişi iş aktivitesine tekrar
başlar, gündelik hayatına ve yakın çevresi ile
ilişkilerini tekrardan kurar. Bazı durumlarda ise
atak uzun süre devam eden, hasta aylarca
hastahaneden çıkamaz, bu nedenle de bu süre
içerisinde iş yapabilme yeteneği ve bireysel
psikososyal uyumu bozulabilmektedir. Prognoz
açısından bakıldığından bipolar seyir gösteren
hastalar, diğerlerine göre daha kötü bir seyir
izlemektedir. Atipik ataklarla giden formalar ise
daha kötü ve uzun süren ataklar şeklinde cereyan
etmektedir.
ETYOLOJİ ve PATOGENEZ
MDP.un etyolojisi bugüne kadar, açıkça ortaya
konamamıştır. Çoğu araştırmacılar, hastalığın
kaynağının endojen karakterli olduğunu ileri
sürmektedir. Hastalığın genetik bir geçişle ortaya
çıkabileceğini gösteren bir çok örnekler ve
çalışmalar vardır. A. V. Snejnevski'nin (1982)
çalışmalarına göre bu hastalığın aileden geçme
oranı %35-46'dır. Kabaum'a göre MDP, dizigot
ikizler arasında %20-25, monozigot ikizler
arasında ise %66-96 oranında görülmektedir. Bu da
göstermektedir ki, hastalık dominant tek bir gen
vasıtası geçmektedir, iddiasını desteklemektedir.
Bu hipotezin taraftarları, affektif psikozların
meydana çıkmasında etkisi olan X-Kromozom ile bazı
genlerin birleşmesini mümkün hesap etmektedir ve
MDP'a bu yolla geliştiğini isbata
çalışmaktadırlar.
MDP'un oluşmasında yaşın, cinsin, endokrin
bozuklukların (Basedow Hastalığı) bulunmasının
önemi vardır. Ancak endokrin tedaviye rağmen,
psikoz ortadan kaldırılamamaktadır.
Kadınlar arasında hastalık, genellikle, aybaşı,
doğum ve geriye gelişim dönemi ile ilgili
başlamaktadır. Ancak, birçok dış etkenlerin rolünü
de (meselâ, enfeksiyonlar, intoksikasyonlar,
ruhsal travmalar v.s.) değerlendirmek gerekir.
Y. L. Nuller'in (1988) bildirdiğine göre,
hastalığın ilk ataklarının %13-20'si, yenileyen
atakların ise %17-21'i bu gösterilen etkenlerin
tesiri ile başlamaktadır. Ancak çoğu yazarların
düşüncesine göre manik ya da depressif hecmelerin
ortaya çıkması hiçbir dış etkene bağlı değildir.
Son yıllarda hastalığın patogenezini biokimyasal
etkenlerle ilgilendirmek gayreti görülmektedir. Bu
bakımdan monoaminlerin, steroid hormonların ve su-elektrolid
dönüşümünün bozulmaları etyolojik bir faktör,
stress neticesinde oluşan sonuçlar gibi
değerlendirilmektedir. Bir çok araştırıcı
tarafından isbat olunmuştur ki, depresyon
döneminde beyin dokularında Noradrenalin'in
miktarı azalmakta, manik dönemde ise artmaktadır.
Neurotransmitterlerden katekolaminlerin rolünü de
belirtmek gerekir. Son yıllarda yoğun bir şekilde
öğrenilmeye başlanmış enkefalinlerin ve
endorfinlerin araştırılması önemli bir ehemmiyet
kazanmıştır.
AYIRICI TEŞHİS
Hastalığın Bazı Tipik Özellikleri:
Ataklarla ortaya çıkan manik ve depressif
hecmelerin olması, atakların kendiliğinden (yani
dış etkenlere balı olmadan) başlaması, ataklar
arası dönemde rezidüel semptomların olmaması
teşhisi oldukça kolaylaştırmaktadır. Çoğu
durumlarda MDP'u rekürrent şizofreniden ayırmak
gerekmektedir. Şizofreninin bu tipinde affektif
belirtilerin oldukça fazla miktarda ortaya çıkması
ve rezidüel semptomların azlığı ayırıcı teşhisi
zorlaştırır.
