Dilin Doğuşu
Bebekler, konuşma tam olarak gelişmeden önce,
isteklerini dışa vurmak için göz teması, çığlıklar
ve vücut dilinin diğer öğeleri gibi her türden
işareti kullanırlar. Aynı şekilde, ilk
hominidlerin de konuşmadan önce birbirleri
arasında işaretleşmek için başka araçları
kullanmış olmaları gerektiği açıktır. Bu tür bir
iletişim diğer hayvanlarda ve özellikle üst
primatlarda da mevcuttur, ama konuşma yalnızca
insanlara özgüdür. Çocuğun, dilin altında yatan
karmaşık kalıplar ve mantıkla birlikte konuşmaya
hakim olmak için verdiği uzun mücadele bilincin
edinilmesiyle eşanlamlıdır. Benzer bir yol ilk
insanlar tarafından da kat edilmiş olmalıdır.
İnsan bebeğinin gırtlağı, insansı maymunlar ve
diğer memelilerdeki gibi, ses oluğu aşağıda olacak
şekilde düzenlenmiştir. Bu yolla hayvanlarınkine
benzer çığlıklar atabilir, ama henüz düzgün
konuşamaz. Bunun avantajı, boğulmaksızın aynı anda
hem çığlık atabilmesi hem de yemek yiyebilmesidir.
Daha sonra ses oluğu evrim boyunca gerçekleşen bir
süreci yansıtarak yukarı doğru hareket eder. İnsan
konuşmasının, birçok geçişsel biçim olmaksızın bir
çırpıda ortaya çıkmış olması düşünülemez.
Konuşmanın gelişimi, tıpkı insan bebeğinin
gelişiminde gördüğümüz gibi, hiç kuşkusuz hızlı
gelişim dönemlerini de içeren milyonlarca yıllık
bir süreye yayılmıştır.
Dil olmaksızın düşünce varolabilir mi? Bu,
“düşünce” ile ne kast edildiğine bağlıdır.
Düşüncenin unsurları hayvanlarda ve özellikle
belirli iletişim araçlarına da sahip olan üst
memelilerde mevcuttur. Şempanzelerin arasındaki
iletişim düzeyi oldukça karmaşıktır. Ama bunların
hiçbirisinde, insanın düzeyinin uzağından bile
geçecek türden bir dilden ya da bir düşünceden
bahsedemeyiz. Üstteki alttakinden gelişir ve onsuz
varolamaz. İnsan konuşmasının kökenleri bebeğin
tutarsız seslerindedir, ama bu ikisini
özdeşleştirmek aptalca olurdu. Aynı şekilde dilin
insan ırkından önce de varolduğunu göstermeye
çalışmak bir hatadır.
Aynı şey düşünce için de doğrudur. Erişilemeyen
bir nesneye ulaşmak için bir çubuk kullanmak
zekice bir davranıştır. Ama çocuğun gelişiminde
böylesi bir davranış oldukça geç –yaklaşık 18.
ayda– ortaya çıkar. Bu davranış, önceden
düşünülmüş bir hedefi gerçekleştirmek için
eşgüdümlü bir hareketle bir aletin –bir çubuk–
kullanılmasını içerir. Kasıtlı, planlı bir
eylemdir. Bu tür bir faaliyet insansı maymunlar ve
hatta maymunlar arasında bile görülebilir. Yiyecek
toplama etkinliğine yardımcı olarak, hazır bulunan
nesnelerin –çubuklar, taşlar vb.– kullanımı
hakkında çok şey yazılmıştır. Çocuk, on ikinci
ayda, “ne olduğunu görmek” için bir nesneyi farklı
yönlere atarak deney yapmayı öğrenir.
