Dil ve Çocuğun Düşüncesi
Genel olarak insan düşüncesinin gelişimiyle insan
bireyinin dil ve düşüncesinin çocukluk ve
ergenlikten yetişkinliğe varan süreç içindeki
gelişimi arasında belli bir benzerlik göze çarpar.
Engels, Maymundan İnsana Geçişte Emeğin Rolü’nde
bu hususa değinmiştir:
Tıpkı embriyonun ana rahmindeki gelişmesinin
tarihçesinin, hayvan atalarımızın solucandan
başlayarak milyonlarca yıla yayılan bedensel evrim
tarihinin kısaltılmış bir tekrarından ibaret
olması gibi, insan yavrusunun zihinsel gelişimi
de, atalarımızın, en azından daha yakın
olanlarının, zihinsel gelişiminin daha da
kısaltılmış bir tekrarından ibarettir.[12]
Embriyondan yetişkine doğru gelişmeyi inceleyen
bilim dalına ontojeni, türler arasındaki evrimsel
ilişkileri inceleyen dala ise filojeni
denmektedir. Her ikisi de ilginç biçimde birbirine
bağlıdır, ama aynadaki kaba bir görüntü gibi
değil. Örneğin, rahimdeki gelişimi boyunca insanın
embriyosu bir balığa, bir amfibiye, bir memeliye
benzemekte ve hayvan evrimini anımsatan
aşamalardan geçiyor görünmektedir. Tüm insanlar
birçok bakımdan birbirlerine benzerler, özellikle
de beyin maddeleri ve yapıları bakımından.
Kimyasal, anatomik ve fizyolojik olarak şaşırtıcı
ölçüde az farklılık vardır. Gebelikte, döllenmiş
yumurta iki boş hücre topuna doğru gelişir. İlk
görülebilir gelişme on sekiz gün içinde
gerçekleşir, bu topların birbirlerine değdikleri
nokta kalınlaşarak nöral oluk haline gelir. Ön
parça sonraları bir beyne doğru gelişmek üzere
büyür. Ardından gözler, burun ve kulaklar haline
gelecek olan diğer farklılaşmalar gerçekleşir.
Gebeliğin üçüncü haftasında kalp atışının
başlamasıyla birlikte ilk olarak embriyo yaşamında
kan dolaşımı ve sinir sistemi çalışmaya başlar.
Nöral oluk, bir kanal ve sonra da bir tüp haline
gelir. Zaman içinde bu oluşum omuriliğe
dönüşecektir. Kafa ucunda, ön beyin, orta beyin ve
arka beyini oluşturmak üzere tüpte şişlikler
belirir. Her şey merkezi sinir sisteminin hızlı
gelişimi için düzenlemiştir. Nihai hücresel yapıya
doğru ilerleyen hücre bölünme hızında nitel bir
sıçrama olur. Embriyo 13 mm uzunluğa ulaştığında,
beyin, beş-kabarcıklı bir beyin şekline bürünür.
Görsel sinirleri ve gözleri oluşturan saplar
ortaya çıkar. Üçüncü ayın sonunda serebral korteks
ve beyincik kadar, talamus ve hipotalamus da ayırt
edilebilir bir hale gelir. Beşinci ayla birlikte
boğumlu korteks şekillenmeye başlar. Doğumdan
sonra daha da gelişecek olmasına rağmen tüm temel
öğeler dokuzuncu ayda gelişmişlerdir. O anda dahi
beynin ağırlığı, bir yetişkinin 1300 ilâ 1500
gramlık beyin ağılığıyla karşılaştırıldığında,
yalnızca 350 gram civarındadır. Beyin altı ayda
yetişkindeki ağırlığın %50’sine, bir yılda %60’ına
ve altı yılda %90’ına ulaşır. On yaşında yetişkin
beynin ağırlığının %95’ine ulaşır. Beynin hızlı
gelişimi kafa büyüklüğünde kendini dışa vurur. Bir
bebeğin kafa büyüklüğü yetişkinle
karşılaştırıldığında bedeni için büyüktür. Yeni
doğmuş bir bebeğin beyni yetişkinlikteki durumuna
diğer herhangi bir organdan daha yakındır.
