|
BAHAİLİK
Bahai Dini:
1800ler'de İran'da Mehdi inancının uzantısı olarak doğan Babilik
Bağımsız [Din]'e dönüşmüş biçimi. Tüm dünyada inananları olan
evrensel bir dindir. Bahai Tarihi, 1844'te Bab'ın (Seyyid Ali
Muhammed) yeni bir çağın gelmekte olduğunu ve yeni bir Peygamber'in
geleceğini ilan etmesiyle başlar. Bahailiğin kurucusu ve peygamberi,
lakabı Bahaullah olan Mirza Hüseyin Ali'dir 21 Nisan 1863'te yeni
dini ve yeni prensipleri Bağdat'ta sürgünde iken ilan etti.
Prensipler
- İnsanlık tek
bir Ailedir,Irk, din, dil, cinsiyet gibi tüm önyargıların
kaldırılmalıdır
- Tüm dinlerin
temeli birdir, (şimdilik sonuncusu İslam değil Bahailik'tir, ancak
gelecekte de dinler gelecektir.)
- Din bilim ve
akıl ile uyum içindedir,
- Kadın ve
erkek eşittir,
- Genel barış
için çalışılmalıdır,
- Evrensel
eğitim hedeflenmelidir,
- Serbest
düşünce ile gerçek araştırılmalıdır,
- Aşırı
zenginlik ve yoksulluk kaldırılmalıdır,
Tek Evlilik (monogami)
esastır, kadınlar türban takmak zorunda değillerdir. Tüm dünya
ülkelerinde her tür ırk ve dinsel kökenden gelme (İslam, Hıristiyan,
Hindu vs) Bahailer vardır. Bahai Dinine göre tüm dinlerin kaynağı ve
amacı ortaktır ve birbirine aykırı değildirler. Düşmanlık aracı
haline gelmeleri tarihte insanların dinleri güç elde etme amaçlarına
alet etmelerinden kaynaklanmıştır. Buna göre Bahailikte "eğer din
sevgi ve birliğe değil, düşmanlık ve ayrılığa neden oluyorsa
dinsizlik daha iyidir"(Bahai Dininin kurucusu olan Bahaullah'ın oğlu
Abdülbaha'nın ifadesi). Daha önceki dinlerde olduğu gibi
bundan sonra da insanlara ahlaki ve ruhani eğitim sağlamak amacıyla
başka peygamberler geleceğine inanırlar.
Tarihi Bilgiler
Seyyid Ali Muhammed (Bab:
Arapça'da kapı demektir), kendisinin tüm Müslüman aleminin beklediği
kişi olan "Kaim", "Mehdi" olduğunu 23 Mayıs 1844'te ilan etti.
Binlerce kişi Bab'a (Seyyid Ali Muhammed)inanarak "Babi" oldu. Bu
gelişmeler ve onun eski dini yapıya göre çok yenilikçi ve radikal
fikirleri ortaya koyması İran'da işkencelere ve baskılara yol açtı.
Bab, 1850'de Tebriz şehrinde kurşuna dizildi. Birçok Babi ise yine
İran'da değişik feci işkence yöntemleri ile öldürüldü. Bab'ın
ölümünden sonra "Babi"lere Mirza Hüseyin Ali (Bahaullah) liderlik
etti. Bahaullah ve beraberindekiler İran Kaçar yönetiminin
baskısıyla, Osmanlı İmparatorluğu ile yapılan görüşmeler sonunda
Bağdat'a sürgün edildi. Bahaullah 1863'te burada, Bab'ın gelişini
müjdelediği kişinin kendisi olduğunu ve insanlık tarihinde bütün
önceki dinlerin gelmesini vaad ettiği "dünyanın bir vatan gibi
olacağı, insanların artık savaş yapmayı öğrenmeyecekleri" Mehdi
çağının gelmiş olduğunu ilan ederek Bahai Dini'nin yeni
prensiplerini açıkladı. Bahaullah'ın hayatının 40 yılı Osmanlı
İmparatorluğu topraklarında geçti. 12 Aralık 1863'te vardığı
Edirne'de bu tarihten itibaren 5 yıla yakın yaşadı.
Bahai Dünya Merkezi
İsrail'in Hayfa şehrindedir. 1868'ten itibaren Bahaullah ve
ailesinin ve beraberindeki inananlarının o tarihte Osmanlı toprağı
olan Akka Kalesine (bugün İsrail'de Akdeniz kıyısında) sürgün
edilmesi ve orada vefatına kadar yaşamaya devam etmesi sonrasında
Akka'nın hemen yanındaki Hayfa şehri, Bahai Dünya Merkezi'nin yeri
oldu. Bahailik Birleşmiş Milletler'de temsil edilmekte ve dünyadaki
gayrisiyasi alanlarda sosyoekonomik projelere katkıda bulunmak için
çalışmaktadır.
