|
İslam Tarihi
>>
Osmanlılar >>
Kanuni Sultan
Süleyman Dönemi
KANUNÎ SULTAN
SÜLEYMAN DÖNEMI
Osmanli Devleti'nin
onuncu pâdisahi olup, Yavuz Sultan Selim'in
ogludur. Osmanli hânedanindaki resmî ve mesrû
silsileye göre onuncu hükümdar ve bu isimdeki
pâdisahlarin ilki sayilmaktadir. Osmanli
kaynaklari ve umumî efkâri onu, kanun koyucu (vâzii)
vasfidan dolayi genellikle "Kanunî Sultan
Süleyman" diye isimlendirirken, bati kaynaklari
ile batililar, büyük ve kudretli vasfindan
dolayi kendisini "Muhtesem ve Büyük" (Magnificent,
Magnifique, Der Practige, çogu zaman da sadece
Grand Turc) gibi isimlerle anmislardir.
Batili bir tarihçi,
onun dönemi ve sahsiyetinin büyüklügü hakkinda
bilgi verirken su ifadeleri kullanir: "Kanunî, "Muhtesem"
ve "Büyük" gibi ünvanlarla anilan Süleyman'in
sultanlik çagi, Osmanli tarihinin en önemli
devresidir. Devlet, kudret, yeni fetihler,
medeniyetinin, kanun ve mimarlik anitlarinin en
güzel varligini bu pâdisaha borçludur.
Osmanlilarin sadece "Kanunî" ünvanini
verdikleri, fakat Avrupa tarihçilerinin "Büyük"
sifati ile adlandirdiklari Osmanli Pâdisahi
sadece Sultan Süleyman'dir. Sultan Süleyman
devri, bütün dünyada gelisen büyük olaylar
dolayisiyle Yeni Çag tarihinin en dikkate deger
safhalarindan birini teskil eder. XVI. yüzyilin
baslarinda, Amerika'nin kesfinden sonra, Avrupa
politikasinin denge sistemi kurulmus ve
kuvvetlenmis; Hiristiyanlikta ortaya çikan
Reform, insan esprisine bir yeni yol açmistir.
Bundan daha hasmetli çalisma ve büyük sonuçlu
zaman, insan tarihinde güç bulunur. Fransa'da I.
François ve Ingiltere'de VIII. Henri'nin
kurduklari hükümetler; Papa X. Leo'nun kültür,
bilim ve sanayinin gelismesine ön ayak olmasi,
Sarlken'nin yeni mezhebe karsi bas kaldirisi,
Andreas Gritti'nin Venedik Doçu makamini isgal
etmesi gibi tarihin önemli olaylarini bünyesinde
toplayan bir asra az rastlanir. Iste Kanunî,
söhret sahibi bütün bu hükümdarlarla hakkiyle
rekabet edebilecek bir hükümdardir. Kanunî,
Osmanli Pâdisahlari'nin onuncusudur. Bu rakam,
ugurlu telakki edilmistir. Ayrica, Padisahin
onuncu hicret asrinin basinda (H. 900 / M.l495 )
dogmus olmasi da mânali sayilmistir."
Muazzam ve âdil bir
devletin vatandasi olmakla övünen büyük bir halk
kitlesi, tebeasi olmak ve devrinde yasamakla
iftihar ettigi Sultan Selim'in vefatina ne kadar
müteessir olduysa, meziyetlerini yakindan
bildigi Sultan Süleyman'in cülûsuna da o
derecede sevindi. Bu cülûs, Kur'an-i Kerim'in
en-Neml Sûresi'nde Hz. Süleyman'in Belkis'a
gönderdigi mektuptan bahs edilirken temas
edilen: " O, Süleyman'dandir. Rahman ve Rahim
olan Allah'in adiyla (baslamakta) dir. "Bana bas
kaldirmayin, teslimiyet gösterip bana gelin,
diye (yazmaktadir)" âyetleri bir fal-i hayr
olarak kabul edildi. Gerçekten de Kanunî Sultan
Süleyman, saltanati boyunca bu âyetlerin sirrina
mazhar oldugundan onun döneminde Müslüman
Türkler ile birlikte bütün bir Islâm dünyasi en
bahtiyar yillarini yasadi.
Fiilen l3 sefer
harbe katilan ve döneminde 300'den ziyade
kalenin fethedildigi Kanunî ile birlikte dünyaya
parmak isirtan Osmanli Devleti, fütûhatta olsun,
idare, siyaset ve medeniyette olsun, yeryüzünün
daha önce benzerini tanimadigi, belki bir daha
da taniyip bilemeyecegi bir kemâli
zirvelestirmis bulunuyordu. Asya'da Kafkas
daglarindan, Acemistan içlerine, Yemen'e,
Aden'e, uçsuz bucaksiz Arabistan çöllerine
uzarken, Afrika'da Habes, Misir, Tunus, Fas ve
Cezayir'i almis, Hind denizlerinde görünmüs,
Akdenizde ise kasirga gibi eserek Venedik ve
Ceneviz denizciliginin itibariyle beraber, büyük
küçük bütün adalari çiçek devsirircesine koparip
derleyerek vatanina ilhak etmisti.
Avrupa'da ise Egri
ve Estergon kalelerine kadar Macaristan'i itaati
altina almis, Erdel Kralligi, Eflâk, Bogdan
Beylikleri, Kirim Hanligi ile Lehistan
arasindaki genis stepleri ele geçirmis,
Avusturya Devleti ve Venedik Cumhuriyeti muayyen
vergiler ve peskesler ödemeye mecbur edilmis,
Fransa, Italya, Lehistan dize gelmis, Ispanya
yedigi bir kaç kuvvetli sille ile hizaya
getirilmisti.
Kanunî Sultan
Süleyman'in, l520'deki cülûsu esnasinda Osmanli
Devleti, Türk tarihinde esine kolay kolay
rastlanmayan bir kuvvet ve kudrete sahip
bulunuyordu. Babasi Yavuz Sultan Selim'in, dogu
ve güneye dogru iki büyük hamlesi, Osmanli
Devleti'nin seklini temelden degistirip
hakimiyetindeki topraklarini neredeyse iki
misline çikarmisti. Bu arada Siîlik, adeta
Anadolu'dan atilmis, Iran Safevî Devleti, öyle
agir bir darbe yemisti ki, hâla ondan kurtulma
çabasi içindeydi. Buna karsilik heybetli Memlûk
Devleti artik yeryüzünde mevcud degildi. Bu
devletin bütün topraklari ile birlikte Kudüs,
Haremeyn, Sam ve Kahire gibi önemli merkezleri
Osmanli hâkimiyetine girmisti. Müslüman Türkler,
Afrika'nin büyük bir kismina el uzatmislardi. Bu
gidisle de pek yakinda neredeyse bütün medenî
Afrika'yi ele geçireceklerdi. Cezayir'in,
Osmanlilara itaat etmesi ve Barbaros kardeslerin
mücadeleleri, Osmanlilari, Bati Akdeniz'in en
güçlü kuvveti haline getirmisti. Müslüman Türk
nüfuzu, güneyde Mozambik'e kadar uzaniyordu.
