Alan Woods - Ted Grant
Aklın Doğuşu
Beyin Bulmacası
“Organik doğa ölü doğadan çıkıp gelişti; canlı
doğa düşünmeye yetenekli bir form üretti. Önce
düşünme yeteneğinde olmayan madde vardı; ondan,
düşünen madde, yani insan çıktı. Eğer durum buysa
–ve doğa bilimlerinden biliyoruz ki öyledir– aklın
maddenin anası olmadığı, maddenin aklın anası
olduğu açıktır. Çocuklar asla ebeveynlerden daha
yaşlı olamazlar. «Akıl» sonra gelir, ve bu yüzden
onu döl olarak görmeliyiz, ebeveyn olarak değil
... madde düşünen insanın belirmesinden önce
vardı; herhangi türden bir «akıl» dünya yüzeyinde
belirmeden çok önce dünyanın kendisi vardı. Başka
bir deyişle madde nesnel olarak, «akıl»dan
bağımsız olarak vardır. Ama «akıl» denilen ve
hiçbir zaman ve hiçbir yerde maddesiz varolmayan
psişik olgular asla maddeden bağımsız olmadılar.
Düşünce beyin olmaksızın varolamaz; arzu eden bir
organizma olmadan arzular imkânsızdır... Diğer bir
deyişle, psişik olgular, yani bilinç olgusu,
yalnızca belirli bir tarzda örgütlenmiş maddenin
bir özelliği, bu maddenin bir «fonksiyonudur».” (Nikolay
Buharin)
“Beyin mekanizmalarının yorumlanışı, biyolojinin
son gizemlerinden birini, gölgeli mistisizmin ve
şaibeli dinsel felsefenin son sığınağını temsil
etmektedir.” (Steven Rose)
Gördüğümüz gibi, felsefenin merkezi konusu,
yüzyıllardır düşünce ve varlık arasındaki ilişki
sorunu olmuştur. Şimdi nihayet, bilimin attığı
büyük ileri adımlar, aklın gerçek doğasına ve
nasıl işlediğine ışık tutmaya başlıyor. Bu
ilerlemeler, materyalist bakışın çarpıcı bir
doğrulanışını sunar. Özellikle beyin ve
nörobiyoloji hakkında yürüyen tartışmalarda durum
budur. İdealizmin son sığınağı saldırıya
uğramaktadır. Ama bu saldırı, idealistleri inatçı
bir direniş göstermekten alıkoymuyor:
Yaratılışın bu madde-dışı öğesini araştırmak
imkânsız hale geldiğinde, çoğu kimse bu işi
bıraktı. Yalnızca maddenin gerçek olduğunu
düşünmeye başladılar. Ve böylelikle en derin
düşüncelerimiz, kimya yasalarına göre işleyen
beyin hücrelerinin ürünlerine indirgendi...
Düşünceye eşlik eden elektriksel beyin
sinyallerini inceleyebiliriz, ama Platon’u sinir
pulslarına ya da Aristoteles’i alfa-dalgalarına
indirgeyemeyiz... Fiziksel hareketlerin
betimlemeleri asla bu hareketlerin anlamını açığa
çıkarmayacaktır. Biyoloji ancak, nöronlar ve
sinapsların kapalı dünyasını inceleyebilir.[1]
“Akıl” dediğimiz şey beynin varoluş tarzından
başka bir şey değildir. Milyonlarca yıllık evrimin
ürünü olan muazzam ölçüde karmaşık bir olgudur.
Beyin ve sinir sisteminde gerçekleşen karmaşık
süreçleri ve bir o kadar karmaşık olan zihinsel
süreçlerle çevre arasındaki karşılıklı ilişkileri
çözümlemekteki zorluk, düşüncenin doğasını doğru
bir biçimde anlamamızın yüzyıllarca gecikmesine
neden oldu. Bu durum, idealistlerin ve
ilâhiyatçıların, bedende geçici olarak konaklamak
üzere tasarlanmış maddesel olmayan bir öz olarak
düşünülen “ruh”un mistik addedilen doğası üzerine
spekülasyonlar yapmalarına olanak tanıdı. Modern
nörobiyolojinin atılımları, idealistlerin nihayet
son sığınaklarından da kovulmaları anlamına gelir.
Beyin ve sinir sisteminin sırlarını çözmeye
başladıkça, aklı, doğa-üstü etkenlere
başvurmaksızın, beyin faaliyetlerinin toplamı
olarak açıklamak giderek daha kolay hale
gelmektedir.
Nörobiyolog Steven Rose’un sözleriyle, akıl ve
bilinç “insanoğlunun ortaya çıkışı yolunda bir
dizi evrimsel değişim içinde gelişen özgün beyin
yapılarının evriminin kaçınılmaz sonucudur…
Bilinç, kendine özgü bir karmaşıklık düzeyinin ve
serebral kortekse* ait sinir hücreleri (nöronlar)
arasındaki etkileşim derecesinin evriminin bir
sonucudur. Bunun aldığı biçim her bireyde, bireyin
çevresiyle ilişkisi içerisinde gelişimi tarafından
büyük ölçüde değiştirilmiş olsa da durum
budur.”[2]
Akıl – Bir Makine mi?