Osmanlı Reformcuları ve Bahailik
Osmanlılar/Tanzimat Devri
1789 Fransız
Devrimi'nden sonra Hürriyetçilik (liberalizm) ve Milliyetçilik gibi
bazı ideoloji-ler Osmanlı İmparatorluğu'na da ulaştı ve 19. yy.'a
kadar Avrupa, Osmanlılar için önemli bir rol taşımıyordu, ancak
ondan sonra Batı'nın gelişmiş orduları, hızla gelişen teknolojisi ve
siyasi ve kültürel fikirleri gittikçe iktidarda olanların ve
entellektüel grupların ilgisini çekmeğe başladı. Avrupa artık
medeniyetsiz değildi lâkin büyük bir tehdit ve aynı zamanda
arastırmağa deger bir model olarak görülüyordu. Osmanlıların baştaki
Batı'ya olan hayranı ve taklidi daha sonra Batılılaşmanın, kendi
toplumunu yeniden tanımlamak ve düzenlemek kanaatına yol açtı.
1839-1876 senelerini
"Tanzimat Devri" olarak tanıyoruz. Bu devirde Sultan II.Mahmud, I.Abdülmecid
ve Sultan Abdülaziz iktidarlarında değişik alanda reformlar ilan
edildi ve birkaç paşanın sayesinde gerçekleştirilmeğe çalışıldı.
Reform Devrinin önemleri aşamaları, 1839'da Mustafa Reşid Paşa
tarafından ilan edilen "Gülhane Hatt-ı Şerifi" ile başladı. Bu
belge, sosyal haklar açısından herkese, hangi dine mensup olsa da,
aynı hakları temin ediyordu. Gelecek 30 sene içinde bu ve daha
sonraki belgelerin şartları yürürlüğe girecekti. Bu müddet
esnasında, Mustafa Reşid Paşa başta olarak, Mehmed Emin Âli ve
Keçecizade Mehmed Fuad Paşalar da önemli rol oynadılar. Âli ve Fuad
Paşalar Bahai tarihinde iyi tanınan kişilerdir, çünki Bahaullah
onlara, Kendisini ve başka Bahaileri, durumlarını hiç araştırmadan
sürgün ettikleri için, şiddetli kelimeler yöneltmiştir.
Gülhane belgesinin
ilanindan hemen sonra reform çabaları, onlara karşı olanların
çoğunluğu yüzünden durakladı, ama 1856'da Hatt-ı Hümayun veya
İslahat Fermanı ilan edildi. Bu, birinci belgeyi tasdik ediyor ve
yeni şartlar da koşuyordu, bilhassa Hıristiyanların haklarını
vurguluyor, onlara sınırsız din hürriyeti ve sivil makamlar
sağlıyordu. Âli ve Fuad Paşalar Tanzimat reformlarını ellerinden
geldiği kadar gerçeklestirmeğe çalıştılarsa da etraflarındakilerden
ve toplumdan gereken muvafakatı bulamadıkları için reformlar gene
yavaş yürütülüyordu. Osmanlıların parasal ve idari sorunları, 1876
senesinde bir krizde sonuç buldular. O zamana kadar hükmeden
Abdülaziz aklî dengesizliği ve müsrifliği yüzünden sorunlara çözüm
bulamadı ve tahttan indirildi.
Yeni sultan II.Abdülhamid
1876 senesinde Kanun-i Esasi'yi ilan etti. Bu Türkiye tarihindeki
önemli belge Tanzimat'ın şartlarını tekrarladı ve bir daha
vurguladı. Bununla beraber, en önemli noktası olarak, Meşrutiyet'i
yani bir anayasayı ortaya koydu ve demokrasi saltanatını takdim
etti. 1877-78 Balkan krizi esnasında Abdülhamid Batı ülkelerine,
absolütist yani mutlak monarşiyi kaldıracağına ve bir parlamenter
demokrasi kuracağına söz verdi. Ancak sultan, Balkan krizinin
karışıklığında Mart 1877'de açılan ilk Türk parlamentosunu 1878
senesinde belirsiz bir süre için dağıttı. İmparatorluk kanunen
demokrasi saltanatıydı. Halbuki Abdülhamid 1909'e, Jön Türk
devriminin sonrasına kadar mutlak hükümdardı. Tanzimat'ta eğitim
alanında başlatılan reformlar birçok bürokrat, doktor, subay, yazar,
vs. yetiştirdi ve bunlar Batı'dan her türlü liberal fikirleri
benimsediler. Bu entellektüeller yavaş yavaş Osmanlı
gelenekçiliğiden uzaklaşıp gitgide Batı eserlerine yöneldiler ve
kendi yazıla-rında Osmanlı İmparatorlugu'ndaki siyasî, iktisadî,
toplumsal ve dinî sorunlarını ele aldılar.