Doğumda, beyin toplam vücut ağırlığının %10’nu
oluştururken, yetişkinde bu oran yalnızca %2’dir.
Beynin fiziksel yapısı (biyokimyası, hücre
mimarisi ve elektriksel devresi) beynin çevreye
verdiği tepkilerin etkisiyle değişikliğe uğrar.
Düşünceler ve anılar, sinir sistemindeki karmaşık
değişimler aracılığıyla beyinde kodlanırlar.
Böylece, beyin etkileşiminin tüm süreçleri, eşsiz
bir bilinç –kendinin farkında olan madde– olgusuna
yol açarlar. Kanadalı psikolog Donald Hebb’e göre,
anahtar iki sinir hücresi arasındaki sinaptik
bağlarda yatmaktadır, ki bu görüş günümüzde yaygın
olan düşüncenin temelini oluşturur. Sinapslar
arasındaki kendine özgü devre dizileri ve ateşleme
kalıpları belleği kodlayabilir, ama bu, mutlaka
tek bir beyin ağına lokalize olmayacaktır. Her iki
yarı kürede ve birçok kez kodlanabilir. Bireyin
tüm çevresi, özellikle gelişiminin ilk yıllarında,
beyinsel süreçler ve davranışlar üzerinde sürekli
olarak benzersiz etkiler bırakır. “Özellikle
çocukluk dönemindeyken, çevredeki en küçük bir
değişim,” diyor Rose, “beynin kimyası ve
işleyişinde uzun-dönemli değişimlere yol
açabilir.”
Beyinle çevre arasındaki bu diyalektik etkileşim
olmasaydı, bireyin gelişimi basitçe genetik kodun
emrinde olurdu. Bireylerin davranışları önceden
kodlanmış ve en başından itibaren öngörülebilir
olurdu. Ne var ki çevre, gelişimde belirleyici bir
rol oynamaktadır. Değiştirilmiş bir koşullar
dizisi bireyde çok belirgin bir değişime yol
açabilir.
Gözler, El ve Beyin
Çocukta dil ve düşüncenin gelişimi, ilk kez
İsviçreli epistemolog* Jean Piaget’nin çığır açan
çalışmasında kapsamlı bir incelemeye tâbi
tutulmuştu. Teorilerinin bazı yönleri, özellikle
de çocukların bir aşamadan diğerine geçiş biçimini
yorumlayışındaki esneklik yoksunluğu eleştiri
konusu olmuşsa da, onun çalışmaları, neredeyse
gözardı edilmiş bir alanda öncü çalışmalar
niteliğindeydi ve teorilerinin birçoğu
geçerliliğini halen önemli ölçüde korumaktadır.
Hegel’in genel olarak diyalektik düşüncenin
sistematik bir sergilenişini sunan ilk kişi olması
gibi, Piaget de doğumdan çocukluğa, oradan da
ergenliğe kadar olan gelişmenin diyalektik
sürecine dair bir fikir veren ilk kişiydi. Her iki
sistemin de barındırdığı kusurların, bu insanların
çalışmalarının olumlu içeriğini karartmasına izin
verilmemelidir. Piaget’nin aşamaları şüphesiz
oldukça şematik ve araştırma yöntemleri de bir o
denli sorgulanmaya açık olsa bile, yine de bunlar,
erken insan gelişimine genel bir bakış olarak
değer taşımaktadırlar.
Piaget’nin teorileri, davranışçıların görüşlerine
bir tepkiydi, davranışçı ekolün önde gelen
temsilcisi Skinner, özellikle 1960’larda ABD’de
etkiliydi. Davranışçı yaklaşım lineer bir
kümülatif gelişme kalıbına dayanan bütünüyle
mekanik bir yaklaşımdır. Bu yaklaşıma göre,
çocuklar, uzman öğretmenler ve müfredat
planlamacılar tarafından oluşturulan, lineer bir
içerik programına tâbi tutulduklarında en verimli
şekilde öğrenirler. Skinner’in eğitim teorileri
kapitalist zihniyete cuk oturmaktadır. Bu teoriye
göre çocuklar sadece ödüllendirildiklerinde
öğrenirler, tıpkı bir işçinin ancak fazla mesaiye
kaldığında fazla para alması gibi.