Bu etkinlik, sonuç elde etmek için tasarlanmış
tekrarlanan amaçlı bir etkinliktir. Neden ve
sonucun farkına varıldığını gösterir (bunu
yaparsam şu olur). Bu bilgilerin hiçbiri doğuştan
değildir. Deneyim yoluyla öğrenilir. Neden ve
sonuç kavramını kavramak çocuğun 12-18 ayını alır.
Bilginin en güçlü parçası! İlk insanların, tüm
akılcı düşüncenin ve amaçlı eylemin gerçek temeli
olan bu aynı dersi öğrenmeleri milyonlarca yıl
almış olmalı. Doğa hakkındaki bilgimizin böylesine
göz kamaştırıcı zirvelere ulaştığı zamanımızda,
bazı bilimciler ve filozofların, nedenselliğin
varlığını yadsımak suretiyle düşünceyi gerçekte
ilkel ve çocukça bir düzeye doğru geri sürüklemeyi
istemeleri haydi haydi saçmadır.
Çocuğun yaşamın ilk iki yılında, uzay, nedensellik
ve zaman kavramlarının oluştuğu bir entelektüel
devrim gerçekleşir. Ve bu devrim, Kant’ın tasavvur
ettiği gibi gökten zembille inmez, bizzat pratik
ve fiziksel dünyanın deneyimlerinin doğrudan bir
sonucu olarak şekillenir. Tüm insan bilgisi, en
soyut olanlar da dahil düşüncenin tüm kategorileri
buradan türetilir. Bu materyalist anlayış çocuğun
gelişimi tarafından açıkça kanıtlanır. Başlangıçta
bebek gerçeklik ve kendisi arasında ayrım yapmaz.
Ama belirli bir noktada, gördüğü şeyin kendisi
dışında bir şey olduğunun ve görüş alanından
çıktığında da varolmaya devam edeceğinin farkına
varır. Bu büyük bir atılımdır; zekânın “Copernicus
devrimi”. Maddi dünyanın varolmadığını ya da bunun
kanıtlanamayacağını iddia eden filozoflar sözcüğün
tam anlamıyla çocukça bir düşünceyi dile
getirmektedirler.
Anne odayı terk ettiğinde ağlayan bebek, görüş
sahasından çıktı diye annesinin yok olmadığını
anlar. Ağlama eyleminin annesini geri getireceğini
bildiğinden ağlar. Çocuk bir yaşına kadar görüş
alanının dışında olan şeyin gerçekten de yok
olduğuna inanır. İkinci yılın sonunda artık neden
ve sonucu bilmektedir. Nasıl ki düşünceyi eylemden
ayıran bir Çin Seddi yoksa, aynı şekilde çocuğun
entelektüel yaşamıyla duygusal gelişimi arasında
da mutlak bir ayrım çizgisi yoktur. Duygular ve
düşünceler gerçekte birbirinden ayrılamaz. Bunlar
insan davranışının tamamlayıcı iki yönünü
oluştururlar. İrade unsuru olmaksızın hiçbir büyük
girişimin başarıya ulaşmayacağını herkes bilir.
Duygular insan eylemi ve düşüncesi için en güçlü
maniveladır ve insan gelişiminde temel bir rol
oynarlar. Ama her aşamada, çocuğun entelektüel
gelişimi çözülmez bir biçimde etkinliğe
bağlanmıştır. Zekaya dayalı davranış ortaya
çıktıkça, aklın duygusal durumları eylemlerle
ilişkilenir; neşelilik ya da hüzün bilerek yapılan
eylemlerin başarısı ya da başarısızlığı ile
bağlantılıdır.
Dilin doğuşu, bireyin davranış ve deneyiminde hem
entelektüel hem duygusal bakımdan muazzam bir
değişimi temsil eder. Nitel bir sıçramadır bu.
Dile sahip olmak, Piaget’den alıntılarsak “geçmiş
eylemlerini anlatı biçiminde yeniden inşa etme ve
gelecekteki eylemlerini sözlü sunumlar
aracılığıyla önceden gösterme yeteneğini” yaratır.