Tanzimat ve Yeni Osmanlıların Muhalefeti
Devlet görevlerinde
çalışan ve Batı'da eğitim gören bu entelektüeller 1860-1870'li
yıllarında Tanzimat reformlarını yürüten yüzeysel politikayı ağır
eleştirdiler. "Yeni Osmanlılar" adıyla tanımlanan ve İttifak-ı
Hamiyyet 1867'de kurulan grupta toplananlar, daha hür şartlar
altında yaşamayı ve bir anayasayı (meşrutiyet) destekliyorlardi.
Yeni Osmanlılar'ın en tanınmış üyesi şair ve yazar Namık Kemal
(1840-1888) ve Ziya Paşa'dır (18. Bu kendi zamanlarına göre modern
görüşlü ve devrimci gençlerin ortak gayeleri Avrupa'ya karşı olan
ilgileri ve Osmanlı İmparatorlugu'nun çöküşünü durdurmaktı. Ortak
düşmanları sultan değil, Âli Paşa (1815-1871) ve Fuad Paşa
(1815-1869) idiler. Kendilerine göre bunlar İmparatorluk'daki
yaşayan Müslümanları Batı'ya satıp, Avrupa ülkelerinin emperiyalizm
esirleri ve Batı kültürünü körü körüne taklid eden kişilerdi. Yeni
Osmanlılar'ın tek istedikleri şey, Osmanlıların hem Batı, hem de
İslam kültürüne iştirak etmeleriydi. Tanzimat'ı yürüten paşalar
parlamenter hükümeti reddederken, Yeni Osmanlılar değişik
milletlerin böyle bir sistemdeki katılımını Müslümanlarda ve gayri
Müslümanlarda aynı "vatan" duygusunu uyandıracağından emindiler.
Böylece milliyetçiliğe karşı olan ilgi zayıflatılmış olurdu.
Görüşleri yüzünden
bazı Yeni Osmanlılar 1867 senesinden sonra Avrupa'ya kaçmak zorunda
kaldılar; 1871'de Âli Paşa'nın ölümünden İstanbul'a geri döndüler.
Ancak Namık Kemal'in 1873'te "Vatan yahut Silistre" adlı
tiyatrosunun büyük bir heyecan uyandırması ve Namık, Ebüzziya Tevfik
ve Menapirzâde Nuri'nin bilhassa tahta iddiali olan Murad Paşa'yı
destekledikleri için, Sultan Abdülaziz tarafından değişik
vilayetlere sürgün edildiler. Böylece Namık Kemal Kıbrıs, Magosa'ya,
Ebüzziya Tevfik Rodos'a ve Menapizâde Nuri Bey ile Bereketzade
İsmail Hakkı da Akka'ya sürgün edildiler. Sürgünleri sırasında
oradaki Bahailer'le temasta bulundular.
Yeni
Osmanlılar ve Bahailer
Ebüzziya Tevfik Yeni
Osmanlı Tarihi adlı eserinde, "Babiler"den yani Bahailerden, onların
İstanbul'dan Rodos üzeri Akka'ya sürgün edildiklerinden bahsediyor
ve şöyle yazıyor: Daha evvel Babî'lerden kimseler Rodos'a
gönderilmiş, çünkü bizim Hükûmet kendisi için aldığı zabıta
tedbirlerine kanaat etmeyerek, komşu Devletler için de zaptiyelik
ederdi. Netekim sırf dinî inançla ilgili ve hiç bir vakit sünnîliğe
saldırmasına imkân olmayan "Babi" mezhebini çıkaranlarla
inananlarını da, Rodos'a, oradan da Akkâ'ya sürgün etmişti. Sırası
gelmışken şurasını bildirelim ki, kırkbeş seneden beri Osmanlı
topraklarında o-turmakta olan bu adamlar, mezhep ve dinî inançlarını
kabul ettirmek yolunda, bir kişiye bile tekliflerde
bulunmamışlardır. Hiç bir Osmanlı Babî olmamıştır. Çünkü Babî'lik,
kim ne derse desin bir mezhep değil, fakat mezhep örtüsü altında bir
siyasî inançtır ve sırf İrana mahsus inkilâp hareketlerile
ilgilidir.
İşte bu kimselerden
Bahaeddin Efendi isminde ve ihtimal halen hayatta bulunan bir zatın,
insanlık göstermek gayreti sayesinde, Nuri Beyle Hakkı Efendiden,
önce bir haber, sonra da yazdığımız mektuba cevap aldık.