Tunus, olgun bir meyve gibi Osmanlilarin eline
düsmeye hazirdi. Kisaca Osmanli Devleti, üç kita
üzerinde hâkimiyetini tesis etmisti. Böylece bir
"Cihan Devleti" haline gelmisti. Bu durum,
siyasî, iktisadî ve askerî bakimdan kendisini
rakipsiz bir hale getirmisti. Böylece, Dogu ve
Bati'daki devletlerden hiç biri, bütün bu
sahalarda kendisi ile rekabete girisip boy
ölçüsecek durumda degildi.
Yavuz Sultan
Selim'in takib ettigi Dogu ve Güney siyaseti
vasitasiyle büyük bir gelisme ve ilerleme
gösteren Osmanli Devleti, her bakimdan rakipsiz
bir duruma geldiginden son derece zengin gelir
kaynaklarina da sahip olmustu. Güçlü Osmanli
deniz armadasinin temelleri de yine bu devirde
atilmisti. Bütün bu müsait sartlar, Yavuz'un
vefatindan sonra, onun yerine geçen oglu
Süleyman devrinin, son derece parlak geçecegini
müjdeler nitelikteydi. Nitekim tarihçi Âli, onu
"amûd-i neseb-i saltanat" itibariyle ve on
rakaminin sayi basi olmasindan dolayi ugurlu
saydigi onuncu pâdisah olarak, bununla beraber
Emir Süleyman ile Emîr Musa'nin da "Fetret
Dönemi"nde bir müddet Osmanli tahtinda
bulunmalarindan dolayi ayni zamanda on iki
remzinin hikmetlerini sahsinda toplayan bir
hükümdar telakki etmekte ve bu mes'ud
tesadüfleri, onun büyüklügüne bir isaret gibi
göstermektedir. Öyle anlasiliyor ki Âli, bu
tesbitlerinde pek de yanilmisa benzememektedir.
Zira, Kanunî'nin sâhane talihi, tahtiniYavuz
gibi ender yetisen bir harp dehâsindan ve bir
islahatçidan devr almis olmasiyla baslar. Öyle
ki bir tarafta idare ve askerlik isleri, kili
kirk yararcasina inzibat altina alinmis, diger
taraftan Türk - Islâm birligine kasteden Siâ
bozguna ugratilarak ülkede istikrar saglanmis,
öbür tarafta ise Iran ve Misir seferleri
yüzünden dolup tasan bir hazine sebebiyle malî
ve iktisadî refah son haddini bulmustu. Ve
nihayet, bu medeniyet cihazini el ve gönül
birligi ile isleten kahraman ve celâdetli büyük
adamlar, yeni Pâdisah'in mükemmel ve mücessem
talii idiler. Nitekim, Ibrahim Pasalar, Rüstem
Pasalar, Sokollular, Iskender Çelebiler, Kara
Ahmedler, Turgut Reisler, Molla Cemâlîler, Ibn
Kemaller, Ebu's-Suûd Efendiler, Celâlzâdeler,
Ramazanzâdeler, Bâkiler, Sinanlar... Bütün bu ve
daha önceki idare, siyâset, askerlik, ilim ve
irfan ordusu sâyesinde baslangiçta Edirne'de
dünya tarihinin en büyük medeniyetini
mihraklandiran Osmanli mucizesi, artik bu
muazzam yapicilar kadrosunun müsterek sevki ve
imani ile en sâhane ve muhtesem çizgilerini
verip, arkasindan da Istanbul medeniyetini
gerçeklestirmis bulunuyordu. Osmanlilar,
Islâm'dan aldiklari ilhamla bütün tebeasi için
"saadet ve mutlulugun kapisi" anlamina gelen
Dersaadet, yani Istanbul'un temsil ettigi
medeniyetlerini öyle emsalsiz bir hâle
getirmislerdi ki, bir yazarimiz bunu asagidaki
ifadelerle güzel ve o medeniyete yakisir bir
ahenkle ifade etmektedir:
Osmanlilarca sadece
"Kanunî" ünvani ile anilan Sultan Süleyman, yeni
bir hukuk devleti anlayisinin da müjdecisi oldu.
Nitekim babasi Yavuz Sultan Selim'in cihan
çapindaki icraati sirasinda gerçeklestirdigi
bazi uygulamalar, onun döneminde derhal
uygulamadan kaldirildi. Kanunî Sultan Süleyman
döneminde devlet görevlilerinden her birinin
yetki ve sorumluluklari tesbit edilmisti. Bu
bakimdan herkes kendi yetkisini rahatlikla
kullanabiliyordu. Baska birisinin buna müdahele
etmesi pek düsünülmezdi. Özellikle hukuk ve
idare gibi halk ile devleti yakindan
ligilendiren sahalarda bunu görmek mümkündü.
Mesela sadrazamin otoritesi yüksek ve kesindi.
Makaminda kaldigi müddetçe pâdisah, sadrazaminin
islerine müdahele etmezdi. Nitekim, Kanunî'nin
yetistirmesi olan Damad Ibrahim Pasa, Alman
elçisine, pâdisahin hükümet islerine
karismadigini, hatta kendisi hükümet baskani
oldugundan, reyi olmaksizin pâdisahin
emirlerinin icra edilmeyecegini açikça
söylemekten çekinmemistir. Bu sözleri, kismen
Ibrahim Pasa'nin gururu ile tefsir etsek dahi,
devrin hukuk anlayisi ve devlet baskani ile
hükümetin selâhiyet ayriliklari, meydana
çikmaktadir.
Avrupa, Osmanli'nin
bir hukuk devleti oldugunu biliyordu. Bunun
içindir ki, Ingiltere Krali VIII. Henry, bu
siralarda Osmanli Devleti'ne bir hey'et
göndererek onlarin adlî sistemini tedkik
ettirmisti. Bu hey'etin raporu müvacehesinde
Ingiltere adliyesinde islahatlar yaptirmisti.
"Istanbul
medeniyeti... Hangi yönden, hangi ucdan, hangi
kenar ve kösesinden tutulacak olsa, sanki bir
rüya gibi, bir murâkabe, bir tilsim, bir
tefekkür, bir ask, bir vecd gibi insani
kavrayan, ürperten, derinden derine hükmeden,
tasarruf eyleyen bir sihirdi. Bir macera, bir
kivam, bir terkip ve essiz bir sahlanisti.
