|
İslam Tarihi
>>
Osmanlılar >>
Yavuz Sultan
Selim Dönemi
YAVUZ SULTAN SELIM
Kaynaklarin,
ortaboylu, toparlak ve kirmiziya çalan beyaz
yüzlü, çatik kasli, beyaz disli, omuzlari ile
gögüs arasi açik, sakalsiz, pala biyikli, sert
bakisli, cesur, gayretli, çok mahir bir avci,
harp sanatinda emsalsiz bir komutan olarak
bildirdikleri Yavuz Sultan Selim, âlim ve
edipleri seven, Sark dillerinden Arapça ve
bilhassa Farsça'ya tam manasi ile vâkif bir
hükümdar idi. Kendi el yazisi ile olan Farsça
manzumeleri, Topkapi Sarayi Müzesi Arsivi'nde
bulunmaktadirlar. Yavuz Sultan Selim, hem Farsça
hem de Türkçe siir söyleyebiliyordu. Farsça olan
Divân'i l306 yilinda Istanbul'da basilmis olup,
l904 tarihinde de Alman Imparatoru Wilhelm II.'nin
emri ile Paul Horn tarafindan Berlin'de yeniden
nesredilmistir. Trabzon'daki valiliginden
itibaren meclisinde sairleri bulundurmayi
aliskanlik haline getirmisti. Câfer Çelebi, Ahi
ve Revânî, onun meclisinin müdavimleri idiler.
Siyer ve Tarih ilminde epey mütalaasi oldugundan
bu konuda mahir bir sahsiyet olarak kendisinden
söz edilmektedir. Bos zamanlarini âlim ve
ediplerin meclislerinde geçirmekten hoslanirdi.
Ilmi sever ve ülemaya hürmet ederdi. Tarih,
felsefe ve tasavvuf sahalarinda genis bir
bilgisi vardi. Özellike edebî bir lisanla ve pek
muglak olan "Tarih-i Vassaf"i çokça mütalaa
ederdi ki bu, onun ilimdeki yüksek vukufunu
göstermektedir. Hazarda olsun seferde olsun,
vakit buldukça ilmî mütalaalar ile mesgul
olurdu. Nitekim, Misir'dan Istanbul'a gelinceye
kadar Ibn Tagriberdî'nin "en-Nücûmu'z-Zâhire"
adli eserini Ibn Kemâl'e tercüme ettirerek
menzillerde parça parça kendisine takdim edilen
tercümeleri okurdu. Yine o, Misir'daki ikameti
esnasinda, Hind ve Çin haritalarini yaptirmisti.
O, sair, mutasavvif ve filozof bir hükümdardi.Uzunçarsili'nin
degerlendirmesiyle o, Osmanli hükümdarlari
arasinda ilim itibariyle en yüksegi idi. Sam'in
Sâlihiyye semtinde câmi ve imâret insa ettiren
Yavuz Sultan Selim, oradaki Muhyiddin Arabî'nin
türbesini de bulup yaptirdi. Böylece o, ( )
Sam'daki bu tesisler ile Konya'da Mevlevî
Tekkesi'ne getirdigi sudan baska bir hayir
yapamamisti. Zira benzer hayir isleri için fazla
zaman bulamamisti. Hatta Istanbul'daki kendi
câmiinin bile temellerini attirmis fakat
ikmâline imkân bulamamisti. Osmanli Devleti'nin
9. hükümdari olan Yavuz Sultan Selim, Müslüman -
Türk âleminin ilk halifesi olarak dünyada ilk
defa "Hâdimu'l-Haremeyn es-Serifeyn" ünvanini
almisti. Babasi II. Bâyezid, annesi Dulkadiroglu
Alaüddevle'nin kizi Ayse Hatun'dur. Babasinin
sancak beyi olarak bulundugu Amasya'da dünyaya
gelen sehzâdenin dogum tarihi hakkinda verilen
kayitlar, hicrî 87l, 872 ve 875 (m. l466, l467
ve l470) yillari seklinde epey farkliliklar
göstermektedir.
Kaynaklar,
Ikinci Bâyezid'in, hayatta kalan ogullarinin en
küçügü olan Yavuz Sultan Selim'in, sahsiyeti ve
yönetimdeki enerjisi hakkinda yeterli bilgi
verirler. Kendi ifadesine göre, Trabzon Sancak
beyligine 887 (l482) veya 892 (1487) yilinda
tayin edilmisti. Öyle anlasiiyor ki o, diger
sehzâdelere göre daha cevval ve enerjikti. Ileri
görüslü bir sehzâde olan Selim, sert bir
yaratilisa sahipti. Yapacagi islerde karar
vermeden önce çok düsünür, etrafindakilerle
konusur ve bundan sonra kat'i bir karara varirdi.
Istisare ve arastirmadan sonra varilan karardan
dönmezdi. Bu konuda önüne çikacak bütün
engelleri ortadan kaldirmak gayesiyle elinden
geleni yapardi. Kararlarini uygulayabilmek için
planli bir sekilde çalisirdi. Adam seçmesini iyi
bilirdi. Bütün bunlar, onun, pâdisah olmasinda
ve basarili isler yapmasinda birinci derecede
rol oynadi. Babasinin yerine geçip Osmanli
tahtina oturmayi kafasina koydugu zaman, en çok
güvendigi adamlarini Istanbul veya sehzâdeler
yanina gönderdi. Onlardan aldigi raporlar
sayesinde gerekli tedbirleri alarak, varmak
istegi hedefe emin adimlarla ulasmaya çalisti.Zira
adamlari nasil hareket etmesi gerektigi hakkinda
da kendisine yol gösteriyorlardi. Onun, tahta
geçmeden önce kullandigi casuslar, Istanbul,
Edirne ve Amasya'da esen havayi koklamakla
kalmadilar, ayni zamanda Selim hakkinda genis
propaganda yapma imkânini da buldular.
Istihbarati saglam olan bu adamlari sayesinde
dünya siyasetine de vâkif bulunuyordu. Bundan
dolayi cülûsundan önce taninmayacak bir sekilde
Iran ve Arabistan'i gezdigine dair söylentiler
çikmisti. Devlet hazinesini devamli surette dolu
tutmak ister, debdebe ve ihtisamdan hoslanmazdi.
Sadeligi severdi. Milletleri idare etme
hususunda büyük bir kabiliyet göstermisti.
Ülkesinin her tarafinda yalniz adaletin hakim
olmasini isterdi.
Gerek
Selimnâmelerde, gerekse diger kaynaklarda onun
nasil bir hükümdar olduguna, tebeasi (halki)
için nasil çalistigina, devletinin daha iyi bir
sekilde idare edilip bütün Müslümanlari nasil
bir birlik altinda toplayacagina ve bizzat kendi
özelliklerine dair epey bilgi bulunmaktadir.
Kesfî'nin Selimnâmesi'nde ifade edildigi üzere
tahta geçtigi gün, babasi II. Bâyezid, kendisine
bazi tavsiyelerde bulunarak söyle demisti:
"Ey nur-i didem
(ey gözümün nuru) ve ey surûr-i sinem, bugün ki
emr-i Rabbânî ve takdir-i Yezdânî birle mâlik-i
mülk-i diyar ve serîr-i saltanata sehr yar oldin,
gerekdir ki âd u sanimiz ve nâm u nisanimiz
gözleyip ve âbâ-i kiramimiz ve ecdad-i izamimiz
izini izleyüb sâhân-i kadim muktezasinca ve
padisahân-i azim müddeasinca def'-i mezâlim-i
esrâr (kötülerin zulmünü ortadan kaldirip yok
etmek) ve ref'-i mekâdir-i ahyar kilub nâm-i
nikle (iyi bir isimle) âleme tolasin..."
Kesfî'nin, devam eden ifadesinde, Yauz Sultan
Selim'in, babasinin bütün isteklerini yerine
getirdigini, iyi ve bilgili insanlarla nasil
istisarede bulundugunu, dogruluktan ve devlet
ile halkin menfaatlerini kollamaktan
ayrilmadigini ögreniyoruz. Hammer, Cenabî'nin,
kismen sadelestirdigimiz asagidaki ifadeleri ile
ondan su sekilde bahseder:
Selim, uzun
boylu idi. Giyimine dikkat etmeyi severdi. Ince
zevki ve zerafetiyle temayüz etmisti. Kaftani
kiymetli islemelerle süslü idi. Kendisinden
önceki hükümdarlar silindirik biçimde ve asagi
kisminda tülbent sarili bir kavuk giymislerdi.
Sultan Selim ise bunun yerine yuvarlak ve
yukarisi tamamiyle sal ile örtülmüs bir kavuk
kabul etti ki, buna "Selimî" denilmektedir.
Kendisinden öncekiler sakal biraktiklari halde
o, sakalini tiras ettirerek biyiklarini birakti.
Yuvarlak yüzlü olan Yavuz Sultan Selim'in
gözleri büyük ve parlak idi. Siyah ve sik
kaslari ile büyük biyiklari da onun bütün güçlü
ve heybetli niteliklerini belirten sahsiyetini
karekterize ediyordu. Fikrinde cür'et ve
ziyadesiyle selamet vardi. Siiri sever ve
muvaffakiyetle söylerdi. Öfkeli, sert, baskiya
egilimli olarak kendisini bütünü ile halkin
islerine hasretmisti. Yeryüzünde düzeni koruma
azminde idi. Bu yüzden savasi ihtirasli denecek
sekilde severdi. Onun bu karekteri,
yeniçerilerin kendisini sevmesine sebep olmustu.
Benzeri görülmeyecek kadar olaganüstü bir
dinamizme sahipti. Ne yeme - içmeye, ne de harem
zevklerine düskündü. Günlerini avlanmak veya
silah kullanmakla geçirmeyi arzu ederdi.
Zamaninin çok azini uykuya ayirdigindan
gecelerinin büyük bir kismini tarih veya Farsça
siirler okumakla geçirirdi. Olaganüstü bir
zekâya sahip büyük bir padisahti. Çogu zaman
halk arasinda gezer ve taninmamak için her
defasinda elbisesini degistirirdi. Birçok
mahremleri vardi ki, her tarafa girip çikar ve
olup biten seylerden kendisine haber
getirirlerdi. Selim, Iran, Türk ve Arap siirinde
temayüz etmisti. Misir seferi esnasinda Ravza
Adasi'nda bulundugu sirada, emri üzerine insa
edilmis bir Arap köskünün duvarina kendisine ait
olan iki beyit yazdirmistir." Hammer'in, Yavuz
Selim'le ilgili olarak gerek Cenabî, gerek baska
kaynaklardan yaptigi pek çok alinti
bulunmaktadir. Bununla berber biz bunlarin
üzerinde fazla durmaksizin, hemen hemen bütün
kaynaklarin verdigi bilgilerle onu söyle
tanitmak istiyoruz:
"O, Pâdisahlik
hasletlerini tamamiyle sahsinda toplayan, sert
ve sasmaz bir disipline, tuttugunu koparir bir
azim ve iradeye, son derece cevval bir dinamizme
sahip oldugu için Osmanlilarca "Yavuz" adi ile
anilan bir sultandi. Babasinin feragati üzerine
cihanin en büyük askerî ve siyasî kudretine
sahip olan Osmanli hakanlik tahtina çikti.
Yavuz Sultan
Selim de l5l0 senesinde Korkud gibi pâdisah
olmayi kafasina koymustu. Bununla beraber
belirtilen senede Sehzâde Ahmed'in padisah
olacagi sayiasi yayilmisti. Bu durum karsisinda
sehzâdeler sancak degistirmek ve Istanbul'a daha
yakin olmak için babalarina basvuruyorlardi.
Nitekim bu sebeple Yavuz da babasina bir mektup
göndererek Trabzon'dan sikâyet ediyordu.O,
mektubunda söyle diyordu:
" Bu vilayette
galle cinsinden nesne bitmeyüb killeti ve
zarureti aleddevam oldugu sebepten sancak beyi
olanlar, acz ve furûmande kalurlar imis. Tereke
tasradan gelür imis. Bende-i fakir geleliden
beru hemçünan galle gemi ile ve bazi Türkman
canibinden gelür. Bu yerin bid'ati ziyade
olmagin evvelki zamandan simdi az gelür olmustur.
Bizim hod bir gemi yapmaga takatimiz yoktur.
Kendu maslahatimiza göre amma tereke bulundugu
takdirde dahi bu miktar dirlikle ne verecek ve
ne alacak bulunur. Elhasil bu mertebede zaruret
çekilir ki, vasf olmak hadd-i imkândan hariçtir.
Hâsâ, Hüdâvendigâr'in eyyam-i devletinde ki,
bende-i hakir a'da agzinda bir vechle killet ve
zaruret içinde kalub a'da halimize muttali ola.
Iç illerde refahiyette olan sehzâde bendelerünüz
bunca âli himmetle yaylaklarinda ve âb-i revanda
ve mürg ü zarlu sahralarda her nev'iyle huzurda
ve refahiyette iken mezid-i merhamet rica
ederler. Ümmizdir, yevmen fe yevmen ziyade
rif'atte ve refahiyette olalar. Halbuki bende-i
zaif dokuz tümen Gürcistan agzinda ve Sark
vilayetinin serhaddinde bir girdab içinde kalub
sey'-i kalil dirlikle zindegâni oluna ki, dosta
ve düsmana cevab verub, Hüdâvendigâr sag olsun.
Eger bende-i fakirden kat'i nazar olunmadiysa
sefkat-i sultanî ve inayet-i hakanî dirig
olunmayub himmet oluna ki, bu yerde zindegâniye
takat kalmadi..." Yavuz'un, bu ve benzeri
mektuplarla babasina bildirdigi istekleri,
Sehzâde Ahmed'in baskisi yüzünden yerine
getirilemiyordu.
YAVUZ'UN
SÖHRETININ ARTMASI
Daha önce de
temas edildigi gibi, Sehzâde Ahmed, babasi II.
Bâyezid'in yerine tahta aday gibi görünüyordu.
Bununla beraber o, Amasya'da hükümdarlara
yakismayacak bir takim eglencelere katilip
eglenirken Yavuz Sultan Selim, Iran'in da
etkisiyle gerek doguda gerekse Anadolu'nun baska
bölgelerinde bir felâket halini almis olan
Kizilbas tehlikesini önlemeye çalisiyordu.
Yavuz, gittikçe artan Kizilbas propagandasinin
korkunç ve tehlikeli bir hal aldigini gören ilk
sehzâde oldu. Tehlikeli bu durumu defalarca
babasi ile sadrazama yazdi. Bununla beraber
onlardan ciddi ve sonuç verici bir tepkinin
gelmedigini gördü. Bu sebeple doguda ortaya
çikan ve devletin siyasî varligina kast eden bu
yanginin söndürülmesi için, Anadolu'nun degisik
bölgelerinden gelen yigitler ile Erzincan ve
Iran üzerine akinlarda bulundu. Bu hareketiyle
o, Siîlige karsi Sünnîligin tabiî lideri
durumuna geldi. Onun bu seferlerini haber alan
yigitler Trabzon'a kostular. Bunlar, içten gelen
bir arzu ve sevk ile dögüsmeye basladilar. Zira
bunlarin anlayisina göre bu bir cihâd idi. Bu
akinlardan sonra memleketlerine dönüp
vardiklarinda, etraflrinda toplananlara Yavuz'un
kahramanlik ve yigitliklerini anlatmaya
basladilar. Insanlarin toplu olarak bulunduklari
yerlerde "ozanlar türkü çikarup " Yürü Sultan
Selim devrân senindür" kelimatini zikreder
oldular...
Sehzâde Korkud
ile Ahmed, iç bölgelerde yasarken Yavuz sinirda
çarpisiyor, ilerisi için lâzim olacak bilgi ve
tecrübeleri elde etmeye çalisiyordu. Bu durum,
hem halk hem de Kapikulu askerlerinde Yavuz'un,
dedelerinin yolunda yüreyebilecek yegâne padisah
namzedi oldugu kanaatini uyandirmisti.
Bilindigi gibi,
Müslüman bir topluma istinad eden bünyesi ile
Osmanli Devleti, Islâm Hukukunu, devletin bütün
organlarinda uygulamaya gayret ediyordu. Bu
arada "ilây-i kelimetullah" anlayisinin bir
sonucu olan "cihâd ve gazâ" fikri de devlet ile
halk için yerine getirilip yapilmasi geren bir
farz olarak telakki ediliyordu. Gerçekten
devletin siyasî, idarî ve askerî organlari da
buna göre düzenlendikleri gibi elemanlari da
buna göre yetistirilmislerdi.
Muhtemelen,
sartlarin zorlamasi sonucu olarak II. Bâyezid
döneminin sonlarinda Kapikulu, Akinci ve Timarli
askerler, bir nevi istirahata çekilmislerdi.
Onlar, eski sefer ve zaferlerin hikâyelerini
anlatmakla ömürlerini geçirir olmuslardi.
Nigbolu'lar, Varna'lar ve Kosova'lar âdeta
dillerde dolasan birer masal olmuslardi.
Damarlarinin her atisinda kahramanlik ve
yigitlik darbeleri bulunan er ve beyler, eski
günlerin hasretini çekiyor, tarihe yeni
destanlar yazdiracak büyük bir liderin gelmesini
sabirsizlikla bekliyorlardi. Iste bu lider,
Trabzon'dan seferleri ve haykirislariyla
zaferlere susamis olan bütün bir tebeaya nurlu
ve parlak günlerin isaretini vermeye baslamisti.
24 veya 25 Nisan
l5l2 (7 veya 8 Safer 9l8)'de padisah oldugu
zaman 46 yasinda olan Yavuz Sultan Selim,
devlete karsi zararli bir faaliyette
bulunmadiklari takdirde kardeslerine
dokunmayacagina dair babasina söz vermisti.
Padisahligi
resmen devr aldiktan sonra, babasi ile ayni
sehirde kalmalari mahzurlu görüldügü için II.
Bâyezid, Dimetoka'ya gitmek üzere yola çikmisti.
Yavuz da onu belli bir yere kadar ugurlayip
dönerken, yeniçerilerin tüfek ve kiliçlarini
çattiklarini, yeni padisahi da bunlarin altindan
geçirmek istedikleri haberi verilir. Bu
sekildeki bir hareketten yeniçeriler, padisahin
kendilerine "râm" olacagini ve belki de bol
bahsis verecegini umuyorlardi. Fakat umduklarini
bulamadilar. Çünkü, onlarin kiliçlari altindan
geçmeyi bir yenilgi alâmeti sayan Pâdisah,
Yedikule'de babasina ait oldugunu söyledigi
hazineleri almak bahanesiyle yol degistirdi.
Böylece yeniçerilere görünmeden saraya geldi.
Ancak onun bu sekilde hareket etmis olmasi,
yeniçerilerin saraya gelerek "Caize"
istemelerine engel olamadi. Bunun üzerine
hükümdar, sayilari takriben 35.000 civarinda
olan kapikullarinin mensuplarindan her birine
ikiser bin akça cülûs bahsisi ve ayrica
süvarilere 5'er, yayalara (piyade) da 3'er akça
cihet-i aslîlerine (maaslarina) terakki vermek
(zam yapmak) suretiyle ise baslamis oldu.
Yavuz Sultan
Selim tahta çiktiktan sonra ilim adamlari,
devlet erkâni ve memleketin ileri gelenleri,
gelip kendisini tebrik ederek bey'at ederler. O
da babasinin dönemindeki görevlileri yerinde
birakarak gerekenleri yaptiktan sonra ellerini
kaldirip söyle dua eder: " Ya Rabbi, senin
kudretin, beni saltanata getirdi. Bana devlet ve
saltanat islerini kolaylastir. Ona riayet etmeyi
bana nasib eyle."
SEHZÂDELER
MESELESI
Yavuz Sultan
Selim, idareyi ele geçirdigi zaman, düsmanlari
sindirilmis ve hududlari saglama baglanmis bir
Rumeli'ye karsilik, devletin gelecegine göz
dikmis Sark (Dogu) düsmanlariyla yüz yüze
gelmisti. Fakat iç emniyet saglanmadan disari
ile ugrasmak mümkün degildi. Her saltanat
degisikliginde oldugu gibi, yine taht rakibi
birkaç sehzâde çikabilirdi. Bunlar, tahti ele
geçirmek için komsu bazi devletlerle anlasmalar
da yapabilirlerdi. Böyle durumlarda üzerinde
ittifak edilen konu, genellikle kendileri ile
anlasilan devletlere bazi bölgelerin terk
edilmesi seklinde oluyordu. Bu yüzden, bazi
sehzâdelerin basinin gitmesi gerekiyordu. Ne
çare ki, onlar gitmeyecek olsa, memleket gidecek
veya memlekette kan gövdeyi götürecekti.
Memleketi ve bütün bir tebeayi (vatandasi) böyle
bir duruma sokmamak için Osmanli hükümdarlari
gözlerinden yaslar aka aka kardeslerini ortadan
kaldirmayi adeta bir vazife biliyorlardi. Zira
bu, memleketin selâmeti için gerekliydi. Bununla
beraber, daha önce de belirtildigi gibi Yavuz
Sultan Selim, zararli bir faaliyete
girismedikleri takdirde kardeslerine bir fenalik
yapmayacagina dair babasina söz vermisti. Bu
söze ragmen o, agabeyleri olan Sehzâde Ahmed ile
Sehzâde Korkut'un durumlari ile yakindan
ilgileniyordu. Zira elde ettigi devlet
idaresinin ve tahtinin temellerinin
saglamlasmasi bir bakima bu ilgiye bagliydi.
Aksi takdirde tahti ile birlikte devlet de elden
çikabilirdi. Devletin elden gitmesi bir tarafa,
zarar görmesi dahi bütün bir Müslüman toplumun
yok olmasi veya baska din mensuplarinin
idaresine girmesi demekti. Nitekim kisa bir süre
içinde cereyan eden hadiseler, Yavuz Sultan
Selim'in bu ilgi konusunda ne kadar hakli
oldugunu ortaya koyacaktir.
Gerçekten,
Sehzâde Ahmed, kardesi Selim'in, babasinin
yerine tahta geçmesini bir türlü kabul
edememisti. O, gerek babasinin, gerekse devlet
adamlarinin vaadleriyle kendisini Osmanli
tahtinin tek varisi olarak biliyordu. Tahti ele
geçirmek için de her seyi yapmaya hazirdi. Onun,
devletin yönetimini ele geçirme faaliyetleri
yüzünden Sultan Selim, Ahmed gailesini bertaraf
etmek üzere hazirlanmak zorunda kalir. Zira
Ahmed, babasi II. Bâyezid'in sagliginda hükümdar
olmak üzere harekete geçmis, Üsküdar'a kadar
gelmis, fakat yeniçerilerin müdahelesi sonunda
geri dönerek Konya'ya çekilmis ve orada
hükümdarligini ilan ederek her tarafa hükümler
göndermeye baslamisti. Ahmet. Konya'da
padisahligini ilan etmekle kalmamis, ayni
zamanda oglu Alaeddin'i göndererek l9 Haziran
l5l2'de Bursa'yi da ele geçirmisti. Alaeddin,
Bursa Subasisi'ni öldürterek Hutbe ve Sikkeyi
babasi Sultan Ahmed adina çevirtmek ister. Fakat
Bursa halki buna karsi direnerek Selim'e bagli
olduklarini göstermeye ve ona itaat etmeye devam
eder. Lütfi Pasa, Alaeddin'in Bursa'da
yaptiklarini çok özet bir sekilde su ifadelerle
nakleder: "Sultan Alaeddin, Bursa'ya gelüp ve
Bursa'yi zapt edüb subasisini ve Sultan Selim'e
tabi olanlarin ekserin (çogunu) kiliçtan geçürüp
ve mîrîye müteallik emvâli (mallari) zapt edüp
ve sehirlisinden dahi nice mal ve menal alub ve
babasi Sultan Ahmed adina Hutbe okudub" Lütfi
Pasa'nin verdigi bu bilgi, Sehzâde Alaeddin'in,
Bursa'da yaptiklarini ortaya koyup sergiledigi
gibi, babasinin, hükümdar olarak vazifeyi
deruhte etmesi halinde yapabilecegi isler
hakkinda da bir ip ucu vermektedir. Sehzâde
Ahmed, böyle bir hareket karsisinda Selim'in
sessiz kalmayacagini kestirmis olmali ki,
yaninda bulunan ve kendisini destekleyen devlet
adamlarinin tesviki ile yardim talebinde
bulunmak üzere oglu Murad'i da Sah Ismail'e
göndermisti. Sah Ismail'in izniyle etrafinda 20
bin civarinda asker toplanir. O da gelip Tokat
taraflarinda halka eziyet etmeye baslar.
Ordusunda bulunan Kara Iskender, onun hem
komutani hem de akil hocasi idi. Öbür taraftan
Sah Ismail'in adami Nur Ali de etrafi yakip
yikiyor ve " Il ü gün Sah Ismail'indir" diye
ilan ediyordu.
Sehzâde Ahmed ve
ogullarinin hareketleri, halk üzerinde çok kötü
tesirler meydana getirmeye baslar. Zira halk,
daha önce alismis oldugu sukûnet, devlete
güvenme ve haksiz bir sekilde vergi vermeme
prensipleri artik ortadan kaldirilmis, idareyi
ele geçirmek isteyen bu insanlarin keyfine göre
vergi vermek ve onlara hizmet etmekle yükümlü
tutulmustu.
Öbür taraftan
Yavuz Sultan Selim, Kefe'de bulunan oglu
Süleyman'i Istanbul'a çagirip onu, yerine Kaim-i
makam (Kaymakam) biraktiktan sonra askerini
toplayip durumun enine boyuna tartisilmasi için
müzakere açar ve der ki: " Babama söz vermistim,
kardeslerim rahat durduklari müddetçe onlara
dokunmayacaktim. Fakat görüyorsunuz, memleket ne
hale geldi? Benim arzum sonuna kadar bunlarla
savasmak ve memleketi bunlardan kurtarmaktir."
Bu arada kardesi Ahmed'e de bu durumdan vaz
geçmesi için bir mektup yazip ileri gelen devlet
adamlarindan biri ile gönderir. Fakat Ahmed,
basina toplamis oldugu Turgutlu ve Varsak askeri
ile Selim'in bu baris teklifini kabul etmeyip
isyana devam eder. Bundan sonra, devlet
erkâninin tamami, Selim'i destekler. Selim'in
arzusu üzerine Istanbul'dan Anadolu'ya geçilir.
l5 Cemaziyelevvel 9l8 (29 Temmuz l5l2 )'de Bursa
üzerine gidilir. Halk tarafindan sehri terk
etmeye mecbur birakilan Alaeddin, çekilmek
zorunda kalmisti. Bu esnada Ankara'da bulunan
Ahmed, Amasya'ya geri dönmüs ise de Amasya
Sancakbeyi Mustafa Pasa'nin, sehrin kapilarini
açmamasi ve bu arada Ankara'ya kadar ilerleyen
Yavuz Sultan Selim'in kuvvetleri tarafindan
takip edildiginden doguya dogru kaçmaya devam
eder. Darende ve Malatya'yi geçip oradan Misir
Sultani veya Sah Ismail'e siginmak ister. Yavuz
Selim'in, takibi için gönderdigi Malkoçoglu Tur
Ali Bey, pesinden Darende ve Malatya'ya kadar
gelir.Tur Ali Bey, buradan Yavuz Selim'e bir
mektup yazarak Memlûk topraklarina girip girmeme
hususunda fikrini sorar. Bunun üzerine Yavuz
Selim, Memlûk topraklarina girmeden geri
dönmesini ister. Tur Ali Bey, oradan Sivas'a
gelir. Bursa'dan Ankara'ya gelmis olan Yavuz
Selim de kisin yaklasmasi üzerine Bursa'ya
döner. Ahmed, Darende'den Yavuz'a bir mektup
gönderir. Mektubunda kendisinin yabanci bir
devlete iltica etmesinin Osmanli Devleti için
büyük bir utanç vesilesi olacagini bildirerek
anlasma teklifinde bulunur. Bu mektuba karsilik
veren Yavuz Sultan Selim, onun bu teklifini red
ederek sadece Müslüman bir devlette
kalabilecegini bildirerek bu sartla her türlü
ihtiyacinin karsilanacagini söylemisti. Bu
siralarda, Amasya'yi zapteden Ahmed'i ani bir
baskin ile ele geçirme tesebbüsü de sonuçsuz
kalmisti. Bununla beraber Yavuz Sultan Selim,
Ahmed'e olan meyli yüzünden Vezir-i Azam Koca
Mustafa Pasa'yi Ahmed'le haberlesiyor diye
Bursa'da idam ettirerek onun yerine Hersekzâde
Ahmed Pasa'yi dördüncü defa olarak sadarete
getirir.