Davranışçılar dilin gelişimi konusunda tipik bir
mekanik görüş benimsemişlerdi. Noam Chomsky,
Skinner’in bebeklerin ilk birkaç sözcüğü (esas
olarak isim sözcükleri) nasıl öğrendiğini uygun
biçimde açıkladığına, ama bunların nasıl bir araya
getirildiğini açıklamadığına dikkat çekiyordu. Dil
yalnızca sözcük dizileri değildir. Dil tam da,
belli bir dinamik ilişki içindeki sözcükler
bileşimidir, ki onu öylesine zengin, etkili, esnek
ve karmaşık bir araç yapan da budur. Burada bütün
en kesin biçimde kendi parçalarının toplamından
büyüktür. Yabancı dil öğrenmeye çalışmış her
yetişkinin katılacağı gibi, iki yaşında bir
çocuğun gramer kurallarını öğrenmesi gerçekten
inanılmaz bir hünerdir.
Bu kaba ve mekanik dogmayla karşılaştırıldığında
Piaget’nin teorileri ileri doğru büyük bir adımı
temsil etmektedir. Piaget, öğrenmenin çocuklarda
doğal olarak bulunduğunu açıkladı. Tüm çocuklarda
zaten mevcut olan bu eğilimleri açığa çıkarmak
öğretmenin işidir. Dahası Piaget, haklı olarak,
öğrenme sürecinin lineer bir çizgi olmadığına,
nitel kırılmalarla kesintiye uğradığına dikkat
çekti. Piaget’nin orijinal aşamaları tartışmaya
açık olsa da, bu diyalektik yaklaşımın genel
olarak geçerli olduğuna kuşku yoktur. Piaget’nin
çalışmasında değerli olan şey, çocuğun gelişiminin
çelişkili bir süreç olarak sunulması ve bu süreç
içindeki her aşamanın bir öncekine dayandığının,
bu bir önceki aşamanın da hem aşıldığı hem de
muhafaza edildiğinin savunulmasıdır. Genetik
olarak koşullanmış altyapı, daha ilk andan
itibaren çevreyle diyalektik bir etkileşime giren
hazır malzeme sunar. Yeni doğmuş bebek bilinçli
değildir, ama acilen giderilmeyi talep eden derin
ve köklü biyolojik içgüdülerce yönlendirilir. Bu
güçlü hayvan içgüdüleri yok olmazlar,
etkinliklerimizin altında yatan bilinçsiz bir alt
tabaka olarak dururlar.
Hegel’in dilini kullanacak olursak, burada
karşımıza çıkan şey, kendinde varlıktan kendisi
için varlığa; potansiyelden gerçeğe, yalıtık,
savunmasız, bilinçsiz varlıktan, doğa güçlerinin
bir oyuncağından, bilinçli bir insan varlığına
geçiştir. Kendisinin bilince varışa doğru
ilerleyen hareket, Piaget’nin doğru biçimde
açıkladığı gibi, farklı aşamalardan geçen bir
mücadeledir. Yeni doğmuş bebek kendini çevresinden
açıkça ayırt edemez. Ancak yavaş yavaş kendisiyle
dış dünya arasındaki ayrımın farkına varır.
“Doğumdan dilin edinilmesine kadar geçen dönem,”
diye yazıyor Piaget, “olağanüstü bir zihinsel
gelişme dönemidir.” Başka bir yerde, varlığın ilk
18 ayını “küçük ölçekte bir Copernicus devrimi”
olarak tanımlıyor.[13] Bu sürecin kavranılması
gereken anahtarı, özne (kendisi) ve nesne
(gerçeklik) arasında cisimleşen ilişkinin yavaş
yavaş aydınlanışıdır.
|