İnsan beyninin kavranışı, modern bilimin doğuşu ve
kapitalist toplumun ortaya çıkışından bu yana
geçen son 300 yılda önemli ölçüde değişti. Beyinin
algılanış tarzı, tarihsel olarak, mevcut dinsel ve
felsefi önyargılarla bezenmiştir. Kilise için akıl
“Tanrının evi” idi. 18. yüzyılın mekanik
materyalizmi, aklı saat mekanizması gibi işleyen
bir makine olarak görüyordu. Son zamanlarda ise
akıl, olasılıksal olayların olası olmayan bir
toplamı olarak tanımlanmıştır. Katolik ideolojinin
her şeye egemen olduğu Ortaçağda ruhun bedenin
bütün parçalarına sızmış olduğu söylendi; beyin,
beden, akıl ya da madde ayrıştırılamazdı.
Copernicus, Galileo ve nihayet Newton ve
Descartes’ın mekanik materyalist görüşlerle ortaya
çıkmasıyla bu bakış açısında bir kayma oldu.
Descartes için dünya makine benzeri bir şey ve
canlı organizmalar da yalnızca özel tipte saatimsi
ya da hidrolik makinelerdi. Bilime egemen olan ve
makineyi canlı organizmalar için bir model olarak
alan özgün bir dünya görüşünü meşrulaştıran temel
metafor işlevi gören de bu Kartezyen makine
imgesidir. Beden, parçalara ayrıldığında özsel
niteliğini yitiren ayrıştırılamaz bir bütündür.
Tam tersine, makinelerse, anlaşılmaları için
sökülebilirler ve sonra tekrar bir araya
getirilebilirler. Her parça ayrı ve çözümlenebilir
bir işlevi yerine getirir, ve bütün, birbiri
üzerine etkisi olan ayrı parçaların işleyişiyle
tanımlanabilen düzenli bir tarzda işler.
Beyin imgesi her aşamada, o dönemin biliminin
sınırlarını sadakatle yansıtmıştır. 18. yüzyılın
mekanik dünya görüşü günün en ileri biliminin
mekanik olduğu gerçeğini yansıtıyordu. Büyük
Newton tüm evreni mekaniğin yasalarıyla
açıklamamış mıydı? O halde neden insan bedeni ve
aklı başka tarzda işliyor olsundu? Descartes insan
bedenini bir tür kendi kendine işleyen makine
olarak tanımladığında bu bakış açısını
benimsemişti. Ama Descartes dindar bir Katolik
olduğundan, ölümsüz ruhun bu makinenin bir parçası
olduğunu kabul edemezdi. Ruh, beynin pineal bezi
denilen özel bölgesinde yer alan bütünüyle ayrı
bir şeydi. Ruh, bedendeki geçici konaklamasını
sürdürdüğü beynin bu kuytu köşesinden, makineye
hayat veriyordu. Steven Rose şöyle diyor:
Batı bilimsel düşüncesindeki kaçınılmaz ama
ölümcül kopukluk böylelikle gelişti. Descartes’ta
ve onun takipçilerinde “düalizm” olarak bilinen bu
dogma, göreceğimiz gibi, insanların sonuçta
moleküllerin hareketinden “başka bir şey
olmadığını” kabul etmek istemeyen her türden
indirgemeci materyalizmin kaçınılmaz sonucu olan
bir dogmaydı. Düalizm, dinin ve indirgemeci
bilimin iki yüzyıl boyunca ideolojik üstünlük elde
ederek diğerini alt etmek için kaçınılmaz olarak
büyük bir çekişme içine girmelerini mümkün kılan
mekanizmin paradoksuna bir çözümdü. O günün
kapitalist düzeniyle uyumlu bir çözümdü bu, çünkü
bu bakış açısı, işgünlerinde, insanların
nesneleştirilmiş ve çelişkisizce sömürülme
yeteneğinde olan salt birer fiziksel mekanizma
olarak görülmesini mümkün kılıyordu. Beri yandan
Pazar günlerinde, bedenin çalıştığı günlerde maruz
kaldığı travmalardan etkilenmeyen, sınırlanmamış
ve bedensiz bir ruhun ölümsüzlüğü ve özgür iradesi
ileri sürülerek ideolojik kontrol
pekiştirilebilirdi.[3]
18. ve 19. yüzyıllarda aklın “makinedeki hayalet”
biçimindeki tasarımı değişti. Elektriğin keşfiyle
beyin ve sinir sistemi bir elektrik şebekesi
olarak algılandı. Yüzyıl dönümünde, beynin farklı
organlardan gelen mesajları işlediği telefon
santrali analojisi doğdu. Kitlesel üretim çağıyla
birlikte de, bir çocuk ansiklopedisindeki şu
alıntıda tipikleşen, iş organizasyonu modeli çıka
geldi:
Beynimizi büyük bir şirketin yönetim birimi olarak
düşünün. O, burada gördüğümüz gibi bölümlere
ayrılmıştır. Merkez ofisteki büyük masada tüm
bölümlere telefon hatlarıyla bağlı olan Genel
Müdür –kendi bilinciniz– oturur. Çevrenizde baş
yardımcılarınız vardır; görme, tatma, koku, duyma
ve dokunma gibi Gelen Mesaj Amirleri (son ikisi
merkez ofisin arkasında gizlidir). Bu amirlerin
yanında da konuşmayı ve kolları, bacakları ve
bedenin tüm diğer parçalarını kontrol eden Giden
Mesaj Amirleri bulunur. Elbette, sadece en önemli
mesajlar sizin ofisinize ulaşır. Kalbi, ciğerleri
ve mideyi çalıştırmak gibi rutin görevler ya da
kasların çalışmasının küçük ayrıntılarının
gözetlenmesi Medulla Oblongatadaki* Otomatik
İşlemler Müdürleri ve Beyincikteki Refleks
İşlemleri Müdürü tarafından yürütülürler. Tüm
diğer bölümler, bilimcilerin serebrum** dedikleri
şeyi oluştururlar.