Bazı MDP'u hastalarda sanrıların ortaya çıkması,
bazı katatonik belirtilerin bulunması,
şizofreninin diğer tiplerinden onu ayırmamızı
gerektirmektedir. Bu gibi durumlara da
şizofreniden farklı olarak MDP'u hastalarla
iletişim kurmak kolay olmaktadır ve bu hastalarda
negatif belirtiler görülmemektedir. Atak geçtikten
sonra kişiliğin değişmesi ile ilgili belirtiler
yoksa ve hastanın normal psişik özellikleri
yeniden ortaya çıkarsa zorluk çekmeden MDP
teşhisini tasdik etmek mümkündür.
Bazen manik atakları, enfeksiyon ve intoksikasyon
psikozlarından ayırmak gerekir. Bu durumlarda,
hastalığın anamnezine, ve bu tip psikozlar için
karakteristik olan genel düşkünlük ve yorgunluk
belirtilerine dikkat etmek gerekir.
MDP ataklarını MSS'in organik bozukluklarından, bu
çerçevede travmatik bozukluklarda, beyin
tümörlerinden, sifilizden ayırmak kolaydır. Bu
durumlarda, bu hastalıkların spesifik
belirtilerine, akıl zayıflığının olmasına, organik
bozukluklara, paraklinik incelemelerin
neticelerine dikkat etmek teşhisi çabuk komaya
imkan vermektedir.
Bazı durumlarda MDP'un depressif ataklarını,
involusyonel depresyondan ayırmak zorluk
çıkarabilir. Bilindiği gibi, involusyonel
depresyonlar, bir kaide olarak, heyecan ve keder
ahvaliruhiyesi çerçevesinde, elem verici
sanrılarla cereyan eder. Daha önceki dönemlerde bu
tip atakların olmaması ve hastalığın 45-50
yaşından sonra başlaması da teşhisi involusyonel
psikoz lehine çevirmektedir.
MDP'u beyin damarlarının ateroselerozu ile ilgili
meydana çıkan depresyonlardan ayırmak zor
değildir. Bu dönemde beyin damarlarının
bozukluğunu ortaya çıkaran karakteristik yönler;
başağrıları, kulaklarda çınlama, ezginlik hissi,
hafızanın zayıflaması ve diğer belirtilere dikkat
etmek gerekir.
Epilepsi döneminde ortaya çıkan affektif
bozukluklar MDP'den farklı olarak gerginlik ve
sıkıntılı bir görünüş temelinde başlamaktadır ve
disforik belirtilerle karakterize olunur. Sanrısal
fikirleri MDP'de rastlanan kendini suçlama,
kendini küçültme ve aşağılama şeklinde değil,
gemginlik ve gerginlik temelinde ortaya çıkar.
MDP'ları reaktif depresyonlardan ayırmak bazı
durumlarda o kadar kolay olmamaktadır. Özellikle
maskelenmiş (süst gidişli) depresyonları ayırmak
zordur. Ancak, unutmamak lazımdır ki, reaktif
depresyonlarda psişik sarsıntıların olması temel
şartlardandır. Hastalığın tam doğru bir
anamnezinin, tedavisinin, özellikle psikoterapatik
etki araçlarının çabukça tesir etmesi teşhisinin
doğrulanmasına imkan vermektedir.
TEDAVİ
MDP'a tutulmuş hastaların tedavisi patolojik
prosesin aşamasından, klinik özelliklerinden,
hastanın yaşından ve diğer yönlerine bağlı olarak
yürütülür. Çağdaş psikoformakolojik preparatlar,
özellikle antidepresanlar, MDP'un tedavisinde
başlıca yer tutmaktadır. Bütün antidepresanları üç
gruba ayırmak genel kabul görmüş bir yaklaşımdır.