Bu, nasil dengeli
ve islenmis bir ruhun yarattigi dünya idi ki,
madde ile yek-vücud olup ondan konusan imân,
âdeta madde denen kesif varligi billurlastirmis,
elle tutulan, gözle görülen her surette kendi
söyleyici olmustu. Devletçilikte bu ruh,
idârecilikte bu ruh, barista, savasta,
cemiyette, ailede, alista veriste, hünerde ve
san'atta hulasa, hayatta, ölümde seyreden,
hükmeyleyen hep bu ruh idi.
Insafla
kahramanligin, adâletle merhametin, merdlikle
cengâverligin, takvâ ile ibâdetin ölçülü bir
nizâm, barisik bir kaynasma, ahenkli bir is
birligi hâlinde tozu dumana katarak zamanin
ötesine geçtigini, olmazlari oldurdugunu, târih
ilk ve belki de son defa görüyordu."
KANUNî SULTAN
SÜLEYMAN'IN CÜLUSU VE ILK ICRAATLARI
Yavuz Sultan
Selim'in vefatindan sonra akd edilen divanda,
Manisa Valisi olan Sehzâde Süleyman'a derhal
haber gönderilmesine ve o gelinceye kadar da
ölüm haberinin gizli tutulmasina karar
verilmisti. Zira Yavuz Sultan Selim'in ölümünün
duyulmasi halinde meydana gelecek fitneden
korkuluyordu. Bu sebeple Sehzâde'ye yazilmis
olan mektup derhal yola çikarilmis, bundan sonra
da hiç bir sey olmamis gibi günlük islerin
yürütülmesine devam edilmisti. Babasinin ölüm
haberi Sehzâdeyi oldukça sarsmisti. Bununla
beraber Süleyman "kazaya riza" göstermesini
bilmis ve haberi aldiginin ertesi günü
Manisa'dan Istanbul istikametine dogru yola
çikmistir.
Sultan Selim'in,
Süleyman adinda bir oglu ile alti kizi vardi.
Sultan Süleyman Istanbul'a gelerek l7 Sevval 926
(30 Eylül l520)'da hilafet merkezinde saltanat
tahtina oturup hükümdar oldugu zaman saltanatta
kendisine rakib olacak kardesleri bulunmuyordu.
Lütfi Pasa, Sehzâde Süleyman'in, Osmanli tahtina
geçisinden bahs ederken su ifadeleri kullanir: "
Süleyman, cenk ve cidal olmadan geçip tahta
oturdu. Selim, bu dünyanin zahmetini çekip
dikenlerini temizleyip ortaligi gülistanlik bir
hale getirdikten sonra göçüp gitti. Süleyman da
zahmet çekmeden o bag, bostan ve gülistanin
meyve ile güllerini zahmetsiz bir sekilde
devsirdi." Böylece Osmanli Devleti'nin en
muhtesem çagi baslamis oluyordu. Onun, 30 Eylül
l520 tarihinde Osmanli tahtina cülûsunun
duyurulmasi için her tarafa ulaklarla hükümler
gönderilmisti. Cülûsunun ertesi günü Selim'in
cenazesi de Istanbul'a gelmis bulunuyordu. Fâtih
Camii'nde cenaze namazi kilinarak Mirza Sarayi
denilen yerde defn edildi. Daha sonra Sultan
Süleyman, babasinin temellerini attirdigi ve
fakat tamamlamasina imkan bulamadigi bu yerde,
onun adina bir câmi ve imâret ile mezarin
üzerine bir türbe yaptirdi.
Babasinin defin
islerini bitiren Süleyman, bundan sonra vüzera,
ümera, dergâh-i âli kullari, yeniçeriler vesair
sipaha ihsanlarda bulunmus, her birinin
dirliklerini artirmistir. Bu arada hemen her gün
akd edilen divanlarla memleket islerinin
yürütülmesine çalisilmisti. Divanda alinan
kararlar mucibince liyakatli kimselerin
mansiplari yükseltildigi gibi mahlûl bulunan
mansiblara da yeni tayinler yapilmistir. Öbür
taraftan, Yavuz Sultan Selim'in Iran ile olan
ipek ticaretinin men'i hakkindaki kararina
aykiri hareket etmis olan tüccarin zaptedilmis
bulunan mallarinin tazmini cihetine gidilmis ve
bunun için hazineden külliyetli miktarda mal
çikarilarak herkesin hakki kendisine teslim
edilmistir. Öbür taraftan, kaynaklarimizin
verdigi bilgiye göre Yavuz Sultan Selim
zamaninda, Misir'dan Istanbul'a gönderilen 600
kadar hânenin (Kemal Pasazade'ye göre 800)
memleketlerine dönmelerine müsaade edilmistir.
Böylece, daha tahta geçer geçmez, degisen
sartlara göre yeni faaliyetlerde bulunan ve
babasinin dönemine göre bazi degisiklikler yapan
hükümdar, halkina karsi adâlet ve merhametle
hükm edeceginin ip uçlarini vermis oluyordu.
Nitekim bazi sayialar üzerine "Kanli" lakabi ile
meshur Gelibolu Beyi olan Kaptan Cafer Bey'i
kethüdasi vâsitasiyle teftis ettiren Kanunî, bu
teftis sonunda Cafer Bey'in gerek bazi
haksizliklari, gerekse halka karsi yapmis oldugu
zalimâne muameleleri tesbit edildiginden ilk
önce, halka karsi yapmis oldugu haksizliklari
kendi "rizkindan" (malindan) ödemeye mecbur
birakilmis, daha sonra da Kasim l520 (Zilhicce
926) tarihinde hayatina son verilmistir. Kemal
Pasazâde, Kanunî'nin tebeasina karsi gösterdigi
adâlet örnegi ile Cafer Bey hakkinda su
bilgileri verir:
"Mimar- rûsen
-ara-yi himmet-i âlî-sâni bin-yi sara-yi cihan
ara-yi insaf u intisafa bünyad urub icra-yi
ahkâm-i vâcibu'l-ihkâm-i adl u dâd ile kura vu
bilâdi mamur (adaletle köy ve ülkeleri imar) ve
esnaf-i benî Âdem'i pür - huzur ve etraf-i âlemi
âbâd eyledi. Hima-yi himâyetinde olan
vilayetlerden nur-i adl ile deycur-i cevri dûr
idüb keff-i kifayetinde olan memleketlerden
zalâm-i zulm-i eyyâmi ref' itdi."(yönetiminde
bulunan yerlerde adalet nuru ile zulüm
karanligini ve haksizligi kaldirip uzaklastirdi.