Hayret verici hesapları yapabilen bilgisayarın
keşfiyle birlikte beyinle paralellik kurulması
kaçınılmaz hale geldi. Bilgisayarların bilgi
depolama biçimine bellek denildi. Gittikçe daha
güçlü bilgisayarlar yapıldı. Bir bilgisayar insan
beynine ne kadar yaklaşabilirdi? Nihayet,
bilim-kurgu, bilgisayarların insan zekâsını
geçtiği ve dünyayı ele geçirmek için savaştıkları
Terminatör filmlerini önümüze getirdi. Oysa Steven
Rose son kitabında şöyle açıklıyor:
Beyin, bilgisayardaki gibi bilgiyle değil anlamla
çalışır. Ve anlam, doğal ve toplumsal çevreleriyle
etkileşim içindeki bireyler tarafından ifade
edilen, tarihsel ve gelişimsel olarak şekillenmiş
bir süreçtir. Gerçekten de, belleği incelemenin
sorunlarından birisi, onun kesinlikle diyalektik
bir olgu olmasıdır. Zira bizler her
hatırlayışımızda bazı bakımlardan anılarımız
üzerinde işlem yapar ve onları dönüştürürüz; onlar
basitçe depodan çağrılıp, bir kez danışılıp,
değişmemiş olarak yerlerine konmazlar. Anılarımız
onları her hatırladığımızda yeniden
yaratılırlar.[4]
Beyin Nedir?
İnsan beyni, maddenin evriminin ulaştığı en üst
noktadır. Fiziksel olarak yaklaşık 1,5 kilogramdır
ve birçok insan organından daha ağırdır. Yüzeyi
bir ceviz gibi kıvrımlıdır ve soğuk yulaf lapasını
andıran bir rengi ve kıvamı vardır. Ne var ki
biyolojik olarak son derecede karmaşıktır. Muazzam
sayıda, muhtemelen toplam 100 milyar kadar hücre
(nöronlar) içermektedir. Fakat her bir nöronun,
kendisine destek hizmeti gören glia denen daha
küçük hücrelerden oluşan bir topluluk içine gömülü
olduğunu keşfettiğimizde bu sayı bile cüce kalır.
Beynin büyük bölümünü, iki eşit parçaya bölünmüş
olan serebrum oluşturur. Serebrumun yüzeyi korteks
olarak adlandırılır. Korteksin büyüklüğü insanı
bütün diğer organizmalardan ayırır. Serebrum
kabaca belirli vücut fonksiyonlarına karşılık
gelen ve algısal bilgiyi işleyen bölgelere ya da
loplara ayrılır. Serebrumun arkasında, vücuttaki
tüm küçük kas hareketlerini kontrol eden beyincik
uzanır. Bu kısımların altında omuriliğin devamı
olan kalın bir sap ya da beyin sapı bulunur.
Burası, her şeyi beyinle iletişime sokmak üzere,
beyinden çıkarak omurilikten geçen ve vücudun tüm
sinir sistemine uzanan sinir liflerini taşır.
İnsanları diğer hayvanlardan kesin olarak ayıran
büyük beyine, esasen, neo-korteks olarak bilinen
sinir hücrelerinin ince dış katmanının
kalınlaşması yol açmıştır. Ancak bu genişleme
beynin tüm bölgeleri için aynı değildir. Planlama
ve öngörüyle ilgili olan ön loplar diğer
bölgelerden çok daha fazla büyümüştür. Aynı şey,
kafatasının arka kısmındaki beyincik için de
geçerlidir; beyincik, otomatik beceriler edinme
yeteneğiyle ve bisiklet sürme, araba sürerken
vites değiştirme ya da pijamanın düğmelerini
ilikleme gibi düşünmeksizin yerine getirdiğimiz
bir sürü gündelik eylemimizle ilişkilidir.
Beynin kendisi, bir kan kaynağından uzak bölgelere
besin taşıyan bir dolaşım sistemine sahiptir.