Yavuz Sultan
Selim, devletin bekasi ve halkinin selâmeti için
sehzâdeler gailesini bütünüyle bertaraf etmek
zorunda idi. Tarihî bilgi ve tecrübeler, hayatta
kalan sehzâdelerin devamli olarak devlet için
bir proplem olduklarini, dis güçlerin, bunlarin
saltanat hirsindan devamli surette
yararlandiklarini gösteriyordu. Bunun içindir
ki, Yavuz Sultan Selim, Sehzâde Mahmud'un
ogullari Kastamonu Beyi Musa ile Orhan ve
Emirhan, Âlemsah'in oglu Çankiri Beyi Osman ve
Sehinsah'in oglu Nigde Beyi Mehmed'i de ortadan
kaldirdirmak zorunda kalir. Selim, ilmi, irfani
ve cömertligi ile her sinif halkin, bu arada
yeniçerilerin sevgisini kazanmis bulunan agabeyi
Korkut'un saltanat hakkindaki görüslerini
ögrenmek için, kendisine devlet ricali agzindan
mektuplar yazdirir. Bu mektuplara kanan
Korkud'un, hâla saltanata gelme arzusunda
oldugunu "derûnunun saltanat havasi ile" gören
Yavuz Sultan Selim, Bursa'dan hareketle Saruhan
(Manisa) üzerine yürür. Maksadi onu kendi
sarayinda ansizin bastirmakti. Bu haberi alan
Korkut, yanina Pervâne (Piyale) adli lalasini
alarak Rodos sövalyelerine veya Avrupa
devletlerinden birine iltica etmek gayesiyle
gizlice Antalya'ya dogru kaçmaya muvaffak
olmustu. Bu kaçis esnasinda onun Teke ili'nde
veya Hamid ili'nde bir magaraya gizlendigi
bildirilmekle birlikte onun Bergama civarinda
bulunan bir magaraya gizlendigi anlasilmaktadir.*
Sultan Selim, gelip agabeyi Korkud'u bulamayinca,
onun Frenk veya Misir'a gitme ihtimalini
düsünerek denizler dahil olmak üzere her tarafi
kontrol altina alir. Agabeyini yakalayamayan
Yavuz Sultan Selim, geri dönerken Anadolu'dan
kus uçurtmaz olur. Bu esnada Korkud Çelebi,
yerini kesfeden Türkmenlerin ihbari üzerine
Piyâle ile birlikte yakalanir. Bursa'ya
getirildigi bir sirada Egrigöz'de 9 Mart l5l3'te
Kapicibasi Sinan Aga tarafindan uykuda iken yay
kirisi ile bogulmak suretiyle öldürülür. Daha
önce Muhafizlar tarafindan Korkud'un yanindan
uzaklastirilmis bulunan Piyâle, döndügünde
efendisinin öldürülmüs oldugunu görerek büyük
bir teessüre kapilir. Artik hiç birsey kendisini
avutamaz. Onun tek tesellisi, ölünceye kadar,
Bursa'da Sultan Orhan türbesine defn edilen
Korkud'un türbedârligini yapmak olur. Gerçekten
Sultan Selim, Sehzâde Korkud'un nedimi (lala)
olan Piyale'yi efendisine sâdikane hizmet ettigi
için takdir edip mükafatlandirir. Bol ve
külliyetli miktardaki bir tahsisatla onu
türbedarliga tayin eder. Korkud Çelebi'nin ölümü
üzerine üç günlük genel bir matem ilan eden
Yavuz Sultan Selim, biraderinin saklandigi yeri
haber veren Türkmenlerden bazilarini öldürtür.
Korkud,
Osmanogullari'nin kiymetli bir mensubu idi.
Âlim, fâzil, sair ve musikisinasti. Bahriye
(denizcilik) isleriyle ilgilenmekten büyük bir
haz duydugu gibi denizcileri de himaye ederdi.
Devletin, denizcilikle ilgili gelecekteki
hedeflerini derin bir vukufla görüp takdir
ettigi rivayet edilir. Keza Barbaros
biraderlerin onun himayesini gören
denizcilerimiz oldugu söylenir.
Yavuz'un
hükümdar ilan edildigi sirada Istanbul'da
bulunan Sehzâde Korkud, ona sadik kalacagina ve
saltanat dâvasina kalkismayacagina dair söz
vermisti. Selim de muhalefet edilmedigi müddetçe
rahat ve müreffeh bir hayat geçirebilecegini
kendisine vaad etmisti. Bununla beraber
Korkud'un büyük bir huzursuzluk ve sikinti
içinde bulundugu anlasilmaktadir. Çünkü her
seyden önce Yavuz'un verdigi söze sadik kalip
kalamayacagi belli degildi. Ayrica onun sert ve
hasin tabiatini da biliyordu. Belki de bunlari
dikkate aldigi içindir ki, Istanbul'dan ayrilip
sancagina hareket ettigi zaman Yavuz'dan Midilli
Adasi'ni istemisti. Bu talebi yaparken elbette
bir düsüncesi vardi. Bunu sadece gelir
bakimindan mi istemisti, yoksa basina nasil olsa
bir felaket gelecegini düsünerek, buradan
Misir'a veya amcasi Cem gibi baska bir ülkeye
kaçmayi mi düsünmüstü? Bunu simdilik kesin
olarak söylemeye imkân yoktur. Ancak onun bu
arzusu, ne padisahça ne de henüz o tarihlerde
sag olan II. Bâyezid tarafindan olumlu
karsilanmisti. Bununla beraber Yavuz Sultan
Selim, istediklerinden daha çogunun
verilebilecegini ancak biraz sabirli olmasi
lazim gelecegini kendisine bildirir. Bu vaad
samimi olmasa bile tam zamaninda yapilmasi
bakimindan dikkate sayandi. Çünkü Sehzâde Ahmed
isyaninin devam ettigi bu siralarda Korkud'un da
ayaklanacagina dair söylentiler çogalmisti. Öyle
bir an geldi ki bizzat Sehzâde Korkud bir
mektupla Yavuz'a "taife-i ehl-i nifakin" bos
durmadigini ve aleyhinde birçok seyler
uydurdugunu, bunlara inanilmamasi gerektigini ve
kendisinin tam bir sadakat içinde bulundugunu
bildirmek zorunda kalir. Selim'in, bu mektuba
verdigi cevapta kisaca "sen sözünde durdukça bu
cânipten asla endise etmemelisin" denilmisti.
Korkud'un süpheli bir hareketi de, Midilli'yi
elde edemeyince Teke ve Alaiye taraflarinin
kendisine verilmesini istemesi idi. Halbuki
vaktiyle kendisine ait olan bu yerlerden o,
sihhatine elverisli olmadigini söyleyerek
ayrilmis bulunuyordu. Onun, yeniden bu
topraklara sahip olmak istemesini, bir tehlike
vukuunda, deniz yolu ile baska bir tarafa
kolayca kaçma maksadina baglamak mümkün oldugu
gibi idare ettigi topraklarin biraz daha
genisletilmesi seklinde yorumlamak da mümkündür.
Ancak, sehzâdenin bu gibi istekleri, Yavuz'un
süphelerini artirmaktan baska bir ise yaramadi.
Yavuz Sultan
Selim, Ahmed'e karsi kesin sonuç almak için
harekete geçme zamaninin geldigine karar
vererek, devlet ricali agzindan ona da mektuplar
göndertmis, geldigi takdirde bu ricalin
kendisine iltihak edecekleri bildirilmisti. Bu
mektuplardan cesaret alan Ahmed, topladigi
kuvvetler ile Bursa üzerine yürümüstü. Iki
kardes Yenisehir Ovasi'nda karsilastiklari zaman
Ahmed, kendisine gönderilen mektuplarin uydurma
oldugunu anlamis ise de artik savasi kabul
etmekten baska çare bulamamisti. Burada maglub
olan Ahmed kaçarken atindan düserek yakalanir.
Yakalandiktan sonra kardesi Selim'e adam
gönderip özür diler ve kendisini affedip küçük
bir yer vermesini ister. Fakat Selim, Sahkulu
olayinda askerinin basinda olup onlarla
savasmadigi ve birçok Müslümanin ölümüne sebep
oldugu için kendisini bagislamaz. Bundan sonra
Selim, fitnenin ortadan kalkmasi için, daha önce
Korkud'u öldürdügünü gördügümüz Sinan Agayi
gönderip 8 Safer 9l9 (5 Nisan l5l3)'te onu da
bogdurur.Tahnid edilen cesedi, Bursa'da II.
Murad türbesi dahilinde bulunan Sehinsâh'in
türbesi yanina defn edilir. Bununla beraber
Selim, bu olaydan dolayi çok üzülmüstü. Selim,
bu üzüntüsünün bir nisânesi olmak üzere Bursa'da
bin koyun kestirecek ve fakirlere de 700.000
akça dagitacaktir.
Sehzâdelerin
sebep oldugu iç karisikliklari sona erdiren
Yavuz Sultan Selim, yukarida görüldügü gibi
kardeslerini ortadan kaldirmaya muvaffak olur.
O, kardesleri arasinda en çok Korkud'u severdi.
Kaynaklar, Yavuz Selim'in, Korkud'un idami
esnasinda adeta çocuklar gibi agladigini
kaydederler. Onun, bu esnada "nesl-i Osman"in bu
garip kaderine âh-u vah ettigi de nakledilir.
Yavuz'un bu sekildeki davranislari, kardesleri
ve yegenleri hakkindaki mülahazalari, onun iki
yönünü açikça ortaya koymaktadir. Biraderlerinin
ölümüne karsi derin ve insanî bir aci duymakta
ve bunun için aglamakta, onlarin kadin, kiz, ana
ve hizmetinde bulunanlara en büyük lütfu
gösterip elinden gelen iyiligi yapmaktadir. Iste
bu, onun kardeslik tarafidir. Bununla beraber,
Osmanli mülkünün parçalanmamasi ve milletin
rahat etmesi (nizâm-i âlem için ) de
kardeslerinin katlini emretmekteydi. Bu, onun
devlet reisligi vazifesidir. Bu vazife
kendisine, devletin selâmetinin, akrabalik,
sahsî alaka ve muhabbetinden daha üstün oldugunu
devamli olarak hatirlatip duruyordu. Bunun için,
birbirine zit gibi görünen bu iki hareketi,
gelecekteki nesillere ve tarihe, bu isleri
isteyerek yapmadigini, kardeslerini isteyerek
ortadan kaldirmadigini, bunu yaparken de büyük
bir izdirap ve aci çektigini, buna ragmen
devletin devam ve tekâmülü için buna mecbur
oldugunu anlatan belig ifadelerle doludur. Nesl-i
Osman'in müsterek izdirabi olan bu aciyi
duyanlarin hareketlerini takdirle karsilamak
gerekir.
Devletin
selâmeti için kardeslerini ve onlarin
çocuklarini ortadan kaldirmayi bir vazife bilen
Sultan Selim, idam ettirdigi kardes ve
yegenlerinin servetlerini hazineye mal etmeyerek
tamamini ölenlerin zevcelerine, kizlarina,
analarina, baska bir ifadeyle kanunî
mirasçilarina vermisti. O, bu kadarla da
kalmayarak bunlarin tamamina maas baglatmisti.
Ayrica o, agabeyi Korkud'un iki kizi hakkinda
pek lütufkâr davranmisti. Sultan Ahmed'in pek
büyük olan mal ve servetini, son kurusuna kadar
hayatta bulunan yasli anasi Bülbül Hatun'a
vermis, oglunun sanina layik hayir eserleri
yaptirmasini da tavsiye etmisti. Bu durum
gözönüne alindigi zaman, daha önce sözü edilen
idamlardan, Yavuz'un sorumlu tutulamayacagini,
devletin birlik ve beraberligi ile yüksek
menfaatlerinin bunu gerektirdigini
söyleyebiliriz.
Babasinin son
saltanat yillarini ve memleketin Sah Ismail'in
propagandasi sonucunda düstügü durumu bir süre
vali bulundugu Trabzon sehrinden endise ile
takib eden Yavuz, sonunda babasini tahttan
indirerek devletin islerini ele almisti. II.
Bâyezid devri sona ererken, gevsemis olan
idareden türlü sekillerde faydalanmak
isteyenler, kendi emellerini, ideolojilerini ve
çikarlarini gerçeklestirmek üzere harekete geçip
halkin huzurunu bozmuslardi. Bu hâle sebep
olanlar arasinda, vezirden devletin en küçük
görevlisine kadar olanlar vardi. Tansel, Topkapi
Sarayi Müzesi Arsivi'nde 3l92 (ll) numarada
kayitli bulunan Ali b. Abdülkerim Halife'nin,
Yavuz Sultan Selim'e sundugu rapora dayanarak
hemen her zümrenin, memlekette bu neviden
kanunsuz hareketlere giristigini açiklar.
Gerçekten, âlim, cesur ve konulara vâkif bir
kimse olan Ali b. Abdülkerim Halife,
anabasliklar halinde raporunda su konulara temas
etmektedir:
a. Rüsvet belasi
kadilara kadar inmistir.
b.Yer yer
lüzumsuzca konan vergiler, halki çok zor durumda
birakmistir.
c. Ölen
sahislarin miraslari evladina kalmayip Beylik
araziye katilarak, yetimlerin aç kalmalari.
d. Ulaklarin
zulmü ve yagmalari.
e. Toplumun,
gayr-i mesru (içki, zina, riba, afyon vs. gibi)
islere düskünlügü.
f. Kizilbas
tehlikesi.
Bu bakimdan biz
de, burada anahatlari ile bilgi vermek suretiyle
bir hatirlatma yaparak konuyu islemeye
çalisacagiz. Ali b. Abdülkerim, raporunda bu
konuya genis bir yer ayirmaktadir. Gerçekten,
birligini kurup Akkoyunlu Devleti'ni ortadan
kaldiran, Iran, Azerbaycan, Horasan ve Irak'i
zapt eden Sah Ismail, bütün gücünü Osmanli
topraklarina çevirmisti. Kendisi, Trabzon Rum
Imparatorlugu'nun akrabasi sifatiyle Osmanli
topraklarinda hak iddia ediyordu. Halbuki böyle
kritik bir dönemde Osmanli topraklari,
birbirinden çok farkli, hatta birbirlerine
düsman zümre ve siniflarin toplandigi bir saha
halinde idi. Asiri Rafizî, Babâî ve Bâtinî
akidelerini benimseyenlerin yaninda Kalenderî,
Haydarî, Abdal ve Seyyadlar vardi. Sah Ismail,
bütün bunlari kendisine baglamisti. Bu gruplar,
sadece onun propagandasini yapmakla kalmiyor,
ayni zamanda "Nezir" adindaki vergiyi de
muntazaman ona ödüyorlardi. Rumelideki Seyh
Bedreddin taraftarlari da bunlarla birlikte
hareket ediyorlardi. Bunlar, Sünnî Müslüman'i
öldürmek kâfir öldürmek kadar gazâdir, sevabtir
diyorlardi. Farkli dinî kimlik tasiyan bu
gruplar, her an Sah Ismail'in gelmesini
bekliyorlardi. Bunlar, "Sah Sah" diye Osmanli'yi
yikmak isterlerdi.
g. O, Osmanli
idaresinin, II Bâyezid döneminin sonlarinda
nasil bozulup dejenere oldugunu da anlatir.
Devlet adamlarinin vergi ve gelirden baska bir
sey düsünmediklerini, "halkin bir kisminin
yokluktan öldügünü" belirterek, halki idare
edenlerin "azgun ve bozgun" oldugunu ifade eder.
YAVUZ SULTAN
SELIM'IN DOGU SIYASETI
Trabzon'da vali
bulundugu siralarda Sah Ismail'in faalietleri
sonucu memlekette meydana gelen ve Siîlige
dayanan iç isyanin tehlikeli boyutlarini gören
Yavuz Sultan Selim, ancak babasinin yerine geçip
iç güvenligi sagladiktan sonra yüzünü doguya
çevirebilirdi. Bunun için o, önce agabeyleri ile
olan taht kavgalarina son vermek üzere harekete
geçer. Bundan sonra da içeride huzursuzluga
sebep olan kaynagi kurutmayi düsünür. Bu sebeple
o, düsüncesini gerçeklestirebilmek için derhal
harekete geçer. Her ne kadar Stanford Shaw, onun
hakkinda "II. Mehmed (Fâtih)'in enerjik fetih
politikasini izlemek ve dünya imparatorlugu
kurmak hedefini gerçeklestirmek arzusu ile
çikmisti" diyorsa da gerçekte onun hedefi
imkânlari ölçüsünde Islâm birligini kurmak ve
Sünnî Islâm dünyasi için tehlike olmaya devam
eden Siîlige bir set çekme idi. Bu sebeple biz,
onun dogu siyasetini ilk olarak Sah Ismail,
baska bir ifadeyle Safevîler'le olan
münasebetleri bakimindan ele alacagiz.
OSMANLI -
SAFEVî MÜNASEBETLERI
Erdebil Sufileri
neslinden gelen Seyh Haydaroglu Sah Ismail'in,
mense itibariyle Anadolu'lu Boy ve Uluslardan
Ustaclu, Samlu, Rumlu( Anadolulu), Musullu,
Tekelü, Bayburdlu, Çapanlu, Karamanlu,
Dulkadirlu, Varsak, Afsar, Kaçar ve Karacadag
Sufilerini etrafina toplamak suretiyle l500'de
Azerbaycan, l507'de Diyarbekir, niayet l508'de
de Bagdad'i alip Akkoynul Türkmen Devleti'ne son
vermesi, Yakindoguda Anadolu'nun ve Osmanli
Devleti'nin aleyhine tecelli etmesi mukadder
yeni bir buhranin zuhuruna sebep olmustu.
Ehl-i Beyt
sevgisi iddiasiyle Iran'da Siî bir devlet kuran
Sah Ismail'in, dedesi Seyh Cüneyd ve babasi Seyh
Haydar gibi, halifeler (daî = propagandaci)
göndermek suretiyle Anadolu'nun, Bâtinî
fikirlere sahip halki arasinda giristigi
propaganda faalieyetleri gayesine ulasmis
görünmektedir. Bu propagandanin sebep oldugu
olaylardan, II. Bâyezid dönemi anlatilirken
kismen bahsedilmis ise de Osmanli - Safevî
münasebetlerini ve Yavuz'un Iran'a karsi
girismek zorunda kaldigi savasin sebeblerini
daha iyi anlayabilmek için az da olsa
Anadolu'daki Siî faaliyetlerine deginmek
gerekiyor.
Osmanli
ülkesinde Siî faaliyet ve tesebbüslerin
çogaldigi devir, sehzâdeler arasindaki rekabetin
meydana çiktigi bir zamana tesadüf eder.
Nitekim, bu karisiklik anlarinda timarlari
ellerinden alinip baskalarina verilen bir kisim
Tekeli sipahileri, propagandanin da tesiriyle
Sah Ismail'in vaadlerine aldanarak Iran'a göç
etmislerdi. Bunlar, daha önce temas edilen Sah
Kulu (veya Osmanli deyimi ile Seytan Kulu)'nun
isyaninda önemli rol oynamislardi. Bâyezid'in
aldigi tedbirler, Siî tehlikesini bertaraf
edememisti. Bununla beraber II. Bâyezid, oglu
Selim'e tahti teslim ederken "Kizilbastan ehl-i
Islâmin intikamini aliviresin" demisti. Öyle
anlasiliyor ki, ülke ve Sünnî Islâm dünyasi için
Siî tehlikesini önleyebilecek sehzâdenin Selim
oldugu hususunda herkes ittifak etmisti. Nitekim
halkin fikrine tercüman olan Celalzâde, bütün
meclislerde ozanlarin: "Yürü Sultan Selim devrân
senündür" diye türkü çikardiklarini belirtir.
Filhakika
Bâyezid'in son senelerinde sehzâdeler arasindaki
vaziyetten istifade etmeyi düsünen Sah Ismail,
faaliyetlerini artirmis ve daha sonra yanina
kaçacak olan Sehzâde Ahmed'in, Kizilbasligi
kabul eden oglu Murad'i da himayesine almisti.
Yavuz'un agabeyi
olan Sehzâde Ahmed'in en büyügü Murad adini
tasiyan dört oglu vardi. Murad, babasinin
Amasya'dan ayrilmasindan sonra bura valiligini
yapti. O, Amasya ve Çorum çevresinde bulunan
Kizilbaslarin tesiriyle Siîligi sevmeye ve
benimsemeye basladi. Bu yüzden Siîler tekrar
harekete geçtiler. Sahkulu, Antalya'dan Iç
Anadolu'ya dogru ilerlerken Amasya ve çevresinde
bulunan Kizilbaslar, küme küme toplanip
sehirleri yakip yiktilar. Sahkulu, Bati ve Güney
Anadolu'daki faaliyetleri yürütürken, Orta
Anadolu'dakini de Nur Ali Halife idare ediyordu.
Rumiye'li olan Nur Ali Halife, Sah Ismail
tarafindan Amasya ve çevresine gönderilmisti.
Nur Ali Halife, devletin çok nazik bir zamaninda,
Çorum, Amasya, Yozgat ve Tokat taraflarinda
bulunan Yörük, Türkmen ve Kürd alevîlerini
devletin aleyhine kiskirtmak üzere
görevlendirilmisti. Hele 3000 Kizilbasla Faik
Bey kuvvetlerini yenip Tokat'i zapt edip Sah
Ismail adina hutbe okutmasi, daha sonra, Amasya
Vaisi Sehzade Ahmed tarafindan üzerine
gönderilen Yular -Kisdi Sinan Pasa'yi magub
etmesi, yeni bir buhranin çikmasina sebep
olmustu.
Nur Ali'nin
tesvikiyle harekete geçen Kara Iskender ve Isa
Halife, Çorum ile Amasya havalisinde bulunan
Kizilbaslari ayaklandirdilar. Bunlardan, Sah
adina asker toplayip, baslarina kirmizi tac
giydirdiler. Ondan dolayi bunlara Kizilbas (Surhser)
denildi. Bu iki halifenin telkinlerine kanan
Sehzâde Ahmed'in oglu Murad, merasimle kirmizi
taci giyerek Kizilbas olur. Murad, etrafinda
bulunan halifeleri Geldigelen'de toplantiya
çagirir. Gelmeyenleri öldürtüp mallarini yagma
ettirir. Sehzâde Ahmed, oglunu yola getirmek
için epey ugrastiysa da muvaffak olamadi. Bundan
sonra Sehzade Murad, Nur Ali Halife ile
birlestigi gibi Tokat'i atese verip yakacak,
arkasindan da Nur Ali ile Sah Ismail'e
siginacaktir.
Bütün bu
olaylar, iki devletin arasinin gittikçe
bozulmasina sebep olmustu. Babasini da
dinlemeyen Murad'in, Iran'a siginip Sah'tan
yardim görmesi, durumu daha da vahim bir hâle
getirmisti. Pâdisah, Kizilbasligi kabul eden
Murad'i Sah Ismail'den istemisti. Sah Ismail ise
bunun için gönderilmis olan Türk elçisini Iran
sarayinda öldürtmüstü. Öbür yandan Sah Ismail,
Sultan Ikinci Bâyezid devrinde baslamis oldugu
yikici hareketlerini Anadolu'da devam
ettiriyordu. Bu hususta onun, Karamanogullari ve
onlarla akrabalik kurmus olan Turgutogullari ile
gizli mektuplasmalari oluyordu. Nitekim 7
Rebiülevvel 9l8 (23 Mayis l5l2) de Musa
Turgutoglu'na yazdigi mektup çok dikkate sayandi.
Çünkü bu mektubunda o, degerli adamlarindan
Ahmed Karamanlu'yu o tarafa gönderdigini, ona
tabi olunmasini ve birlikte hareket edilmesini
istiyordu. Yavuz'un tahta çikisindan bir ay
kadar sonra yazilan bu mektup, Sah Ismail'in
Osmanli Devleti'ni parçalamak yolundaki
çabalarinda hâlâ israr ettigini gösteriyordu.
Bundan baska Sah Ismail, Osmanli tahtina
çikisindan dolayi Yavuz'u tebrik etme ihtiyacini
bile duymuyordu. Çünkü Sah Ismail, Akkoyunlu ve
Karakoyunlu ailelerini ortadan kaldirarak
kuvvetlerini artirmis, Sirvan ile Mazenderân
topraklarina hâkim olmus, Irak- Arab'a ve
Horasan'a kadar uzanmis; stratejik mevkii büyük
olan Diyarbekir'i ele geçirmis; Özbek Hani
Seybek'i yenerek Ceyhun'un beri tarafindaki
ülkeleri feth etmisti. Hammer'in de ifade ettigi
gibi Sah Ismail, öldürülen Seybek'in kafatasini
altinla kaplatarak kadeh olarak kullanmisti. O,
bu basin derisini baharatla doldurarak zaferinin
bir nisanesi olarak Yavuz Sultan Selim'e
göndermisti. Böylece Sah Ismail, askerî kuvvet
ve kabiliyetiyle, hatta bundan daha ziyade
propaganda ve nifak ekibi tarzinda
teskilâtlandirdigi tarikat ve mezheb
organizasyonu ile Erzurum, Kars, Diyarbekir,
Musul, Bagdad, Horasan, Semerkant ve Buhara'nin
güneyini içine alan büyük bir devlete sahip
olmustu. On dört senelik hükümdarliginda
giristigi muharebelerin tamaminda gâlip gelmisti.
On dört kadar hükümdar ve meliki yenmisti. Bu
zaferleriyle hakli bir gurur duymakta, dünyanin
büyük devletleri arasinda sayilan kudretine
güvenmekte idi. l00 - l20 binlik bir süvari
ordusuna sahip bulunmakta idi. Bütün bunlar
gözönüne alindigi zaman Sultan Selim'e de gâlip
gelecegini ümid ediyordu.
Sah Ismail,
Iran'da kisa bir zaman içinde fevkalâde
kuvvetlenen Safevî Devleti'ni kurdu. Burada,
zaten yaygin bulunan Siî mezhebini, devletin
resmî mezebi haline getirdi. Siyasî ve dinî
basbuglugu kendi sahsinda topladi. Bu arada Siî
telkinleri yaymak hususunda Anadolu'da çok
müsait bir zemin buldu. Öyle ki, Safevî
hânedaninin muvaffakiyetinde Anadolu
Kizilbaslarinin da rolü oldu. Sahin daî ve
halifeleri tarafindan halk arasina sokulan
emirleri, büyük bir kudsiyeti haiz telakki
ediliyordu. Bu yüzden, Osmanli hânedanina gâsip
nazari ile bakan bir cereyan günden güne
büyüyordu. Gerçekten kendisine bagli olanlar ile
komutan ve askerleri âdeta kendisine perestis
edercesine itaat etmekte idiler. Nitekim Âsik
Pasazâde, halkin, askerlerin ve müridlerinin Sah
Ismail'e olan bagliligini su ifadelerle dile
getirir: " Müridleri ona tabi oldular. Öyleki
memeketteki bütün müridleri birbirleri ile
bulusunca "Selâmün aleyküm" diyecekleri yerde
"Sah" diyorlardi. Hastalarini ziyarete
gittikleri zaman dua yerine de "Sah" diyorlardi.
Anadolu'daki Ehl-i Sünnet'e mensûb Müslümanlar,
onun buradaki müridleine "bunca zahmet çekip
Erdebil'e varacaginiza Mekketu'l-Lah (Ka'be)'a
gitseniz, Hz. Peygamber'i ziyaret etseniz daha
iyi olmaz mi? dediklerinde onlar " Biz, diriye
variriz, ölüye varmayiz" derlerdi.
Iran'da bu
gelismeler olurken, Ehl-i Sünnet efkâr-i
umumiyesinde büyük bir endise hüküm sürmekte,
Kizilbas faaliet ve hareketleri derin bir
izdirap ve aciyla izlenmekte idi. Gerek Misir'da,
gerekse Osmanli diyarinda Islâm efkâr-i
umumiyesi, bu proplemi çözecek bir el ariyordu.
Misir'da, daha önceki Fâtimî tecrübesinin aci ve
korkunç hatiralari henüz hâfizalarda tazeligini
koruyor, Bagdad'daki Siî Büveyhîlerin (Büveyhogullari)
zulümleri akillara geliyor; Bâtinî beliyyesinin
kanli sahneleri tekerrür edecek saniliyordu. Bu
üzden, Sah ve askerlerinin vahsiyâne zulümleri
endise ile takib ediliordu.
Agabeyleri ile
olan proplemleri halleden Sultan Selim, gerçek
gayesini anladigi Sah Ismail'e büyük bir darbe
vurmak için hazirlanmaya baslar. Bu maksatla,
Anadolu'da devlet için tehlikeli gördügü
Kizilbaslardan bir kismini ya haps etmis veya
öldürtmek suretiyle içeride çikabilecek
isyanlari önlemeye çalismisti.
Ibn Iyas (Bedayiu'z-Zuhur
, IV, l9l)'in ifadesine bakilacak olursa Sah
Ismail, Memlûk Devleti için de büyük bir tehlike
idi. Zira o, Kahire'de bulunan Sünnî halifeye
karsi Siî mezhebini destekleyip orayi da kendi
mezhebine sokmak için çaba harciyordu. Bu
gayenin tahakkuku için de her hareketi mübah
görüyordu. Bu sebeple olacak ki, Frenkleri,
Memlûkler aleyhine kiskirtip onlarin denizden,
kendisinin de karadan Suriye üzerine yürümesini
teklif etmisti.