" Raiyyete ve
leskere, nükere ve beylere ayn-i adl ile
yeryüzünden nazar eyleyüp ümerayi ve fukarayi
insaf u intisafda beraber gördi. Mirliva-yi
Gelibolu olan Kapudan Cafer Aga'yi ki, seffâk-i
bî - bakidi, zulm ile halkin mal ü menalin alub
nâ - hak yere kan döker kattal ü fettak idi."
Hammer de
Kanunî'nin adaleti ile ilgili bu ilk icraati
hakkinda su bilgileri vermektedir: " Zulümleri
yüzünden "Kanli" lakabi almis olan donanma
kaptani Cafer Bey'in, tersane kethüdasi
tarafindan su-i istimal (görevini kötüye
kullanma)'i ortaya çikarildi. Bu haberler
üzerine Pâdisah, Cafer Bey'i önce azl ettirir.
Yapilan muhakeme sonunda suçu sabit görüldügü
için de astirir. Bu sekildeki adâletli
hareketleri ve yüceligi Pâdisaha büyük bir sevgi
kazandirdi. Bütün Osmanli ülkesinde hududun son
noktasina varincaya kadar Asya ve Avrupa'da
bulunan eyâlet valilerine, Misir'da Hayri Bey'e,
Mekke Serifi'ne ve Kirim Hani'na cülûstan birkaç
gün sonra gönderilen ilannâmeler kadar yeni
Pâdisahin güzel hareketleri de sür'atle her
tarafa yayiliyordu."
KANUNî
DÖNEMINDEKI OLAYLAR
Osmanli Devleti'nde
Kanunî dönemi, idare, kaza, askerlik, kültür ve
san'at muhitini teskil eden, son derece degerli
aktif unsurlarin is ve el birligi yapip bir
araya geldikleri bir devirdir. Bununla beraber
bu dönemin daha baslangicinda bazi proplemler
çikmis ve saltanatinin ilk yillarinda Avrupa'ya
yönelmek isteyen genç hükümdar, tahta cülûsundan
hemen sonra, doguda beliren gailelerle ugrasmak
zorunda kalmasi, Osmanli tarihi bakimindan
fevkalade önemli olan bu dönemi bir manada
kronolojik siraya göre takib etmek yerinde bir
hareket olacaktir. l. Canberdi Gazalî Hadisesi
:Memlûk Sultani Melik Esref Kayitbay'in azadli
kölelerinden ve Sultan Gavri ile Sultan
Tomanbay'in nüfuzlu beylerinden olan Canberdi
Gazalî, Misir'in ilhaki esnasinda Hayir Bey
vâsitasiyle af edilmis ve Yavuz Sultan Selim'in,
Sam'dan Istanbul'a hareketi esnasinda Sam
Beylerbeyligine tayin edilmisti. Yavuz'un ölümü
ve yerine Süleyman'in geçmesi üzerine Melik
Esref ünvaniyle hükümdarligini ilan ederek isyan
etmis, adina hutbe okutup para bastirmisti. O,
bununula da yetinmeyerek kendisi ile birlikte
hareket etmeleri için Sah Ismail ile Misir
Beylerbeyi Hayir Bey'e elçi ve mektup göndererek
onlari da yanina çekmeye çalismisti. Zira ona
göre çok uygun bir firsat dogmustu. Osmanli
tahtina geçen bu genç ve tecrübesiz hükümdarin,
kendilerine bir sey yapamayacagina inanmisti.
Hatta ona göre devir "eyyam-i fetret ve hengâm-i
firsat" devri idi.
Halbuki, böyle bir
düsünceye kapilip isyan bayragini açmis olan
Canberdi Gazalî, daha önce af edilmis ve
kendisine itibar gösterilmisti. Sadece
kendisinin degil, arkadaslarinin da rahat ve
huzur içinde yasamasi temin edilmisti. Öyle
anlasiliyor ki o, Selimin'in ölümünden önce dahi
isyan için uygun bir firsat kolluyordu. Zira
Yavuz Sultan Selim'in ölümünden önce o, çevreye
dagilmak suretiyle hayatlarni kurtarmis olan
silah arkadaslarini etrafina toplayarak,
yönetimine verilmis bulunan Sam vilayeti
dahilinde onlara mevkiler vermisti.
Canberdi Gazalî,
Suriye ve Filistin'i ele geçirmek, sonra da
Misir'i zapt edip hilâfeti elde etmek gibi büyük
emeller pesinde kosuyordu. Bu sebeple Hayir
Bey'den de istifadeyi düsünerek ona mektuplar
göndermisti. Böyle bir tekliften telasa düsen
Hayir Bey, bir taraftan onu oyalarken diger
taraftan da deniz yoluyla devleti keyfiyetten
haberdar ederek, Gazalî'nin kendisine yolladigi
mektuplari Istanbul'a gönderir.
Bu arada, 20.000'e
ulasan kuvvetleriyle harekete geçip Beyrut'u
zaptetmis olan Gazalî, Cebel-i Lübnan'daki
Dürzîleri de isyana tesvik etmisti. Daha sonra
Haleb'i kusatip muhasara altina alan Canberdi
Gazalî, büyük bir mukavemetle karsilasmisti.
Hayir Bey, Gazalî üzerine asker sevki hususunda
Istanbul'un fikrini sormus, merkezin verdigi çok
isabetli bir cevapla buna lüzum olmadigi ve icab
eden kuvvetlerin Anadolu'dan sevkedilecegi
bildirilmisti. Nitekim üçüncü vezir Ferhad Pasa
ile Anadolu, Karaman ve Sivas eyaletlerinin
timarli sipahileriyle kapikulu efradindan dört
bin yeniçeri gönderildigi gibi Dulkadiroglu
Sehsuvarzâde Ali Bey de isyani bastirmak üzere
yardima memur edilmisti. Ferhad Pasa kuvvetleri
henüz yetismeden Sehsuvaroglu Ali Bey
maiyyetindeki kuvvetlerle Haleb üzerine yürür.
Ali Bey'in gelisini haber alan Gazalî, buradaki
kusatmayi kaldirarak Sam'a çekilir. Bu arada,
Ferhad Pasa'nin kuvvetleri ile birlesen Haleb
Beylerbeyi Karaca Ahmed Pasa'nin birlikleri ile
Sehsuvaroglu Ali Bey'in kuvvetleri, iki kol
halinde Sam yakinlarina gelirler. 27 Ocak
l52l'de Mastaba mevkiinde vuku bulan çarpismalar
sonucunda Gazalî yenilerek yakalanir. Devletin,
gerek kendisine, gerekse arkadaslarina sagladigi
bütün imkânlari bir tarafa birakip halife olma
sevdasina düsen Canberdi Gazalî'nin bu
nankörlügü, ibret-i âlem olmak için basinin
kesilip Istanbul'a gönderilmesi ile son bulur.