Yaşamsal önemi olan oksijen ve glikozu taşıyan
kanın büyük bölümünü beyin çeker. Bir yetişkinin
beyni vücut ağırlığının %2’sini oluştursa bile,
beynin oksijen tüketimi toplam oksijen tüketiminin
%20’sidir. Bir bebekte bu %50 gibi büyük bir
orandadır. Vücudun glikoz tüketiminin %20’si de
beyinde gerçekleşir. Kalp tarafından pompalanan
kanın beşte biri beyinden geçer. Sinirler bilgiyi
elektriksel olarak iletirler. Bir sinirden geçen
sinyal bunu bir elektrik dalgası biçiminde
gerçekleşir; yani hücrenin gövdesinden sinir
lifinin ucuna ilerleyen bir puls biçiminde. Demek
ki beynin dili, sadece miktar açısından değil,
frekans açısından da elektriksel uyarımlardan
oluşur. Steven Rose şunları söylüyor:
Öngörülerimizi dayandırdığımız bilgi, çeşitli
dalga boyları ve şiddetteki ışık ve ses dalgaları,
sıcaklık dalgalanmaları, derinin belli
noktalarındaki basınç, burun ya da dil tarafından
saptanan belli kimyasal maddelerin yoğunluğu gibi
biçimlerde vücudun yüzeyine ulaşan verilere
bağlıdır. Vücut içerisinde bu veriler bir dizi
elektriksel sinyallere dönüştürülürler, bu
sinyaller özel sinirler üzerinden geçerek merkezi
beyin bölgelerine ulaştırılır ve orada
birbirleriyle etkileşerek belli tiplerde yanıtlar
üretilir.
Nöron, bu bilgi aktarımını gerçekleştiren
(mesajlar aksonlardan sinapslara ulaşır) çok
sayıda özellikten (dendritler, hücre gövdesi,
akson, sinapslar) oluşur. Diğer bir deyişle, nöron
beyin sisteminin temel birimidir. Her koordine kas
hareketinde binlerce motor nöron yer alır. Daha
karmaşık hareketlerde milyonlarcası yer alır; her
ne kadar bir milyon sayısı bile insan
korteksindeki toplam sayının yalnızca yaklaşık
yüzde 0,01’ini temsil ediyor olsa da. Ama beyin
ayrı parçaların bir montajı olarak düşünülemez.
Beyinin ayrıntılı bileşiminin analizi yaşamsal bir
önem taşısa bile, bu yöntem ancak bir noktaya
kadar işe yarayabilir.
“Beynin davranışının betimlenebileceği birçok
düzey vardır” diyor Rose. “Atomların kuantum
yapısı ya da beyni oluşturan kimyasalların
moleküler özellikleri; içindeki tekil hücrelerin
elektro-mikrografik görünüşü; karşılıklı etkileşim
içindeki bir sistem olarak nöronların davranışı;
bu nöronların zaman içinde değişen bir örgü olarak
evrimsel ya da gelişimsel tarihi; söz konusu beyne
sahip insan bireyinin davranışsal tepkisi; bu
insanın aile ya da toplumsal çevresi vb. gibi
düzeylerde beynin davranışları betimlenebilir.”[5]
Beyni anlamak için, tüm parçalarının karmaşık
diyalektik iç bağıntılarını kavramak gerekir. Bir
sürü bilim dalını bir araya getirmek gerekir;
etnoloji, psikoloji, fizyoloji, farmakoloji,
biyokimya, moleküler biyoloji ve hatta sibernetik
ve matematik.
Beynin Evrimi
Antik mitolojide tanrıça Minerva tam donanımlı
olarak Jüpiter’in başından çıkıvermiştir. Beyin bu
kadar talihli değildi. Bir anda yaratılmış olmak
şöyle dursun, beyin, mevcut karmaşık sistemine
ancak milyonlarca yıllık bir sürede evrimleşti.
Evrimin çok ilkel bir düzeyinde ortaya çıktı. Tek
hücreli canlılar belirli davranış kalıpları
gösterirler (örneğin, ışığa ya da besinlere doğru
hareket). Çok hücreli yaşamın doğuşuyla birlikte
hayvan ve bitki yaşamı arasında keskin bir ayrım
oluştu. Bitkiler, “iletişim” kurmalarını sağlayan
iç sinyal aygıtlarına sahip olsalar da, bitki
evrimi, sinirlerin ve beynin evriminden başka yöne
döndü. Hayvanlar âleminde hareket, vücudun farklı
kısımlarındaki hücreler arasında hızlı bir
iletişimi zorunlu kıldı.
Tüm gereksinimlerine tek bir hücrenin içinde sahip
olan en basit organizmalar kendine yeterlidirler.
Hücrenin bir kısmıyla diğer kısımları arasındaki
iletişim görece basittir. Öte yandan, çok hücreli
organizmalar nitel olarak farklıdırlar ve hücreler
arasında uzmanlaşmanın gelişimini mümkün kılarlar.
Belirli hücreler öncelikle sindirimle
uğraşabilirler, diğerleri koruyucu bir tabaka
oluştururlar, diğerleri dolaşımı sağlarlar vs.