IRAN SEFERI
Yavuz Sultan
Selim, Sah Ismail'in, ülkesine karsi giristigi
ve sebep oldugu tahriklere son vermek, bu arada
Osmanli hududlarina olan tecavüzünü önlemek
maksadiyle Iran üzerine yürümeye karar verir. Bu
yüzden, daha babasinin sagliginda Siîlerle
mücadeleyi bir görev sayan Selim, sipahilerden
bir kisminin Iran'a gitmesini önlemisti. O,
siklasan Kizilbas - Safevî münasebetlerini yok
etmek ve Anadolu Kizibaslarina siddetli bir
darbe indirmek niyetinde idi. Fakat daha önce,
Antalya ve çevresinde meydana gelen isyan
hareketi gibi bir kiyâm ile karsilasmamak ve
ordunun arkadan vurulma ihtimalini önlemek için,
son derece dürüst ve itimad edilen adamlari
vâsitasiyle Sah Ismail taraftarlarini defter
ettirir. 40 bin kisiyi buldugu söylenen bu
Erdebil Tekkesi dâilerinin, en serir ve
mutaassib olan iki bin kadarini ölüm, geri
kalanlarini da sürgün cezasiyle cezalandirdigi
rivayet edilir. Bununla beraber, Iran üzerine
yürümenin gerekliligine sadece kendisinin degil,
devlet erkâni ile askerlerin de inanmasi
gerekiyordu. Çünkü açilacak seferin birtakim
hususiyetleri ve tehlikeleri vardi. Her seyden
önce çok uzun sürecek yol ve yolculuk
messakatine katlanmak gerekiyordu. Ayrica Sah
Ismail'e karsi açilacak seferin mesrulugunun
mutlaka ortaya konmasi ve bunun itirazsiz kabul
edilmesi gerekiyordu. Gerçekten de bu mesele
önem tasiyordu. Zira mezhebleri ayri da olsa
Müslüman bir orduyu, baska bir Müslüman ordunun
üzerine sevk etmek söz konusu idi. Keza,
birbirleri ile harb edecek olanlarin büyük bir
kismi, ayni irka mensub olan kimselerdi. Bunlar
arasinda birbirleri ile akraba olanlar bile
vardi. Bundan baska, Safevî halifeleri
tarafindan kandirilmis olan Anadolu
Kizilbaslarinin durumu kritik görünüyordu. Bir
çarpisma vukuunda beklenmeyen bir durumun
meydana gelmesi, yani Iran lehine bir hareketin
dogmasi imkânsiz bir sey degildi. Ayrica Osmanli
Devleti'nin istinad ettigi askerî kuvvetin
basinda gelen Yeniçeriler de bir proplem
çikarabilirlerdi. Zira Haci Bektas-i Veli'yi pir
olarak kabul eden Yeniçerilerin, Hz. Ali'ye
karsi duyduklari kayitsiz, sartsiz ve sonsuz
baglilik, zayif bir ihtimal de olsa Iran'daki
Kizilbaslara karsi harekete geçmelerini
güçlestirebilirdi. Bütün bu güçlükleri bilen ve
düsünen Padisah, sefere çikmadan önce önemli
bazi kararlarin alinmasi gerektigine inaniyordu.
Bunun için de Divân'in toplanmasini emreder.
Yavuz Sultan Selim, Edirne'de toplanan ve devlet
erkâni ile birlikte ulemanin da katildigi bu
toplantida fikirlerini kisaca söyle açikladi:
"Tevfik-i
Rabbanî, refik-i hânedân-i Osmanî olub ecdad-i
cihad itiyadimiz ashab-i Salib ve Nakus'un
perde-i namuslarin hark (yirtmak) ve Zünnarlarin
hark(yakma) idüb dest-i iktidariyle çanlarina od
tikup ... memâlik-i mahrûseye el kaldirmaga
mecalleri ve mücahidîn ile mukabele ve mukatele
edecek halleri kalmamistir." Bu ifadelerden
anlasildigina göre Yavuz Sultan Selim, Divan'da,
Hiristiyanlarin su anda bas kaldiracak durumda
olmadiklarini açikladiktan sonra esas tehlikenin
dogudan gelebilecegine isaret ederek, Sah
Ismail'in, Iran'a hâkim olduktan sonra
yaptiklarina dikkat çeker. Ayrica onun, Gence,
Sirvan, Geylan, Mazenderan, Taberistan, Cürcan,
Kürdistan ve Gürcistan'i ele geçirerek buralarda
öndört nefer sehriyar-i öldürdügünü, bunlarin
kuvvetlerini dagitip hazinelerini yagmaladigini
ve Özbek Hani Seybek'i öldürünce onun, kesilmis
bulunan kafatasini bir kupa haline getirerek
onunla sarap içtigini belirttikten sonra, bu
zatin cemaat ile namaz kilmayi men edip Ehl-i
Sünnet'e mensub ulemayi öldürdügünü anlatir.
Ayrica kendisine bagli olanlarin ona nasil itaat
ettiklerine ve ugrunda her seyi
yapabileceklerine dikkatleri çekerek bu
tesekkülün Osmanli topraklari için büyük bir
tehlike teskil ettigini, bu sebeple onlarla
savasmanin "aklen ve ser'an" lazim oldugunu
belirterek ulemâdan fetva ister. Öyle
anlasiliyor ki ulemâ bu fetvayi vermistir.
Nitekim, Sünnî ulemânin bu konuda kaleme
aldiklari fetvâ ve risâlelerin çoklugu,
meselenin önemi hakkinda bize bir fikir
vermektedir. Müneccimbasi, Edirne'deki duruma
temasla söyle der: " Edirne'de iken mulûk-i
kefereden elçiler ve hedâya gelüp cümlesi tecdid-i
sulh eylediler." Ondan sonra ulemadan fetva alup
Acem seferi kararlastirildi. Bu baglamda Kemal
Pasazâde ile Sari Gürz'ün, Kizilbaslar hakkinda
vermis olduklari fetvâ ve risâleler,
Osmanlilarin fikir ve düsüncelerini aksettirmesi
bakimindan önemlidir. Nitekim, Kemal Pasazade
"...ulemay-i millet ve fudalay-i ümmet küfr u
ilhad ve katl u ifnasina hükm idüb heme-i a'day-i
din u devletten bunun itfa-i sirer-i serareti
akdem idügüne bi-isrihim fetavay-i sahiha
virdilerdi." demek suretiyle Ehl-i Sünnet'in,
Sia'ya bakis açisini ortaya koymus olmaktadir.
Görüldügü gibi,
özellikle Kemal Pasazâde'nin risâlesinde, Sah
Ismail ile Ehl-i Sia hakkindaki Sünnî akideyi
görmek mümkündür. Bu risâlede küfür ve
irtidadina hükmedilen Sah Ismail ile askerlerine
karsi açilacak savaslarin, diger din düsmanlari
ile yapilacak savaslardan farkli olmadigi, bu
sebeple de cihâd sayilacagi belirtilir. Iste bu
fetvâ ve risâlelerin kaleme alinmalari üzerine,
Iran'daki Safevî Devleti'nin Kizilbas idaresine
karsi harekete baslama zamaninin geldigine
kanaat getirilerek harekete geçilir. Bununla
beraber Selim, Iran'a karsi harekete geçmeden,
daha önce temas edildigi gibi memleket
dahilindeki Siî ve Kizilbaslarin müfritlerinin
tesbiti ile deftere kayd edilmesini emretmisti.
Bazi rivayetlerde bu sekilde defter edilip
öldürülen Siilerin sayisinin 40 bin civarinda
oldugu söyleniyorsa da bunun mümkün olmadigi
artik anlasilmis bulunmaktadir. Bunlardan sadece
2 bin kadarinin öldürüldügüne, digerlerinin de
sürgün edildigine daha önce temas edilmisti.
Hammer'in dikkat çektigi bir konuya burada temas
etmek istiyoruz. Böylece dönemin gerek dahilî,
gerekse haricî efkâr- i umumiyesinin bu
hareketinden dolayi Yavuz'u "Âdil" sifati ile
tavsif etmis olmasidir. O söyle diyor: "Râfizîlik
mezhebini cesetler yigini altina defn etmek bu
merhametsize nasib oldu. Osmanli tariçileri ona
kirk bin kisiyi öldürtmüs oldugu için Âdil
lakabini vermislerdir. Lakin, daha sayân-i
hayret olan cihet surasidir ki, yanina
gönderilmis olan Hiristiyan elçiler de kendi
hükümdarlarina gönderdikleri raporlarin
tamaminda onu, bu lakapla andiklari gibi, onun
bu adaletini övmekten de çekinmemislerdir.
Böylece Selim, kendi devleti dahilinde kilicini
gezdirdikten ve topragi Rafizîlerden
temizledikten sonra onu, harice (disariya,
Iran'a) götürmeye hazirlandi. Kayb edilecek
vakti yoktu. Çünkü Sah Ismail, Sehzâde Ahmed'in
oglu ve Pâdisah'in yegeni olan Murad'i Osmanli
tahtinin yegane vârisi olarak kabul ettigi gibi
Kizilbaslarin intikamini da almak üzere büyük
bir ordu ile ilerliyordu."
Osmanli
diyarinda yukarida temas edilen gelismeler
olurken, Murad Çelebi'yi, Osmanli tahtinin
yegâne vârisi olarak ilan eden Sah Ismail,
Osmanlilara karsi açacagi savasa istirak etmesi
için Sünnî olan Memlûk Sultani'na hediyelerle
birlikte bir sefaret heyeti gönderiyor,
Anadolu'da Siîlere karsi girisilmis öldürme
hareketleri üzerine birbirini müteakip
Anadolu'ya sevk ettigi Halifeler ile de Bâtinî
ve Siî halki, yeniden devletin aleyine isyana
tesvik ediyordu.
Bu son hareket
üzerine Edirne'de toplanmis bulunan olaganüstü
Divân'da savas kararini açiklayan Selim,
Yenisehir ovasini, askerin toplanma yeri olarak
tayin eder. Padisah, savasla ilgili sözünü üç
defa tekrarladigi halde - bakislari altinda
titremekte olanlardan - hiç biri ona cevap
vermiyordu. Bunun üzerine Abdullah adinda bir
yeniçeri sessizligi bozarak hünkârin ayaklarina
kapanir ve arkadaslarinin, padisahin emri
altinda, Iran Sahi'na karsi yürüme kararindan
duyduklari sevinci onlar adina arzeder. Yavuz
Sultan Selim, vezirlerin tereddüdlerini gideren
bu yigitçe davranisindan dolayi mükâfat olarak
yeniçeriye Selanik Sancagi'ni tevcih eder.
Sultan Selim, üç gün sonra 22 Muharrem 920 (l9
Mart l5l4) Sali günü Edirne'den hareket edip l0
günlük bir yürüyüsten sonra 2 Safer (29 Mart)'de
Istanbul'a gelir. Burada eski bir an'aneye
uyarak çadirini Eyüb'de Fil Çayiri'na kurdurur.
Önce Hz. Peygamber'in mihmandari Ebû Eyyub el-Ensarî
Hazretlerinin kabrini ziyâret ederek seferin
basarili geçmesi için onun mânevî yardimini
diler. Daha sonra Fâtih ve babasi Bâyezid'in
kabirlerini de ziyâret eden Selim, kurbanlar
kestirip fakirlere de pek çok sadaka dagitir.
Sünnî ulemanin verdigi fetvâlar üzerine büsbütün
heyecana kapilan halk, Kizilbaslara karsi sefere
çikan Selim'i görmek üzere Eyyub'u doldurdugu
gibi kayiklar da Halic'i istila etmislerdi.
Selim, sefer
için yola çikmadan önce, kendisine vekâleten
devlet islerini görmek ve Edirne muafazasinda
bulunmak üzere oglu Süleyman'i Manisa'dan
Edirne'ye getirtmisti. Bundan sonra askerini
Üsküdar'a dogru hareket ettirdi. Bu siralarda
Rumeli Beylerbeyi Hasan Pasa'nin komutasi
altinda bulunan yeniçeriler, Gelibolu'dan
gemilerle Anadolu yakasina geçip Bursa Yenisehir
ovasinda toplandilar. Yavuz Sultan Selim, 24
Safer 920 (20 Nisan l5l4) Persembe günü yola
çikip Maltepe'de ordusuna katilir. Burada, Bosna
Valisi Hadim Sinan Pasa'yi Anadolu
Beylerbeyligi'ne tayin eder. 23 Nisan'da Izmit'e
geldigi sirada Siî halifelerinden olup, Iran
adina casusluk yaparken yakalanip orduda esir
olarak tutulmus bulunan Kiliç adinda birisi
vâsitasiyle Sah Ismail'e hem tehdid, hem de
nasihat dolu Farsça bir mektup (nâme) gönderir.
Bu mektupla, üzerine yürüdügünü de kendisine
bildirmisti. Yavuz Sultan Selim, bu mektupla da
yetinmeyerek gönderilen o sahsa " var gördügün
söyle ve malum olan muradi beyan eyle" diyerek
gördüklerini söylemesini istemisti. 27 Safer 920
(23 Nisan l5l4) tarihini tasiyan Selim'in bu ilk
bu nâmesi, Kadiasker ve Nisanci Tâcizâde Cafer
Çelebi tarafindan yazilmisti. Gerek uslûbu,
gerekse mahiyeti itibariyle o asrin ruh ve
anlayisi ile Selim'in dehâsini temsil eden bu
mektup dönemin bütün kaynaklarinda bulunmaktadir.
Besmele ve âyetlerle baslayan mektupta Sah
Ismail'e söyle deniyordu:
"Bilesin ve âgah
olasin ki, ilahî hükümlerden yüz çevirenlerin,
dini ve seriati yikmaya çalisanlarin bu
hareketlerine, bütün Müslümanlarin ve bu arada
adalet sever hükümdarlarin, kudretleri
nisbetinde mani olmalari farzdir. Bunu
söylemekten maksadimiz sudur: Tekke kösesinden
hâkimiyete yükselen sen, bu yolda yürüdün,
Müslümanlarin memleketlerine saldirdin, sefkat
ve utanmayi bir tarafa atarak zulüm kapilarini
açtin, günahsiz Müslümanlari incittin, fitne ve
fesadi kendin için temel prensip olarak kabul
ettin, "umur-i padisahî ve ahkâm-i sehinsâhiyi
muktezay-i heva-yi nefs ve ragbet-i tabiiyeye
uydurup kuyud-i seriati hakk"ettin. Ibâhe-i
muharreme ve irakat-i dima-i mükerreme, ve
mescidleri yikma, türbe ve mezarlari yakma,
ulemâ ile Peygamber neslinden gelmis olan
seyyidlere ihânet "ve ilka-i mesâhif-i kerime
der kazurat ve sebb-i Seyheyn-i Kerimeyn" gibi
isler, senin kötü hallerinden bir kaçidir.
Dillerde dolasmakta olan bunlar ve bunlara
benzer hareketlerinden dolayi ulemâ kesin
delillere dayanarak senin küfür ve irtidadina,
senin ve sana tabi olanlarin öldürülmelerinin
vâcib olduguna; mal ve riziklarinizin yagma,
kadin ve çocuklarinizin esir edilmesinin mübah
olduguna ittifakla karar vermislerdir. Bu durum
karsisinda ben, Allah'in emirlerini yerine
getirmek, zulüm görenlere yardim etmek ve
"merasim-i nâmus-i pâdisâhî için " ipekli
elbiselerimi çikardim, zirh giydim, kiliç
kusandim, ata bindim ve Safer ayinin basinda
Anadolu yakasina geçtim. Maksadim, Allah'in
inayetiyle senin padisahligini yok etmek ve
böylece âcizler üzerinden zulmünü ve fesâdini
kaldirmaktir. Ancak, kiliçtan önce sana,
Sünnet-i Seniyye icâbi Islâmiyeti teklif ederim.
Eger yaptiklarina pisman olup can ve gönülden
istigfar eder ve aldigin kaleleri geri verirsen,
tarafimizdan dostluktan baska bir sey görmezsin.
Fakat kötü hallerine devam ettigin takdirde
"zulmet-i zulümden" simsiyah yaptigin yerleri
nura kavusturmak ve senin elinden almak üzere
insallah yakinda gelecegim. Takdir ne ise öyle
olacaktir. Selâm, hidâyete tabi olanlaradir.
(Safer 920)"
Osmanli insâ
(mektup yazma) san'atina nümûne olabilecek bir
mükemmeliyette kaleme alinmis olan bu nâme
(mektup), dip notta da görülecegi gibi birçok
müellif tarafindan asil metinle birlikte alinmis
olup, önemi herkes tarafindan kabul edilmistir.
Osmanlilarin, Siî ve Kizilbaslar hakkindaki
düsünceleri yaninda, niyet ve maksatlarini
ortaya koyan bu mektupta, din ulemâsinin küfür
ve irtidâdina hükmettikleri Sah Ismail'in,
Hülefâ-i Râsidîn'e sebb etmesini kabul etmeyip
tenkid eden Yavuz Sultan Selim, bu yüzden
katline cevaz verildigini açikliyor, kendisinin
de dinin takviyesi ile birlikte zulme ugramis ve
kalbi kirilmis olanlarin yardimlarina kosacagini
söyleyerek, padisahlarin bu konuda gerekenleri
yapmak zorunda olduklarina isaret ettikten
sonra, denizden geçip üzerine yürümek suretiyle
zulmünü âciz ve zavallilarin üzerinden
kaldiracagini açiklar. Bununla beraber savastan
önce "Sünnet-i Seniyye"geregi kendisine Islâm'i
teklif ile son pismanligin fayda vermeyecegini
de açikliyordu.
Selim'in
mektubunu Sah Ismail'e götüren Kiliç adindaki
elçi, onu Hemedân'da bularak mektubu verir.
Mektubu alan Sah Ismail, elçi Kilic'i öldürmekle
birlikte kendisinin de muharebeye hazir oldugunu
Selim'e bildirmisti. Bu haber, Osmanli ordusu
Erzincan ovasinda bulundugu sirada gelmisti.
Lütfi Pasa, Sah Ismail'in bu haberi aldigi zaman
çok korktugunu, fakat bu korkusunu açiga
vurmayip gizledigini söyler. Ayrica asker ve
ordusuna da su sekilde hitab ettigini açiklar: "
Diyar-i Rûm'dan (Anadolu'dan) bir kârban
(kervan) gelürmüs. Size firâvân genc (büyük bir
hazine) ve mal getürür. Üsenmem, korkmam ki,
anlari (onlari) imamlar bize verüptür ki simdi
on iki imam leskeriyle (askerleriyle) gelüp
bunda alem (bayrak, sancak) dikmistir, el -ân
(simdi) bizimledirler.
Selim, ayni gün
Akkoyunlu Hânedani hükümdarlarindan olan ve o
esnada Sah Ismail'e karsi savasa girismis
bulunan Ferruhsad Bey'e de bir mektup göndermek
suretiyle onu da kendisiyle birlesmeye davet
etmisti.
Osmanli ordusu
Yenisehir'den Konya'ya müteveccihen hareket
ederek Seyitgazi'ye gelir. Selim, burada
Kapikulu askerlerinden her birine biner akça
sefer bahsisi dagitir. 20 bin timarli sipahiden
meydana gelen öncü ordusuna da komutan olarak
Vezir Dukakinzâde Ahmed Pasa'yi tayin eder.
Sinop Valisi Karaca Ahmed Pasa'yi 500 süvari ile
Sah tarafindan esir almak ve kesiflerde bulunmak
üzere akina gönderen Selim, bunlarin arkasindan
Mihal oglu Mehmed Bey'i de akincilari ile akina
memur eder. Osmanli ordusu bundan sonra,
Konya'ya gelerek Filâbâd Çayiri'na yerlesir.
Müelliferin ve özellikle sefere istirak
edenlerin bildirdiklerine göre Konya'daki
ikameti esnasinda, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî'nin
türbesini ziyâret etmis olan Yavuz Sultan Selim,
fakirlere de yüz bin akça sadaka dagitmis idi.
Ayni zamanda timarli sipahilere de l00'er akça
terakki ihsan eden Yavuz Sultan Selim,
Kayseri'ye geldigi sirada Dulkadir oglu
Alaüddevle Bozkurt Bey'le müzakerelere giriserek
yaninda yer almasini ister. Ancak,
ihtiyarligindan bahisle sefere gelemeyecegini
bildiren Dulkadir oglunun, hakikatte daha II.
Bâyezid devrinde Osmanlilara iltica ile Selim'in
yaninda savasa istirak ettigi bilinen ve Osmanli
taraftari Sehsuvar oglu Ali Bey sebebiyle bu
teklife pek sicak bakmadigi biliniyordu. O,
Memlûklulara taraftar bir siyaset takib ederek
Osmanlilara karsi cephe almis ve zahire
yollarini da vurmak suretiyle orduda bas
gösteren erzak buhraninin artmasina sebep
olmustu.
Dulkadirlilarin,
Osmanlilar aleyhinde çikaracaklari muhtemel
zorluklari gözönünde tutan Selim, Alaüddevle ile
ugrasmaktan simdilik vaz geçerek 26 Haziran'da
Sivas'a gelir ve l40 bin asker, 5 bin zahireci
60 bin deveye yükselen ordusunu bir yoklama ve
sayima tabi tutma geregini duyar. Yoklamadan
sonra muhtemel bir Siî ayaklanmasini önlemek
maksadiyle Kayseri ile Sivas arasinda, Iskender
Pasa komutasinda 40 bin kisilik bir ihtiyat
kuvveti birakilmistir. Büyük bir kisminin hasta
ve yasli oldugu anlasilan bu ihtiyat kuvveti,
ordunun ric'at hattini tutacak, ayni zamanda Sah
Ismail'in Diyarbekir ve Bati siniri komutani
Ustaclu oglu Mehmed Han'in yaptigi tahribat
yüzünden ugranilan zahire ve saman buhranini da
önleyecekti. Çesitli yollarla zahire buhranini
önlemeye çalisan Selim, Erzincan'dan Sah
Ismail'e üçüncü defa Türkçe bir mektup gönderir.
Bu nâmede, daha önceki mektuplari hülasa eden
Selim, yakinda Azerbaycan'a ulasacagini da
bildirip Sivas ile Kayseri arasinda bir ihtiyat
kuvvetini biraktigini açiklamaktan çekinmez.
Osmanli ordusu,
l8 Temmuz'da Erzincan'a bagli Yassi- Çemen'deki
Hasan Bey çayirina geldigi sirada Sah Ismail'in
elçisi Sah Kulu Akay Bevey Nuker ordugaha gelip
Selim'e bir name ile içi afyon dolu altin bir
kutu takdim eder. Sah Ismail, nâmesinde, Selim'i
savasa zorlayan sebebi arastiriyor,
Dulkadirlilarla düsmanlikta bulunmamis
oldugundan bahsediyordu. Ayni zamanda Selim'in
mektuplardaki ifadesini de bir padisaha
yakistirmayan Sah Ismail, bunlarin, afyon ile
sarhos olmus kâtiplerin kaleminden çikmis
oldugunu iddia ettikten sonra mektubunu
Isfahan'da bir av esnasinda yazdigini
bildiriyordu. Osmanlilarla dostluktan
bahsetmekten geri kalmayan Sah Ismail, Timur
zamaninda oldugu gibi memlekete karisikligin
âriz olmasini arzulamadigini bu sebeple savas
istemedigini belirttikten sonra, aksi halde
kendisinin de savasa hazir oldugunu beyan
ediyordu.
Öte yandan, Sah
Ismail'in, verdigi söze ragmen henüz ortalarda
görünmemesi, çorak arazide büyük bir müzayakaya
(sikinti) maruz kalan asker arasinda
hosnutsuzluga sebep olmustu. Nitekim Firat Nehri
(Karasu) kenarina gelindigi bir sirada isyan
belirtileri görülür. Bununla beraber, sancak
beyleri gibi vezirler de, baslangiçta ileri
gitmenin aleyhinde olmalarina ragmen, bunu
açiklamaktan çekinirler. Ancak askerin
hareketini tanzim ile Erzincan'dan Azerbaycan'in
merkezi olan Tebriz'e kadar katedilecek yolu 40
merhaleye taksim eden Selim'in, kararinda sebat
etmesi üzerine, daha ileri gitmenin mahzurlarini
arzetmek maksadiyle, Karaman Beylerbeyi Hemdem
Pasa'yi, Selim'e gönderirler. Sehzâde Ahmed
vak'asinda Selim'e hizmet etmek suretiyle onun,
kardesine gâlip gelmesini saglamis bulunan ve
çocuklugundan beri Selim ile birlikte Harem-i
Humâyun'da büyümüs olan Hemdem Pasa, Padisahin,
hakkindaki teveccühüne itimad ederek bu hususu
arzeder. Isaret edilen tehlikeler ve ordunun
içinde bulundugu sikintilar gözönüne alindigi
zaman bu fikir makuldu. Fakat hiç bir engel
tanimayan ve tereddüt göstermeyen Selim, bunun
askere çok kötü bir örnek olacagini düsünerek,
Hemdem Pasa'yi feda etmek zorunda kalir.
Zeynel Pasa'nin,
Karaman Beylerbeyi olarak tayin edilmesi üzerine
harekete geçen ordu, seri bir yürüyüsle Çermük'e
gelir. Bu mevkide Selim, Bali Bey tarafindan
esir edilen iki Kizilbasi, Türkçe olarak kaleme
alinmis bir mektupla Sah Ismail'e gönderir.
Osmanli Pâdisahi, bu dördüncü mektubunda da Sah
Ismail'i tahrik ediyor, memleketinde günlerce
yürüdügü halde kendisinden bir haber
alinmadigini belirttikten sonra, onun korktuguna
hükm ederek bir tabibe müracaat etmesini tavsiye
ediyordu. Mektubunda, "Ey Ismail, ülkemin
sinirinda görünmekle bana meydan okudun. Iste
ben geldim, haftalarca yürüdügüm halde ne senden
ne de askerinden bir eser görmedim. Ölümüsün
yoksa sagmisin bilemiyorum, hile ve aldatmaktan
baska bir sey bilmez misin? Sayet korkuyorsan
bir tabib getir ki seni tedavi etsin. Seni daha
fazla korkutmamak için güzide askerlerimden kirk
bin kisiyi Kayseri yakinlarinda biraktim. Düsman
hakkinda ancak bu kadar lutuf gösterilebilir"
dedikten sonra, Sah Ismail'in yönetimden vaz
geçip inzivaya çekilmesini tavsiye eder.
Müellifler, Yavuz'un, gizlenmekte devam
edecegini tahmin ettigi Sah Ismail'e bir de
kadin elbisesi gönderdigini kayd ederler. Buna
ragmen kendisini gizlemeye devam ederse erkek
sayilmayacagini bildiren Selim, Sünnî olan Özbek
Hani Ubeyd gibi Memlûk Sultani Kansu GavriÔye de
birer mektup yazip, düsman memleketinde
bulundugunu bildirir. Çermük'ten yoluna devam
eden Osmanli ordusu, Sökmen'e gelir. Daha
Tercan'da iken sonradan vezir olan Yanya Beyi
Mustafa Bey ile Trabzon Sancak Beyi Mehmed Beyi,
Bayburt'un zaptina me'mur etmis olan Selim,
Sökmen'de Gürcü Beyi Mirza Çabuk'un elçilerini
kabul eder. Elçiler, yanlarinda iki bin bas
koyun ve bir miktar da zahire getirmislerdi.
Gürcü Beyi bu vesile ile dostlugunu göstermis
oluyordu.
Bundan sonra
Tebriz'e dogru yeniden hareket emri verilmisti.
Bunun üzerine günümüzde Agri vilayetine bagli
Elesgirt kazasi Sakalli Köyü (Konagi)'ne gelen
ordunun, ümerâdan bazi kimselerin de tesviki ile
" Düsman yok, harab memlekette nice seyahat
ederiz?" diye mirildanip isyana basladigi
görülür. Hatta bir rivayete göre bu ordu
tarafindan, Selim'in çadirina içleri tehdid dolu
mektuplar birakiliyordu. Bunun üzerine yigit
padisah atina atlayip askerin içine dalmis,
heybetle ve gayet vakurâne bir sekilde "Ehl ü
iyal kaydinda olarlara destûrdur, gerü
karilarinun yanina gitsünler, biz buraya gerü
dönmek içün gelmedük! Rahat isteyen bu yola
yarasmaz. Bizi isteyüp fi - sebilillah can ve
bas feda edecek yigitler ölümden havf itmez
(korkmaz). Ölümden korkanlar gerü dönsün!
Düsmanla çarpisacak merdler benümle gelsün. Eger
içünüzde er yogise ben yalinüz giderüm" diyerek
askerin hamiyet duygularini tahrik etmisti.
Asker, bu cesaret ve yigitlik âbidesinin bir at
oynatisina, bu tarzdaki heybetli hitâbetine ve
küçük bir kiliç kimildatisina dahi vurgun ve
âsikti. Sevdikleri hükümdar komutana büyülenmis
yekpâre bir kitle gibi baglandi. Bu sözlerinden
sonra hareket emri veren Sultan'i, tek bir
yeniçeri bile terk etmedi.
Esasen bu sirada
öncü (pisdar) kuvvetlerin komutani Mihaloglu
Memed Bey, Sah'in Diyarbekir emîri olan
Ustacluoglu'nun Hoy'a geldigini, Sah Ismail'in
de yaklasmakta bulundugu haberini vermesi,
heyecanin yatismasina sebep olmustu. Bu arada
Sah'tan gelen bir mektup ta bunu teyid etmisti.
Pâdisah, Ismail'in isledigi bu hatadan istifade
edip konak mesafelerini kisaltarak Sah'i
karsilamak üzere harekete geçer. Iki gün sonra,
gece Makû ile Hoy arasinda Tebriz'e 20 fersah
mesafede bulunan Çaldiran tepelerine ulasir.
Selim, bu mevkide yeni tertibatlar almis ve
safakla birlikte savasa girismek veya askere 24
saat istiraat vermek cihetlerinden birini tercih
etmek üzere Divân ( Meclis )'in reyine müracaat
eder. Genellikle, yol yorgunlugu münasebetiyle
hemen savasa girisilmesini tehlikeli bulan
devlet büyükleri, askere 24 saat istirahat
verilmesinin uygun olacagi teklifinde
bulunurlar. Buna karsilik, askerin içinde Alevî
ve Siîlerin bulunmasindan ve istirahat aninda
bunlarin düsmanla anlasabileceklerini gözönünde
bulunduran Rumeli Defterdari Pîrî Mehmed Çelebi,
hemen savasa baslanilmasi gerektigini belirterek
Yildirim Han devrindeki Çubuk ovasi (Timur'la
yapilan Ankara Savasi ) çözülmesinin bir
benzerinin vuku' bulabilecegini, bu sebeple
safakla beraber harbe mübaseret edilmesi (baslanilmasi)
re'yinde oldugunu bildirir. Bu teklif, Yavuz
Sultan Selim tarafindan kabul görür. Böylece
devlet büyükleri, safakla birlikte savasa
baslama görüsünü kabul etmek zorunda kalirlar.