Tevfik burada şüphesiz
"Bahaullah" ismini "Bahaeddin" ile karıştırıyor. ... Magosa'ya
sürgüne gönderilen olan Namık Kemal, öyle görünüyor ki, orada daha
cok Ezelîler'le temasta bulunmus; Ezelîler, Bahaullah'ın üvey
kardeşi ve O'na karşı çıkan Mirza Yahya "Subh-i Ezel"in
taraftarlarıydılar. Bir tarihçiye göre, Namık'ın en yakın arkadası
ve "Kuleli Vak'ası"nın aslî faili Şeyh Ahmed Efendi, Kıbrıs'ta
görünüşte Babiliğe veya Bahailiğe inanmış, ve Namık Kemal 1876'da
yazdığı bir mektupta kendisinin de "Babi" olduğu söylentileri
reddediyor.
Başka bir mektupta
Magosa ve oradaki insanlardan anlattıktan sonra "Babiler"den şöyle
bah-sediyor:
Gâh nübuvvet ve gâh
ulûhiyyet davasında bulunan ve hatta haşa Cenâb-ı Hakk'ı kendi-leri
yaratmış olmak zu'mlarına kadar çıkışan Babiler burada ... Babiler
hazarâtı, yevmiye nâmı ile memleket memurlarından ziyade maaş
alıyorlar. Yiyorlar, içiyorlar; saye-i seniyyede Memâlik-i
Osmaniyye'nin taksimine çalışıyorlar; hele Devlet-i Âliyye'nin kahr-ü
izmihlaline duadan bir dakika hâli oldukları yoktur.
Ve daha başka bir
mektupta Namık Kemal Babileri "eşerr-i mevcudât" (en kötü
yaratıklar) olarak nitelendiriyor. Nitekim Süleyman Nazif'in
Nasiru'd-Din Şah ve Babiler adlı eserindeki tespitlerinden, Namık'ın
"eşerr-i mevcudât"la Ezelîler'i kasdettigini görebiliriz:
Kemal Bey'in
Babileri "eşerr-i mevcudât" kabul etmiş olması Abbas Efendi'yi [Abdülbaha'yı]
yalanlamaz. Çünki evvela Abbas Efendi Babilik'ten ayrılmış, hatta
Allah'a sığınıyordu. İkincisi, Babileri Şark daima fena görmüş, fena
anlamıştı. Bu mektup yazıldıktan yirmi küsür sene sonra bile, ben
bir Fransız edibine Babiler hakkındaki fenaatımı izah ederken,
onları "kana susamış bir çift siyah gözle kızıl bir hançer"
görü-yordum. ... Şu da doğrudur ki, Subh-i Ezel'in etrafı Babilerin
fena ve soysuzlaşmış ta-kımıyla çevrilmiş idi. Kuvvet ve azamet
Bahaullah tarafına gitmişti. Nasıl ki hala iyice yerleşmiş ve Avrupa
ile Amerika'da itibar sahibi olan yalnız Bahaullah'ın mezhep ve
tarikatıdır.
Nazif'in burada "Abbas
Efendi Babilikten ayrılmış" demesinin anlamı, üvey amcası olan ve
Bahaullah'ın peygamberliğini reddeden Subh-i Ezel'in ve "Babilerin
fena ve soysuzlaşmış takımı"nın yaydıkları Babilikten ayrılmasıdır.
Nazif aynı eserinde Namık Kemal'ın Abdülbaha ile mektuplaştığını
söylüyor:
Bahaullah'ın oğlu
Abbas Efendi ile iki sene önce [1917] Hayfa kasabasında görüştüğüm
zaman, Kemal Bey'e birçok mektuplar ilettiğini ve fakat Sultan II.
Abdülhamid zama-nında bir aralık takip ve araştırma edilmek
endişesiyle bu mektupları yakmış olduğunu bana tam bir kederle
söylemiş(ti)...