Kimyasal sinyaller (hormonlar) en ilkel çok
hücreli organizmalarda bile mevcuttur. Bu ilkel
düzeyde dahi uzmanlaşmış hücreler bulunabilir. Bu,
sinir sistemine doğru atılmış bir adımdır. Yassı
solucan gibi daha karmaşık organizmalar,
nöronların bir ganglionda* kümelendikleri bir
sinir sistemi geliştirmişlerdir. Ganglionun,
sinirler ve beyin arasındaki evrimsel halka olduğu
saptanmıştır. Bu sinir hücresi kümeleri,
böceklerde, kabuklu hayvanlarda ve yumuşakçalarda
görülürler.
Bir kafanın gelişmesi ve göz oyuklarının ve ağzın
bu kafada kendilerine bir yer bulmaları, hayvanın
hareket etmekte olduğu yön hakkında bilgi
edinmesinde bir avantajdır. Bu gelişimle uyumlu
olarak bir ganglia grubu yassı solucanın başında
kümelenir. Bu kümelenme, ilkel biçimine rağmen
beynin evrimini temsil eder. Yassı solucan aynı
zamanda, gelişmiş beynin kilit bir özelliği olan
öğrenme yeteneği de sergiler. Bu gelişme beynin
evrimine giden yolda ileri doğru devrimci bir
sıçramayı temsil eder.
On yıl kadar önce Amerikalı sinirbilimciler
insanlarda bellek oluşumu için gerekli olan temel
hücre mekanizmalarının salyangozlarda da mevcut
olduğunu buldular. Columbia Üniversitesinden
Profesör Eric Kandel, Aplysia Californica denilen
bir deniz salyangozunun öğrenme ve bellek
yeteneğini inceledi ve bu salyangozların,
insanlarda da bulunan bazı temel özellikleri
sergilediklerini buldu. Fark şudur ki, insan beyni
100 milyar sinir hücresine sahipken, Aplysia daha
büyük boyutlarda ama yalnızca birkaç bin sinir
hücresine sahiptir. Bu mekanizmaları bir deniz
salyangozuyla paylaşmamız olgusu, idealistlerin
insanoğlunu tüm diğer hayvanlardan ayrı ve uzak,
bir tür eşsiz yaratık olarak sunmaktaki inatçı
çabalarına yeterli bir yanıttır. Beynin hemen
hemen her fonksiyonu bir biçimde belleğe bağlıdır.
Bu olguyu açıklamak için hiçbir ilâhi müdahaleye
gerek yoktur. Doğal süreçler çok tutucu olma
eğilimindedirler. Belli fonksiyonları yerine
getirmekte yararlılığını kanıtlamış bir uyarlanma
bir kez sağlanınca, artık evrim boyunca sürekli
olarak tekrarlanır ve evrimsel avantaj sunduğu bir
düzeye dek genişletip geliştirilir.
Evrim, hayvanların beyinlerinde, özellikle çok
büyük beyinlere sahip üst primatlar ve
insanlarınkinde birçok yeniliği gündeme getirdi.
Aplysia bir şeyi birkaç hafta için “hatırlasa” da,
onun belleği yalnızca, insanlarda alışkanlık
olarak bilinen bir zihinsel etkinlik düzeyini
içerir. Bu tür bir bellek, örneğin nasıl
yüzüldüğünü hatırlamada söz konusudur. Beyni hasar
görmüş insanlarda yapılan araştırmalar, olguları
hatırlama yeteneğinin ve alışkanlıkların beyinde
ayrı yerlerde depolandığını göstermektedir. Bir
kişi olgu belleğini yitirebilir, ama yine de
bisiklet sürebilir. İnsan aklını dolduran anılar,
kuşkusuz bir salyangozun sinir sisteminde işleyen
süreçlerden sonsuz ölçüde daha karmaşıktır.
Beynin süregiden büyümesi, hayvan evriminde büyük
bir değişikliği gerektirdi. Eklembacaklıların ya
da yumuşakçaların sinir sistemi, temel bir tasarım
sorunu nedeniyle daha fazla gelişemez. Sinir
hücreleri bağırsak etrafında bir halka biçiminde
düzenlenmişlerdir ve eğer genişlerlerse bağırsağı
gitgide sıkıştırırlar; örümcekte bu sınır çok
keskin bir biçimde açığa çıkar, bağırsak sinir
halkası tarafından öyle daraltılmıştır ki, örümcek
yiyeceğini yalnızca ince bir sıvı olarak
sindirebilir. Bünyeleri kendi ağırlıkları altında
parçalanacağı için böcekler belirli bir büyüklüğün
ötesinde büyüyemezler. Beyin büyüklüğü fiziksel
sınırlarına ulaşmıştır. Korku filmlerindeki dev
böcekler bilim-kurgu alanında kalmaya
mahkûmdurlar.
Beynin daha da gelişmesi sinirlerin bağırsaktan
ayrılmasını gerektirir. Omurgalı balığın ortaya
çıkması, omurilik ve beynin sonraki gelişim
modelini sunar. Kafatası boşluğu büyümüş bir beyni
barındırabilir ve sinirler beyinden çıkarak omurga
içinden geçip omuriliğin aşağılarına ulaşırlar.