Onlar, Selim'in emri üzerine savas nizami alip
tepelerden ovaya inen kuvveterinin basina
geçerler.
ÇALDIRAN
ZAFERI
Savasa, 23
Agustos l5l4 ( 2 Receb 920. ) Çarsamba günü
günes dogarken Iranlilarin taarruzu ile baslandi.
Dogubâyezid'in 80 km. güney dogusuyla Van
Gölü'nün kuzey dogusunda bulunan Çaldiran
Ovasi'nda mevzilenen Osmanli ordusunun sag
kolunu, Anadolu Beylerbeyi Sinan Pasa ile Zeynel
Pasa'nin emrindeki Anadolu ve Karaman
kuvvetleri, sol kolunu ise Rumeli Belerbeyi
Hasan Pasa komutasindaki Rumeli askerleri teskil
ediyordu. Selim ise, eskiden beri alisageldigi
ve uygulandigi sekilde sipahi, silahdâr, ulûfeci
ve gurebâ bölükleri ile çevrilmis olup, yaninda
Hersekzâde Ahmed Pasa, Vezir Dukakinoglu, Vezir
Mustafa Pasa ve Ferhad Pasa gibi devlet
büyükleri, kadiasker vs. gibi din ve hukuk
adamlari bulunuyordu. Bu arada, padisahin önünde
yer alan tüfekçi ve yeniçeriler, araba ve
develerden meydana gelen bir siper gerisinde
bulunduklari gibi, sag ve sol cenahin
nihâyetinde olup, biri l0.000, digeri 8.000
kisiden mürekkeb Anadolu ve Rumeli azepleri,
birbirlerine zincirlerle baglanmis 500 topun
önünde dizilmislerdi. Öte yandan, öncü
kuvvetinin çogunlugunu teskil eden Dulkadirli
Türkmenleri ile Sahsuvaroglu Ali Bey'in ardçi
kuvvetleri de Sadi Pasa'nin emrinde idiler.
Osmanli
ordusunun bu dizilisine karsilik, ekserisi
Ustaçlu, Varsak, Rumlu, Samlu, Kaçar, Afsar ve
Karamanlu Türkmenleri'nden ibâret olup muhtelif
hanlarin emrinde bulunan 80.000 kisilik bir
süvari kuvvetinin basindaki Sah Ismail, ordusunu
ikiye ayirmak ve sol kanadin idaresini verdigi
Ustaçluoglu ile birlikte girisecekleri bir
çevirme hareketi sonunda azepleri yarmak ve
onlarin saflarini geçmek suretile yeniçerileri
arkadan vurmak niyetinde idi. Bu gayesini
gerçeklestirmek için de sag cenahin komutasini
üzerine almisti. Böylece, mükemmel bir sekilde
techiz edilmis 40.000 seçkin süvarisi ile
azeplerin ve özellikle Rumeli kuvvetlerinin
üzerine hücum eden Sah Ismail, baslangiçta
basarili olur. Böylece, basta Rumeli Beylerbeyi
Hasan Pasa olmak üzere pek çok sancak beyini
sehid edip, bu kismi dagitir. Ancak karsi
taraftan hareket eden Ustaçluoglu, Anadolu
askerinin mukavemeti ve Sinan Pasa'nin aldigi
tedbirler üzerine Sah Ismail ile birlesmek üzere
giristigi tesebbüste muvaffak olamaz. Zira Sinan
Pasa, askerlerin saflarini muhafaza ederek,
intizamli bir sekilde sür'atle toplara dogru
çekilmelerini temin etmis, Ustaçluoglu ile
kardesi Kara Han'i, maiyyetlerindeki
Türkmenlerle birlikte, Osmanli topçusu ile karsi
karsiya getirmisti. Bu savasta Safevîler "Sah",
Osmanlilar ise "Allah" nidâlari ve tekbir
sadâlariyla muharebe ediyorlardi.
Bu arada sunu da
belirtmek gerekir ki, Safevî ordusunda piyade ve
atesli silahlar hemen hemen bilinmiyordu. Her ne
kadar Iran'da top kullaniliyor idiyse de bu,
kale müdafaalarina hasr ediliyor, meydan
muharebelerinde kullanilmasina ehemmiyet
verilmiyordu. Bununla beraber Sah Ismail,
casuslari vâsitasiyle, Sultan Selim'in askerî
tertibatina vâkif oldugu ve toplarin tanziminden
haberdar bulundugu için askerini iki kola
ayirmisti.
Sah Ismail'in
süvarileri, sayi olarak Osmanli kuvvetleri ile
hemen hemen denk idiler. Bundan baska Iran
ordusu, savasi kendi topraklarinda kabul ettigi
için yorgun degildi. Buna karsilik, Yaklasik
2500 kilometrelik uzun bir yoldan gelen l00.000
kisilik Osmanli askerleri ile atlari yorgundu.
Ayni zamanda yiyecek sikintisi da vardi. Sayica
en az Osmanli kuvvetleri kadar olan Sah'in
ordusu ise dinçti. Zira bu ordu, Tebriz gibi çok
kisa bir mesafeden gelmisti. Asker iyi beslenmis
ve sahlari için her türlü fedakârliga hazir, ona
taabbüd edercesine bagli idi. Topuz, yay ve
mizraklarla donatilmis savasçilarin atlarina
çelik eyerler vurulmustu. O zamana kadar,
zaferden zafere kosmus bir hükümdara mâlik
olduklarindan dolayi da mâneviyatlari bir hayli
yüksekti.
Osmanli
toplarinin ates açmalari üzerine Siî ordusu
dagilir. Zira basta Ustaçluoglu olmak üzere pek
çok komutan bu esnada öldürülmüstü. Bunun
üzerine savas, Osmanlilarin lehine döndü. Öbür
taraftan Yavuz Sultan Selim, Rumeli askerlerine
yardim etmek üzere bir kisim yeniçerileri
yardima göndermis, siperlerin arkasinda bulunan
yeniçerilerin de tüfek ile ates etmelerini emr
etmisti. Beklemedikleri böyle bir durumla
karsilasan Siî ordusunda genel bir panik havasi
esmeye baslar. Bu arada vaziyeti düzeltmek ve
ordusunun moralini takviye etmek maksadiyle her
tarafa kosan Sah Ismail, birkaç defa at
degistirmis, bir aralik da atindan düsüp yere
yuvarlanmisti. Bu hengamede, üzerine yürüyen bir
Osmanli süvarisinin, Sah üzerine yürüyüp
öldürmek üzere iken, tipki onun gibi giyinmis ve
kendisine benzeyen en yakin adami Mirza Sultan
Ali'nin esareti göze alarak öne geçmesi üzerine
kurtulur. O, bu kurtulusunu sonradan at-çeken
lakabini alacak olan Hizir ismindeki bir Türkmen
korucunun, hayati pahasina ona atini vermesiine
borçludur. Böylece, esir olmaktan kurtulan Sah
Ismail, aksama dogru artik hiç bir ümidin
kalmadigini görünce, sür'atle Tebriz'e dogru
kaçmis, ancak kendisini burada da emniyette
görmedigi için Sultaniye (veya Dergüzin)'ye
çekilmek zorunda kalmisti. Onun kaçmasi üzerine
bütün Siîler, karsi koymaktan vaz geçerler. Bu
arada bir kismi esir, bir kismi da maktul düser.
Lütfi Pasa, Siîlerin büyük hezimeti ile
sonuçlanan Çaldiran Savasi'na " Sûfi-kiran "
adini verir.
Sah'in,
yaralanip kaçmasindan sonra Iran ordusu daha
fazla direnemeyerek dagilmis ve safakla baslamis
olan bu korkunç savas, o gün aksam üzeri,
Osmanlilarin büyük bir galibiyetiyle sona
ermisti. Bununla beraber Pâdisah, yatsi vaktine
kadar atindan inmez. Tarihin en büük meydan
savaslarindan biri olan Çaldiran Savasi'nin
kazanilmasinda "tertip ve tahkim islerindeki"
üstünlügün, atesli silahlara sahip olmanin,
Osmanli askerinin essiz fedakârliginin ve son
olarak Yavuz Sultan Selim'in askerî dehasinin
büyük payi vardir.
Bu muzafferiyeti
müteakip Siî ordugahi, bütün hazineleri, Sah'in
ve ümerasinin zevceleri ile birlikte
Osmanlilarin eline geçer. Çok çetin geçtigi
anlasilan Çaldiran Savasi'nda, her iki taraftan
da pek çok insan ölmüstü. Savasi müteakip
Çaldiran sahrasinda iki gün divân kurduran
Selim, Muhyî Çelebi'nin bildirdigine göre, sehid
düsenlerin nâmina bir kabir yaptirip üstüne ölüm
tarihlerini bildiren amûd (direk) diktirmistir.
Çaldiran Zaferi,
Anadolu birliginin hâlâ devam eden en büyük
istinadgâhi olmakla kalmamis, ayni zamanda Güney
Anadolu ile Ortadogu'nun anahtarlarini da
Yavuz'a takdim etmisti.
Çaldiran
Zaferi'nden sonra Hoy Sahrasi'na gelerek
Dukakinzâde ile Defterdâr Pirî Çelebi ve büyük
bir Osmanli tarihi (Hest Behist) yazmis olan
Idris-i Bitlisî'yi Tebrize gönderen Sultan
Selim, bunlar vâsitasile sehirliye emân vermis
ve uzun bir yürüyüsten sonra, yerlere serilmis
kiymetli halilar üzerinden geçerek 5 Eylül
l5l4'te sehre girmistir. Bir hafta kadar
Tebriz'de kalan Sultan Selim, Sah'in
hazinelerini ile bazi sanatkârlari Istanbul'a
gönderir. Bu sirada Tebriz'de bulunan Timur'un
torunu Hüseyin Baykara oglu Bediüzzaman ile
kendisine biri Farsça, digeri Çagatayca olmak
üzere kaleme alinmis iki kaside takdim eden
Mehmed Hâfiz ve oglu Hasan Can ( Hoca Sa'düddin
Efendi'nin babasi ) ile birlikte Sultan Selim'e
siginmislardi. Özellikle, Sultan Selim'in büyük
hürmet ve saygisina mazhar olmak suretiyle
kendisine günde l.000 akça tayin edilen
Bediüzzaman, Osmanli ordusu ile birlikte
Istanbul'a gelecek ve bir müddet sonra Eyüb'de
vebadan vefat edecektir.
Yavuz Sultan
Selim'in, bir haftalik ikameti esnasinda
Tebriz'deki faaliyetleri, bize onun hakkinda
bilgi vermektedir. O, Tebriz'in Sâhib - Âbad
mahallesinde bulunan ve mavi altin sarisi
çinilerle süslü Sultan Hasan Câmii'nde, Hülefa-i
Rasidîn ile Ashab-i Kirâm'in isimlerini hutbede
okutmus, Sah Ismail tarafindan gerek
Akkoyunlulardan, gerekse Seybek Han'dan müsadere
edilmek suretiyle alinmis bulunan hazinelere el
konmustu. Bu arada bir kisim fillerle, Sah
Ismail'in, Akkoyunlu Türkmen Ulusu Beyleri'nden
Yakub ve Timur torunlarindan Ebû Said'den gasb
etmis oldugu emanetleri Istanbul'a sevk eden
Selim'in, Tebriz'in mahir usta ve
sanatkârlarindan bir kismini Istanbul'a
gönderdigine dair kaynaklarda bilgiler
bulunmaktadir. Nitekim Muhyi Çelebi'nin
Selimnâmesi'nde, kiliççilardan, cebecilerden,
okçulardan ve yaycilardan l700 hânenin
Istanbul'a gönderildigine dair verilen haberler,
seferin rûznâmesini tutan Haydar Çelebi
tarafindan da te'yid edilmektedir.
Sah taraftarlari
(Kizilbas) ile meskûn bu mintikada daha fazla
kalmayi tehlikeli bulan Sultan Selim, bir hafta
sonra Tebriz'i terk edip Nahçivan yoluyla
Karabag'a çekilmek zorunda kalmistir. Bununla
beraber, onun, kisi bu eski Ilhanli merkezinde
geçirmek tasavvurunu anlayan devlet büyüklerinin
telasi, bazi karisikliklarin çikmasina sebep
olmustur. Nitekim, ordu, Aras Nehri kiyilarina
geldigi zaman, bunlarin tesvikiyle harekete
geçen yeniçeriler, padisahin etrafini sararak,
parça parça olmus elbiselerini mizraklari önünde
göstererek dönmek istediklerini hatirlatmak
isterler. Böyle bir hareketle karsilasan Selim,
Kars ve Bayburt üzerinden Istanbul'a dogru
hareket eder. Bu arada zaferi bildirmek için,
komsu devletlere fetihnâmeler yazilip
gönderilir.
Yavuz Selim,
Amasya'da iken, Sah Ismail tarafindan gönderilen
elçilik heyetini kabul etmez. Bu arada, Kemah
kalesine siginmis olan ve kalelerinin metanetine
(saglamligina) güvenen Kizilbaslar, kendilerine
yakin olan Osmanli topraklarina durmadan tecavüz
ettikleri için, kisi Amasya'da geçirmekte olan
Yavuz Selim'e tecrübeli bazi kimseler: "Kemah
kalesi Kizilbaslar elinde bulundukça, Bayburt
ile Erzincan gibi kasaba ve sehirlerde bir
güvenlik saglamanin mümkün olmayacagini"
bildirirler. Bunun üzerine Dogu Anadolu'da
esasen hakimiyet kurmayi gerekli gören Pâdisah,
Yildirim Bâyezid zamaninda Osmanli topraklarina
katilmis, fakat Timur istilasindan sonra
kaybedilmis bulunan Kemah kalesinin
kusatilmasini Biyikli Mehmed Pasa'ya emreder. l9
Mayis l5l5'te bizzat Pâdisah'in istirak ettigi
hücumla alinan Kemah kalesinin muhafizligina
Karaçin oglu Ahmed Bey tayin edilir. Bu arada
Iran üzerine yapilan hareket esnasinda, Osmanli
ordusunun yiyecek kollarini vuran
Dulkadirogullari'nin ülkesi alinarak Maras ve
Elbistan Osmanli topraklarina ilhak edilir. Daha
sonra Istanbul'a hareket eden Sultan Selim, ll
Temmuz'da sehre girer.
Çaldiran
Zaferi'nden sonra, basta Diyarbekir olmak üzere,
Dogu Anadolu'nun birçok sehri, Osmanlilarin
eline geçer. Böylece, Selçuklulardan sonra
bozulan Anadolu birligi tekrar ve kalici olarak
saglanmis olur. Biyikli Mehmed Pasa, Diyarbekir
Beylerbeyligi'ne getirilir. Tarihçi Idris-i
Bitlisî de müsavir olarak onun yanina verilir.
Idris-i Bitlisî'nin gayretleriyle Harput,
Meyafarikin, Bitlis, Hisnikeyfa, Urfa, Mardin,
Cezire ve Rakka'ya kadar Güney Dogu Anadolu
bölgesi ile Musul dolaylari Osmanli idaresine
geçer. Bu sayede Tebriz - Haleb ve Tebriz -
Bursa Ipek yolu Osmanlilarin kontroluna girmis
olur. Ayrca, Siî akidesinin yayilmasi büyük
ölçüde durdurularak propaganda malzemesi
saglayacak imkânlara set çekilmis olur. Yine bu
zaferle geçici de olsa Safevî tehlikesi ortadan
kalkmis oluyordu.. Bu zaferden sonra Yavuz
Sultan Selim "Sah" ünvanini kullanmaya baslamis,
hatta bu ünvan "Sultan Selim Sah" diye sikkelere
de islenmistir. Yavuz'dan sonra gelen padisahlar
da ayni ünvani kullanip kendi dönemlerinde
basilan paralara bu ünvani yazdirdilar. Bundan
dolayi bu ünvanla basilan paralara "Sâhî" adi
verilmektedir.
YAVUZ
DÖNEMINDE CELÂLîLER
Yavuz Sultan
Selim döneminde, sadece ülkenin sinirlari
disinda bulunan Kizilbaslar degil, ayni zamanda
sinir içinde bulunanlari da devleti
ugrastiriyordu. Zira Osmanli sinirlari içinde
uzun süreden beri, Safevîler adina yapilan
propagandalar, kisa zamanda tesirini göstermisti.
Bu yüzden, sayilari küçümsenmeyecek bir insan
kütlesinin gönlü, Safevî Devleti'ne baglanmisti.
Osmanlilar aleyhine çalisan bu insanlar,
ayaklanmak için uygun bir zaman ve firsat
kollamakta idiler. Nitekim bunlar, sehzâdeler
arasindaki rekabet esnasinda Yavuz'un, babasina
karsi olan isyanini, devletin en zayif ani
olarak degerlendirip Sah - Kulu'nun idaresi
altinda harekete geçerler. Böylece memleket
adina büyük bir tehlikenin meydana gelmesine
sebep olurlar. Birçok cana mal olan ve güçlükle
bastirilan bu ayaklanmadan sonra sükûnet
saglanamadi. Zira bu sefer de Nur Ali isyani bas
göstermisti. Bu da Sah - Kulu isyanindan daha az
korkunç degildi. Sayet Yavuz Sultan Selim'in
aldigi tedbirler olmasaydi, belki de o
tarihlerde bunlarin daha korkuncuna sahid
olunacakti. Bunlara karsi onun, yerinde ve
müsamaha göstermeden harekete geçmesi, bir an bu
isyan alevinin etrafi sarmasina mani olmus,
fakat atesin büsbütün söndürülmesine yetmemisti.
Bu itibarla Siîlik, daha dogru bir ifadeyle
Safevîlik adina, zaman zaman ortaya çikanlar
oldu. Iste l5l9'da Celâl adindaki Kizilbasin
çikardigi isyan da bunlardan biriydi. Bozok'lu
ve Kizilbas ileri gelenlerinden biri olan Celâl,
"kendüyi mecnûnluga urup ve abdal kisvetine
girüp vatani ve eskiya encümeni olan Bozok'tan
Tokat semtine firar" edip Turhal civarina gidip
orada bir magaraya yerlesir. Burada, gizlice onu
ziyarete baslayan Kizilbaslar, "MeczûbGi
ilâhidir" diyerek adini etrafa duyurmaya ve
söhretini artirmaya basladilar. O tarihlerde, bu
bölge halkinin çogunun Kizilbas ve Kizilbasliga
mütemayil oluslari, Celâl'in isine çok yaramisti.
Öte taraftan o, derece derece kendisini halka
kabul ettirmee çalismis ve etrafini aldatmakta
büyük bir maharet göstermisti. Gerçekten
önceleri o, "Mehdi bu gardan (magara) asikâr
olsa gerektir, ve ben intizarla (beklemekle)
me'murum" diye ise baslayarak birçok insani buna
inandirdiktan ve bu böylece yeterince
güçlendigini hissettikten sonra gerçek yüzü ile
ortaya çikar. Bu esnada da kilicin kendisini
kesemeyecegini iddia ederek " Halife-i zaman ve
Mehdi-i devrân benim" demeye baslamisti. O günkü
toplum içinde böyle sözlere inananlar büyük bir
yekun tuttuklari için kisa zamanda Celâl'in
yaninda çok sayida Kizilbas toplandi. Bir müddet
sonra da "âlemi men serbeser alsam gerek, cümle
münkir gitse ben kalsam gerek" diye kendisine
büyük bir pâye veren bu adamin etrafinda
toplananlardan bir kisminin, onun politik bir
gaye ugruna çalistigini bilmemeleri mümkündür.
Vezir-i A'zam
Piri Pasa'nin, Firat kenarindan ayrilarak
padisahin yanina gidisini firsat bilen Celâl,
Sah - Veli ünvani altinda ve belki de Sah
Ismail'den aldigi emir sonunda harekete geçer.
Isyan, önce Bozok vilayetinde baslamisti."Ol
etrafta bulunan kura (köy) ve kasabatin
(kasabalar) sükkânina (sakinlerine) teaddi ve
tecavüz" etmek suretiyle baslayan bu hareketin
çok çabuk gelistigi anlasilmaktadir. Çünkü
Bozok'ta, Sehsüvaroglu Ali Bey'in oglu Üveys'in
evini bastigi zaman Celâl'in yaninda 4000
kisilik bir kuvvet vardi. Bu kuvvetin kisa bir
süre içinde çogaldigi ve Rum Beylerbeyi olan
Sâdi Pasa'nin kuvvetlerini yenecek duruma
geldikleri görülmektedir. Gerçekten Sâdi Pasa,
isyanin çiktigi ilk anlarda bu isyani bastirmak
ve bununla çarpismak gayesiyle asker toplamak
için Zile'ye gidip etrafa ulaklar gönderdigi bir
sirada onlarin hücumuna ugramisti. Asker sayisi
az olmakla birlikte isyancilarin önünden kaçmayi
düsünmeyen Sâdi Pasa, onlarla savasa girer.
Sabahtan aksama ve ertesi gün ögleye kadar devam
eden savasta yaralanan Sâdi Pasa'nin yaninda bir
çok askeri de sehid düsmüstü. Bununla beraber,
yarali olarak Amasya'ya çekilen Sâdi Pasa,
yeniden asker toplayip tekrar faaliyete geçer.
Ancak Sah-Veli'nin kuvvetleri, "Keçeci ve çanagi
diye bilinen melâhide (mülhid, dinsiz)
taifesinden " ve Kizilbaslardan büyük yardimlar
gördügü için günden güne sayilari artiyordu. Bu
arada, Sâdi Pasa'ya karsi kazanmis oldugu zafer
de Celâl'in söhretine söhret katiyordu. Hatta bu
söhret, Sah Ismail'in adini bile unutturmustu.
Sâdi Pasa'nin
mektubundan veya baska bir kaynaktan haber
aldigi bu isyani çok önemli ve ciddi telakki
eden Sultan Selim, Rumeli Beylerbeyi Ferhad
Pasa'ya, vezirlik pâyesi vererek isyani
bastirmaya me'mur eder. Ferhad Pasa,
kapihalkindan ve yeniçeriden bir miktar askerle
yola çikar. Bilahere o, Sehsüvaroglu Ali Bey,
Karaman Beylerbeyi Hüsrev Pasa ve Sivas (Rum)
Beylerbeyisi olan Sâdi Pasa ile birlikte, isyan
eden Celâl ve askerleri üzerine yürürler. Bunun
üzerine, burada tafsilatina girmeyi gerekli
görmedigimiz büyük bir mücadele meydana gelir.
Bu mücadelenin sonunda, Lütfi Pasa'nin
ifadesiyle "nihayet ol bagilerin (eskiya) ekseri
kirilüb ve baslari olan habisin basi kesilüb
Sultan Selim'e gönderdiler" diye verdigi bilgi
ile yetinmek istiyoruz.
Devletin en
kudretli devrinde, büyük gayret ve zorluklar
sonucunda bastirilan bu isyandan sonra,
Anadolu'da her ne sebeple olursa olsun meydana
gelen ayaklanmalara, bu Celâl'in adina izafeten
Celâlî denecektir. Celâlîler, özellikle
Anadolu'da, zaman zaman harekete geçip yurdun
tahribinde ve halkin soyulmasinda önemli rol
oynayacaklardir. Celâlîlerle ilgili olarak Tosya
kadisi ile vilayet halkindan ileri gelenlerin
gönderdikleri mektup, bunlarin isledikleri
cinayetler ve sebep olduklari kötülükler
hakkinda bilgiler vermektedir. Bu mektuptan
anlasildigina göre on yildan beri halkin
rahatinin kalmadigi, evlerinin yakildigi,
yiyeceklerinin ve hatta kadinlarinin zorla
ellerinden alindigi, bu yüzden, köy halkindan da
pek çok kimsenin kaçip yurdunu terk ettigi, geri
kalanlarin ise gerek malî gerek siyasî hiç bir
seye güçlerinin yetmedigi belirtilmektedir.
YAVUZ SULTAN
SELIM'IN GÜNEY SIYASETI
Tuttugunu
koparan bir padisah olarak bilinen Yavuz Sultan
Selim, dönemindeki imkânlarla her bakimdan âdil
ve mazbut dinî, idarî, ekonomik ve sosyal bir
nizam kurarak Islâm âlemini tek elde toplamak
gayesini güdüyordu. Bu yüzden olacak ki,
kendisini bu hedefinden uzaklastirmak isteyen
her seye karsi mücadele etme kararinda idi. Bu
bakimdan, dur durak bilmeyen atesîn mizaci ile
o, geçmisi unutmak istiyordu. Herhalde bunda
haksiz da sayimazdi. Zira babasi II. Bâyezid'in
zamani, bir bakima baba mirasi ile yetinen,
nisbeten kisir ve durgun bir devir idi.
Binaenaleyh, bu yeni çark, muhtesem mazi
mirasina yeni bir seyler ilave etmeliydi.
Gerçekten, tempoyu yükselten Yavuz Sultan
Selim'in gayesi belli idi. O, bir Islâm birligi
kurmak ve Osmanli Devleti'ni de bu birligin
merkezi haline getirmek istiyordu.
Bütün dostane
çabalarina ragmen, savas olmadan kurulmasini
istedigi bu birlik, bir türlü saglanamiyordu.
Bunun içindir ki, birlik davasinin gerçeklesmesi
ve bu düsünceyi fiile geçirip tercüme edecek
olan vâsita da kiliçtan baskasi degildi. O, bu
kilici kimlere çalacagini da çoktan planlamis
bulunuyordu. Zira o, bu birlige engel olmaya
çalisanlari çok iyi taniyordu. Bu bakimdan
onlarla gerektigi sekilde mücadele etmeliydi.
Önce, büyük hayal ve ümitlerle, yalniz
ordularini degil, akide (inanç) ve mezheplerini
de seferber etmis olan Iranlilar'i hizaya
getirecek, sonra da oynak ve iki yüzlü bir
siyaset takip ederek Suriye ile Misir'in arasina
gerilmis olan Dulkadirogullari'ni ortadan
kaldirip güney yolunu açacakti. Böylece sira, "Sâhib-i
Haremeyn" ünvanini tasiyan Memlûk Devleti ile
ugrasmaya gelecekti. Fakat bu bahadir ve cesur
insanlarla savasmak belki de harp tarihinin
ender gördügü cenklerden biri olacakti. Bununla
beraber hem gözünü hem de gönlünü Sark'a ve
Sark'i tek elde toplmaya dikmis olan hükümdar, "Sâhib-i
Haremeyn" ünvanini, Memlûk Sultani'nin elinde
birakmama azminde idi.
Yavuz Sultan
Selim'in bu düsüncesini degerlendirdigimiz zaman
onun, Güney ve kismen Dogu Siyasetini üç baslik
altinda ele almak gerekir. Bunlar:
1.
Dulkadirogullari Beyligi'nin Ortadan
Kaldirilmasi,
2. Diyarbekir'in
Zapti,
3. Memlûk
Devleti ile Olan Münasebetler ve Bu Devletin
Ortadan Kaldirilmasi.
DULKADIROGLU
BEYLIGI'NIN ORTADAN KALDIRILMASI
Iran seferine
çikan Yavuz Sultan Selim, Alaüddevle'nin, Sah
Ismail'e karsi olan husumetinden dolayi, kendi
saflarinda harbe katilmasini istemisti. Fakat
Alaüddevle bu istegi kabul etmedigi gibi
kendisine tabi bazi asiret kuvvetlerini,
Osmanlilarin zahire kollarini vurmak için
görevlendirmisti.
Daha önce,
Osmanlilarin yardimi ile Dulkadir Beyi olan
Sehsuvar Bey, ugradigi maglubiyet üzerine
Kahire'ye götürülüp orada idam edilmisti.
Osmanlilara siginip iltica etmis olan oglu Ali
Bey, devlet hizmetine girmis, gerek Çaldiran'dan
önce, gerekse bizzat Çaldiran'da büyük hizmetler
görmüstü. Bundan dolayi padisah tarafindan,
Gedik Ahmed Pasa'ya ait olup hazineye alinmis
olan bir altin kiliç ile taltif edilmisti.
Bundan baska, Alaüddevle'nin elinden alinacak
yerlerin Ali Bey'e verilmesi de padisah
tarafindan va'd olunmustu. Nitekim Çaldiran
Seferi'nden dönülürken Kayseri ve Bozok
sancaklarinin ikisi de Ali Bey'e verilir.
Böylece o, Dulkadir Beyligi'nin sinirlarindaki
bölgeye tayin edilmis olur.
Sehsuvaroglu'nun
bu iki sancaga tayininden süphelenen Alaüddevle,
bu durumu Memlûk Sultani'na sikâyet eder. O da
Sultan'in, Kemah üzerine sefere gittigi bir
sirada Yavuz'a elçi gönderip bu halden sikâyet
etmis ve Ali Bey'in o sancaklardan alinmasini
rica etmisti. Buna karsilik Yavuz Sultan Selim,
Alaüddevle'nin elinde bulunan Dulkadir ülkesinin
kendisinden alinip Ali Bey'e verilecegini
bildirir. Bu haber, Memlûk hükümdarini epey
tedirgin eder.
Yavuz Sultan
Selim, Kemah'i alip Sivas'a geldigi sirada
Rumeli Beylerbeyligi'ne tayin ettigi Hadim Sinan
Pasa'yi 40.000 kisilik bir kuvvetle Dulkadir
üzerine gönderir. Bu arada Sehsuvar oglu Ali
Bey'i de bu birlige rehber ve öncü olarak tayin
eder. Kendisi de onlari takiben Ürgüp'le Kayseri
arasindaki Incesu'ya gelip bekler.