Canberdi Gazalî
isyaninin sür'atle bastirilmasi, bu hadiseden
istifade ve Gazalî ile birlikte hareket etmek
isteyen Sah Ismail'in isini bozmustu. Gazalî'nin
maglubiyetini duyan Sah Ismail, yaylak
bahanesiyle Tebriz'den kalkarak Kazvin
taraflarina gitmisti. Elindeki kuvveterle
Kayseri dolaylarinda bir müddet Iran taraflarini
tarassut eden Ferhad Pasa, vaziyetten emin
oluncaya kadar o yörelerde kalmisti. Bu
hâdiseden hemen sonra Sam Beylerbeyligi'ne Ayas
Pasa, Kudüs, Gazze ve Safed sancaklarina da
birer sancakbeyi tayin edilmisti. 2. Belgrad'in
Fethi Canberdi Gazalî'nin isyani esnasinda
Macaristan'a karsi yeni bir seferin açilmasina
karar verilir. Çünkü stratejik önemi haiz olan
Belgrad, Avrupa'ya karsi girisilecek seferler
için bir üs olarak kullanilabilecek durumda idi.
Nitekim, bu stratejisinden dolayi Fâtih de daha
önce, burayi almak için tesebbüslerde bulunmustu.
Ayrica askerî güçlerine güvenen Macarlar, yeni
Pâdisahi tebrik için bir heyet göndermedikleri
gibi cülûsu haber vermek, iki devlet arasindaki
barisi yenilemek ve daha önce taahhüd edilen
haraci (vergi) istemek üzere Macaristan'a
gönderilen Osmanli elçisini de öldürmüslerdi.
Onlar, elçiyi öldürmekleyetinmemis olacaklar ki,
onun kulaklari ile burnunu da keserek cevap diye
Süleyman'a göndermislerdi. Böylece, insanlik
tarihi için yüz karasi olabilecek bir vahset
örnegi de sergilemislerdi. Bütün bu olumsuz
gelismeler üzerine harp kaçinilmaz hale gelmisti.Downey,
böyle bir hareketin karsiliginda Kanunî'nin
yaptigi hazirliklari, bu hazirliklar esnasindaki
geçit resmini , genç hükümdarin bunlari seyr
ederken duydugu memnuniyeti ve ordunun
maneviyatinin ne kadar yüksek oldugunu canli
birer levha gibi tasvir edip gözler önüne serer.
Gerçekten Kanunî, kendisine ve devletine yapilan
bu hakaretin cezasinin verilmesi gerektigine
inandigi için harp hazirliklarina baslanilmasi
için emirler göndermisti. Iran hududunun
güvenligi saglanip savas karari alindiktan sonra
babasi ve dedeleri II. Bâyezid ile II. Mehmed
(Fâtih)'in türbelerini ziyaret ettikten sonra l8
Mayis l52l'de bizzat kendisinin basinda
bulundugu Osmanli ordusu, Belgrad üzerine
hareket eder. Yol boyunca yapilan müzakerelerde
Osmanli kuvvetlerinin, Veziriazam Pîrî Mehmed
Pasa'nin görüsü dogrultusunda, dogrudan Belgrad
üzerine yürümesi ve Rumeli Beylerbeyi olan Ahmed
Pasa'nin önceden hareketle Bögürdelen (Sabacz,
Czabacz) hisarini almasi kararlastirilmisti.
Sabacz'i kusatma
altina alan Ahmed Pasa, muhasarayi daraltip
sikistirmakla birlikte, kaledeki garnizon,
kendisini savunuyordu. Sonunda muhafizlar yok
edildiler. Bu kusatma esnasinda Osmanlilardan da
epeyce sehid verilir. Ahmed Pasa, büyük bir
mücadele sonucu (2 Saban) 7 Temmuz'da Sabacz (Bögürdelen)i
zapteder. Böylece Kanunî ilk fethini
gerçeklestirmis oluyordu. Sultan Süleyman,
ertesi gün Ahmed Pasa ile sancakbeylerini
huzuruna kabul ettikten sonra kaleye gelir.
Pâdisah, sehrin istihkâmlarinin arttirilmasini
emr ettikten sonra askerinin Sirmi'ye geçmesi
için Sava üzerine köprü yaptirir. Insaatin
sürdügü dokuz gün içinde Sultan Süleyman,
isçilerin gayretlerini artirmak için nehir
kenarinda bir çardak altinda kalip insaatin
tamamlanmasini bekler. Böyle manevî bir destek
ve etki altinda kalan ordu ve saray agalari can
ve basla çalisarak köprü yapim isini çabucak
tamamlatmak hususunda elden geleni esirgemezler.
Bu sirada daha baska kalelerin feth edildigi
haberi gelir. Insaata baslandiginin onuncu günü
köprü tamamlanmisti. Ancak nehir birden
tastigindan köprü kismen harab olmussa da kisa
bir süre içinde yeniden onarilmis ve asker
buradan geçmisti.
Bu sirada
Belgrad'in kusatilmasi ile ugrasan Pîrî Pasa ise
buranin karsisindaki Zemin Kalesi (Zemun,
Zemlin)'ni ele geçirmisti. Bu esnada Pîrî
Pasa'yi çekemeyen Ahmed Pasa'nin tesiriyle
Belgrad muhasarasinin kaldirilip Budin üzerine
yürünmesi kararini alan Sultan Süleyman, daha
sonra bu karardan vaz geçerek l Agustos'ta Zemin
civarinda yüksek bir mevkie otag kurup,
kusatmanin bir an evvel sonuçlandirilmasi emrini
verir. Siddetle kusatilan Belgrad'in kale
muhafizi dayanamayacagini anlayinca eman
dileyerek 30 Agustos'ta kaleyi teslim eder. Kale
halkindan bir kismi Macaristan'a giderken, aslen
Sirpli olan bir kismi da evlad, aile ve
mallariyla Istanbul'a nakl olunarak Yedikule
civarinda iskan edilirler. Belgrad'dan
getirilenlerin yerlestirildikleri mahalleye
Belgrad Mahallesi denilmeye baslanir. Fetihten
sonra 200 top ile tahkim edilen Belgrad Kalesi,
Semendire ile birlikte muhafazasina 900 bin akça
has ile Bosna Sancakbeyi Yahya Pasa oglu Bâli
Bey muhafazasina tayin edilirken Bosna da
Sultanzâde Hüsrev Bey'e verilir.