Göz çukurlarında optik desenleri sinir sistemine
sunabilen görüntü oluşturucu bir göz gelişti.
Karada amfibilerin ve sürüngenlerin ortaya çıkışı,
ön beyin bölgesinin muazzam gelişimine tanık oldu
ki, bu da optik loblar sayesinde gerçekleşti.
Yirmi yıl önce, California Üniversitesinden Harry
Jerison, beyin büyüklüğünün vücut büyüklüğüyle
bağıntılı olduğu fikrini geliştirdi ve bunun
evrimsel gelişiminin izini sürdü. Jerison
sürüngenlerin 300 milyon yıl önce küçük beyinli
olduklarını ve bugün de öyle kalmış olduklarını
keşfetti. Dinozorlar da dahil olmak üzere,
sürüngenlerin beyin büyüklüğünün vücut büyüklüğüne
bağlı olarak çizilen grafiği düz bir çizgi
oluşturmuştur. Ne var ki, yaklaşık 200 milyon yıl
önce ilk memelilerin evrimi göreli beyin
büyüklüğünde bir sıçramaya işaret eder. Bu küçük
gece hayvanları ortalama bir sürüngenden dört beş
kat daha büyük beyinlere sahiptiler. Bu, büyük
ölçüde, yalnızca memelilere özgü olan serebral
korteksin gelişimi nedeniyleydi. Beyin yaklaşık
100 milyon yıl aynı göreli büyüklükte kaldı.
Sonra, 65 milyon yıl kadar önce, hızlı bir gelişme
gösterdi. Roger Lewin’e göre beynin gelişimi 30
milyon yıl içinde “dört ilâ beş kat artmıştı ve en
büyük artışlar, ungulatlar (toynaklı memeliler),
etoburlar ve primatların evrimiyle çakışmaktaydı.”
(New Scientist, 5 Aralık 1992.)
Maymunlar, insansı maymunlar ve insanlar
evrimleştikçe beyin büyüklüğü daha da arttı. Vücut
büyüklüğü dikkate alındığında maymunların
beyinleri modern memeli ortalamasının iki ilâ üç
katıdır, ama insan beyni altı katıdır. Beynin
gelişimi sürekli tedrici bir gelişme değil,
kesintiler, başlangıçlar ve sıçramalardan oluşan
bir gelişme sergilemiştir. “Kalın fırçalarla
çizilmiş bu resim önemli ayrıntıları atlıyorsa da
asıl mesaj yeteri kadar nettir;” diyor Roger Lewin,
“beynin tarihi, değişim patlamalarıyla kesintiye
uğrayan uzun durgunluk dönemlerinden oluşur.”
Beynin göreli büyüklüğü, beyin hacminin yüzde
70-80’ini oluşturan bir korteks geliştirerek 3
milyon yıl içinde –evrimsel bir sıçrama– üç katına
çıktı. İki ayaklı ilk hominid türü 10 ilâ 7 milyon
yıl önce evrimleşti. Ne var ki, insansı
maymunlarla aynı düzeyde olan beyinleri görece
küçüktü. Ardından, yaklaşık 2,6 milyon yıl önce
Homonun doğuşuyla birlikte hızlı bir büyüme
gerçekleşti. “Modern insanların atalarının
evriminde bir sıçrama gerçekleşti” diyor Kiel
Üniversitesinden jeolog Mark Maslin. “Bulunan
kanıtlar” diye açıklıyor Lewin, “beyin büyümesinin
2,5 milyon yıl kadar önce, yani taş aletlerin ilk
ortaya çıkmasıyla çakışan bir dönemde başladığı
hissini veriyor.” Engels’in açıkladığı gibi,
emekle birlikte beynin büyümesi ve konuşmanın
gelişmesi çıka geldi. İlkel hayvan iletişimi,
nitel bir ilerleme olarak dilin yolunu açtı. Bu
durum ses tellerinin gelişmesine de bağlı
olmalıydı. İnsan beyni, yakın akraba olduğumuz
şempanzenin çok ötesinde soyutlamalar ve
genellemeler yapma yeteneğindedir.
Beynin büyüklüğündeki artış, sinir şebekesinin
karmaşıklığının artmasını ve reorganizasyonunu da
beraberinde getirdi. Bundan asıl yararlanan,
insansı maymunlardakinin altı katı büyüklükte olan
korteksin ön kısmı, önyüz bölgesi olmuştur.
Büyüklüğü nedeniyle bu bölge, diğer beyin
bölgelerinden gelen bağlantıların yerini alarak
orta beyne daha fazla lif bağlantısı kurabilir.
“Bu durum, dilin evrimi için önemli olabilir”
diyor Harvard Üniversitesinden Terrence Deacon,
önyüz bölgesinin insanın belli konuşma
merkezlerine ev sahipliği yaptığına dikkat
çekerek. Bilincin bu gerçekliği, insanlarda
kendinin farkına varışta ve düşüncede açığa çıkar.