Namık Kemal Ezelîler
hakkında kötü konuşmasına rağmen, kendisinden, "Gülnihal" adlı
tiyatrosunu Subh-i Ezel'in oğlu Ahmed Ezel'e yazdırdığını ve tebyizi
onun olduğunu ögreniyoruz. Süleyman Nazif, bazı Batılı tarihçilere
göre Ziya Paşa Kıbrıs mutasarrıfı iken Subh-i Ezel ile buluşmuş ve
Babiler ile Yeni Osmanlılar arasındaki temasların temelini atmış
olmasına işaret ediyor, ancak bunu ıspatlıyacak deliller olmadığını
söylüyor. Ayrıca Abdülbaha'nın Yeni Osmanlı hareketinde önemli rol
alan Ziya Paşa ile tanışıklığı olduğundan söz ediyor. Şu kesindir
ki, Abdülbaha, 1876'ta Meşrutiyet'i hazırlayan Midhat Paşa ile
Beyrut'ta buluşmuş. Akka'da sürgünde olan Nuri Bey ve İsmail Hakkı
Efendi'ye gelince, bunların Bahailerle şahsi ve iyi tanışıklıkları
olmuş. İsmail Hakkı Efendi Yâd-ı Mâzi adlı hâtıratında Babiliği ve
Bahai-liği olumlu bir sekilde ele alıyor ve "Mirza Abbas Efendi"
yani Abdülbaha'nın "âlim, fâzil ve asrin ahvaline vâkıf soylu yüzlü
bir zattir" oldugunu söylüyor. Ayrıca yabancı gazetelerde İran
hakkında makaleler okuduğunu ve Bahai çocuklarına yabancı diller
okuttuğunu zikredi-yor.
Biz Akka'da
bulunduğumuz müddetçe, Bahâullah Efendi, kirayla oturduğu evde
münzevî olup cemaattan baska kimseye görünmez olduğundan cemaatin
işlerini Abbas Efendi idare ederdi. Abbas Efendi'nin tavir ve
meşrebi incelenirse şeyhâne olmaktan çok siyasî bir tarz ve durumu
andırdığı ortaya çıkar. Yabancı basında İran hakkında bir makale,
dikkatli gözlerine tesadüf edince saatlerce, kendini vererek,
düsüncelerini açıklar ve bundan o kadar tat alır ki, bütün bütün
uykusunu ve rahatını ona feda eder. Bazen Arapça ve Farsça makaleler
yazıp Fransızca tercümeleriyle Avrupa basınına gönderdiği olurdu.
Sohbetinin ve insanlarla geçinmesinin güzelliği, cömertliği ve
iyiliğiyle Akka'da halkın kalbini elde ettiginden oturdukları evin
bulundugu meydancığın karşısında selamlık olarak kullanınan yerde,
zengin ve fakir, Müslim ve gayri Müslim ziyaretçiler, sabah akşam
eksik olmaz. Misafirlere lezzetli çaylar, Şiraz'ın en nefis
tömbeklerinden nargileler ikram edilir. Pek çok olurdu ki, Abbas
Efendi sur dışında bulunan bahçeler içinde satın aldığı bahçede bize
ziyafetler verirdi. Birlikte çıkıp gezintiler yapılıp yemekler
yendikten sonra yine birlikte kaleye dönülürdü.
Şerif Mardin'e göre
İsmail Hakkı Efendi Akka'daki "Babiler"i ilkel görmüş ve ciddiye
alma-mış, ancak İsmail Hakkı'nın söylediğine bakarsak bunun doğru
olmadığını görüyoruz: "...avâmın anlattıklarını cemaatinin mâkul
tavırlarına bakarak yalanlamaya layık görürüm. ... Gerek cemaatin
gerekse çocukların terbiyeleri, hakikaten takdire layıktır." Yeni
Osmanlılar, İmparatorluk'ta fazla değişim getirmedilerse de,
düşünceleri ve fikirlerini kısa bir süre sonra "Jön Türk" adı
altında toplanan ve bu sefer Sultan II. Abdülhamid'e karşı olan genç
aydınlar miras aldılar.
Abdullah Cevdet ve Bahailik
Bunlardan biri Doktor
Abdullah Cevdet'dir (1869-1932). Aile çevresinde aldığı dinî
eğitimden sonra yüksek tahsilini İstanbul'da Kuleli Askeri Mekteb-i
Tibbiye'de bitirdi. Burada, mevcut yönetime karşı yoğunlaşmış
tepkiler olan bir ortamda, "...üc sene zarfında fikirler hayli
uyandı ve idarei Hamidiyeye karşı dehşetli bir hareketi fikriye ve
zemin hazırladı...". 1889'da kendisi ve birkaç arkadaşı İttihad-ı
Osmanî Cemiyeti'ni (İttihat Partisi )kurdular. Bu örgüt daha sonra
İttihad ve Terakki Cemiyeti adını taşıdı. Tıbbiye'de okuyan gençler
Batı ve özellikle Fransız ve Alman maddiyatçı filozofların
eserlerinden etkilenerek, hayatı bir ilahî iradenin sonucu olarak
değil, değişik biyolojik ve fiziyolojik mekanizmaların neticesi
olarak görüyorlardı. "İttihad-ı Osmanî Cemiyeti başta biyolojik
materyalizm olmak üzere karmaşık düşünsel etkilerden ve
'vatanseverlik' fikrinden etkilenen bir ögrenci örgütü durumundadır.