Belgrad seferi
esnasinda Osmanli ordusunda filler de
bulunuyordu ki, Lütfi Pasa bunlarin iki tane
oldugunu belirtir. Kanunî'nin bu ilk seferine
Edirne, Filibe ve Sofya medreseleri talebeleri
de istirak etmislerdi. Belgrad, ele geçirildigi
tarihten itibaren Avrupa seferlerinde Osmanli
ordusunun en mühim üslerinden biri olmus ve "Dâru'l-cihâd"
adini almistir.
Kanunî Sultan
Süleyman, Belgrad'dan Istanbul'a dönerken l9
Ekim'de iki yasindaki oglu Murad'in, gelisinden
iki gün önce de bir kizinin ölüm haberini
almisti. Istanbul'a girdikten on gün sonra da
dokuz yasindaki oglu Mahmud çiçek hastaligindan
öldü (29 Ekim). Vezirler, Pâdisah'in
çocuklarinin cenazelerine yaya olarak refakat
ettiler. Bunlar, Yavuz Sultan Selim türbesinin
yanina defn edildiler.3. Rodos'un Fethi
Bilindigi gibi, Kanunî Sultan Süleyman'in
Akdeniz'de Osmanli hakimiyetini kurmak için
giristigi büyük mücadelede, Rodos seferi ilk,
Malta seferi ise son dönemi ifade eder. Dünya
tarihinin esine ender rastladigi ünlü Pâdisahin
saltanatinin ikinci yilinda Rodos'u ve ona bagli
bulunan adalari ele geçirmesi, Dogu Akdeniz'de
Osmanli hâkimiyetinin yerlesmesini sagladigi
gibi, mücadelenin bundan böyle Orta ve Bati
Akdeniz'e intikal ettirilmesi imkanini da
saglamisti.
1309'dan beri Saint
Jean d'Hospitaliers veya Saint Jean de Jerusalem
denilen sövalye tarikatinin elinde bulunan Rodos
adasi ile civarindaki adalar, eskiden beri
Osmanlilarin ele geçirmek istedikleri önemli
yerlerdi. Sultan Süleyman, Belgrad'i almayi
basardiktan sonra Osmanli siyasetinin bu ikinci
mes'elesini de halletmek istiyordu. Zira fethi
zarurî kilan bazi sebepler vardi. Buranin fethi,
Osmanli ülkesine yeni ilhak edilmis bulunan
Misir, Suriye ve Dogu Akdeniz sahillerinin
emniyeti bakimindan önemliydi. Bunun için de
Rodos ve ona bagli olan diger adalarin
Osmanlilarin elinde bulunmasi gerekiyordu.
Nitekim bu zorunlugu takdir eden Yavuz Sultan
Selim, saltanatinin son yillarinda, Sövalyeler
üzerine yürümek için büyük çapta bir donanma
hazirlamaya koyulmus, ancak bu tasavvurunu
gerçeklestiremeden hayata gözlerini kapamisti.
Hiristiyanligin, Osmanli hac, ticaret ve ulasim
yolu üzerinde, bu emniyeti tehlikeye sokabilecek
tehlikeli kalesi durumundaki Rodos'ta bulunan
sövalyeler, Osmanli ticaret ve hac gemilerine
saldirmakla kalmamislar, ayni zamanda Canberdi
Gazali'ye de yardimda bulunmuslardi. Bundan
baska onlar, Rodos'ta bulunan Cem Sultan'in oglu
Murad'i da taht vârisi olarak ortaya sürmüslerdi.
Ayrica kalelerinin saglamligina güvenmekte olan
Rodos sövalyeleri, korsanlik faaliyetlerine
devamla, bir taraftan Müslümanlarin yollarini
kesip gemilerini aliyor, öbür taraftan da
Osmanli sahillerinde ardi arasi kesilmeksizin
bazi fesatliklarda bulunuyorlardi. Bundan baska
bes alti bin civarinda Müslüman'i esir alip
adalarinda onlara türlü iskenceler yaptiklari da
biliniyordu.
Iste Kanunî, bu
siyasî ve stratejik sebeplerden dolayi Rodos
proplemini halletmek istiyordu. Böylece, bir
bakima babasindan miras olarak devr aldigi bir
siyaseti devam ettirmek ve babasinin yarida
birakmak zorunda kaldigi önemli bir meseleyi
halletmek niyetinde idi. Ayni zamanda o, Rodos'u
feth etmek suretiyle dedesi Fâtih Sultan
Mehmed'in gerçeklestiremedigi bir seyi de yapmis
olacakti. Eserimizin, Fâtih'le ilgii bölümünde
de görülecegi üzere o, birbirlerini kovalayan
zaferleri arasinda sadece iki yerde istedigini
ele geçirememisti. Bunlardan biri Belgrad,
digeri de Rodos'tu. Tahta henüz geçmis olan genç
Süleyman, saltanatinin ilk yilinda Belgrad'i
zapt etmek suretiyle Fâtih'in düsüncesini
gerçeklestirmis oluyordu. Onun, Belgrad'in hemen
arkasindan Rodos üzerine yönelmesinde, nisbeti
az da olsa ayni psikolojinin etkili oldugunu
söylemek mümkün olsa gerekir.
Rodos'un fethi
hususunda Divan-i Hümayûn'da yapilan
müzakerelerde ekseriyet, Rodos seferine taraftar
görünmüyordu. Zira bunlar, Sövalyelerin söhreti,
adanin müstahkem olup uzun süre muhasaraya
dayanabilmesi ve bir sefer vukuunda Avrupa'nin
derhal buraya yardimda bulunabilecegini
düsünüyorlardi. Bunlara göre sonu tehlikeli bir
macera ile bitecek sefere girismek dogru degildi.
Bu düsünceye karsilik Vezir-i A'zam Pirî Mehmed
Pasa ile ikinci vezir Çoban Mustafa Pasa ve
denizci Kurdoglu Müslihiddin Reis, Rodos
seferine taraftar olup Avrupa tarafindan endise
edilmemesi gerektigini ileri sürüyorlardi. Bu
arada casuslari vâsitasiyle Rodos hakkinda bilgi
toplayan Kanunî, sefere karar verir. Bununla
beraber sefere çikmadan önce, Hammer'in
ifadesiyle " Kur'an-i Kerim'in emrini yerine
getirmek için Üstad-i A'zam'a bir mektup
gönderir. Bu mektupta Üstad-i A'zam teslim
olmasi isteniyor ve arzusu ile itaati kabul
ettigi takdirde sövalyelerin hürriyetleri ile
mallarina dokunulmayacagina dair, yerlerin ve
göklerin yaraticisi olan Allah, O'nun elçisi
olan Hz. Muhammed ve diger Peygamberler adina
yemin ediyordu." Fakat bu teklif, Üstad-i A'zam
tarafindan red edilir.