Sinan Pasa'nin,
Dulkadir hududlarini geçtigi haberini alan
Alaüddevle Bey, karsi koymak için muharebeye
hazirlanir. Fakat Göksun muharebesinde bozularak
sür'atle kaçip Elbistan'in güneyindeki Turna
Dagi ( Nurhak )'na sigindiysa da takip olunur.
Son defa burada yapilan savasta basta kendisi
ile dört oglu ve beylerinden otuz kadari maktul
düser.
Böylece Dulkadir
Beyligi, tamamen zapt edildikten sonra basta
Maras ve Elbistan olmak üzere, bir sancak itibar
edilerek, Osmanlilarin yüksek hâkimiyeti altinda
kalmak üzere Sehsuvaroglu Ali Bey'e verilir.
Dulkadir ailesini bir hamlede ortadan kaldiran
Hadim Sinan Pasa, bu hizmetine karsilik olarak,
münhal bulunan vezir-i a'zamliga tayin edilir.
Osmanlilar,
Dulkadir topraklarini elde etmek suretiyle
Memlûk Devleti'ne bagli günümüzde Suriye denilen
bölge ile el-Cezire mintikalarini tehdid
edebilecek duruma gelmislerdi. Zira artik
onlarla ayni sinirlari paylasmaya baslamis
oluyorlardi. Bu da Osmanli - Memlûk savaslarini
hazirlayan sebeplerden biri olarak kabul
edilmektedir.
a. Istanbul'da
Alinan Bazi Tedbirler
Dulkadir
Beyligi'nin, Osmanli mülküne ilhakindan sonra
Istanbul'a dönen Yavuz Sultan Selim, devlet
yönetiminde gördügü birtakim aksakliklari
gidermek için bazi tedbirlere bas vurma
ihtiyacini hisseder. Bu tedbirlerden biri
yeniçeriler, digeri de Haliç Tersanesi ile
ilgiliydi. Bu konularda yeni düzenlemelere
gitmek zorunda oldugunu hisseden hükümdar,
Misir'a gitmeden önce bu isleri tamamlamaliydi.
Bir kere, firsat buldukça ayaklanan, yagmalara,
fitnelere ve isyanlara kalkisan ordunun içinde
bir islâthat yapmak ve bu arada donanmayi da
güçlendirmek gerekiyordu. Zira, Arap ordularinin,
bir zamanlar Akdeniz'de bir Müslüman hâkimiyeti
kurmak için, kara ordusu kadar deniz
kuvvetlerine de ihtiyaç duymus oldugunu,
tarihten ögrendigi gibi tecrübeleri de onun bu
fikrini destekliyordu. Plan ve hesaplarini, iyi
bir idarî kavrayis ve askerî anlayisla
düzenleyen Pâdisah için, mâzinin dogru ve yanlis
hareketleri, kulak verilmesi gereken iki önemli
sâhid demekti.
YENIÇERI
AGALIGINDA ISLÂHAT
Dulkadir
Beyligi'nin ilhakindan sonra Istanbul'a dönen
Pâdisah, gerek Çaldiran öncesi, gerekse
Amasya'da asker tarafindan meydana gelmis olan
yagma, serkeslik ve isyan hareketleri üzerine
bazi tedbirler alip derhal uygulamaya koyma
zaruretini duymustu. Bu bakimdan o, askeri tam
bir disiplin altina alip ocagi islâh etmek
arzusunda idi. Bu sebeple, ocak üzerinde an'ane
geregince büyük bir nüfuzu bulunan ocak
ihtiyarlarini huzuruna çagirarak Amasya'daki
itaatsizligin müsebbiblerinin kimler oldugunu
sorar. Bunlar, yine ocak anlayis ve
yardimlasmasi geregi olarak "Cümlemüz mücrimüz,
devletlû Hüdâvendigâr'dan afvumuzu reca eylerüz"
diye cevap verirler. Onlarin bu cevaplari ocak
an'anesine uygundu. Pâdisahin, devlet ricalini
bu yolla sorguya çekmesi, ortaya bir takim
isimler çikardi. Bunlardan Iskender Pasa ve
Sekbanbasi Balyemez Osman Aga idam edildiler.
Kadiasker Tâcizâde Câfer Çelebi, "Ilmiye
Sinifi"ndan oldugu için, huzura çagirilip,
kendisine "Islâm askerini itaatsizlige ve isyana
tesvik edenin cezasinin ne oldugu" sorulur. O da
"sâbit ise ser'an siyaset edilmesi gerekir"
cevabini verince l8 Agustos l5l5'te siyaset
edilir.Adi geçen devlet adamlarini siyaset
etmekle beraber Yavuz, büyük hatip, sair ve Türk
insa mektebinin (ekol) büyük temsilcilerinden
biri olan Tâcizâde'nin ortadan kaldirilmasina
çok üzülür. Yavuz, derin bir tahkikat sonucu,
isyan tesvikçileri olarak gördügü sahsiyetleri
ortadan kaldirdiktan sonra Yeniçeri Ocagi'nin
islahi için, ihtiyarlarla anlasip bazi tedbirler
alir. Buna göre, bundan böyle "Yeniçeri Agasi",
saray tarafindan, ocak erkân-i harbiyesi de,
saltanat makaminca tayin edilecekti. Bu suretle,
yüksek kumanda heyetini, daha siki baglarla
saltanat makamina bagladi. Bütün bu çalismalar,
Selim'in, yorulmak bilmeyen gayretlerinin,
idaredeki tezahürlerini bize aks ettiren
görüntülerinden baska bir sey degildir. Benzer
gayretleri, devlet kademelerinin her safhasinda
görmek mümkündür.
HALIÇ
TERSANESININ GENISLETILMESI
Yavuz Sultan
Selim, aldigi askerî islâhat tedbirlerinden
sonra, deniz kuvvetlerinin gelistirilmesi ve
Venedik ile Ispanya donanmalarindan daha üstün
bir duruma gelmesini istiyordu. Güçlü bir
donanmaya sâhip olmak için de Haliç
Tersanesi'nin, günün sartlarina göre
genisletilmesini düsünüyordu. O, bir taraftan
asker üzerindeki tesirini artirirken, bir
taraftan da devletin durumuna göre kifayetsiz
kalan deniz gücünün yeniden kuvvetlenmesine
çalisiyordu. Iran Sahi üzerine açilan sefer
esnasinda ordunun yiyecegini Trabzon'a kadar
götürmek için kullanilan donanma, bu is için
yeterli olmadigi gibi Hiristiyan donanmalarina
karsi koyacak güçte de degildi.
Sehzâdelik
yillarindan beri çok az bir uyku ile yetinip,
kitap mütalaasi ve tefekkürle mesgul olan
Pâdisah, bir gece yarisi Vezir Pirî Pasa'yi
çagirarak, ona Tersanenin genisletilme fikrini
açarak "Bu akreplerin (Hiristiyan devletlerin),
denizi gemilerle örttüklerini, Rumeli
sahillerinde Venedik, Papalik, Fransa ve Ispanya
bayraklarinin dalgalandigini, bunun da vezirin
tenbelligi ile kendisinin müsamahasindan
dogdugunu, artik güçlü ve çok sayida gemiden
mütesekkil bir donanma sahibi olmak istedigini"
söyler. Pasa, "bunu, kendisinin de düsündügünü,
yarin Divân'a girdigimizde diger vezirler ile
özellikle beni tekdir etmenizi ve hemen tersane
insasi ile 500 harp gemisinin techizi için emir
vermenizi, bu hareketin Frenkleri korkuya dûçar
edip, onlari muâhedelerini yenilemeye ve
vergilerini vermeye zorlayacagini, bu suretle
masrafin küffârin altinlariyla karsilanacagini
beyan ile en fazla 40 kadirganin denize
indirilmesinden sonra Frenklerin, muâhedelerini
yenilemek ve vergilerini vermek için
birbirleriyle yarisacaklarini" söyler. Böylece
Haliç'te l60 gözlü, büyük bir tersane vücuda
getirilerek gemilerin insaasina baslanir. Böyle
bir tesebbüsün yerinde oldugu anlasiliyor. Çünkü
henüz gemiler bitmeden Avrupa devletlerinden
bazilari muâhedeleri yenilemeye ve vergi ödemeye
baslarlar. Pirî Pasa'nin görüsü dogrultusunda
Macaristan Osmanlilarla bir senelik mütareke
imzalar. Lehistan da anlasmaya dahil olanlardan
olur. Eflak Prensi de vergi verecegine dair
Pâdisah'a arzda bulunur. Bütün bu gelismeler,
Misir'a el atma arzusunda olan Pâdisah'a lüzumlu
donanma ile Avrupa barisini sagladi. Bu
tesebbüsler, Yavuz'un siyasî yönünün büyüklügünü
ve onun azametini göstermeye kâfidir.
Bu tedbirlerin,
görünüste Iran'a karsi yapilacak yeni bir
seferin hazirliklari oldugu etrafa duyurulmus
ise de, gerçekte Yavuz Sultan Selim'in, büyük
bir önem verdigi Sark (Dogu) ticaretini,
Kizildeniz'in güney kapisini (Bâbu'l-Mendeb)
dahi ele geçirip kapayan Portekiz donanmasina
karsi koruma hususunda acz gösteren ve elinden
bir sey gelmeyen Memlûk Devleti aleyhine
harekete geçmis bulunuyordu. Öyle anlasiliyor
ki, Kizildeniz'i kapatan Portekiz donanmasina
karsi bir varlik gösteremeyen Memlûk Devleti,
Portekiz donanmasinin, Mekke'nin liman sehri
olan Cidde'ye gelmesine de mani olamayacakti. Bu
da "Haremeyn"in, tehlikeye girmesi demekti.
Böylece, Islâm âleminin kalbi durumundaki bölge,
bütün bir Islâm dünyasini mateme bogacak ve onu
huzursuz bir hâle getirecekti. Gerçi, l508
yilinda Hindistan'in Saul limanindaki savasta,
Memlûk donanmasi Portekizlilere ait birlikleri
hezimete ugratmisti. Ancak Portekizliler, Misir
donanmasina büyük bir zayiat verdirerek bunun
intikamini aldilar. Onlar sadece bu intikamla
kalmadilar, l5l3 yilinda Aden'i de ele
geçirdiler. Kansu Gavri, onlarla savas için yeni
bir donanma hazirladi. Bu donanma için gerek
gemi malzemesi, gerekse silah olarak
Osmanlilardan büyük ölçüde yardim aldi.
Süveys'te tamamlanan ve Selman Reis komutasina
verilen bu donanmaya 2000 Osmanli denizcisi de
katilmisti. Memlûk idaresinin bu konudaki
zayifligini bilen Yavuz Sultan Selim, hem bu
yüzden, hem de yukarida temas edilen konulardan
dolayi büyük bir donanmanin insaasini emr
etmisti. Nitekim, Misir'in zaptindan hemen sonra
kurulan Süveys donanmasi ile Kizildeniz'e
açilmasi bunu teyid etmektedir.
DIYARBEKIR VE
GÜNEY DOGU ANADOLU'NUN ZAPTI
Yavuz Sultan
Selim'in, Çaldiran'da Sah Ismail'e karsi
kazandigi zafer, bir manada, Güney Dogu
Anadolu'yu da Osmanli Türkleri'ne açmis ve
bölgeyi Siî tehlikesi ile Iran kültürünün
hâkimiyetinden kurtarmisti. Bu sirada Dogu
Anadolu'da, Çaldiran zaferinin meyvelerini
toplamak için çalismalar yapiliyordu. Zira o
bölgede yasayan, Sia baski ve nüfuzundan nefret
eden Sünnî Kürd ve Türkmen ahali, Iran
hegemonyasini kirip Osmanlilara baglanmak
istiyordu.
Ele aldigimiz
dönemde, Güney Dogu Anadolu'nun merkezi, o
zamanki ismiyle "Âmid" denen Diyarbakir sehri
idi. Bu sehir, hem tarihî, hem de stratejik
önemi büyük bir sehir idi. Sayet Osmanlilar
burayi elde edebilirlerse o zaman devamli olarak
bölgeyi Iran tehdidinden kurtarabilirlerdi. Bu
gayenin tahakkuku için Diyarbakir'in alinmasi
kararlastirilinca Osmanli idaresini Siî Iran
idaresine tercih edip Osmanlilara iltica eden
meshur âlim ve tarihçi Idris-i Bitlisî
vâsitasiyle bütün bölgenin sulh yoluyla alinmasi
için çesitli tesebbüslerde bulunulur. Biraz
sonra görülecegi gibi bu tesebbüslerde basari
saglanir.
Gerçekten,
Çaldiran meydan muharebesinden sonra halkinin
büyük bir kismi Sünnî olan Dogu Anadolu beyleri,
Yavuz Sultan Selim'in tarafini tutmuslardi.
Basta Diyarbekir olmak üzere birçok sehir
kapilarini Osmanlilara açmisti. Ancak bazi
sehirler, bu arada Mardin, Iran kuvvetlerinin
elinde kalmisti. Biyikli Mehmed Pasa, Diyarbekir
beylerbiyligine getirilerek bu bölgenin idaresi
onun yönetimine verilmis ve meshur tarihçi Idris-i
Bitlisî de bu konuda yardim etmek üzere bas
müsavir olarak onun yanina verilmisti.
Sah Ismail,
Osmanli ordusunun ayrilmasindan sonra kaçip
gizlendigi yerden çikip tekrar Tebriz'e dönünce
Diyarbakir'a, Çaldiran seferinde maktul düsen
Ustacluoglu Mehmed Han'in yerine onun kardesi
Karahan'i yollamis, o da Diyarbakir'i muhasara
altina almisti. Yavuz, buranin muhasaradan
kurtarilmasi için mirahur iken 92l (m. l5l5)'de
Erzincan, Bayburd, Sebinkarahisar ve Trabzon
havalisi kendisine verilen Biyikli Mehmed
Pasa'yi memur eder. Bu esnada Sivas Beylerbeyi
olan Sadi Beyi de Mehmed Pasa'ya yardim için
göndrir. Bu arada Idris-i Bitlisî de on bin
gönüllü ile bunlara iltihak eder. Diyarbakir
üzerine yürüyen bu kuvvetlere karsi
koyamayacagini anlayan Karahan, muhasarayi
kaldirip Mardin taraflarina çekilir. Yine Idris-i
Bitlisî'nin yardim ve tesebbüsüyle Mardin de
alinir. Bu arada Diyarbakir'i geri almak için
Karahan tarafindan yapilan hücumlar sonuçsuz
kalir. Nihayet, H. 923 (M. l5l7)'de Karahan'in,
Urfa ile Nusaybin arasinda bulunan Koçhisar
mevkiindeki bir muharebede maktul düsmesi
üzerine Diyarbakir isi tamamen Osmanlilarin
istedigi sekilde halledilip bir sonuca baglanir.
Koçhisar muharebesinden sonra buraya, Osmanli
müteferrikalarindan olup aslen Diyarbakirli olan
Ahmed Bey isminde biri, vali olarak tayin
edilir.
Diyarbakir ile
dogudaki diger sehirlerin alinmasinda Idris-i
Bitlisî'nin büyük hizmetleri görüldü. Bu zat,
Sünnî olan Kürd beylerini görüp anlasarak onlari
Osmanlilarin tarafina çekmisti. Bu suretle
Urmiye, Itak, Imadiye, Cizre, Egil, Bitlis,
Hizan, Garzan, Palu, Siirt, Hasankeyf,
Meyyafarikin, Ceziretu'b-nü Ömer gibi takriben
25 mintika beyi devlete itaatini bildirirler.
Pâdisah da, eskiden oldugu gibi yerlerinde
kalmak üzere kendilerine beratlar gönderdi.
Yavuz, hem
bunlardan baglilik yemini almak, hem de Urmiye
Gölü sahilinden Malatya'ya kadar olan yerleri
tesellüm için, çok sevdigi ve hürmet edip saygi
gösterdigi Idris-i Bitlisî'yi gönderir. Bölgeyi
bütün hususiyetleri ile taniyan, nüfuz sahibi ve
siyasî sahada mümtaz bir kabiliyete sahib olan
bu zât, bölgenin manevî fâtihidir. Hest Behist
adiyla bir eser yazan ve Osmanlilarin, "ilâ-yi
kelimetullah" ugruna verdikleri mücadelelerde
oynadiklari önemli rollerini ortaya koymak
suretiyle de büyük bir Islâm âlimi oldugunu
göstermistir.
Iran serdari
Karahan ile Biyikli Mehmed Pasa ve Karaman
Beylerbeyi Hüsrev Pasa'nin teskil ettikleri
Osmanli kuvvetleri arasinda meydana gelmis olan
siddetli muharebede Sah'in maiyyet askerlerini
de yanlarinda getiren Iranlilar, perisan
olmuslardi. Bu galibiyet sayesinde Ortadogu'daki
denge Osmanlilarin lehine degismisti. H. 922
(M.l5l6)'daki bu muharebe sonucunda, Anadolu
birligi perçinlenmis oluyordu. Bölgenin, Osmanli
idaresine girmesinde büyük rol oynayan âlim ve
tarihçi Idris-i Bitlisî'ye karsi Yavuz Sultan
Selim'in, saygida kusur etmedigi anlasilmaktadir.
Yavuz, Idris'i çok seviyor vekendisine
gönderdigi hatt-i hümâyûnda "Umdetu'l-Efâdil,
kudvetü erbâbi'l-fezâil ..." diye hitab ediyor,
"hüsnü diyânet ve emanet ve fart-i sadakat ve
istikameti dolayisiyle Diyarbekir vilayetinin
feth-i küllisine bâis oldugu" anlatildiktan
sonra "yüzünün ak olmasi" temenni ediliyordu.
Padisah, bu büyük âlimin hizmet ve ihlasindan o
kadar memnun olmus, kendisine o kadar yüksek bir
güvenle baglanmistir ki, uygun görecegi
kimselere beylik tevcihini temin için, kendisi
tarafindan doldurulacak hatt-i hümâyûnlar dahi
göndermisti. Müverrihin ise bunu, izinsiz
kullanmadigi rivâyet edilir ki bu, Pâdisahla
âlimin birbirinden baskin âlicenapliklarinin
açik bir ifadesidir. Gerçekten Yavuz Sultan
Selim, gönderdigi beratta Idris-i Bitlisî'ye
söyle diyordu:
"Diyarbekir
vilayetinin feth-i küllisine bâis oldugun ilam
olunmus, yüzün ag (ak) olsun. Insaallahu'l-eazz
sâir vilayetlerin dahi fethine sebeb-i küllî
olasin. Benim, enva-i inâyet-i aliyye-i
hüsrevânem senin hakkinda mebzûl ve munatiftir.
Elhaletu hazihi, ahir-i Sevval-i Mübareke (Sevval
ayinin sonuna ) degin vaki olan ulûfeniz ile
2000 sikke-i efrenciye fluri ve bir samur ve bir
vasak ve iki murabba suf ve iki çuka ve
bunlardan gayri bir samur ve bir vasak kürk
kapli suflar dahi ve bir frengi kemha kilifli
müzehheb kiliç in'âm ve irsal olundu."
Yavuz Sultan
Selim, Biyikli Mehmed Pasa'ya bölge emirlerinin
bagliliklarini te'yid ve kendilerine dagitilmak
maksadiyle l7 sancak, sirma islemeli 500 hil'at
ve 25 yük (l yük = l000000 akçadir) akça
göndermisti. Hoca Sa'düddin, bu konuda "Padisah,
Diyarbekir Beylerbeyisi Mehmed Pasa'ya surh ve
sefidden kise-i emele sigmaz mebâlig-i kesire
gönderdiler ve esbab ve emtia-i nefiseden bi had
ve bi kiyas nesne ata buyurup hila-i mütenevvia-i
fâhire ihsani ile serefraz eylediler. Ve ümeray-i
Diyarbekir'e ve mulûk ve hukkâm-i ekrâda bahs
olunmag içün 25 yük akça, ve 500 câme-i zerrin
ve l7 alem-i pür tezyin irsal buyurdular."
diyerek yollanan bu emtianin, Biyikli Mehmed
Pasa'ya gönderildigini açiklar.
Bundan sonra,
Yavuz Sultan Selim'in, Misir seferi esnasinda
Haleb'in fethini müteakib, Memlûk idarî
teskilâtindaki bölgeye bagli sehirlerden
Malatya, Urfa, Behisni (Besni), Ergani, Harput,
Divrigi ve Siverek ile diger sehirler Osmanli
idaresine geçmisti.
OSMANLI -
MEMLÛK MÜNASEBETLERI
Takib ettigi
siyaset yüzünden iki devlet arasinda devam eden
iyi münasebetlerin bozulmasina sebep olan
Aalüddevle Bozkrt Bey'in, Selim tarafindan
bertaraf edilip Dulkadir Beyligi'nin
Sehsüvaroglu Ali Bey'e verilmesi, Memlûk
Sultanligi'nda bir endiseye sebep olmustu. Bu
yüzden, Selim'in Suriye islerine karismasindan
çekinen Memlûklular, Iran savaslarini dikkatle
takib ediyor, ayri mezhebten olmalarina ragmen,
Sah Ismail'in sahsinda yeni bir müttefik
buluyorlar idi. Öte yandan, Sah Ismail de Memlûk
Devleti'ne müracaat etmis, Iran'dan sonra
Suriye'nin de Selim tarafindan isitila
edilecegine dikkati çekmisti. Iste bunun
üzerine, Kansu Gavri, Sünnî ülemanin karsi
koymasina ragmen, ittifak için adamlarindan
birini Sah Ismail'e yollamis ve Osmanlilarin
yeniden Iran üzerine yürümelerini önlemistir.
Iran ile Memlûk
Devleti'nin, Osmanlilara karsi, müsterek
hareketine mani olmak için tedbirler alinmasi
gerekiyordu. Güneydogu'da fethedilen yerlerin
elde tutulabilmesi için, Memlûk Devleti'ne bir
darbenin indirilmesi gerekiyordu. Misirlilar,
Osmanlilara böyle bir firsati vermekte
gecikmediler. Öbür taraftan, Ortadogu "Ehl-i
Sünnet" efkâr-i umumiyesi, Siâ belasina büyük
bir darbe indirip, bunun ilerlemesini durduran
ve asirlarca Hiristiyan dünyasinin müsterek ve
güçlü kuvvetlerine karsi koyan Osmanlilar'i,
Islâm riyâsetinde görmek istiyordu. Yavuz için
bu, gerçeklestirilmesi zarurî bir vazife idi.
Islâm riyâsetinin baslica imtiyazi olan
"Hilâfet" ve "Haremeyn"e sâhip olmanin, artik
Osmanli Hânedani'nin hakki oldugu düsünülüyordu.
Islâm dünyasindaki "ehl-i hall ve'l-akd"in
kanaatinin de böyle oldugu anlasiliyor. Zira,
dogu denizlerinde dolasmaya baslayan
Portekizlilerden büyük zararlar görmüs olan
Memlûk Devleti, onlara karsi koyacak gücü
kendinde bulamiyordu. Portekiz, l502 yilinda
Hindistan'a yerleserek Hindistan ile Avrupa
arasindaki bütün ticaretin kendi denetiminde
olan Güney Afrika'dan dolasan deniz yolundan
yapilmasini istiyordu. l507'de Aden Körfezi'nde
Sokotra, l508'de de Hürmüz'ün ele geçirilmesiyle
bu abluka, daha siki bir sekilde uygulanir
olmustu. Böylece Memlûk ekonomisi ile devlet
hazinesinde sürekli bir bunalim meydana
getirmislerdi. Bu arada Sah Ismail, henüz yeni
eristigi Iran körfezinin, Avrupalilarin tekeline
geçmesini istemiyorsa da, Osmanlilara karsi
kendisine destek olmalari karsiliginda Portekiz
gemilerine yardimda bulunmaya hazirdi.
Gerçekten, Dogu Akdeniz'e tam hâkimiyetin
temini, Hiristiyan dünyasinin müsterek
hareketine karsi Islâm âlemine yaslanma lüzumu
ve Anadolu emniyetinin sürekli olabilmesi için
objektif noktadan bir zaruret olarak görünen
Misir seferine karar verilir.
Esâsen Misir
Sultani Kansu Gavri, Dülkadir Devleti'nin
ortadan kalkmasiyle "Sâhib-i Haremeyn" olarak
hutbenin kendi adina okunmakta devam etmesini
Sultan Selim'den istemisti. Bu teklif üzerine
Pâdisah "Koca Çerkes er ise hutbesini Misir'da
okutmaya devam etsün" diyerek Misir'in gelecegi
hakkindaki düsünce ve niyetini açikça belli
etmisti.
Hükümdara göre,
bir vakitler Avrupa'ya siçrayarak muhtesem bir
Müslüman - Arap medeniyeti kuran, bir taraftan
da Irak, Acem, Hind ve Çin diyarlarina kadar kol
atip buyruk yürüten o büyük Islâm devletinden
sonra "Sâhib-i Haremeyn" ünvanina sahip olmak,
fikir ve medeniyet planinda yerinde sayan su
Memlûk Sultanligi'na nasil birakilirdi?
Bu düsünce ve
anlayisla, bir zamanlar Islâm dini ve
prensipleri adina giristigi cihadlar ile
yeryüzüne baris, adalet, fazilet ve insanlik
dagita dagita ögretici ve kurtarici olarak
kitadan kitaya geçerken, âdil ve her kesimi
memnun eden sosyal bir ahenkle beraber, gittigi
yerlere tek Allah fikrinin huzurunu da tasiyarak
bir yeni dünya nizaminin müjdelerini vermisti.
Iste Yavuz da,
dedesi Fâtih gibi, Müslüman - Türk âlemine karsi
kendini ayni borcun altina girmis, aktif bir
eleman olarak görüyordu. Bu ruhla, Islâm âlemini
içine düstügü karanliktan kurtarmak için onu tek
bayrak altina almanin lüzumuna inaniyordu. Bu
planin, mühim bir safhasi olarak da Misir seferi
artik bir zaruret haline gelmis demekti. Fakat
bu planin açikça bilinmeyip tahmin edilen
tamamlayici çizgileri Hindistan'a ve daha kim
bilir nerelere kadar variyordu.
Gerek Haliç
tersanesinin genisletilmesi, gerekse seyahat
maksadiyle Iran ve Arabistan'a gitmenin
yasaklanmasi, Memlûk Sultani Gavri'nin
telaslanmasina ve Yavuz Sultan Selim'e bir
mektup göndermesine sebep olmustu. Yavuz'un
Misir üzerine hareketinden dört ay kadar önce
yazilmis olan bu mektupta Gavri, Pâdisah'a karsi
oksayici bir uslûpla hitab ederek "Oglum
Hazretleri" ifadesini kullaniyordu. Bu
mektubunda Gavri, tacirler hakkinda Osmanlilarca
uygulanan hükümlerden sikâyet ettikten sonra
ayrica denizden ve karadan Misir üzerine
gelinmek istendigini haber aldigini bildiriyor,
ikisinin de Müslüman padisahlar olduklarini,
hükümleri altinda bulunan insanlarin da mü'min
ve muvvahidler oldugunu belirtiyordu. Bu
mektuptan ve daha sonra Osmanlilar tarafindan
gönderilen mektuplardan anlasilacagi üzere,
herhalde her iki taraf ta, gerçek niyetlerini
saklamak suretiyle birbirlerini kollama gayreti
içindedirler.
Evail-i Muharrem
922 (Subat l5l6) tarihini tasiyan ve Edirne'den
gönderilen mektupta Yavuz Sultan Selim, yegane
gâyesinin "müfsid ve mülhid-i bî - dinin âsâr-i
küfr ve dalaleti bi'l-külliye âlemden mahv
eylemek niyetine diyar-isarka müteveccih olicak
âdet-i sâlife muktezasinca " babasinin da
yaptigi gibi kendilerinin hayir dualarini
beklediklerini, kendilerine durumu bildirmek ve
sadece müfsid-i bî-din üzerine gitmek
istediklerini, böylece din düsmanlarini ortadan
kaldirmayi hedeflediklerini, bunu yapmanin da
ser'-i serif geregi oldugunu bildirdikten sonra
kendileri ile bir proplemleri bulunmadigini,
insa ettirdigi gemilere gelince, kendilerinin de
bildigi gibi denizcilik bakimindan kâfirlere
karsi cihad etmek ve onlara gâlip gelmek için
bunun gerekli oldugunu bildirir. Mektubun dili
ile bu konuda söyle diyordu: " Malumunuzdur ki,
cânib-i bahrde (denizcilik bakimindan) cenâb-i
âlimizin küffâr-i haksâre daima gazâ ve cihadi
eksik olmayup hifz-i derya (denizleri korumak)
için merâkibimiz cemi-i zamanda müheyyadir ki,
(gemilerimiz devamli olarak hazirdirlar) bu
halette muhabbete münafi bir va'd olunmamistir."
Bütün bunlara ragmen din düsmani olan Safevî
hükümdarini ortadan kaldirmak için kendisi onun
tarafini tutar ve bu konuda onu desteklerse o
zaman, Allah'in muradi ne ise o sekilde
olacagini bildirmisti. Gayesinin, Misir'i zapt
edip ilhak etmek olmadigini Kansu Gavri'ye
bildiren Yavuz Sultan Selim, uzunca mektubunda
bu konuda söyle der: "Selâtin-i Islâmiyeden hiç
birinin kendüye veya memleketine tama' veya
gezend (zarar) eristirmek kat'a hatira hutûr
etmemistir (hiç birinin hatirina gelmemistir),
dahi etmez de. Madem ki emr-i ser'-i serif icâb
etmeye. Hususan, sizlerle meveddet-i sabika-i
mevrusî ki derece-i übüvvet ve bünüvvete yetisüb
(eskiden beri, aramizda baba ve evlad sevgisine
benzer bir sevgi varken), Haremeyn-i Mükerremeyn
hürmeti dahi mer'î iken makam-i âlimizden
simdiye degin beyne'l-cânibeyn (iki taraf
arasinda) tekdire bais bir kaziyye ve adavet (düsmanlik)
ve tama-i memleketten mebni bir vaz' sâdir
olmamistir."