Bu örgütte felsefi boyutun ağır basmasına karşılık Cemiyetin daha
sonra tam bir siyasal örgüt haline geldiğini" özellikle 1906
senesinden sonra görebiliriz. "Üyelerin bir kısmının yeni Cemiyette
de çalışmaları dışında düşünsel boyutlar açısından hiçbir ilgi
bulunmamasıdır." Cevdet'in ve diğer arkadaşlarının inandıkları
felsefe Fransız filozof Auguste Comte'un kurdugu "Pozitivizm"dir
(Olguculuk). Bu felsefeye göre insanlığın gelişimi din, metafizik ve
son olarak ilim aşamalarından oluşuyor, yani insanlık son olarak
dini terkedip sadece ilime inanacak ve bütün sorunları sadece
bilimle çözecektir.
Abdullah Cevdet
yogun siyasal faaliyetleri sonucu birkac defa sürgün edildi ve başka
yerler arasında Fransa'ya da kaçmak zorunda kaldı. 20. yy. başından
beri Bahailerin bulunduğu
Paris'te
Cevdet muhtemelen Bahailik'le temas etti. Cevdet'in 1904-1932
senelerinde yayınladığı ve halkı aydınlatma aracı olarak gördügü "İctihad"
dergisinde, 1921 senesinin sonunda ve 1922'nin başında üç makale
yayınlandı. Yazar Emin Âli "Bahai hareketi hakkında ilmî bir
tetebbu" başlığı altındaki üç makalesinde Bahailik hakkında çok
olumlu bir şekilde yazıyor. Abdullah Cevdet bu makalelere dayanarak
İctihad'ın 1 Mart 1922 tarihli 144. sayısında "Mezheb-i Bahaullah -
Din-i Ümem" başlıklı bir makale yayınladı. "Bir dünya dini olarak
kabul edilmesini istedigi Bahailik hakkindaki" bu yazısında
"peygambere hakaret ettiği ge-rekçesiyle önce tutuklanarak iki sene
hapse mahkum edildi." Cevdet bu makalesinde Bahailik hakkında şöyle
yazıyor:
Bahailik bir din-i
merhamet ve muhabbettir... Her din, merhamet ve uhuvvet tesisi için
gelmiştir. Fakat bir insan hangi dinde olarak doğdu ise o dinde
kalmasına hiç mani olmaksızın o insana, kendisini din olarak kabul
ettirebilecek bir mahiyette bir din görülmemişdir. Bu din ancak,
Bahaullah'ın ve oğlu Abdülbaha'nın va'z ve tesis ettiği din-i
merhamet ve muhabbettir. Bahaullah: "İnsanlar arasında tohum-i nifak
ekmekten, gönüllere reyb ve şüphe dikenleri dikmekten sakınınız.
Selsebil-i saf-i aşkı bulandıracak, ıtır-ı muhabbeti uçuracak birşey
yapmayınız. Hayatıma kasem ederim ki, siz aşk ve mu-habbet icin
yaratıldınız, kin ve nefret icin degil" diyor. Bu sübhani ve
hakikaten rahmani söz, her asırda ve bilhassa bu asr-ı insaniyette
söylenmesi ve tekrar edilmesi ve ruhlara derinden derine infaz
olunması elzem olan bir sözdür... Beynelümem ve beynelbeşer
muhabbeti, merhameti, sulhu bir âyin halinde koyan ve buna lazım
gelen nur ve harareti veren bir mürşid, Hazret-i Bahaullah'tan evvel
görülmedi... Bahaullah'ın tesis, Abdülbaha'nın tanzim ve neşrettigi
Bahailik akil ile mütearız hiç bir fikri, hiç bir hükmü ihtiva
etmemektedir. Yani Bahailik ziyâ-nisâr bir hararettir. Bir hareket-i
muzlime ve gayr-i muzîe değildir. Bu seciyyesi onu cihan-ı şümul ve
millel-i muhit bir âyin-i sulh ve muhabbet olmağa doğru
götürmektedir... "Mum ışık-rîzdir: damla damla cevher-i hayatını
aktırır, ta ki bu döktüğü yaşları neşr-i nur etsin. İşte bu, sizin
için bir misal-i imtisal, bir timsal olmalıdır" diyen Abdülbaha
hakikaten bir meşale gibi yanmış, binlerce meşa-leler îkad ettikten
sonra başka cihanlarda yine yanmağa gitmiştir... Fakat bu
kıvılcımdan ne kadar hararet ve nur intişar edebilir? Cihanı ısıtmak
için Bahaullah'ın ruhundaki muazzam yangın lazımdır. Tenvir etmek ve
aynı zamanda ısıtmak icin yanan ruhani ve rahmani bir yangın.