Bu sirada Avrupa
devletleri de birbirleri ile mücadele halinde
bulunduklarindan, Rodos ile ilgilenebilecek
durumda degillerdi. Rodos ile ilgilenebilecek
tek devlet olan Venedikliler de yapilan ticaret
antlasmasi ile pasif hale getirilmislerdi.
Divan'da alinan sefer kararindan sonra
hazirliklarina baslayan Osmanli ordusunun basina
serdar olarak ikinci vezir Çoban Mustafa Pasa
getirilir. Öte yandan bu seferi haber alan Rodos
Üstad-i A'zami Philippe Villiers de l'Isle Adam,
bazi tedbirler alarak kaleyi tahkim ettirmis,
yiyecek depolatmis, sehrin önündeki limana
zincir çektirmis, ayrica Papa ve Fransa'dan da
yardim istemisti.
Osmanli donanmasi,
5 Haziran l522'de 300 gemi ile Çoban Mustafa
Pasa komutasinda harekete geçer. Donanmada pek
çok mühimmattan baska onbin deniz ve itfaiye
neferi bulunuyordu. Sultan Süleyman da 2l Receb
928 (l6 Haziran l522) tarihinde Istanbul'dan
hareketle Üsküdar'a geçmis, buradan Kapikulu
askerleri ve sefere memur olan diger eyâletlerin
timarli sipahileriyle birlikte karadan yola
çikmisti. Bu sefere nadir bir istisna olmak
üzere, Sadrazam Pîrî Mehmed Pasa'nin amcasi olan
Seyhülislâm Zenbilli Ali Cemalî Efendi (l503 -
l525) de katilmistir.
Osmanli donanmasi,
Rodos yakinlarindaki Gnido adasina varmisti. 24
Haziran'da Rodos önlerine gelen Osmanli
donanmasi, Rodos kalesinin dört mil kadar
dogusundaki bir limana demir atar. Kaleyi abluka
altina alan ordu, Pâdisahin karadan gelmesini
bekler. Nihayet Kütahya - Aydin yolu ile
Marmaris'e, oradan da 28 Temmuz'da Rodos adasina
geçen yüzbin kisilik ordu, surlar boyunca
mevzilenir. Bu esnada Ingiliz, Fransiz, Italyan,
Ispanyol, Alman ve Portekiz milletlerine mensub
sövalyeerden mütesekkil Rodos müdafileri ise
kalenin bes ana burcunu müdafaaya basamislardi.
Çarpismalar, l
Agustos'ta Alman burcuna top atisi ile baslar.
Kanunî, Kiziltepe denen yerde otagini kurdurarak
kusatmayi buradan idare eder. Siddetle ve
birbiri ardinca süre gelen Osmanli hücumlari,
bes ay kadar devam eder. Bu arada zaman zaman
kismî basarilar da kazanilmisti. Sonunda
dayanamayacaklarini anlayan sövalyeler, kaleyi
teslim edeceklerini Kanunî'ye bildirmek zorunda
kalirlar. Yapilan müzakereler neticesi 21 Aralik
1522'de bir teslim antlasmasi imzalanir. Buna
göre 2l3 yillik sonuncu Haçli Devleti de tarihe
karisir. Buna göre Katolik Hiristiyanlarin Yakin
Dogu'dan tamaman uzaklastirilmalari da saglanmis
olur. Antlasma geregi sövalyelerin adadan
çekilmelerine müsaade edildigi gibi, sehirdeki
Hiristiyanlarin dinî âyin ve inançlarinda
serbest olmalari, ada sakinlerine bes yil kadar
vergi vermemeleri ve kendilerinden devsirme
alinmamasi gibi imtiyazlar da bahsedilmistir. Bu
arada tanassur etmis olan (Hiristiyanligi kabul
eden) Sultan Cem'in oglu Murad da yakalanarak
iki oglu ile birlikte ortadan kaldirilir.
Sövalyelerin Rodos'u terkinden sonra Pâdisah, 20
Ocak 1523'te Câmie çevrilen Saint Jean
Kilisesinde Cuma namazi kilmisti. Bu namazda
imamligi, sefere istirak etmis olan Seyhülislâm
Zenbilli Ali Cemalî Efendi yapmisti. Rodos,
Midilli sancagina baglanarak Dizdarzâde Mehmed
Bey'in idaresine verilmistir. Osmanlilar, ayrica
bu sefer sonrasi Anadolu sahillernde Bodrum,
Aydos, Tahtali kalelerini, Leros, Sömbeki,
Kalimnos, Limonsa adalarini ele geçirmislerdir.
Böylece Rodos kalesi ve adasiyle birlikte Oniki
adanin tamami ve Bodrum da teslim olmustu.
Bodrum'un fethi, Anadolu tarihi bakimindan da
önemlidir. Zira burasi, Anadolu'da
Hiristiyanlarin elinde bulunan tek toprak
parçasi idi.
29 Aralikta Kanunî,
Rodos sehrine girip kaleyi gezer. Bu günlerde
Hiristiyanlik âleminde Noel kutlaniyordu Papa
Ikinci Hadrianus, Roma'da Saint Pierre'de Noel
âyinini icra ederken, kilisenin saçagindan bir
tas düsüp Papanin ayagina dogru yuvarlanir.
Kardinaller bu hâdiseyi muhasarasi aylardan beri
devam eden Rodos'un düsmesine isaret saydilar.
Rodos'un fethi,
Türk topçulugunun Avrupa topçulugu karsisindaki
üstünlügünü gösterdigi gibi, o çagda alinmasi
adeta mümkün görülmeyen ve Hiristiyanligin Islâm
âlemine dogru bir kalesi sayilan adanin zapti,
Avrupa'da büyük bir hayret ve teessür
uyandirmistir. Bu arada Rodos'un fethini
müteakib Rodos hapishanelerinde bulunan alti bin
kadar Müslüman esir de kurtarilmistir.
Rodos'a derhal Türk
göçmenleri yerlesmeye basladilar. Birçok câmi,
imâret, mektep, medrese, çesme ve yol yapilip
ada imar edilir. Rodos, bir sancak merkezi olur.
Buraya devamli olarak bahriye sancakbeyleri
(Tümamiral) vali tayin edildi. 2 Ocak günü aksam
üzeri Kanunî Yesil Melek kadirgasina binip
Rodos'tan ayrilir. Anadolu'da Marmaris'e geçer.