Buna göre;
1- Monoaminoksidoz (MAO) İnhibitörleri. (İprozid,
Nialamid, Nuredal, Transamin, Nardil)
2- Stimüle edici etki gösteren Trisiklik
Antidepresonlar (Tofranil, Melipramin, Triptizol,
Kerfonal)
3- Sakinleştirici etki gösteren Antidepresonlar:
(Amitriptilin)
Bunlardan ilave olarak "Atipik Antidepresonlar
olarak adlanan maddelerde (pirazidol ve buna
benzer maddeler) vardır.
Klasik depresyonu tedavi etmek için stimüle edici
ve timoleptik tesir gösteren preparatlardan
(melipramin, pirazidol) geniş olarak
yararlanılmaktadır. Melipramin'in 100-300 mg;
pirazidol 200-400 mg dozlarda vermek uygundur. Bu
ilaçları tedavinin başlangıcında enjeksiyon
şeklinde (i.m. veya i.v.), sonra ise (1-2 haftadan
sonra) oral olarak vermek uygun görülmektedir.
Optimal terapotik dozu tedricen ulaşmak
gerekmektedir.
Bu ilaçların etkisi neticesinde başlangıçta
hareketlerin kısıtlanması, sonra ise psişik
durumun iyileşmesi gözlenir. Motor aktivitenin
düzelmesinin, psişik yapının düzelmesine nisbeten
daha çabuk ortaya çıkması ciddi bir korku
oluşturabilir. Bu durumlarda hasta intihara
teşebbüs edebilir. Uygulanan tedavi neticesinde
ahvaliruhiye ne kadar çabuk düzelirse, hastalığın
gidişi de bir o kadar çabuk iyileşir. Yukarıda
ismi geçen ilaçların bazı yan etkilerini (ağızda
kuruluk, susuzluk, kabızlık, idrar atımının
azalması, allerjik dermatitler v.s.) de dikkate
almak gerekmektedir. Stimüle edici antidepsanlar
ile MAO inhibitörlerini birlikte kullanmak doğru
değildir. Ayrıca derealizasyon bulguları,
anestetik depresyon (anestezia delerosa) bulguları
olursa yine stimüle edici antidepresan ilaçları
kullanmak doğru değildir. "Saf siklotimik
depresyon"da tedavi melipramin, azafen, pirazodil
(düşük dozlarda) gibi ilaçları başarılı bir
şekilde kullanmak mümkündür. Meselâ; Azafen'i
20-50 mgr dozlardan başlayarak 150 mgr'a kadar
çıkarmak uygundur. Pirazidol'ün ve melipramin'in
dozları da 50-150 mgr arasında olmalıdır. Dikkate
çarpacak oranda heyecanlı, sıkıntılı ve gergin
depresyonlarda stimüle edici etkisi olan
antidepresif ilaçları kullanmak uygun değildir. Bu
durumlardan sakinleştirici özellikleri nedeniyle
de Amitriptilin'i 150-300 mgr dozlarda kullanmak
gerekir. Raptus (aniden başlayan, son derece
önemli) huzursuz elem reaksiyonudur. Bu duruma
düşen hastalar ani olarak intihara
başvurabilirler.) belirtisi olursa tedaviye
Tizersin'le başlamak daha iyidir. Başlangıçta bunu
küçük dozlarla 25 mgr İ. V., daha sonra ise 50-100
mgr İ. M. vermek gerekir. Depressif-paranoid
belirtiler görüldüğünde ise (Kotar Sendromu)
antidepressif ilaçların yanında nöroleptikler de
(haloperidol, tizersin, aminazin) birlikte
verilmelidir. Çoğu antidepresanların tedaviye
tesiri onların intersellüler uyarıları aktarma
sinapslara etkisi ile ilgilidir. Antidepresanların
tesiri altında sinir hücrelerinin bazı
mediatörlerinin (norodrenalin, seratonin) etkisi
güçlenir. MAO inhibitörlerinin tesiri altında ise
Monoaminooksidoz'ın sentezi azalmaktadır.