"Abdullah
Cevdet'in gördüğü büyük tepkinin nedeni bizzat Sultan'ın bu olaydan
dolayı kendisine kızmasıdır". Bu tepkiler o zamanın muhafazakâr
gazetelerinden de geldi. Cevdet mahkum edildikten "daha sonra ise
giyaben verilen bu karara itirazi sonucunda Cumhuriyet döneminde de
uzun süre devam edecek olan Türk basın tarihinin en ilginç
yargılamalarından birisi başladı. Abdullah Cevdet kısa sürede olayı
bir düşünce ve vicdan özgürlüğü sorunu haline getirerek bu konudan
yararlandı. Olayın bu yönünün yanısıra Bahailiğin İmparatorluk
kamuoyunda geniş biçimde tartışılmasına neden oldugu görülmektedir."
Tarihçi
Şükrü
Hanioğlu'na göre Cevdet, Bahailiği İslam ile Materiyalizm arasında
bir aşama olarak görüyordu. Bu makaleyi Hanioğlu'nun Bir Siyasal
Düşünür Olarak Doktor Abdullah Cevdet ve Dönemi kitabındaki
açıklamaları ile bitirip, böylece bir fikir alışverisi için zemin
hazırlamak istiyorum:
"Toplum icin yeni bir
'ethic' (ahlak) yaratma çabaları Abdullah Cevdet'i Bahailiği bu gö-revi
ifa etmek için topluma sunmaya kadar götürmüştü. Kuşkusuz Bahailiğin
pasifizme benzeyen içeriği Abdullah Cevdet'in bu mezhebe ilgi
duymasında etkili olmuştu. Ancak, ruhban sınıfı ve ayinleri olmayan,
nihaî amaç olarak dünya çapında sulhu benimseyen bu mezhep Abdullah
Cevdet açısından toplumun dinin yerine biyolojik materiyalizmi kabul
etmesi sürecinde olumlu gelişme sağlayacak bir basamak olarak kabul
ediliyordu. Burada, Bahailiğin Abdullah Cevdet açısından daha evvel
İslamin saf hali düşüncesinde olduğu gibi bir aşama olarak
benimsediğini görüyoruz... Abdullah Cevdet'in bu düşüncesi nedeniyle
karşılaştığı tepkileri görmüştük. Hukukî uygulamaların dışında
Abdullah Cevdet'in gördüğü en sert eleştiriler ise gene İslam
üleması tarafından kendisine yöneltilmişti. Bahailiğin, İslamiyetle
hiçbir ilgisi bulunmadığını belirten bu eleştirilere karşılık
Abdullah Cevdet, bir 'ethic' olarak düşündüğü bu mezhebi İslamın
olumlu içeriğiyle destekleyeceğini ... açıklamasına karşın bu
çabasında başarı sağlayamadı. Zaten çok kısa bir süre sonra rejim
değişikliği Abdullah Cevdet'e bu çeşit aşamalar yerine topluma
biyolojik materiyalizmi dini ikame edecek bir kurum olarak sunma
imkanı verdiğinden kendisi tekrar bu konudaki tartışmalara dönmedi."
Kutsal Yazılar ve İbadet
Kutsal Kitaplar
Evrensel temel
yasaları ve dinin şer'i hükümlerini içeren Kutsal kitap olan
Kitab-ı Akdes (En Kutsal Kitap), İkan Kitabı [Kitab-ı
İkan- Tevrat, İncil ve Kur'an'ın bu çağ ile bağlantısını
açıklayıp bazı ilahiyat konularına açıklıklar getiren, bu kutsal
kitaplardan bölümler içeren bir kitap. İkan, Arapça'da kesin bilgi
demektir(ikan, yakîn, yakînen vb.)], Saklı Sözler (Kelimat-ı
Meknune), Kurdun Oğlu Risalesi gibi kitaplardır. Bahailer,
tüm dinlerin Kutsal Kitaplarının (Tevrat, İncil, Kur'an, Baghavad
Gita ve diğerleri) tek bir sistemin parçaları ve insanlığın ortak
dinsel mirası olduğuna, kutsallıklarını yitirmediğine inanırlar.
İbadet
Bahailikte dua, namaz
ve oruç gibi yasalar vardır. Namaz, bireysel yapılan bir tapınmadır
ve toplu namaz yoktur. 2-21 Mart tarihleri arasında Kutsal Sayı
19'dan oluşan 1 Bahai Ayı süresince oruç tutulur. Dua, namaz, oruç
bireyin kendi sorumluğundadır; temel amacı yaşamı konusunda onu
meditasyona yöneltmek, karakterini düzeltmesinde yol göstermektir.