Islâm dünyasinin
bu iki büyük devleti, birbirlerinden emin
olmadiklari için gerçek maksatlarini gizliyor ve
fakat hazirliklarini da yapmaktan geri
kalmiyorlardi. Bu sebepledir ki Selim, yeniden
Sah Ismail üzerine yürümeden evvel, Osmanli
ordusunun arkasina düsmeleri ihtimali bulunan
Memlûklulari bertaraf etmek üzere hazirliklara
baslar. Esasen, bu siralarda Kansu Gavri de
Selim'i tehdid etmek maksadiyle Haleb'e gelmisti.
Yaninda da Sehzâde Ahmed'in, kendisine iltica
eden ve orada iyi muamele gören oglu Kasim
Çelebi'yi getirerek onu, Osmanli tahtinin yegâne
vârisi olarak ilan etmisti. Kansu Gavri'nin bu
son hareketi üzerine Memlûk Sultanligi tebeasini
teskil eden "Ehl-i Sünnet"e mensûb Sünnîleri
elde etmek üzere tesebbüse geçen Selim, Memlûk
emirlerinden birçogunu kendi tarafina çekmeye
muvaffak olur. Genellikle Osmanlilar gibi Hanefî
Mezhebi'ne mensûb bulunan Antep, Haleb ve Sam
valileri, Selim'in dâvetine kosmakta
gecikmezler. Böylece Hanefî ve Safiî halkin
destegini saglayan Selim, kisi Edirne'de
geçirdikten sonra l5l6 senesi Ilkbahari'nda,
Veziriazam Sinan Pasa'yi 40.000 kisilik bir
kuvvetle Maras üzerinden Firat taraflarina
sevkeder. Seferin, Iran üzerine oldugunu ilan
eden Sinan Pasa, Diyarbekir'e gitmeye memur
oldugunu hududdaki Memlûk nâiblerine bildirmis
ve Firat'i geçmek üzere onlardan müsaade
istemisti. Selim'in hareketlerini dikkatle takib
eden Kansu Gavri, Veziriazam Sinan Pasa'nin
Firat'i geçmek için müsaade istemesi, Dulkadir
Beyligi'nin Osmanli idaresine geçmis olmasi,
Selim'in büyük bir harp için hazirliklarinin
bulundugunu ögrenmis olmasi gibi sebeplerden
dolayi, yaninda, Sehzâde Ahmed'in oglu da oldugu
halde, Maras'i geri almak ve Sah Ismail'e
yardimda bulunmak için l8 Mayis'ta 50.000
kisilik bir ordu ile Sam'a oradan da Haleb'e
gelmisti. Bu gelisini de, memleketi teftis etme
bahanesine baglamisti. Kansu Gavri, Sam'a
gelirken yerine kardesinin oglu Tomanbay'i "Nâibu'l-
gayb"i olarak birakmisti. Lütfi Pasa'nin
ifadesine göre, Kansu Gavri'nin Haleb'e, güya
memleket teftisi bahanesiyle gelmesi üzerine
Selim, kendisine haber göndererk " Git Misir'da
otur, babam yerindesin, beni hayir duadan
unutma. Ben, Sah Ismail üzerine gidiyorum"
deyince, Kansu Gavri "Memleketimdir, gitmem"
diyecektir. Bunun üzerine Sultan Selim " Senin
arzun böyle olunca, açiktan düsmanlik yapiyorsun,
Sah Ismail ortalikta yok, senin Haleb'de oturman
benim askerim ve vilayetim için hayirli degildir.
Senin düsmanligini göz görüp dururken ben,
görünmeyen düsmana varip seni arkamda birakamam"
diyen Sultan Selim, Malatya'dan Haleb'e dogru
yürümeye baslar.
Selim, Kansu
Gavri'nin Haleb'e gelis haberini alir almaz
Rumeli Kadiaskeri Zeyrekzâde Rükneddin ile
ümerâdan Karaca Ahmed Pasa'dan mütesekkil bir
elçilik heyeti gönderir. Bu heyet önce iyi bir
kabul görmez ise de, sonra Sah Ismail'e karsi
olan gerginlikte, arabulucu bir rol
oynayabilecekleri teklifi ve Yavuz'un harekete
geçmesi üzerine geri döner. Böyle bir davranisa
karsilik Selim, askerin Kayseri'de toplanmasini
emrederek l5l6 Haziran'inda Üsküdar'a geçmis,
oglu Süleyman'i Edirne'de, Pirî Pasa'yi
Istanbul'da ve Zeyrekzâde'yi de Bursa'da muhafiz
olarak biraktiktan sonra, yeniden teskil olunan
Osmanli donanmasini da Suriye sahillerine
göndermisti.
Elçilerine
yapilan hakarete tahammül edemeyen Selim, bu
hakareti, iki devlet arasinda bir harb sebebi
sayar. Misir Sultaninin, 50.000 kisilik büyük
bir orduyla ve yaninda Abbasî Halifesi III.
Mütevekkil Alallah oldugu halde Haleb'e gelip
mevki almasi, Osmanlilara aradiklari firsati
vermis olur. Dönemin Osmanli Seyhülislâmi
Zenbilli Ali Cemalî Efendi, Islâm ve seriat
düsmanlarina yardim eden Memlûk ümerasi üzerine
harb için fetva vermisti. Pâdisah, Aksehir,
Konya, Kayseri yoluyla Elbistan ovasina gelip
Vezir-i a'zam Hadim Sinan Pasa kuvvetlerine
iltihak eder. Böylece savas kaçinilmaz bir hal
almis oluyordu. Bu sebeple, Evâsit-i Receb (Receb
ortalari) 922 (l0 Agustos l5l6) tarihli bir
mektupla Kansu Gavri'yi, gerek Sah Ismail'i
desteklemek, gerekse elçilerine yaptigi
hakaretten dolayi savasa davet edip: "Benim,
azimet-i âlim, ihyay-i seriat-i garra içün
diyar-i sarka münsarif kilinmisken senin, ol
mülhid-i bî-din ve müfsid-i bed âyine takviyet
kastina bazi evza-i nâ - sâyesten zâhir olup sen
onlardan esedd oldugun haysiyetten teveccüh-i
hümâyûnum senin üzerine mün'atif kilinup..."
diyerek, nerede ve nasil isterse kendisi ile
karsilasmaya hazir oldugunu bildirir. Bu sirada
Mogolbay nâmiyle Misir Sultani'ndan gelen ve
pürsilah huzura giren elçiye sinirlenen Yavuz,
"Bana, gönderecek, ulemâdan bir zât yokmuydu?"
diyerek Memlûk elçisini tahkir ile gönderdikten
sonra Ayintab (Gaziantep) istikametine dogru yol
alir. Bu hareket esnasinda yol üzerinde bulunan
sehir ve kasabalar ile Malatya'yi zapt eder.
Ayintab'a geldikten sonra burada, Haleb'e kadar
Osmanli ordusuna rehberlik edecegini va'd eden
sehrin valisi Yunus Bey'in ilticasini kabul
eder. Osmanli kuvvetleri kendilerine iltihak
edenlerle birlikte, Haleb'e bagli bazi sehirleri
de alirlar. Bazi arsiv belgelerinden
anlasildigina göre bu siralarda muhtelif
sehirlerde oldugu gibi Haleb'in ekâbir ve
ümerasi da Osmanlilara müracaat edip kendilerini
Memlûklularin elinde birakmamak sartiyle Osmanli
ordusunu memnuniyetle karsilayacaklarini
bildirmislerdir.
MERC-I DÂBIK
VE RIDÂNIYE SAVASLARI
Memlûk Sultani
Kansu Gavri, yaninda Abbasî Halifesi
el-Mütevekkil Alallah oldugu halde takriben
80.000 kisilik ordusuyla Haleb'den çikarak Merc-i
Dâbik'a gelip karargâhini kurar. Bununla beraber
Selim'e gönderdigi son mektupta Haleb'e
gelmesinin kendi elinde olmayip ümerâsinin
israriyle oldugunu bildirip özür diler. Acaba
Selim, beyan edilen bu özre güvenebilirmiydi?
Zira onun Haleb'e gelisi de kendi ifadesine göre
sadece bir teftis içindi. Fakat savastan sonra
karargâhinda l00 kantar altin ve 200 kantar
gümüsten ibâret olan ordu hazinesinin ele
geçirilmesi düsünülürse, bu kadar büyük bir
hazine ile sadece memleketi teftis degil,
Yavuz'u maglub ettikten sonra, Istanbul'u
zaptetmek gayesiyle lüzumlu olan masraflari
karsilamak için böyle bir hazineyi beraberinde
getirdigi rivayet edilmektedir.Bütün bunlari bir
tarafa birakacak olsak dahi, kendisinin Kilis
yakilarindaki Merc-i Dâbik mevkiine gelmesi
artik bütün baris ümidlerini bosa çikarmisti.
Merci-i Dâbik'a,
Memlûk ordusundan sonra gelen Osmanli ordusunun
sag kolunda, Anadolu Beylerbeyi Zeynel Pasa, Sol
kolunda Rumeli Beylerbeyi Küçük Sinan Pasa,
merkezde de Kapikulu askerleriyle Yavuz Sultan
Selim yerlerini almis bulunuyorlardi. Ön tarafa
da zincirler ile birbirlerine baglanmis toplar
yerlestirilmisti. Osmanlilar, âdetleri üzerine
hilâl seklindeki harp nizamlarini burada da
uyguladilar. Osmanlilarin bu harp düzenine
karsilik Memlûk ordusunun sag kolunda Haleb
Nâibu's-saltanasi Hayir Bey, sol kolda Sam
Nâibu's-saltanasi Sibay, merkezde de Sultan
Gavri maiyetiyle cephe almislardi.
Iki taraf, 24
Agustos l5l6 (26 Receb 922 )'da Merc-i Dâbik'ta
karsilasir. Savasin ilk karsilasmasinda Hayirbey
kuvvetleriyle birlikte savasi terk edip kaçar.
Osmanlilar'in teknik üstünlüklerine dayanamayan
Memlûklar, kisa bir zamanda maglub olmuslardi.
Osmanli topçusu bu savasta büyük bir rol
oynamisti. Ordusu dagilan Kansu Gavri'ye dair
verilen haberler, birbirini tutmayan rivâyetler
seklinde karsimiza çiktamaktadirlar. Bununla
beraber en dogru gibi kabul edileni, Ömer
Satir'dan rivâyet edilen Ibrahim Gülsenî'nin
menakibinda nakledilen rivâyettir. Ona göre
savastan maglub çikan Kansu Gavri, Satir ve daha
birkaç kisi ile kaçarken çöle düsmüs, yorgunluk
ve bitkinlikten gece yattigi yerde ölüp
kalmistir.
Savasin
kazanilmasindan iki gün sonra Haleb'e dogru yola
çikan Pâdisah, iki günlük bir yolculugu
müteakiben Haleb yakinlarina gelir. Sultan
Selim, herhangi bir çatismaya girmeden burayi
teslim alir. Haleb, Selim'i merasimle karsilar.
Yavuz Sultan Selim, Haleb'de iken basta Abbasî
Halifesi el-Mütevekkil Alallah Ebû Abdullah
Muhammed ile üç mezhebin kadilarini kabul ederek
onlara karsi iyi muamelede bulunur. Muhtemelen
burada, Halife'den, hilâfet alamatlerini de alir.
l8 gün kadar Haleb yakininda kurdugu ordugâhinda
kalan müzaffer hükümdar, buraya vali olarak
Karaca Pasa'yi, kadi olarak da Çömlekçizâde
Kemal Çelebi'yi tayin eder.
Yavuz Sultan
Selim, Haleb Ulu Câmii'nde Cuma namazini eda
ederken hatib, Mekke ve Medine'nin hâkimi
mânasina gelen "Hâkimu'l-Haremeyn es-Serifeyn"
ünvaniyle hitab edince o, yerinden kalkip bu
elkabin yerine "Hâdimu'l-Haremeyn es-Serifeyn"
(Haremeyn'in hizmetkâri) kelimelerini telaffüzla
kendisine bu ünvanin verilmesini istemisti.
Hatib'in ayni sözleri tekrarlamasi üzerine çok
sevinen Yavuz Sultan Selim, l000 dukadan daha
fazla degeri olan kaftanini çikarip hatibe
giydirecek ve üzerinde namaz kildigi haliyi
kaldirip topraga secde edecektir. Böylece o,
Isâm tarihinde diyânetperverliginin ne kadar
üstün oldugunu gösterdigi gibi, Hz.
Peygamber'in, Sair Ka'b b. Züheyr'in kasidesine
(Kaside-i bürde) karsi bürdesini (hirka)
vermesini örnek alarak böyle bir harekette
bulunmustur. Bu hareket tarzi, Selim'in Islâm'a
ve Resûlullah'a ne kadar bagli oldugunun en
belig ve açik nümûnesidir ki bu,
Osmanogullari'nin en karekteristik vasfini
teskil eder. Yavuz için kullanilan bu ünvan,
kendisinden sonra gelen bütün Osmanli
hükümdarlari için de kullanilan önemli bir elkab
olmustur.
Yavuz Sultan
Selim, Hama ve Humus üzerinden Sam (Dimask)'a
dogru ilerler. Memlûkler tarafindan terk edilip
bosaltilan Sam, mesayih ve diger ileri
gelenlerce Osmanlilara teslim edilir. Sam'a
giren Yavuz Sultan Selim, burada iki gün kadar
kalir. Bu süre içinde ordusunu yeniden bir nizam
ve düzenlemeye tabi tuttugu gibi memleketin
ihtiyaçlari ile de ilgilenir. Bu arada Muhyiddin
el-Arabî'nin kabri yanina bir de câmi yaptirir.
Sultan Selim,
Osmanli idaresine geçen Suriye ve Lübnan
mintikalarini yeniden teskilâtlandirdigi bir
sirada, Güney Suriye ve Filistin'deki Safed,
Nablus, Kudüs Aclun ve Gazze gibi belli basli
sehirleri ele geçiren Vezir-i'azam Sinan Pasa,
Memlûk Devleti'nin Gazze Valisi Canberdî
Gazalî'yi maglub etmek suretiyle Osmanli
kuvvetlerine Misir yolunu açmis bulunuyordu.
Merc-i Dâbik
hezimetinden sonra, Misir'a kaçabilen bazi
Memlûk emirlerinin gayretleriyle Kahire'de
Memlûk Devleti'nin basina Tomanbay getirilmisti.
Memlûklar, Merci-i Dâbik muharebesinden sonra,
Osmanli hükümdarinin yaninda bulunan Halife
el-Mütevekkil yerine de el-Müstemsik'i halife
olarak tayin ettiler. Bu haber üzerine Yavuz
Sultan Selim,Tomanbay'a iki elçi gönderir.
Bunlar, Tomanbay'in, Sultan Selim'in
hâkimiyetini tanimak sartiyle Gazze'den öteye
olan Misir topraklarini Memlûklar'a birakmak
istedigini, bu ve daha baska sartlarla sulh (baris)
teklifinde bulunacaklardi. Mektubun tesirinde
kalan Tomanbay, Sultan Selim'in sartlarini kabul
edip sulh yapmak istediyse de yaninda bulunan
emirler, siddetle karsi koyarak bu teklifleri
reddederler. Onlara göre Suriye muvakkat olarak
Osmanli idaresine geçmisti. Yavuz, daha önce
Cengiz ogullarindan Hülagu ile Timur
hâdiselerinde oldugu gibi Misir üzerine
gelemeyecek, Suriye ve Filistin'den geri
dönecegini zannediyorlardi. Çünkü onlar, Hülagu
ile Timur'un yapamadigini, Selim'in
yapabilecegine inanmiyorlardi. Bu bakimdan,
Pâdisah'in, Anadolu'ya dönmesinden sonra zapt
edilen yerler, tekrar geri alinacakti. Olaylari
bu açidan degerlendiren Misir ümerasi,
Tomanbay'in muhalefetine ragmen Osmanli
elçilerini öldürmekten de çekinmez. Elçilerinin
Misirliar tarafindan öldürülmesi, artik buraya (Misir'a)
yapilacak seferi kaçinilmaz hâle getirir.
Bu arada, Sultan
Selim'in, Hayir Bay vâsitasiyle Misir
ümerasindan bazilari ile temasa geçip, lehinde
propaganda faaliyetlerine giristigi
anlasilmaktadir. Ancak bütün bu tesebbüs ve
faaliyetlerden bir sonuç alamayan Selim,
sür'atle ilerleyecek ve sirasiyle el-Aris, Hân
Yunus, Sâlihiyye ve Belbis'i zaptederek Kahire
önünde Matariye ile Cebel Ahmer arasinda bulunan
Ridâniye'ye ulasacaktir. Seferde hazir bulunan
müelliflere göre, cündîler (süvari) yaninda
sehir halkindan, Urban, Zenci ve Magriblilerden
mürekkeb 20 bin (kaynaklara göre 50 bin) kisilik
Memlûkler, Iskenderiye'de bulunan
Venediklilerden ve diger Batili'lardan top temin
etmek, siper ve hendek kazmak suretiyle tahkim
ettikleri Ridâniye'de Osmanlilarla yeniden
savasmak üzere tesebbüse geçmislerdi. Bu
maksatla, Kahire'nin kuzeyindeki el-Mukattam
dagindan baslayarak Nil Nehri'ne kadar uzanan
bir sahada mukavemete çalismislardir.
Misir üzerine
yürümek üzere Sam'dan ayrilan Sultan Selim,
Kudüs'ü ziyaret ettikten sonra Gazze'de bulunan
Osmanli ordusuna ulasir. l3 günde çölü katederek
Kahire'nin kuzey dogusunda ve bu sehrin çok
yakininda bulunan Ridâniye'ye varir. Burada
yapilacak muharebe, Merc-i Dâbik muharebesinden
daha zor ve tehlikeli idi. Zira Ridâniye
cephesi, 50 binle 20 bin arasindaki bir kuvvetle
ve biraz önce sözü edilen Frenklerden temin
edilen 200 kit'a topla, siper ve hendeklerle
tahkim edilmisti. Tomanbay, ecnebilerden top ve
topçu tedarik ederek Iskenderiye sahlindeki
toplari da buraya getirtmisti.
Savas, 22 Ocak
l5l7 (29 Zilhicce 922)'de Yavuz Sultan Selim'in
bizzat yaptigi plan geregi, Memlûk ordusunu
sasirtacak bir sekilde baslamisti. Bununla
beraber Misir ordusu da siddetle karsi koymustu.
O gün bitmeyen harb, ertesi günü ikindi vaktine
kadar devam eder. Muvaffakiyetten ümidini kesen
Memlûk Sultani Tomanbay, son bir ümid ile
Osmanli ordusunun merkezine hücum ederek Selim'i
yakalamak veya öldürmek istemisti. Fakat Yavuz,
o anda merkezde degil, el-Mukattam Dagi'ni
dolasan kuvvetlerin basinda bulunuyordu. O
sirada merkzde bulunan Vezir-i a'zam Hadim Sinan
Pasa ile Ramazan oglu Mahmud ve Yunus Bey'ler
maktul düsmüslerdi.Yeniçerilerin mukavemeti
üzerine geri çekilmek ve bir müddet sonra da
muvaffakiyetten ümidini keserek Said bölgesine
kaçmak zorunda kalan Tomanbay'i takib eden
Osmanli kuvvetleri, Kahire'nin bir kismini ele
geçirmeye muvaffak olurlar. Selim, üç gün sonra
yaninda halife ve dört mezebin kadilari oldugu
halde Kahire'ye girip Bulak'ta ordugâh kurar.
Öyle anlasiliyor ki, Osmanlilar, Ridaniye
savasini müteakip Kahire'yi bütünüyle ele
geçirmek üzere giristikleri tesebbüslerde büyük
zorluklarla karsilasmislar. Nitekim 27 - 28 Ocak
gecesi, yatsi namazindan sonra, on bin kisi ile
ansizin Selim'in karargâhina hücum eden Tomanbay,
Osmanlilarla siddetli çarpismalara girismis, iki
gece sonra yeniden girdigi Kahire'de hendekler
kazdirip barikatlar kurdurtmak suretiyle sokak
savaslarina baslamistir. Bunun üzerine yeni
Vezir-i a'zam Yunus Pasa, maiyetindeki yeniçeri
bölükleri ile, o dönemde dünyanin en büyük sehri
oldugu anlasilan Kahire'ye girerek sokak
savaslarina istirak eder. Bu arada Kahire'liler
de Osmanlilar'a karsi savasmis ve dar sokaklarda
damlardan Osmanli askerlerine tas ve benzer
seyler atmislardi. Bununla beraber, gerek
Tomanbay'in, gerekse halkin bütün çabalari,
Kahire'nin Osmanlilar'in eline geçmesine engel
olamadi. Bu çabalardan bir sonuç alamayacagini
anlayan Tomanbay, ele geçmemek için kadin
kiyafetine girip Kahire'yi terk eder. Tomanbay,
yedi kisi ile kaçip kurtulmus olmasina ragmen,
Misir'in diger ümerâsi, mukavemetten tamamiyle
ümidlerini kestikleri için gelip teslim oldular
ki, bunlarin içinde Canberdî Gazalî de vardi. Bu
son taarruzda Tomanbay, dörtbin telefat
verdikten baska, bir hayli de esir birakmisti.
Said taraflarina kaçtigi anlasilan Tomanbay'dan
aff edilmesi için mektuplar gelir. Bunun üzerine
kendisine emannâme gönderilip iki defa aff
edilir. Buna ragmen o, emannâme getiren hey'ete
itimad edemiyerek, hey'et azalarini öldürtür.
Delta
bölgesinde, basina topladigi üç bin kisiyle son
defa talihini denemeye kalkisan Tomanbay, bu
denemesinde de basarili olamaz. Yakalanmasi ile
ilgili görüslerin farklilik arzetmelerine ragmen
onun, müttefiklerinin ihanetine ugrayarak
Osmanlilara teslim edildigi belirtilir. Sultan
Selim, önceleri kendisine hürmet ederek onu,
hükümdarlara yarasir bir sekilde agirlar. Bu
arada onu, Misir valisi veya Anadolu'da
kendisine kayd-i hayat sartiyla ( ölünceye kadar
) bir sancak vermeyi düsündügü belirtilir.
Bununla beraber, kendisini seven Misir halkinin
"Allah, Tomanbay'a yardim etsin" gibi sözlerle
onun lehinde gösterilerde bulunmalari ve Hayir
Bey ile Canberdî Gazalî'nin israrlari
neticesinde l5l7 senesi Nisan ayi baslarinda
idamina ferman çikar. Bunun üzerine Tomanbay,
Sehsüvar oglu Ali Bey'e teslim edilir. Ali Bey,
2l Rebiülevvel 923 (l3 Nisan l5l7)'de günümüzde
de ayni isimle anilan "Bâbu Züveyle" denilen
yerde onu asarak idam eder. Idam için adi geçen
yerin seçilmesinin bir sebebi vardi. O da
Memlûklarin, daha önce Ali Bey'in babasini
burada asmis olmalariydi.
Sultan Selim,
Tomanbay'in cenazesinin, bir hükümdarin cenazesi
gibi defn edilmesini ve ona gereken sayginin
gösterilmesini emretmisti. Seim, Misir
Baskadisi'nin imamlik yaptgi cenaze namazina
bizzat istirak eder. Müteveffanin ruhu için üç
gün fakirlere altin ve yiyecek dagitip
in'amlarda bulunur.
Tomanbay'in
ölümünden sonra Suriye gibi Misir da
Osmanlilarin bir eyâleti haline gelmisti. Sultan
Selim, burada itaatlerini arzetmeye gelen
hey'etleri kabul etmisti. Bu hey'etler içinde en
önemli olani, Haremeyn Serifi Ebu'l-Berekât b.
Muhammed'in, Sultan Selim'i tebrik için oglu Ebû
Nümey'in basinda buundugu hey'et idi. Ebu'l-Berekât,
oglu vâsitasiyle Ka'be'nin anahtarlari yaninda
bazi mukaddes emânetler ve hediyelerle
göndermisti. Ebû Nümey'e, büyük ikramlarda
bulunuldu. Ebû Nümey, l5l7 senesi Mayis ayinin
sonlarina dogru Pâdisah tarafindan kabul edildi.
Bu kabul esnasinda o, babasinin Memlûk
idaresinden çektigi eziyetleri anlatti. Haremeyn
Serifi, Memlûk Sultanlari'na karsi duydugu
memnuniyetsizlik ile Sultan Selim'in, Suriye'de
mukaddes mahallere karsi göstermis oldugu büyük
alaka ve ihtimam sebebiyle, severek Osmanli
idaresine girmis, Sultan Selim'in adini hutbede
zikretmeye âmade bulundugunu bildirmisti. Sultan
Selim tarafindan iyi karsilanmis olan Ebû Nümey,
zengin hediyelerle geri dönmüstü. Bu arada,
Haremeyn fukarasina dagitilmak üzere gemilerle
bölgeye zahire ile 200 bin dinar gönderilmisti.
Hoca Saadeddin, Haremeyn'e gönderilen yardim
için su ifadeleri kullanir: "Haremeyn-i Serifeyn
mücavirlerine mebâlig-i mevfûre gönderüp idrar-i
müteariflerini müdaaf eylediler. Ve gestilerle
(gemilerle) nihayetsiz gallat ve hububat
gönderdiler. Ve kudat-i Misir'dan (Misir
kadilarindan) mezid-i istikamet ve tedyin birle
tayin buyrulan iki kadi ile 200 bin mikdari
dinar-i kâmilu'l-ayâr gönderüp ma'rifet-i nüzzâr
ve küttâb ile Haremeyn-i Muhteremeyn fukarasina
tevzi' ettirdiler." Ilk defa olarak hac kervâni
( Sürre ), Sultan Selim'in, Sam'dan Ka'be için
gönderdigi bir örtüyü hâmilen Hicaz'a hareket
etmistir. Bu tarihten (h. 923 / m. l5l7)
itibaren Osmanli Sultanlari "Hâdimu'l-Haremeyn
es-Serifeyn" (Haremeyn'in Hizmetçileri) ünvanini
aldilar. Bu ünvan, Osmanli Pâdisahlarina hem
Islâm, hem de Hiristiyan âleminde büyük bir
itibar te'min etmisti. Bu esnada elçilik
vazifesi ile gelen hey'etlerden biri de Venedik
hey'eti idi. Hey'etin vazifesi o ana kadar
Kibris için memlûklere vermekte oldugu vergiyi,
Memlûklerden saglamis oldugu imtiyazlar baki
kalmak üzere, Osmanlilara vermek hususunda
müzakerelerde bulunmak idi. Bu hey'et, ayni
zamanda, Venediklilerin Osmanlilara karsi
Kölemenlere yardimda bulundugu töhmetini de redd
ederek, devletini bu hususta müdafaa edecekti.
Yavuz Sultan
Selim, ikamet etmek için Kahire'de bir kösk insa
ettirir. O, burada kaldigi müddet zarfinda bu
köskte ikamet eder. Mayis sonlarinda Pîrî Pasa
komutasinda gelen Osmanli donanmasini teftis
etmek üzere, Iskenderiye'ye bir seyahatta
bulunmus olan Selim, l2 Haziran'da Kahire'ye
dönerek burada üç ay kaldiktan sonra l0 Eylül'de
Hayirbey'i vali olarak tayin ederek Misir'dan
ayrilir. Böylece, Misir'a geldigi ilk gün ile,
ayrilis günü olan 23 Saban 923 (l0 Eylül l5l7)'a
kadar 8 ay Misir'da ikamet etmis olur.
Pâdisah'in, Misir'da bu kadar uzun müddet
kalmasi, belki de yeni yerlerin ilhaki içindi.
Fakat Misir'da fazla kalmaktan dolayi usanmis
olan "erkân ve a'yan ve ashab-i divan"
Istanbul'a dönmek istiyordu. Bunlar, Yavuz'un
ulemaya gösterdigi saygiyi da dikkate alarak o
dönemde Anadolu Kadiaskeri olan Kemal
Pasazâde'ye müracaatla Pâdisah'i ikna etmesini
rica ederler. Bunun üzerine bir gün, gezinti
esnasinda Pâdisah, etrafta neler konusuluyor
dedigi zaman Kemal Pasazâde firsati kaçirmamis
ve askerin dönme arzusunda oldugunu söyleyerek:
"Sultanim,
askerlerin Nil'den davarlarini suluyorlardi. O
askerlerden birinin su türküyü söyledigini
duydum" der ve askerin isteklerini, türkülerle
dile getirdigini açiklayarak, türkünün metnini
su sekilde Pâdisah'a arzeder:
"Nemiz kaldi
bizim mülk-i Arab'da
Nice bir dururuz
Sam u Haleb'de
Cihan halki kamu
ays ü tarabda
Gel gel ahi ,
gidelim Rûm illerine"
Efkâr-i
umûmiyenin görüsüne tercüman olan bu türkü,
aslinda o anda bizzat Kemal Pasazâde'nin kendi
dilinden nakledilmis sözleriydi. Gerçi hükümdar
da bunu anlamakta gecikmemisti. Bu sebeple
birkaç gün sonraki bir sohbet esnasinda Pâdisah:
"Geçen gün söyledigin türkü senin ihtirâin
miydi?" diye sorunca, Kadiasker Kemal Pasazâde
çok rahat ve cesûrâne bir sekilde "evet" der.