Steven Rose şöyle diyor:
Bilincin ortaya çıkışıyla, insanlarla diğer türler
arasındaki kritik ayrımı oluşturan, ileriye doğru
nitel bir evrim sıçraması olmuştur, böylelikle
insanlar çok daha fazla çeşitlenmiş ve diğer
organizmalar için mümkün olandan daha karmaşık
etkileşimlere maruz kalmıştır. Bilincin doğuşu
insanın varoluş tarzını nitel olarak
değiştirmiştir; bilinçle birlikte, karmaşıklığın
yeni bir düzeni, daha yüksek bir hiyerarşik
örgütlenme düzeni görünür hale gelir. Ama bilinci
statik bir biçim olarak değil de, birey ile
çevresi arasındaki etkileşimleri de kapsayan bir
süreç olarak tanımladığımızdan dolayı, insan
ilişkileri insan toplumunun evrimi boyunca
dönüşürken insan bilincinin de nasıl dönüştüğünü
görebiliriz. Kafatası kapasitemiz ya da hücre
sayımız ilk Homo sapiensten pek farklı
olmayabilir, ama çevremiz –toplum biçimlerimiz–
çok farklıdır ve bu nedenle bilincimiz de çok
farklıdır; bu aynı zamanda beyin durumlarımızın da
çok farklı olduğu anlamına gelir.[6]
Konuşmanın Önemi
Konuşmanın –özellikle “iç konuşma”nın gelişimi–
beynimizin gelişimi üzerindeki etkisi belirleyici
önemdedir. Bu yeni bir düşünce değildir, antik
Yunanlılar ve 17. yüzyıl filozofları, özellikle de
Thomas Hobbes, bunu biliyorlardı. İnsanın Türeyişi
adlı kitabında Charles Darwin şöyle açıklıyordu:
“İster seslendirilmiş ister sessiz olsun, çeşitli
sözcüklerin yardımı olmaksızın karmaşık ve uzun
bir düşünceler silsilesini gerçekleştirilebilmek,
cebirsel sayılar olmaksızın uzun bir hesaplamanın
yapılmasından daha mümkün değildir.” 1930’larda
Sovyet psikologu Lev Vigotski tüm psikolojiyi bu
temelde yeniden inşa etmeye girişti.
Vigotski çeşitli çocuk davranış örneklerini
kullanarak, çocukların kendi kendilerine yüksek
sesle konuşmaya neden bu denli çok zaman
ayırdıklarını açıkladı. Gelecekte iç konuşma
olarak içselleştirecekleri planlama alışkanlığının
provasını yapmaktaydılar. Vigotski bu iç
konuşmanın, insanın anıları yeniden derleme ve
hatırlama yeteneğinin temelini oluşturduğunu
gösterdi. Genellemeler yapma ve perspektif sunma
yeteneğindeki insan aklı, algılarımızla uyarılan
bir iç düşünceler dünyasının hakimiyeti
altındadır. Hayvanların da belleği vardır, ama
onlar yakın çevresini yansıtan bir biçimde o ana
kilitlenmiş gibidirler. İnsan iç konuşmasının
gelişimi, insanların düşünce üretmesini ve bu
düşünceleri hatırlamasını mümkün kılar. Başka bir
deyişle, iç konuşma insan aklının evriminde kilit
bir rol oynamıştır.
Her ne kadar erken ölümü, Vigotski’nin
çalışmalarını kesintiye uğrattıysa da,
antropoloji, sosyoloji, dil bilimi ve eğitim
psikolojisinin önemli katkılarıyla fikirleri ele
alınıp incelenmiş ve genişletilmiştir. Geçmişte,
bellek, kısa ve uzun dönemli belleği içeren üniter
bir biyolojik sistem olarak inceleniyordu. Bellek,
nörofizyolojik, biyokimyasal ve anatomik olarak
incelenebiliyordu. Ama bugün, diğer bilimleri de
içeren daha diyalektik bir yaklaşımın önü
açılmaktadır. Rose şunları söylüyor:
Bu indirgemeci yaklaşımdan, organizmayı inceleyen
bilimlere düşen görevin, bireyin davranışını,
belirli moleküler düzenlenişlere indirgemek olduğu
sonucu çıkmaktadır; beri yanda organizma
popülasyonlarının incelenmesi de, karşılıklı ya da
bencil özgeciliği kodlayan DNA ipliklerinin
araştırılması düzeyine düşürülmektedir. Son on
yılda, bu yaklaşımın paradigmasını, öğrenmeden
kaynaklanan ve belirli anıları “kodlayan” RNA’nın,
proteinlerin ya da peptid moleküllerinin
yalıtılması çabaları; ya da moleküler biyologun,
bir dizi elektron mikroskobu kesitiyle haritası
çıkartılabilecek ve bu harita içerisinde farklı
davranışsal mutasyonlarla ilişkili farklı bağlantı
diyagramlarının tanımlanabileceği “basit” bir
sinir sistemine sahip bir organizma arayışı
oluşturmuştur.[7]
Ve şu sonuca varıyor:
Bu tür bir indirgemeciliğin içine sürüklendiği
paradokslar, sistem modelleyicilerininkinden
muhtemelen daha beterdir. Bu paradokslar şüphesiz
Descartes’tan beri çok bariz biçimde ortadaydılar.