Trisiklik antidepresanlar kolinolitik etkiye
sahiptir.
Antidepresanların geniş olarak kullanılmasının
yanında diğer tedavi yöntemleri de önemlerini
yitirmemişlerdir. Meselâ; uzun süren, ilaçlara
karşı dirençli olan depresyonlarda EKT de geniş
olarak uygulanmaktadır.
Lityum preparatları MDP'da geniş olarak
uygulanmaktadır. Ancak lityumun dozu, kan
seviyesinin tesbiti ile ayarlanmalıdır. Lityumun
terapotik dozu 600-1800 mgr arasındadır. Manik
akatları kontrol altına alabilmek için nörolojik
ve sedatif etkili ilaçlardan (majeptil,
haloperidol, aminazin, tizersin, klorprotiksen
v.s.) çokça istifade edilmektedir. Bu ilaçların
etkisi ile psikomotor aktivasyon, uyanıklık,
irritabilite gibi belirtiler kontrol altına
alınabilmektedir. Hastaların genel durumu ve
uykusu normale döner. MDP'lu hastalarda
nöroleptiklerle tedavi, ekstrapramidal yan
etkileri düzelten sikladol, romparkin, parkopan
v.s. gibi ilaçlar kullanılmadan yürütülür.
Manik ataklarda lityum preparatları (lityum
karbonat, lityum oksibutirat) aktivasyonu kısa
sürede ortadan kaldıracak bir ilaç olarak da
kullanılabilir. Bu dönemde lityumun dozu 1000-2000
mgr ve daha çok olmalıdır. Ancak lityumun kan
seviyesi 0.6-0.7 m.mol/l'den daha yüksek
olmamalıdır. Gerekirse lityumun verilmesi 2-3 ay
kadar uzatılabilir.
MDP tedavisinin ilk haftalarında hastalar ciddi
olarak gözlem altında tutulmalıdır. "Açık Kapı"
sistemine geçmek için acele etmemek gerekir. Ancak
bazı durumlarda -özellikle MDP'un hafif geçen
tiplerinde hastaları ayakta tedavi etmek
mümkündür. Hastaların iş yapabilme yeteneklerinin
tekrardan kazanılabilmesi için çalışmak gerekir.
Bu amaçla çeşitli psikoterapatik yöntemlerden ve
spor faaliyetlerinden istifade edilmelidir.
Psikoterapatik tedbirlerden esas amaç, hastaları
normal hayatlarına döndürmek ve
rehabilitasyonlarını temin etmektir.
BİLİRKİŞİLİK MESELELERİ
Prosesin şiddetlenmesi döneminde hastalar iş
yapabilme yeteneklerini, bir kaide olarak, ya tam
veya kısmî olarak kaybederler. Hastalar
iyileştiklerinde tam manası ile iş yapabilme
kabiliyetlerini tekrar kazanırlar. Hatta bazen
ihtisaslarını artırmağa, yeni birikimler elde
etmeye gayret gösterir ve bu amaçlarına kolaylıkla
ulaşırlar. Çabuk çabuk ortaya çıkan ve uzun süre
devam eden ataklarda hastalık kronik karakter alır
ve uzun süreler iş yapabilme kabiliyetinin
zayıflamasına veya kaybolmasına neden olur. İş
yapabilme kabiliyetinin derecesini tayin ederken
şahsın ferdî hususiyetleri, çalıştığı alan,
yaptığı işin ağırlığı veya hafifliği gözönüne
alınmalıdır.
Atak zamanı (özellikle ağır geçen ataklarda)
hastalar şuursuz olur ve yaptıkları suç eylemleri
için mesuliyet taşımazlar. Zayıf olarak ortaya
çıkan ataklarda, o cümleden, siklotimik ataklar
döneminde şuur durumunu tayin etmek zorluk
oluşturur ve çok dikkatli bir incelemeyi
gerektirir.
|