Böyle bir cevab karsisinda belki de
hiddetlenecegi tahmin edilecek olan Pâdisah, bu
itirafa karsilik 500 duka altin ihsan etmekle
cevap vermis olur. Kaynaklarda bu olay su
ifadelerle nakledilir. Bir gün yine yolda sohbet
ederlerken Pâdisah, Kemâl Pasazâde'ye sorar :
Tokat'li Molla
Lütfi hocaniz imis, ilim ve irfani yüksek
degerli bir ilim adami iken katline sebep ne
oldu? Kemâl Pasazâde bu soruya su cevabi verir:
" Hased-i akran belâsina ugradi. Tam bir âlim,
kâmil, salih ve dindar bir kisi iken düsmani
çogalib hased ettiler ve katline sebep oldular.
Bu duruma üzülen hükümdar, onun sakaci biri
oldugunu, zaman zaman öyle sakalar yaparmis ki,
isitenler gerçek zannedermis. Siz de üstâdiniz
gibi öyle sakalar yapmazmisiniz ki, gerçek
zannedilsin? diye sorunca Kemal Pasazâde:
"Biz, geçen gün
siramizi savdik, simdi sira Pâdisahimiz
hazretlerinindir." cevabini verince, Yavuz Sutan
Selim düsünür ve der ki:
"Yoksa, geçen
gün, yeniçeriler agzindan söylenen o kita, öyle
bir saka miydi? Yani yeniçeriler agzindan siz mi
uydurdunuz?" Bu söz üzerine Kemâl Pasazâde:
"Evet, dogrusu,
Pâdisahimizin buyurduklari gibidir" der. Pâdisah,
hosuna giden bu açik ve cesurâne sözü karsisinda
Kemal Pasazâde'ye yukarida belirtilen ihsanlarda
bulunur.
Yavuz Sultan
Selim, Misir'da kaldigi süre içinde mahallî bazi
islâhatlarda bulundu. Bu meyanda o, Suriye ile
Misir'in toprak ve vergi islerini bir sisteme
baglayarak düzene sokar. Gerçi Osmanlilar, bir
kisim Türk ve Islâm devletlerinden zapt ve ilhak
ettikleri devletlerin büyük bir kisminda bazan
eski kanunlari hiç degistirmeden ve eski
isimleri ile muhafaza ediyorlardi. Bununla
beraber, özellikle vergi konusunda halk için bir
çesit zulüm niteligini tasiyan vergileri "Fena
bid'atlar" addederek ortadan kaldiriyorlardi.
Memlûk
Sultanligi'nin ortadan kalkmasi, Osmanli
Devleti'ne Asya Kit'asin'da Suriye, Filistin ve
el-Cezire ile Hicaz'i, Afrika'da ise Misir gibi
stratejik önemi büyük ve mamur bir bölgeyi
kazandirdi. Böylece, Kizil Deniz'in karsilikli
iki sahiline de sâhip olan Osmanlilar, Hind ve
Ak Deniz arasindaki Kizil Deniz ticaret yoluna
hâkim olmuslardi. Böylece, Arabistan,
Haremeyni's-Serifeyn, Zebid, Aden, Yemen,
Habesistan, Said, Nubye, Magrib'e kadar, Umman
sahilinden Firat ve Bagdad'a kadar olan
memleketlerin emir ve sultanlari Yavuz Selim'in
emrine girmis oluyorlardi. Böylece Yavuz Sultan
Selim, atalarinin kurduklari devlete büyük bir
katkida bulunmus oluyordu. O, Fâtih Sultan
Mehmed tarafindan daha iyi bir sekilde
gelistirilen orduyu kullanarak, gerek onun ve
gerekse II. Bâyezid'in stratejik ve idarî
temellerinden yararlanarak Safevîleri yenmekle
de kalmamis, ayni zamanda Müslüman devletlerin
önemli bir kismini da kendine baglamisti.
Sultan Selim,
Istanbul'a hareket etmeden önce idarî bir tedbir
olmak üzere Kahire'deki bazi hükümdar
ogullariyla, halife ve akrabalarini, nüfuzlu
âlim, seyh ve beylerden, ileride tehlike
arzedebilecek olanlari Istanbul'a göndermisti.
Istanbul'a gönderilenler arasinda Misir'daki
Abbasî Halifesi III. Mütevekkil Alallah ile
amcasi Halil'in ogullari ve Sultan Kansu
Gavrî'nin oglu Mehmed de vardi. Bu arada o,
kütüphânelerdeki kiymetli bazi eserler ile mimar
ve san'atkârlardan bir kismini da Istanbul'a
göndermisti. Bu nakillerin tamami, deniz yoluyla
yapilmisti. Selim, bilgili bir kimseden Misir
pramitleri ile Nil hakkinda bilgi almisti ki, bu
zata karsi büyük bir saygi besleyip ona
ikramlarda bulundu.
Daha önce de,
biraz temas edildigi gibi, Yavuz Sultan Selim,
iyi tahsil görmüs, müsait zamanlarda vaktini
okuyup arastirmakla geçiren âlim bir hükümdardi.
Kendisi, tasavvufun "vahdet-i vücud" felsefesini
begendiginden, bu felsefenin Anadolu'da
yayilmasini temin eden ve "Seyh-i Ekber" nâmiyle
söhret kazanmis olan Muhyiddin ibnu'l-Arabi'ye
karsi büyük bir hürmeti vardi. Merc-i Dâbik
zaferinden sonra Sam'a girdigi vakit, "Seyh-i
Ekber"in kabrini sormus ve bazilari tarafindan "Seyh-i
Ekfer" (en büyük kâfir) diye tahkir edilen bu
büyük zâtin kabrini buldurmustu. Misir dönüsünde
dört ay kadar Sam'daki ikameti esnasinda seyhin
kabrine türbe ve yanina bir de câmi ile her gün
fakirlere yemek dagitmak üzere bir de imâret
yapilmasini emretmisti. Bu insaat öyle sür'atli
yapilmaliydi ki, kendisi henüz buradan hareket
etmeden önce bitmeliydi. Filhakika, mimarlarla
usta ve ameleden bir kismi, gece çalismak
suretiyle bunlari tamamlamislardi. Yavuz bu
câmide ilk Cuma namazini kilmis ve vakiflarini
tertib ettirerek vaaz ile Kur'an okumaya me'mur
görevliler de tayin etmisti.
Sam'dan sonra
yoluna devam eden Yavuz Sultan Selim, 22 Safer
924 (5 Mart l5l8) tarihinde Haleb'e gelir. Iki
ay kadar Haleb'de kalan Selim, iki ayda da
Istanbul'a gelir. Merasim ve tantanai
karsilamalardan pek hoslanmadigi anlasilan Yavuz
Sutan Selim, törenle karsilanmamak için, gece
gizlice Topkapi Sarayi'na gelir. Istanbul'da on
(veya yirmi) gün kadar kalan Yavuz Selim, 27
Receb (4 Agustos)'de payitahttan ayrilarak
Edirne'ye hareket eder. Pâdisah'in Edirne'ye
gelmesinden dokuz gün sonra Sehzâde Süleyman,
gelirine 500 bin akça ilave edilmis oldugu halde
babasi ile vedalasarak geldigi Saruhan
Sancagi'na tekrar döner. Selim, Edirne'de
bulundugu sirada Venedik, Macar ve Ispanya gibi
Avrupa devletleriyle muâhedeleri yenilemistir.
Sultan'in, Avrupa devletlerine karsi sulh
siyâseti takib edisi, herhalde yeni bir Iran
seferine çikmasi ile izah edilebilir.
YAVUZ SULTAN
SELIM'IN BATI SIYASETI
Yavuz Sultan
Selim'in, Bati devletleri ile olan
münasebetleri, onun hükümdarlik makamina
geçmesiyle birlikte, cülûsu tebrik için gelen
komsu devletlerin elçileri ile baslamisti. Bu
münasebetlerin baslangici ise onun, babasina
karsi giristigi hareket esnasinda, Rumeli'de bir
sancak istemesi ve Hiristiyanlarla mücadele
edebilmesi için burada sayilari 25 bine ulasacak
bir askerî birlik toplamasi ile olmustu
denebilir. Zira onun tahta çikisi esnasinda
Avrupa'li hükümdarlar, hem cülûsu tebrik etmek
hem de mümkün olursa eski anlasmalari yenilemek
üzere elçilerini göndermislerdi. Fakat, Sehzâde
Ahmed'in çikardigi isyandan dolayi hemen
Anadolu'ya geçmek zorunda kaldigi için gelen
veya gelecek olan elçilerle fazla
ilgilenemiyordu. Bununla beraber, kendisini
selamlamak ve himâyesini taleb etmek üzere
gelmis olan Raguza elçilerini fazla bekletmemis
ve eskiden beri Osmanlilara vergi veren bu
cumhuriyetin temsilcilerine Bursa'da eski
imtiyazlarini taniyan bir ahidnâme vermisti.
l5l2'de verilen bu ahidnâmede Sultan Selim,
Raguza'lilarin verecekleri vergiler için
"buyurdum ki, sâbika babam tâbe serâhu zamaninda
verdikleri l2500 filori sâl be sâl (her sene)
âdet-i kadime üzre elçileriyle dergâh-i muallama
göndereler" diyordu.
Pâdisah, diger
devlet elçileri ile de gerekli anlasmalari
imzalamayi faydali buluyordu. Çünkü Anadolu'da
bir müddetten beri Kizilbaslarin çikardiklari
karisikliklari ve onlari tahrik eden Safevî
Devleti'ni dikkate almadan Bati'ya yönelmek
akillica ve dogru bir hareket olmazdi. Bu
sebepten dolayi bütün Bati'li devletlerle dostça
münasebetlerde bulunmayi lüzûmlu sayan Yavuz
Sultan Selim, bu anlayisin bir sonucu olarak
onlarin elçilerine karsi mültefit davranmis, bu
arada Eflâk ve Bogdan'in gönderdigi hediyeleri
kabul ettigi gibi, babasinin zamaninda, Bogdan
Beyi ile imzalanmis olan anlasmayi da
yenilemisti. Bu muahede ile Bogdan kendisini Bâb-i
Humâyun'un tabii ve haraçgüzâri saymisti.
OSMANLI -
VENEDIK MÜNASEBETLERI
Olaylarin
cereyan tarzindan anlasildigina göre, bu dönemde
Osmanlilarin önemli telakki ettikleri devlet,
Venedik idi. Zira Yavuz Selim, daha tahta çikar
çikmaz, Venedik hükümet reisine bir mektup
göndermis, bu mektupta özellikle II. Bâyezid'in,
kendi istegiyle hükümdarliktan ayrildigini
belirtmisti. Pâdisah'in, mektubunu götüren Semiz
Çavus, kalabalik bir maiyet ile Venedik'e gidip
Sark'a (Dogu) yakisir bir debdebe izhar etmisti.
Bu zât, on asilzâde tarafindan senatoya
götürülmüstü. Bu durum, Venediklilerin, Osmanli
elçisine karsi çok samimi davrandiklarini
göstermektedir. Buna karsilik, cülûsu tebrike
gelmis olan Venidk elçisi Nicolo Giustianiani'ye
de Pâdisah büyük iltifatlarda bulunmus, hatta
onu, Sehzâde Ahmed'in isyanini bastirmak üzere
Anadolu'ya giderken, Bursa'ya kadar beraberinde
götürmüstü. Iste karsilikli dostluk ve itimad
belirtileri gibi sayabilecegimiz bu hareketlerin
iki taraf için de bir mânasi olmaliydi.
Muhtemelen Osmanlilar, bu tarzdaki
hareketleriyle, Dogu'ya yapmayi düsündükleri
sefer esnasinda, Venedik'ten gelebilecek olan
tehlikeleri önlemek, Adriyatik, Ege ve Akdeniz
kiyilarindaki topraklarinin güvenligini saglamak
istiyorlardi. Venediklilere gelince onlar da,
Osmanlilar ile baris halinde bulunmayi, birçok
yönden faydali görmüs olmalilar. Çünkü her
seyden önce Santa - Maura önündeki Türk gemileri
ile Mustafa Pasa idaresinde Apulya'ya
göderilecegi söylenen ve Avlonya'da
hazirlanmakta bulunan ll0 hafif ve 30 agir
gemiden mürekkeb olan filo, onlar için bir
endise konusu idi. Ayrica Sultan II. Bâyezid
zamaninda Osmanlilara karsi giristigi mücadele,
Venedik'i ma'nen ve maddeten o kadar sarsmisti
ki, bundan sonra Osmanlilarla dost kalmayi
menfaatlarina daha uygun görüyordu. Bu yüzden
Venedik, Antonio Giustiniani adindaki bir
elçisini Osmanlilara gönderdi. Edirne'ye gelen
ve Venedik Cumhuriyeti'nin, Osmanli Devleti
hakkindaki saadet temennilerini bildiren bu zat,
Pâdisah tarafindan iyi karsilanmakla beraber,
yapilmasi düsünülen anlasma, kolayca imza
edilemedi. Ayrica, Istanbul'da anlasma
müzakerelerinin devam ettigi siralarda Osmanli
kuvvetleri, Venediklilerin yardimda bulundugu
Hirvat Bani J. Johan'in arazisini bastan basa
çigneyip iki bin Hiristiyani alip götürürler.
Bununla beraber iki devlet arasinda l7 Ekim l5l3
'de imzalanan anlasma ile Venedikliler bütün
isteklerini elde edememekle birlikte, II.
Bâyezid zamaninda kendileri için taninmis olan
ticarî imtiyazlari yeniden elde ederler. Bu
durum, Venedik için çok iyi olmustu. Çünkü
devamli savaslardan dolayi bosalmis olan
hazinesini ancak bu suretle doldurabilirdi.
Bundan baska Osmanlilarin her konuda kendilerine
yardim edeceklerini umuyorlardi. Nitekim bundan
sonra iki devlet arasinda Napoli aleyhine olmak
üzere çok ilgi çekici müzakereler cereyan
edecektir. Bu arada Venedik de, Sah Ismail'in
israrla istedigi yardimi red eder. Hatta,
Papa'nin va'd ettigi büyük ve önemli menfaatleri
de dikkate alip Osmanlilar aleyhine harekete
geçmez. Aksine Çaldiran zaferinden dolayi
Yavuz'u tebrik eder. Böylece, Osmanlilar ile
Venedik arasinda uzunca bir süre devam edecek
olan dostluk münasebetleri gelistirilmis olur.
Bunun üzerine iki devlet arasinda l5l7 tarihinde
yeni bir anlasma imzalanir.
OSMANLI -
MACAR MÜNASEBETLERI
Osmanli Venedik
münasebetlerinden bahsedilirken temas edildigi
gibi, Venedik elçisinin Edirne'ye ulastigi
siralarda, bir Macar elçisi de gelmisti. Bu
elçi, II. Bâyezid zamaninda imzalanmis bulunan
ve kisa bir zaman önce, Osmanlilarin Sava Nehri
kiyilarina yaklasmalarini bahane ile zedelenen
mütarekeyi yenilemek için müzakerelere
girisecekti. Halbuki bu elçinin yolda bulundugu
siralarda Wesprim Piskoposu Peter Berislo, Sava
ve Unna arasindaki Türklere hücum ederek 2000
kadar Müslümani öldürmüstü. Bununla beraber daha
sonralari da Macaristan'la olan siyasî
münâsebetleri ihlal edecek küçük bazi hudud
çekismeleri devam ettiyse de bunlar, harple
sonuçlanacak bir hâdiseye sebep olmadi. Su kadar
varki Macaristan, Osmanlilar'a karsi büsbütün
hazirliksiz kalmak da istemiyordu. Bu sebeple
Papa'dan hem para hem de Osmanlilara karsi bütün
Avrupa devletlerinin müsterek bir harekette
bulunmalarini saglamak için ricada bulundu. ll
Mart l5l3'te papalik makamina oturan ve Medici
ailesine mensub olan Papa X. Leo, kendinden önce
bu makami isgal edenler gibi bütün Bati âlemini
Türklere karsi ayaklandirmaya çalisan bir
insandi. Papa'nin, Türklere karsi duydugu
düsmanligin asil sebebini, Tunus'lu veya Türk
denizcilerinin hareketlerinden dolayi degil,
Osmanli Devleti'nin kurulusundan beri, gittikçe
güçlenip kuvvet kazanan ve Bati'yi tehdid eden
Müslümanliga karsi duyulan kin, nefret ve bunun
sonucu olarak da Osmanlilari Bati topraklarindan
sürüp çikarma teskil ediyordu. Onun için bu ise
gönül verenlerden birisi olarak görülen Papa X.
Leo'nun, papalik makamina geçer geçmez, hemen
bütün Hiristiyan prenslere, Alman Imparatoru
Maximilian'a, Polonya ve Ingiltere krallarina,
Rodos Üstad-i A'zamina ve Liefland'da Alman
sövalyeleri reisine gönderdigi bir çok mektup,
bu konuda yeterli delilleri teskil
etmektedirler. Ayrica, rönesans fikirlerini
tasiyanlarin çogu da, bir takim güzel yazilarla,
eski Yunan topraklarinin, barbar saydiklari
Müslüman Türklerden, kurtarilmasini istiyorlardi.
Papa, zaten bütün kuvveti ile bu isin pesinde
idi. Kardinallari vasitasiyle yaptigi Haçli
propagandasi, özellikle Macaristan'da tesirini
gösterir. Bunun sonucu olarak binlerce çiftçi
büyük gruplar halinde toplanir. Fakat bunlar,
ciddi bir sevk ve idareden mahrum olduklarindan,
alt seviyedeki rahiplerin tesvik ve tahrikleri
ile etrafa ölüm ve dehset saçarak kendi
vatanlarinda bile birçok sato, köy ve bölgeyi
harabeye çevirirler. Papa'nin, birçok Avrupa
ülkesine çagrida bulunarak bir Haçli seferi
düzenlemek istemesi ve l6 Mart l5l7'de
Lateran'da toplanan rûhanî meclis (concilium) te
önemli kararlar aldirarak, Osmanli Devleti'nin
istilasi ile ilgili teferruatli noktalari bile
tesbit ettirmis olmasina ragmen, bir netice
alinamamisti.
Avrupa'nin
içinde bulundugu karisik duruma iyice vâkif olan
Sultan Selim, bundanfaydalanmasini bilmis, komsu
devletler ile iyi geçinerek Sark'in karisik
islerini endisesiz bir sekilde halletmeye
muvaffak olmustu. Nitekim bu sebeple Ragusa (Dubrovnik
)'ya karsi bile mülayim davranilmis, bir ara
gümrük vergisi % 5'e çikarilmis ise de, bilahere
eskiden oldugu gibi % 2'ye indirilmisti.
Yavuz'dan önce
(l499), Kirim Hani Mengli Giray'in tavassutu ile
baslamis bulunan Osmanli - Rus ticarî
münasebetleri, bazi tesebbüslere ragmen bu
devirde pek inkisaf edememisti. Bununla beraber,
mevcud eski anlasmalara riayet edilecegi yeniden
tasdik edilmisti.
Yavuz Sultan
Selim, karsilikli sinir ihlallerine ragmen
Macarlarla savasa girmek istemiyordu. Onun, bazi
meseleleri büyütmeyerek barisa meyilli olmasi,
Macar Krali ile akrabasi olan Polonya Krali'ni
memnun etmis olmali ki, l5l9 yilinda
Osmanlilarla Poloyalilar arasinda bir baris
antlasmasi imzalanmisti. Bütün dostlarinin bir
yil içinde girebilecegi maddesini de ihtiva eden
bu antlasma ile Yavuz, takip etmek istedigi
baris politikasini bütün bir Bati dünyasina ilan
etmis oluyordu. Nitekim bu hükme uyarak l5l9
baharinda Macarlar, Osmanlilarla üç yillik bir
mütareke imzaladilar.
YAVUZ SULTAN
SELIM'IN ÖLÜMÜ
Memlûk
Devleti'ni ortadan kaldirip güney ve bir manada
da güney dogu cephesini emniyet altina alan
Yavuz Sultan Selim, artik Avrupa isleri ile
yakindan ilgilenebilirdi. Zira, Papa X. Leo'nun,
papalik makamina gelisinden sonra Hiristiyanlik
âleminin fikir, düsünce ve hareketlerinde,
Osmanlilar aleyhinde büyük bir degisiklik
meydana gelmisti. Bu düsmanligin farkinda olan
ve aleyhinde meydana geen degisiklik ile ilgili
hareketleri çok yakindan takib eden Yavuz Sultan
Selim, Papa'nin, kendileri aleyhinde olmak üzere
birlesik bir Haçli ordusu hazirlamak için
Avusturya, Fransa, Ingiltere ve Ispanya
devletlerine birer kardinal gönderdigini
biliyordu. O, ülkesinin genis sahillere sahip
olmasindan dolayi yapilacak herhangi bir
tecavüzü önlemek için donanmaya büyük bir
ehemmiyet veriyordu. Bununla beraber onun, Haçli
ordusuna karsi alacagi tedbirleri sadece donanma
insasiyle sinirli saymamak gerekir. Zira l5l9'da
Kamama Kilisesi ile Hiristiyan ziyaretçlerinin
vergi muafiyetleri hakkinda görüsmek üzere
Istanbul'a gelen Ispanya elçisi ile konusan
Pâdisah, elçiye, sayet Ispanya Krali kendisi ile
anlasmak istiyorsa murahhaslarini göndermesini
beyan etmek suretiyle Papa'nin gerçeklestirmek
istedigi ittifaktan onu ayirmak istiyordu. O,
bununla da yetinmeyerek Macaristan'la olan
mütarekeyi uzatmis, Venediklilerin, Kibris için
vermekte olduklari vergiyi getiren elçiyi
huzuruna kabul etmis ve alisilagelmis protokolun
hilafina elçi ile konusarak, Venedik Devleti'nin
antlasmalara bagli kalip bunlara riayet ettigi
sürece kendileri ile baris halinde bulunacagini
belirtmisti.

Johann
Johansson'un meshur Osmanli haritasi
Siyasî çabalari
ile Haçli ordusunu durdurmayi planlayan Yavuz
Sultan Selim, öteden beri Avrupa'ya karsi
girisecegi bir sefer için büyük bir donanmaya
ihtiyaç oldugunu biliyordu. Bu sebeple o, askerî
faaliyetlerine hiz vermekten geri kalmiyordu. Bu
maksatla Haliç'te daha önce Bizans tersanesi
olarak kullanilan yerde, Fâtih'in insa ettirmis
oldugu eski tersaneyi Kagithâne'ye kadar
genisleterek 300 kadar insaat tezgâhini (Göz)
ihtiva edecek bir sekilde büyütmüstü. Böyle siki
bir çalisma sonunda Istanbul ve Çanakkale'de 250
gemiden mürekkeb bir donanma, savasa hazir hale
gelmisti. Anadolu'da ise birçok topla takviye
edilmis 60 binden fazla asker toplanmisti. Hiç
kimsenin nereye çarpilacagini bilemedigi bu
seferin Hiristiyan bir devlet için oldugu zanni
uyanmisti. Bu hazirliklar, belki de Roma'da
gerçeklesilmesine çalisilan Haçli seferini
karsilamak için yapiliyordu. Bununla beraber
hazirliklarin bilhassa Rodos için oldugu kanaati
yaygin bir hal almisti. Böyle bir kanaatin
yayilmasinin hakli sebepleri de yok degildi.
Nitekim Rodos'un, korsanlar ile hirsizlar duragi
ve barinagi olmasi, bu sebeplerin basinda
geliyordu. Osmanli Devleti, Akdeniz'de ticaret
yapan Müslüman gemilerine saldiran bu
hirsizlarla, Misir'in alinmasindan sonra daha
çok ilgilenmek zorunda idi. Zira Rodos, güven
altinda bulunmasi icab eden Istanbul -
Iskenderiye ticaret yolunun üzerinde idi.
Vezirler de "Su Akdeniz, sadece Devlet-i
Aliyye'ye bir mersâ (liman) olabilir" demek
suretiyle Pâdisah'i Rodos'un fethine tesvik
ediyorlardi. Bununla beraber o, Fâtih Sultan
Mehmed zamaninda oldugu gibi kötü bir netice ile
karsilasmamak için hazirliklarin daha fazla
olmasini vezirlerine ihtar ederek: " Benim
muradim bir kisver (memleket, ülke) almaktir.
Siz beni, bir hirsiz kalesi almaya tergib
edersiz" der. Bununla beraber bu sefer için kaç
aylik tedarik gördünüz diye sordugunda Pirî
Pasa: "Dört aylik" diye cevap verir. O, bunun
kifayet etmeyecegini söyleyerek fikrini
açiklamak suretiyle kale muhasaralarindan
hoslanmadigini , meydan muharebelerinin
sonuçlarinin daha büyük ve mesakkatlerinin daha
az oldugunu söyleyerek âdeta keramet sahibi gibi
" Bizüm simden gerü sefer-i ahiretten gayri
seferümüz yoktur" demisti. Bu, birbirinden
parlak ve büyük zaferler kazanan bir insanin,
bunlari asacak bir sefer yapamayacagi ve
tarihteki azametinin gölgelenecegi ihtimalini
düsünmesidir ki, Sultan'in, sorumluluk hususunda
dahi sahikaya ulastigini gösteren bir delildir.
Gerçekten de o, yapilan sefer hazirliklari
hakkinda ilgililerden bilgi alip dört aylik
barutun bulundugunu ögrenince bunu yetersiz
görmüs ve Hoca Sa'düddin'in ifadesiyle "bu gûna
tedâbir-i vâhiye ile ben sefer itmem ve kimse
sözü ile yola gitmem ve bi'l-cümle bize sefer
yok, meger sefer-i âhiret" demek suretiyle,
artik maddî ve dünyevî seferler için degil,
manevî ve âhiret yolculuguna hazirlanip
Allah'ina kavusmak üzere oldugunu,
etrafindakilere bildirmek ister gibiydi.
Sultan Selim,
Vezir-i A'zam'i Kapikulu askerleriyle Edirne'ye
gönderdikten sonra kendisi de Agustos l520'de (2
Saban 926) Edirne'ye dogru yola çikar.
Rahatsizdi. Zira iki omuzunun sag tarafina yakin
kisminda bir çiban çikmisti. Halk arasinda
yanikara olarak isimlendirien bu çiban, "Sirpençe"
ismiyle bilinmektedir. Hoca Sa'düddin, Yavuz
Sultan Selim'in ölümüne sebep olan çiban
hakkinda tafsilatli bilgiler vermekle beraber
biz, olayi günümüzün ifadesiyle kisaca nakl
etmek istiyoruz:
Yavuz Sultan
Selim, Edirne'ye harekete karar verdikten sonra
bir gün musahibi Hasan Can'la saray bahçesine
inmis, dönüsünde yokusu çikarken Hasan Can'a
sirtina bir seyin battigini söyleyince Hasan
Can, elini hükümdarin sirtina sokmus ve fakat
bir sey bulamamis, ancak ikinci sefer yine ayni
seyden sikâyet edilince o zaman Hasan Can,
sultanin dügmelerini çözüp sirtinda henüz bas
vermis, etrafi kizarmis ve tam olgunlasmamis
sert bir çiban görür. Bunu Sultan Selim'e
söyleyince o, çibani sikmasini istemisse de
Hasan Can: "Pâdisahim, büyük bir çibandir, henüz
hamdir, zorlamak caiz degildir, bir münasib
merhem koyalim" deyince Sultan Selim "Biz Çelebi
degiliz ki, bir çiban için cerrahlara müracaat
edelim" cevabini vermisti. O geceyi izdirab
içinde geçiren Hünkâr, ertesi gün hamama giderek
orada çibani siktirip zedeletmis. Fakat bu da
izdirabini artirmaktan baska ise yaramamisti.
Bunun üzerine Hasan Can'a "Seni dinlemedik amma
kendimizi helâk ettik" deyip çibanin macerasini
anlatinca Hasan Can "neredeyse aklim basimdan
gidiyordu" diyecektir. Bütün bu sikintilara
ragmen Pâdisah, Edirne seferi daha önce
kararlastirildigi için geri dönmeyerek hasta
oldugu halde 2 Saban 926'da çadira çikar.
Sultan Selim'in
hastaligi yüzünden yollarda agir gidiliyor ve
bazi menzillerde fazla kaliniyordu. Yavuz,
Çorlu'da kirk gün Bashekim Ahmed Çelebi
tarafindan tedavi edildi. Yara büyüyüp açilmisti.
Pâdisah, hareket edemiyecek kadar takatsiz
düsmüstü. Iki aya yakin ( Lütfi Pasa, 284'te 47
gün) devam eden tedaviden ve adeta kendisinden
ümidini kesince Edirne'de bulunan Vezir-i a'zam
Pirî Mehmed Pasa ile vezir Mustafa Pasa'yi ve
Rumeli beylerbeyi Ahmed Pasa (Hain Ahmed
Pasa)'yi acele yanina çagirtarak vasiyetini
yapar. Daha sonra da Pirî Pasa ile yalniz
görüsür. Son demlerini yasadigini anladigindan
acele edip yetismesi için Manisa Valisi olan
oglu Sehzade Süleyman'a haber gönderdi. Oglu
gelmeden 2l Eylül l520 (8 Sevval 926) Cuma günü
aksami 5l yasinda iken Çorlu karargahinin
bulundugu Sirt köyünde vefat etti. Vefatindan
önce yaninda bulunan müsahibi Hasan Can'a,
yatakta bulunusunu kast ederek "Hasan Can ne
haldür?" demis, o da "Sultanum! Cenâb -i Hakk'a
tevecüh edüp Allah'la olacak zamandur" deyince
Yavuz: "Ya bizi bunca zamandan berü kimün ile
bilürdün? Cenâb-i Hakk'a teveccühümüzde kusur mu
fehm ettün?" cevabini vermisti. Bunun üzerine
Hasan Can: "Hâsâ ki, bir zaman zikr-i Rahman'dan
gufûl müsahede etmis olam. Lâkin bu, gayr-i
ezmâna benzemedügü cihetten ihtiyaten cesâret
eyledüm" demisti. Bunun üzerine Sultan: " Sûre-i
Yâsin tilâvet eyle" diyerek kendisi de Hasan
Can'la birlikte okumus. Ayni sûreyi Ikinci defa
okuyup "Selâmun kavlen..." diye devam eden 58.