Dil sayesinde geçmiş ve gelecek bizim için gerçek
haline gelir. Şimdinin sınırlamalarının ötesine
geçebilir, bilinçli bir plana göre tasarlayabilir,
öngörebilir ve müdahale edebiliriz.
Dil toplumsal yaşamın bir ürünüdür. İnsanın
toplumsal etkinliği dil olmaksızın düşünülemez.
Dil, şu ya da bu biçimde, en eski insan
toplumlarında, en eski zamanlardan beri varolmuş
olsa gerektir. Bizatihi düşünce bir tür “iç
dildir.” Dil sayesinde insanın gerçek toplumsal
ilişki olanağı ortaya çıkar, yalnızca taklit
etmenin aksine, öğrenilebilen ve önce sözlü sonra
da yazılı bir biçimde kuşaktan kuşağa
aktarılabilen bir kültür ve geleneğin yaratılışı
söz konusu olur. Dil aynı zamanda antipati,
sempati, aşk ve saygının daha tutarlı ve gelişmiş
biçimde ifade edilebildiği gerçek insan
ilişkilerini mümkün kılar. Bu unsurlar ilk altı
aydan itibaren taklit biçiminde nüve halinde
mevcutturlar. Telaffuz edilen ilk sözcükler
genellikle yalıtık isim sözcüklerdir. Sonra çocuk
sözcükleri bir araya getirmeyi öğrenir. İsimler
yavaş yavaş fiillerle ve sıfatlarla bağlanır. Son
olarak, mantıksal düşüncenin son derece karmaşık
kalıplarını gerektiren gramer ve sözdiziminde
ustalaşma gelir. Tür için olduğu kadar tek tek
bireyler için de muazzam bir nitel sıçramadır bu.
Çok küçük çocukların gerçek anlamda dil olmayan,
ama sırf yetişkinlerin konuşmasını taklit
deneylerini ve çabalarını temsil eden seslerden
oluşan “özel” bir dile sahip oldukları
söylenebilir. Düzgün konuşma bu seslerden gelişir,
ama bu ikisini birbirine karıştırmamak gerekir.
Dil gerçek doğası itibariyle özel değil
toplumsaldır. Toplumsal yaşam ve kolektif
etkinlikten, en başta da, en eski zamanlardan beri
tüm toplumsal yaşamın temelinde yatan üretim
işbirliğinden ayrıştırılamaz. Dil ileri doğru
muazzam bir sıçramayı temsil eder. Süreç bir kez
başladı mı bilincin gelişimini muazzam ölçüde
hızlandırır. Bu olgu çocuğun gelişiminde de
görülebilir.
Dil insan etkinliğinin toplumsallaşmasının
başlangıçlarını temsil eder. Ondan önce, ilk
ön-insanlar çığlıklar, beden dili ve diğer jestler
gibi başka araçlarla iletişim kurmuş olmalılar.
Gerçekten de modern insanlar, özellikle büyük
gerilim ve duygu anlarında böyle yapmayı
sürdürürler. Ama bu tür bir “dilin” sınırları
açıktır. Acil durumların ötesine geçmekte tamamen
yetersizdir. İşbirliği temelinde üretime dayanan
en basit insan topluluklarının ihtiyaç duyduğu
karmaşıklık, soyut düşünce ve planlama düzeyi bile
böylesi araçlarla ifade edilemez. Ancak dil
aracılığıyladır ki, şimdinin darlığından
kurtulmak, geçmişi hatırlamak ve geleceği öngörmek
mümkün olur. Ancak dil aracılığıyladır ki,
başkalarıyla gerçekten insani bir iletişim
biçimini inşa etmek, kişinin “iç yaşamını”
başkalarıyla paylaşması mümkün olur. Bu yüzden,
tek konuşan hayvan olan insandan farklı olduğunu
belirtmek için “dilsiz hayvanlardan” söz ederiz.
|