Descartes’ın, organizmayı, hidrolikle çalışan
hayvani bir makineye indirgeyişini, insan söz
konusu olduğunda, pineal bezinde yer alan özgür
irade sahibi bir ruhla uzlaştırmak zorunda
kalınmıştı. Nitekim daha sonraları, ki bugün de
öyledir, mekanik indirgemecilik, işe yaramaz bir
hale gelmeden önce, halis bir idealizme
sürüklendi.
Beynin evriminde bazı kısımlar tamamen bir kenara
atıldı. Yeni yapılar gelişirken, eskiler önem ve
hacim bakımından küçüldüler. Beynin gelişimiyle
birlikte öğrenme kapasitesi de artar. Eskiden
insansı maymunun insana dönüşümünün beynin
gelişimiyle başladığı varsayılmaktaydı. Bir
insansı maymunun beyni (hacimce) 400 ilâ 600
santimetreküp arasındadır, insan beyni ise 1200
ilâ 1500 santimetreküp. “Kayıp halka”nın, esasen
insansı maymun benzeri, ama daha büyük beyinli
olduğuna inanılıyordu. Yine aynı şekilde, büyük
bir beynin dik duruşu da öncelediği
düşünülmekteydi.
Engels bu ilk beyin teorisine, yanlış idealist
tarih görüşünün bir uzantısı olarak kararlı bir
biçimde karşı çıktı. Yürüyüşteki dik duruş insansı
maymundan insana geçişte tayin edici adımdı.
Ellerini özgür bırakan şey tam da iki ayaklı
doğalarıydı; sonradan beynin büyümesine yol açan
şey de bu duruş biçimidir. “Önce emek gelir” diyor
Engels, “ardından onunla birlikte net konuşma;
bunlar, insansı maymunun beyninin, insan beynine
tedricen dönüşmesine neden olan en temel iki
uyarıcıdır.”[8] Daha sonraları keşfedilen
fosilleşmiş kalıntılar Engels’in görüşünü
doğrulamıştır. “Bu doğrulama her türlü bilimsel
şüphenin ötesinde tamdı. Afrika’da gün ışığına
çıkarılan yaratıklar insansı maymunlarınkinden
daha büyük olmayan beyinlere sahiplerdi. Bunlar
insanlar gibi yürümüş ve koşmuşlardı. Ayak modern
insanınkinden çok az farklıydı ve el insandaki
şekline doğru yarı yoldaydı.”[9]
İnsanların kökenleri konusunda Engels’in
görüşlerini destekleyen kanıtların giderek artıyor
olmasına rağmen, önce beynin geliştiği anlayışı
hâlâ canlıdır ve ortalıkta dolaşmaktadır. Son
zamanlarda çıkan, Kaçak Beyin, İnsan Eşsizliğinin
Evrimi adlı bir kitapta yazar Christopher Wills
şöyle diyor: “Biliyoruz ki atalarımızın beyinleri
büyüdükçe aynı zamanda duruşları daha dikleşiyor,
ince hassas becerileri gelişiyor ve çıkardıkları
sesler konuşmaya doğru derece derece
ilerliyordu.”[10]
İnsan, çevresi ve kendisi hakkında giderek daha
fazla bilinçlenir. Diğer hayvanların aksine
insanlar kendi deneyimlerini genelleyebilirler.
Hayvanlar çevrelerinin hakimiyeti altında iken,
insanlar çevrelerini kendi ihtiyaçlarına uydurmak
için değiştirirler. Bilim, Engels’in şu ifadesini
doğrulamıştır. “Bilincimiz ve düşüncemiz, ne kadar
duyuüstü görünürse görünsün, maddi, bedensel bir
organın, beynin ürünüdürler. Madde aklın bir ürünü
değildir, tersine aklın kendisi yalnızca maddenin
en yüksek ürünüdür. Bu, elbette, saf
materyalizmdir.”[11] Beyin geliştikçe öğrenme ve
genelleme kapasitesi de gelişir. Önemli bilgiler
beyinde, muhtemelen sistemin birçok farklı
bölümünde depolanır. Bu bilgiler, beyindeki
moleküller yenilendiğinde silinmezler. On dört gün
içinde beyin proteinlerinin %90’ı parçalanır ve
özdeş moleküllerle yenilenirler. Beynin evrimini
durdurduğunu düşünmek için de bir neden yoktur.
Onun kapasitesi sonsuz kalmaktadır. Sınıfsız
toplumun gelişimi, insanoğlunun kavrayışında da
ileri doğru yeni bir sıçramaya tanık olacaktır.
Örneğin, genetik mühendisliğinin başarıları henüz
bebeklik evresindedir. Bilim muazzam olanaklar ve
meydan okuyuşların önünü açıyor. Beyin ve insan
zekâsı gelecekteki bu meydan okumaları
karşılayacak şekilde evrimleşecektir. Ama
gelişmenin sonu gelmeyen spiralinde, her problem
çözülüşünde çok daha fazla sorun ortaya
çıkacaktır.
Kaynak: AKLIN İSYANI Marksist Felsefe ve Modern
Bilim.
|