Bahai
Dini'nde Dünya Barışı, Dünya Görüşleri
Dünya barışı
sadece mümkün olmakla kalmayıp aynı zamanda kaçınılmazdır.
Barışa, insanların eski davranış kalıplarına inatla sarılmasının
sebep olacağı akla hayale sığmaz dehşetteki olaylardan sonra mı
ulaşılacak, yoksa şimdi müşaverelerle belirecek iradenin tasarrufu
ile mi kucak açılacak; bu, tüm dünya sakinlerinin önündeki bir
seçimdir.
Dünyanın tek
bir ülke olması, insanlığın
vatanı olarak yeniden örgütlenmesi ve yönetimi için ilk temel şart,
insanlığın birliğini kabul etmektir. Dünya barışını kurma
çabalarının başarısı için bu ruhani prensibin evrensel ölçüde kabulü
gereklidir. Bunun için, evrensel olarak beyan edilmeli, okullarda
öğretilmeli ve sosyal yapıda içerdiği organik değişikliğe hazırlık
olarak her millete devamlı olarak ifade edilmelidir.
En zararlı ve inatçı
kötülüklerden biri olan ırkçılık barışın en büyük
engellerinden biridir. Irkçılık uygulaması, bahanesi ne olursa
olsun, insanlık onurunun en çirkin bir şekilde ihlalini teşkil
eder." "Zengin ve yoksul arasında ölçüsüz farklılık, şiddetli
bir ıstırap kaynağı olarak dünyayı, hemen hemen savaşın eşiğine
getiren bir istikrarsızlık halinde tutmaktadır.
Makul ve meşru
bir vatanseverlik dışında, dizginlenmemiş bir milliyetçiliğin yerini
daha geniş temelli bir bağlılığın, tüm insanlık sevgisinin alması
gerekir.
Bahaullah
şöyle demektedir: 'Dünya tek bir ülke ve insanlar onun
vatandaşlarıdır.' Dünya vatandaşlığı kavramı, bilimin ilerlemesi
sebebiyle dünyanın tek bir mahalleymiş gibi daralmasının ve
milletlerin tartışmasız şekilde birbirine bağımlı olmasının doğrudan
bir sonucudur. Dünya milletlerinin hepsini sevmek insanın kendi
memleketini sevmesini dışlamaz.
Dinsel
çatışmalar tarih boyunca
sayısız savaşlara ve çarpışmalara neden olmuş, ilerlemeye büyük bir
engel teşkil etmiş, her dinden veya dinsiz insanlar için gitgide
menfur hale gelmiştir. Bütün dinlerin mensupları, bu çatışmanın
ortaya çıkardığı temel sorunlara bakmaya ve açık seçik cevaplar
aramaya razı olmalıdırlar.
Kadınların
özgürlüğü, iki cins arasında
tam eşitliğin sağlanması, barışın daha az kabul edilmekle beraber,
en önemli ön şartlarından biridir. Ancak kadınlar insan girişiminin
her alanında tam ortaklığa kabul edilirse, uluslararası barışın boy
vereceği ahlaki ve psikolojik ortam oluşabilir.
Tüm din ve
ırklar birdir: "Hiç şüphesiz hangi milletten, hangi ırk veya dinden
olursa olsun, tüm insanlık ilhamını bir İlahi Kaynaktan almaktadır
ve tek
Tanrı'nın
kuludur."
Bahai Tapınakları
Bahai Tapınakları, her
dinden kimsenin sessiz olmak koşuluyla bildikleri şekilde ibadet
edebilecekleri mekanlardır. Şimdiye dek her kıtada bir tane olacak
şekilde 7 adet tapınak inşa edilmiştir. Bu tapınakların ortak
özeliği, bir kubbeleri ve 9 girişleri olması (dünyada 9 dinin
varolduğu inancından ötürü).
İlki Aşkabat'ta 1908'de inşa edilmişti. 1938'e kadar hizmet veren bu
tapınak Sovyet rejimi tarafından ibadete kapatıldı; 1962'de bir
depremle yıkıldı. Bu ilk tapınak; hastane, okul, hostel gibi başka
bir çok birimi içeren bir kompleks idi.
1953 yılında
ABD'nin Illinios eyaletinde Chicago'nun kuzeyindeki Bahai mabedi
tamamlandı. (Bakınız: resim)
Daha sonra inşa edilen
tapınaklar sırasıyla şu ülkelerdedir: Uganda(Kampala), Avustralya (Sidney
yakınında), Almanya (Frankfurt'un dışında), Panama (Panama City
yakınında), Batı Samoa (Apia), Hindistan (Yeni Delhi)
En yeni Bahai Tapınağı
olan Hindistan, Yeni Delhi'deki tapınak, 1986'da tamamlandı. Pek çok
mimari ödül aldı. |