âyeti okuyunca teslim-i ruh eyler. Böylece,
Islâm tarihinin en büyük hükümdarlarindan
birinin, göz kamastirici hayati sona ermis
oluyordu. Onun ölümü için tarihler düsürülüp
mersiyeler yazildi. Sekiz buçuk sene gibi çok
kisa bir saltanat dönemine basarili bir sekilde
sigdirilan fevkalade büyük ve önemli islerden
dolayi, Seyhülislâm Kemal Pasazâde onun hakkinda:
"Az müddetde çok
is etmis idi.
Sâyesi olmustu
âlemgîr,
Sems-i asr idi
asirda semsin,
Zilli memdûd
olur, zamani kasîr.
Girse meydan-i
rezme siri delir,
Çiksa eyvan-i
bezme mihr-i münir
Hayf, Sultan
Selim'e hayf ve dirig,
Hem kalem
aglasin âna hem tig."
demek suretiyle
onun sekiz buçuk senelik saltanat dönemine
sigdirdigi islerinin, çok büyük ve önemli
olduguna isaret etmekteydi. Bilindigi gibi
ikindi günesinin ömrü kisadir. Fakat bu
zamandaki gölge ise çok uzundur. Ayni zamanda
büyük bir sair ve edip olan Kemal Pasazâde, bu
beyitleri ile Yavuz'un çok kisa bir zamanda
büyük isler basardigini söylemek istemistir.
Bir celâdet
atespâresi olan Yavuz, bu özelligiyle savas
meydanlarini ates tufanlarina bogmus,
düsmanlarinin kalbine korku ve dehset salmisti.
Ne çare ki, bütün dünyayi dizginine alacak kadar
zaman bulamadan sir pençe-i ecel, onun vücudunu,
âlemden almis idi.
Sultan selim'in
vefati, tek oglu olan Manisa valisi Sehzâde
Süleyman gelinceye kadar gizli tutuldu. Ancak
yeni hükümdarin, Sevval'in onbirinci günü
Istanbul tarafina gelip kadirga ile saraya
indigi haber alindiktan sonra, Selim'in vefati
ve yeni Pâdisah'in Istanbul'a geldigi ilan
olundu.
Devlet erkâni,
derhal Istanbul'a gelip yeni Pâdisah'i tebrik
ettikten sonra Selim'in naasi, bütün ilgililer
tarafindan Edirnekapi haricinde, baglar ucunda
karsilanip, hazirlanmis bulunan tabuta konur.
Fâtih Sultan Mehmed Câmii'nde cenaze namazi
kilindiktan sonra, o tarihlerde, Mirza Sarayi
denilen günümüzdeki Sultan Selim Câmii yanindaki
mahalle defnolundu. Sultan Selim, vefatindan
evvel ara sira gezintilerde bulunarak geldigi ve
çok sevdigi bu mevkie câmi temellerini attirip
ise baslattiysa da ömrü vefa etmediginden câmi
ve türbesi, oglu Sultan Süleyman tarafindan
tamamlattirildi.
Selim, Osmanli
Devleti'nin hududlarini genisletmis, o zamana
kadar sadece iki kit'a üzerinde bulunan devleti,
Misir'in ilhakiyla üçüncü bir kit'aya da
geçirmisti. Böylece o, üç kit'aya hâkim muazzam
bir devlet kurmus oluyordu. Dogu Akdeniz, boydan
boya Osmanli sahili hâline gelmisti. Dünyanin
yol güzergâhlari, deniz ve kara ticaret yollari,
Osmanli topraklarindan geçer hâle gelmisti. Bu
durum, devletin ekonomik, sosyal ve askerî
gücünün artmasina sebep olmus; tebea, bu büyük
devletin nimetlerinden huzurlu bir sekilde
faydalanir olmustu. Yavuz'un, bütün çaba ve
gayretlerini sadece fütûhât askiyla izah etmeye
kalkismak, pek dogru olmasa gerekir. Zira bu
seferlerin, dinî, ictimaî, iktisadî, askerî ve
jeopolitik noktadan bir zaruretin neticesi
oldugu gâyet açiktir. Bu seferlerle ipek yolu,
kalay yolu, baharat yolu, samur yolu ve kiymetli
madenler yolu Osmanli ülkesinden geçmeye
baslamis, devletin Avrupa seferlerinden dolayi
gerekli gördügü vâridati bu sâyede epey artmisti.
O, Süveys tersanesini kurdurmak suretiyle
Kizildeniz donanmasini da artirmis, böylece
Hindistan ticaret yolu üzerinde, Portekiz'le
mücâdele baslamisti. Bu mücâdele sadece ticarî
sahada degil, ayni zamanda siyasî ve askerî
sahayi da kapsiyordu. Bütün bunlar, Yavuz'un ne
kadar ileri görüslü ve her seyi planlayan biri
oldugunu göstermektedir.
Sekiz buçuk sene
gibi devlet hayatinda çok kisa sayilan bir
sürede, ülkesinin hududlarini iki buçuk misline
çikarmis olan Yavuz Sultan Selim'in, Hindistan,
Orta Asya ve Türkistan'a yönelmeyi arzuladigi,
Iran niyetiyle çikmak istedigi sefer hedefinin
buralar oldugu rivâyet edilmektedir. Onun
hilâfeti aldiktan sonra, bütün bir Islâm
dünyasini birlestirip tek güç haline getirmek
istedigi de söylenmektedir. Bu sâyede,
Hiristiyan dünyasinin tehlikesini de bertaraf
edebilecegi gibi Din-i Muhammedî'nin sesini her
tarafa ulastirabilecekti. Yahya Kemal'in deyimi
ile:
"Sultan Selim-i
Evvel'i râm etmeyip ecel,
Fethetmeliydi
cihani, sân-i Muhammedî."
Kisa zamanda
dünya haritasini degistiren, bu büyük Sultan'in
vefati, oglu Süleyman'in gelmesinden sonra
Ordu-yi Hümâyûna bildirildi. Arkasinda zaferden
zafere, dünyanin bir ucundan öbür ucuna gitmis
olan asker, eski bir Türk an'anesine uyarak,
üsküflerini (külahlarini) atip, çadirlarini
yikarak aglamaya baslarlar. Harp meydanlarinin
en tehlikeli anlarinda sarsilmayan bu gazi ve
mücahidler ordusu, kendilerine istedikleri ve
tahayyül edebildikleri sekilde sultanlik ve
komutanlik yapan bu adamin göçüp gitmesiyle (ufûlüyle)
sarsilmis bulunuyorlardi. Gerçekte bu sarsilma,
sadece askerde degil, bütün bir tebeada da
görülmüstü.
YAVUZ SULTAN
SELIM'IN HIZMETI
Yavuz Sultan
Selim, dedesi Fâtih zamanindaki Akkoyunlu
tehlikesi gibi olmayan ve sadece Osmanli
Devleti'ni degil, bütün bir Sünnî Islâm âlemini
kökünden sarsabilecek olan ve Siî'lik üzerine
kurulmus bulunan Sah Ismail tehlikesini
zamaninda fark etmisti. Bu kadar büyük bir
tehlikeyi ortadan kaldirmak için içeriden ve
disaridan vurdugu kuvvetli darbe ile bu nazik ve
nazik oldugu kadar da tehlikeli olan durumu
bertaraf etmisti. Bu hareketiyle o, bir zamanlar
Siî Fâtimî Devleti'ini ortadan kaldirip Islâm
dünyasindaki ikilige son vermeyi düsünen
Selçuklu Sultani Alparslan'a benzemektedir.
Gerçekten o dönemde de Sünnî Abbasî Hilâfeti'ni
ortadan kaldirmayi düsünen ve bu sebeple oralara
çesitli isimlerle daî (propagandaci) gönderen
Fâtimî Devleti'ne karsi, Sultan Alparslan
harekete geçmis, bunun için, Haleb'e kadar
gelmis ve fakat basgösteren Romen Diojen
tehlikesi yüzünden buradan geri dönüp Malazgirt
Savasi'na katilmak zorunda kalmisti.
Dogu Anadolu'yu
idaresi altina alan Yavuz Sultan Selim, bu
taraflarda emniyeti temin etmisti. Onun asil
hedefi Siî akide üzerine kurulmus bulunan Safevî
Devleti'ni ortadan kaldirmak ve Orta Asya'ya
kadar gidip oralardaki Sünnîleri nüfuzu altina
almakti. Böyle bir düsünceye sahip oldugu için,
Sah Ismail'in, baris için gönderdigi elçilerle
hiç bir sekilde anlasmayip isi askida
birakiyordu. Fakat bu arzusunun gerçeklesmesine
ömrü vefa etmemisti.
Dogu Anadolu'dan
baska, Güney Anadolu'da da devletine ilhak
ettigi yerler ve Ramazanogullarina ait Adana,
Tarsus ve havalisi , Memlûk Devleti'nden aldigi
el-Cezire, Suriye, Filistin , Misir ve Hicaz ile
Osmanli ülkesine bir misli daha ilavelerde
bulunmustur. Bundan baska, o asirlara göre en
büyük Islâm Devleti olmasi hasebiyle halifeligi
de almis olmasi, gerek kendisinin, gerekse
kendisinden sonra gelecek olan bütün Osmanli
hükümdarlarinin mevki ve nüfuzlarini
yükseltmisti. Bu arada, Islâm'in zuhûr ettigi
Hicaz Bölgesi'nin Osmanli idaresine girmesi ve
Yavuz'un, bu bölgeye olan saygisini göstermesi
bakimindan, mütevazi bir tabir olarak kullandigi
"Hâdimu'l-Haremeyn es-Serifeyn" ünvani, bütün
bir Islâm dünyasinda bu devlete karsi bir saygi
ve itibarin dogmasina sebep olmustu.
Yavuz Sultan
Selim, Avrupa'daki durumu oldugu gibi muhafaza
ederek asil tehlikenin Asya'dan gelecegini
görmüstü. Bu sebeple, saltanati müddetince,
bütün gayret ve enerjisini bu tehlikeyi ortadan
kaldirmaya hasr etmisti. Böylece, kendisinden
sonra gelecek olan oglunun, Avrupa ve Akdeniz'de
daha emniyetli bir sekilde faaliyette
bulunmasini saglamisti.
Yavuz Sultan
Selim, bir bakima vatan ve iman borcu bildigi
prensiplerinin tehlikeye düsmesine riza
göstermezdi. Bunun için, bu prensipleri
tehlikeye sokan kimselerin canlarina kiymayi
veya onlari aninda cezalandirmaktan çekinmezdi.
Hükümdar olarak verdigi ölüm kararlari için,
insan olarak da gözyasi döküp kahirlanmaktan
geri kalmamistir. Gerçekten o, devlet ve
milletin menfaatlerini tehlikeye sokmayan
konularda çok daha rahat ve insanî kararlar
veren bir hükümdardir. Nitekim Misir'in
zaptindan sonra, muazzam bir servet terk ederek
ölen bir tâcirin metrûkâtindan bir kismina el
konulmasi, defterdarlikça uygun görülmüstü.
Pâdisah'a gönderilen takrire Yavuz, kendi
kalemiyle sunlari yazmisti: " Müteveffaya
rahmet, malina bereket, evlâdina afiyet, gammaza
lanet." Defterdarlik teklifinin, bu sekilde sert
bir cevapla redd edilmis olmasi, onun muhtesem
adaletini anlamayan, anlamadigi için de gerek
prensipte, gerek tatbikatta sürçüp onun hakkinda
su veya bu sekilde konusanlara çok siddetli bir
ihtar idi. Ayverdi, onun verdigi kararlara güzel
bir yorum getirerek söyle der:
"Dikkat edecek
olursak, vazife ve mes'uliyet sinirlarini tayin
etmis olmasina ragmen, verdigi idam kararlari
onda bir ölüm soku yaratarak bâzan hüzün, bâzan
gözyasi, bâzan siir ve çok defa da derin bir
izdirap olarak ömrü boyunca arkasini
kovalamistir. Fakat kütle selâmeti için
kabullenilmis bu sahsî elemleri de yine ayni
toplum adina metânetle sineye çekmesini
bilmistir."
YAVUZ SULTAN
SELIM VE OSMANLILARDA HILÂFET
Islâm dünyasinda,
Hz. Peygamberin vefatindan hemen sonra ortaya
çikan halifelik, asirlarca Islâm cemaatinin
dinî, fikrî, idarî, sosyal ve siyasî
gelismesinde rol oynayan önemli bir müessese
olmustur. Islâm tarihinde, siyasî bazi
mezheblerin dogmasina sebep olan bu müessese,
ayni zamanda Müslümanlarin bir bayrak altinda
toplanmalarina ve daha isin basinda siyasî bir
birlik kurmalarina da sebep olmustu. Bu bakimdan
hilâfet, 3 Mart l924 tarihinde Türkiye Büyük
Millet Meclisi (TBMM) tarafindan ilga edilinceye
kadar devamli olarak bütün bir Islâm toplumunun
gündeminde kalmaya devam etmistir.
Anlasildigi
kadari ile hilâfet, Islâmiyete has bir idare
seklidir. Bu, hem dünya, hem de ahiret (din)
islerinin halk tarafindan uygulanip bir düzene
sokulmasini saglayan bir idaredir. Halife ise bu
idarenin basinda bulunan kimsedir. O, Hiristiyan
dünyasinda oldugu gibi dinî bir reis olmamakla
birlikte her türlü hareket ve davranisinin
kaynagini dinden alir. Binaenaleyh onun idaresi,
dinî emir ve yasaklarla sinirlandirilmistir. Bu
bakimdan o, dünyanin diger hükümdar, sultan,
sah, padisah, kral ve imparatorlarina benzemez.
O, bütün bunlardan daha farkli bir özellik tasir.
Bunun için, hilâfetle diger hükümdarliklar
arasinda büyük bir fark vardir. Gerçekten
hilâfet, ne kralliklara, ne sultanliklara, ne
imparatorluklara, ne de tam anlamiyle
cumhuriyetlere benzer. O, nev'-i sahsina
münhasir bir özellige sahiptir. Bu bakimdan
halifeleri de yukarida belirtilen müesseselerin
basinda bulunan birer idareci olarak kabul etmek
mümkün degildir.
Uzun tarihî
geçmisi içinde, degisik merhaleler geçiren
hilâfetin bütün bu merhalelerinden bahs etmek
mümkün degildir. Bunun için biz, müessesenin
Osmanlilara geçisi ve Osmanlilarin bu müesseseyi
nasil kullandiklarina kisaca temas etmek
istiyoruz.
Daha önce temas
edildigi gibi degisik siyasî sebepler yüzünden,
zaman zaman pek dostça olmayan iliskileri de
bulunan Osmanlilar ile Memlûk-lerin bu
münasebetleri, Osmanli Pâdisahi Yavuz Sultan
Selim ile Memlûk Sultani Kansu Gavri
dönemlerinde büyük bir muharebe ile sonuçlanir.
25 Receb 922 (24 Agustos l5l6) günü Mercidabik
denen yerde baslayan Meydan Muharebesi,
Osmanlilarin kesin zaferi ile sonuslanmisti. Ölü
olarak muharebe meydaninda bulunan Kansu
Gavri'nin ordusu perisan olmustu.
Kansu Gavri'nin
ölümünden sonra Kahire'de Memlûk Devleti'nin
basina, Sultan Tomanbay getirilmisti. Memlûk
idarecileri, Mercidabik Muharebesi'nden sonra
Osmanli Pâdisahi Yavuz Sultan Selim'in yaninda
bulunan Abbasî Halifesi el-Mütevekkil yerine de
el-Müstemsik'i halife olarak tayin ederler. Bu
durumdan haberdar olan Osmanli hükümdari,
Tomanbay'a iki elçi gönderir. Bunlar,
Tomanbay'in, Sultan Selim'in hâkimiyetini
tanimak sartiyle baris teklifinde bulunacaklardi.
Fakat her iki elçi de Tomanbay'in arzusu
hilâfina diger yöneticilerin baskisi ile
öldürülür. Elçilerin öldürülmesi, harbi
kaçinilmaz bir hâle getirmisti. Böylece,
Osmanlilarin zaferi ile sonuçlanacak olan
Ridâniye Savasi olmustu. Bu savastan sonra Misir
da Suriye gibi bir Osmanli eyâleti haline
getirildi. Yavuz Sultan Selim, burada kaldigi
müddet içinde Islâm dünyasindan pek çok hükümdar
ve idareci, hey'etler göndermek suretiyle
bagliligini arzeder. Bunlar içinde en önemli
olani Haremeyn Serifi Ebu'l-Berekât b.
Muhammed'in, Sultan Selim'i tebrik için oglu Ebû
Nümey'i göndermesidir.O, oglu vâsitasiyle
Ka'be'nin anahtarlari ile mukaddes emânetlerden
bazisini göndermisti. Böylece, Osmanli Memlûk
savaslari neticesinde Arabistan, Haremeyn-i
Serifeyn, Zebid, Aden, Yemen, Habesistan, Said,
Nübye'den Magrib'e kadar, Umman Sahili'nden
Firat ve Bagdad'a kadar olan memleketlerin emir
ve sultanlari Sultan Selim'in emrine girmis
oluyorlardi.
Hilâfetin,
Misir'daki son durumu karisik bir hal almisti.
Abbasî Halifesi el-Müstemsik billah 905 (l509)
da bu makamdan çekilerek yerine oglu el -
Mütevekkil getirilmisti. Kansu Gavri ile
Mercidabik Savasi'na katilan halife, Sultan
Selim'e teslim olmustu. Yavuz'la birlikte
Kahire'ye gelen el-Mütevekkil, tekrar makamina
getirildi. Daha sonra Sultan Selim ile birlikte
Istanbul'a gelen el-Mütevekkil, Yavuz'un
ölümünden sonra 927 (l52l)'de tekrar Kahire'ye
dönecek ve orada vefat edecektir.
Osmanli
sultanlarina hangi tarihte ve ne suretle halife
denildigi kesin olarak bilinememektedir. Bununla
beraber, "muhakkak olan bir nokta var ki o da
Yavuz'un Misir fethi üzerine hilâfet makamini
deruhte etmis olmasidir" Islâm dünyasi, Yavuz
Sultan Selim'in, Siî Iran'i dize getirmesi,
Memlûk Devleti'ni ortadan kaldirmasi, Hiristian
Avrupa'ya karsi basari kazanmasi ve o dönemlerde
Memlûk idaresinde olmakla birlikte Kizil
Deniz'deki Portekiz donanmasinin tehdidi altinda
bulunan Haremeyn'i bu tehlikeden kurtarmasi
sebebiyle Osmanlilarin gücünün farkina varmisti.
Burada suna da isaret etmek gerekir ki, Islâm
dünyasi, Haremeyn ile hilâfet arasinda büyük bir
bagin bulundugunu kabul ediyordu. Binaenaleyh,
gerçek mânada halife olabilmek için, Haremeyn
bölgesine hakim olmak gerekiyordu. Bu bölgeye
hakim olamayana halife denilemezdi. Bu
sebepledir ki, Yezid b. Muaviye ile Abdülmelik
b. Mervan zamanlarinda Abdullah b. Zübeyr'in
Mekke'de hilâfetini ilan etmesi, Abbasîler
zamaninda da 3l8, 338 (m. 930, 950) yillarinda
Haremeyn'in Karamita'nin eline düsmesi esnasinda
meydana gelen olaylar, bu anlayisin o dönem
müslümanlarinca da kabul edildigini
göstermektedir.
Osmanlilarin,
"halife" sifati üzerinde pek fazla durmadiklari
anlasilmaktadir. Zira tarihî kayitlar, hem
Misir'in ilhakindan önce, hem de sonra zaman
zaman Osmanli hükümdarlarina halife ünvani ile
hitab edildigini göstermektedirler. Bununla
beraber, Misir'in ilhakindan sonra dahi Yavuz
Sultan Selim için "Hadimu'l-Haremeyn", "Sultan"
ve "Hakan" gibi ünvanlar kullanildigi halde
"Halife" tabiri pek kullanilmamistir. Öyle
anlasiliyor ki, buna pek fazla gerek te
bulunmuyordu. Zira Osmanli Padisahi, artik tek
basina Islâm âleminin en güçlü hükümdari olarak
idareyi eline almisti. Çagdas bir arastirici da
hilâfetin Osmanlilara geçisi ile ilgili
bilgileri verdikten sonra söyle der: " Yavuz
Sultan Selim'in, Misir'a yaptigi seferi
sirasinda dinî ve siyasî ehemmiyeti haiz büyük
bir hadise, Hilâfetin Osmanli hânedanina
intikali cereyan etti. Yavuz Sultan Selim
zamaninda Imparatorlugun kazandigi büyük söhret
ve seref itibariyle, Osmanlilar hilâfetin asil
ve hakli iddiacilari oldugunu isbat etmislerdi.
Ayrica el-Mütevekkil'in vefatindan sonra
halefleri halifelikten feragat ettiler. Böylece,
bu boslugu doldurmak Osmanlilara düsmüstü. Fakat
ne var ki, hilâfet ünvani o zamana kadar bütün
özelliklerini kaybetmis ve sadece sözde kalmis
bir ünvandan ibaretti. Osmanlilarin kudreti,
böyle bos bir ünvana muhtac degildi. Bu sebepten
onlarin, o zamanda bu mesele ile pek ugrasmadigi
anlasiliyor. Fakat her seye ragmen hilâfet Islâm
âleminde yine saygi ve hürmete deger bir mevkii
idi. Osmanli Pâdisahlari da arada sirada bu
durumdan istifade etmeye çalismislardir."
Gerçekten, Hiristiyan Dünyaya karsi tek basina
koyabilen, Islâm âlemini düsmanlarindan koruyup
ona karsi bir kalkan vazifesi gören bu devletin,
böyle bir sifat ve ünvani kullanmaya ihtiyaci
yoktu. Zira o, zaten fiilen bu ünvana hak
kazanmisti. Binaenaleyh, Osmanlilardan baska bu
sifatla Islâm dünyasinin bayraktarligini
yapabilecek güçte kimse mevcud degildi. Bu
sebepledir ki Yavuz'a halife diyenler sadece
Osmanlilar degildi. Çünkü Ehl-i Sünnet akidesine
bagli Sünnî Müslümanlar ve özellikle Iran ile
Orta Asya'dakiler, Selim'in sahsinda Iran'da
gerçek Müslümanligi ihya etmekle mükellef bir
Islâm Halifeligi görüyorlardi. Bundan dolayidir
ki, Çaldiran zaferinden sonra Tebriz'e girmis
olan Yavuz Sultan Selim'e, Mâveraünnehr
ulemasinin ayni fikirleri tasidigi haberi gelir.
l5l6'da Muhammed Isfahanî ona "Hilâfet tahtnin
Sultani" demekle de yetinmiyor ve "simdiki halde
sen kendine has asil vasiflarla Allah'in ve
Muhammed (s.a.v.)'in halifesisin" diyordu.
Arablar ise, Halife Mütevekkil'in, kendi
yetkilerini ve bu yetkilerden dogan hukukunu
Yavuz'a terk edip etmedigini arastirmak lüzûmunu
bile duymadan Yavuz'a "Halife" demeye basladilar.
Gerçekten, Ibn Sünbül, Yavuz Sultan Selim için,
dünyada Allah'in Halifesi, Mekke'li Kutbeddin
ise "Halifeturrahmanlarin en iyi Halifesi"
diyordu. Bütün bunlar, Yavuz'un, Misir'i
almasiyle hilâfetin Osmanlilara geçtigini
göstermektedirler. Osmanli hükümdarlarinin,
halife ünvanini resmî bir kayit olarak ilk defa
Silistre'nin güneyinde bulunan Küçük Kaynarca'da
8 Cemaziyelevvel ll88 (l7 Temmuz l774) tarihinde
Ruslarla yapilan antlasmada kullandiklari
görülmektedir. II. Katerina, Osmanli ülkesindeki
Ortodoks Hiristiyanlarin himâye hakkini istedigi
zaman, Osmanli murahhasi da muahedeye (antlasmaya)
Halife ünvanina istinaden Sultanin tabiiyetinden
çikan Türk ve Müslümanlar üzerinde, dinî hüküm
ve nüfuzuna dair bir bend koydurdu. Antlasmanin,
üçüncü maddesindeki fikra söyledir:
"Ve Cenâb-i
Bârîden gayri kimesneye tabi olmamak üzere
tâife-i merkume itiraf ve kabul velakin
mezhebleri ehl-i Islâm'dan olup zât-i ma'delet
simât-i sehriyaranem imâmu'l-mü'minîn ve
halifetu'l-muvahhidîn olduguna binaen..."
Sultan II.
Abdülhamid ( 1876 -1909 ), 31 Agustos 1876'da,
V. Murad'in yerine Osmanli tahtina geçtigi
zaman, Osmanli Devleti, Kuzey komsusu Rusya,
Balkan ülkeleri ve diger Hiristiyan devletlerle
iç açici bir münasebette degildi. Zira tahta
geçisten bir sene sonra Rusya savas açmis,
Sirbistan ve Karabag bagimsizliklarini kazanmis,
Bulgaristan, Osmanlilara bagli görünmekle
birlikte bagimsiz bir devlet durumuna gelmisti.
Balkanlarda birkaç eyâlet, kan, ates, isyan ve
huzursuzluk içindeydi. Tabir caizse bu dönem,
azginlasmis Avrupa emperyalizminin Osmanli
Devleti için kötü ve büyük emellerinin bulundugu
bir dönemdir. Iste bu sebepledir ki Sultan II.
Abdülhamid, Halife sifati ile haiz bulundugu
mevkie ehemmiyet vermis ve saltanatinin
baslangicinda ilan edilen "Kanun-i Esasî"de bu
cihet açikça ortaya konularak: "Zât-i Hazret-i
Padisahî hasbe'l-hilâfe din-i Islâm'in hâmisi"
kaydi konulmustur. Sultan Abdülhamid, halife
sifati ile Islâm birligini saglamak için Islâm
dünyasinin muhtelif bölgelerine adamlar
göndermisti. Avrupa devletlerinin, Islâm âlemine
olan hücumlari, oralarda bulunan Müslümanlarin
durumlari ve yegane müstakil Islâm devletinin
Osmanli Devleti olmasi gibi sebeplerden Sultan
Abdülhamid'in bu siyaseti, basarili olmus
görünmektedir. Çünkü akli basinda olan bütün
Müslümanlar, Avrupa emperyalizminin eline
geçirdigi bölgelerde, yerli halka nasil muamele
ettiklerini görüyorlardi. Bu da, onlarin, Islâm
halifesi etrafinda toplanip kenetlenmelerine
sebep oluyordu.
Sultan II.
Abdülhamid'den sonra Osmanli Devleti'ndeki
siyasî kriz, bunun arkasindan gelen Birinci
Dünya Harbi ve nihayet Istiklâl Savasi'ndan
sonraki olaylar, son Osmanli Sultani Vahdeddin (VI.
Mehemd )'in vazifeden alinmasina ve saltanata
son verilmesine sebep olmustu. Osmanli
saltanatinin 1922 yilindaki ilgasindan sonra,
Türkiye Büyük Millet Meclisi, Sultan
Abdülaziz'in ogullarindan Veliahd Abdülmecid
Efendi'yi halife ilan eder. Fakat bir müddet
sonra, Meclis'teki bazi münakasalar (bk. Türkiye
Büyük Millet Meclisi Zabit Ceridesi, VII, 44 -
70.) ve özellikle Ismet Pasa (Inönü)'nin,
hilâfetin kaldirilmasi, Türkiye Cumhuriyeti
Hükümeti'nin dahilî ve haricî siyaseti üzerine
fena hiç bir tesiri görülmez demesi ve bu konuda
çektigi nutuktan sonra kabul edilen kanun geregi,
3 Mart 1924 tarihinden itibaren hilâfet, tarihe
mal olan bir müessese haline geldi. Konu ile
ilgili kanun maddesi: "Halife hal' edilmistir.
Hilâfet, hükümet ve cumuriyet mâna ve mefhumunda
esasen mündemic oldugundan makam-i hilâfet
mülgadir" demektedir. Böylece, Islâm dünyasinin
l0l., Osmanlilarin 29. halifesi olan Abdülmecid
Efendi'nin hilâfeti, 1 yil, 3 ay 14 gün
sürdükten sonra nihayete erdi.
3 Mart l924
tarihinde hilâfetin ortadan kaldirilmasindan
sonra, Islâm dünyasinda bir bosluk dogmustu. Bu
boslugun doldurulmasi ve imkân dahilinde ise
yeni bir halifenin seçilme çalismalari
yapilmisti. Bu sebeple kongreler tertiplenmisti.
Fakat bütün bunlar, bir sonuca ulasamamisti.
Zira kongrelerde ileri sürülen görüsler, herkes
tarafindan ittifakla kabul edilemiyordu.
Kaynak: Osmanli
tarihi
|