3 Ocak'ta da Marmaris'te idi. Aydin, Midilli,
Karasi, Mentese ve Saruhan sancakbeylerine,
Anadolu beylerbeyisi Kasim Pasa'nin nezaretinde
Rodos'taki insaat , imar ve iskân isleri
bitinceye kadar adada kalmalarini emr ettikten
sonra Istanbul'a dogru yola çikan Kanunî 26
günde Istanbul'a varir. 29 Ocak l523'te yedi ay
on iki gün süren bu ikinci sefer-i hümayûnunu
bitirerek Istanbul'a gelmis olur. Bu arada
Osmanli donanmasi da Istanbul'a döner.
Rodos'un fethi
edilmesi ile ilgili olarak gönderilen
zafernâmelere Venedik mukabelede bulundugu gibi
Sah Ismail de cülûstan beri ilk defa olarak
taziyet ve tebrik vecibesini yerine getirmis,
Rodos fethinden dolayi da memnunlugunu bildiren
bir mektup ile bir elçi göndermisti.
Rodos'un fethi ile
Avrupa'da Kanunî'nin söhreti biraz daha artmis
oluyordu. Belgrad ve Rodos'un, Hiristiyan
dünyasinin bu iki kilit noktasi sayilan
müstahkem kalelerinin Kanunî tarafindan
düsürülmesi, Osmanlilarin ileride basaracaklari
daha büyük fetihleri için bir isaret sayildi.
5. Ibrahim Pasa'nin
Misir'daki IslâhatlariMisir'da, sosyal düzenin
saglanmasina önem verdigi anlasilan Kanunî,
burada, sarsilan devlet otoritesi ile düzenini
yeniden tesis, Osmanli kanunlarni vaz' ve
bozulan idareyi islâh etmek istiyordu. Bu
maksatla Vezir-i A'zam Ibrahim Pasa'yi Misir'a
gönderir. l Zilhicce 930 (30 Eylül l524)'da
donanma ile ugurlanan Ibrahim Pasa'ya, bizzat
Pâdisah, Marmara adalarina kadar refakat ederek
orada kendisine pek dostane bir sekilde veda
eder. Uhdesine Misir Beylerbeyligi de havale
olunan Ibrahim Pasa'nin maiyetine Rumeli
Defterdari Iskender Çelebi, Ulûfeciler Agasi
Hayreddin Aga, Çavusbasi Sofuoglu Mehmed ile 30
nefer çavus, Divan kâtibi olarak Celâlzade
Mustafa Çelebi ile bazi hazine kâtipleri ve 500
kadar yeniçeri memur edilip on kadirga ile yola
çikmisti. Ibrahim Pasa, Sakiz Adasi'na ugrayarak
orada Ceneviz idarecileri tarafindan
selamlandiktan ve kendisine takdim edilen
hediyeleri aldiktan sonra l0 Muharrem ( 7 Kasim
)'da Rodos'a yanasir. Osmanli donanmasi
Iskenderiye'ye yelken açtigi halde, sonbahar
rüzgarlari yüzünden Anadolu sahiline düserek
Rodos'tan hareketinden üç hafta sonra Marmaris
körfezine girmek zorunda kalir. Yilin bu
mevsiminde deniz yolculuguna güvenilemedigi için
Ibrahim Pasa karadan gitmeye karar verir.
Geçtigi bütün yollarda halka karsi iyi davranan,
idarecileri kontrol eden ve onlarin tebeaya
karsi daha müsamahali davranmasini saglayan
Ibrahim Pasa, bu iyi niyeti ve tarafsizligi
sebebiyle halkin duasini alir. Bu uzun ve yorucu
yolculuktan sonra 2 Nisan l525'te Kahire'ye
giren Ibrahim Pasa, eyâletin ahvalini teftis,
islâh ve tanzim etmek üzere maiyetindeki
idarecilerle, Misir'daki Memlûklü idarecilerden
mürekkeb bir hey'et teskil edip Kal'atü'l-Cebel'de
devamli divan akdine baslar. halkin çesitli
sikâyetlerini dinler. Kayitbay zamanindaki
kanunlari gözden geçirir. O, halkin içinde
bulundugu ekonomik ve sosyal durumu ile hazineyi
esas alarak kanunlar tasarlar. Fetihten beri
sâdir olan fermanlar ve Misir idaresinin
geçirdigi safhalari gözönüne alarak tasarladigi
bu kanunlar, Misir'in eski kanununu ta'dilen
mutedil ve mufassal bir kanunnâme sekline
bürünür. Hazirlanan bu tasari, Istanbul'a
gönderilir. Pâdisah tarafindan tasvibi
alindiktan sonra kanun haline getirilen bu
tasari, "düstûru'l - amel olmak üzere" Misir
hazinesine teslim edilir.
Ibrahim Pasa'nin,
Misir'da geçirdigi üç ayin her günü, bir baska
adaletli ve lütufkâr icraatla dikkati üzerinde
topluyordu. Sürekli olarak memleketin
ihtiyaçlarina uygun kanunlar koyuyor ve
eskilerini düzeltiyordu. Eski idarenin açtigi
yaralari onarmaya çalisiyordu. Bu arada Beni
Havare ve Beni Bakar adiyla anilan ve hainlikle
itham olunan asiretlerin reislerini astirmakla
cezalandirdi. Bu cezalar, digerleri için de bir
manada ibret oldu. Böylece vahalara ve
Habesistan'a kadar Asagi ve Yukari Misir'daki
öbür Arap asiretleri seyhlerine, Pâdisah'a
itaatla bagli kalacaklarina yemin etmeleri ihtar
olundu. Sehirlerde tellâllar dolasarak idareden
sikâyetçi olanlarin gördükleri zulümleri
bildirmeleri ilan olundu. Memlûklü zamanindan
beri borçlu oldukarindan dolayi haps edilen
fakirlerin borçlari ödenerek saliverilmeleri
saglanir. Egitim ve öksüzlerin yiyeceklerinin
saglanmasi için özel yönetmelikler konularak
bunlara maas baglanir. Ibrahim Pasa, kalede vali
konaginin karsisinda, hükümet hazinesini
muhafaza için iki kule yaptirir. Ibrahim Pasa,
Beylerbeyi sifati ile Misir'da bulundugu sirada
öteden beri Kahire'nin ugradigi gaileler
sebebiyle yikilmis veya harab olmus câmi,
medrese ve diger hayrat eserleri kendi
hesabindan ve kendi masrafi ile tamir ettirmisti
ki, Ömer Câmii bunlardan biridir. Vergi
defterleri Sultan Kayitbay ve Kansu Gavri
zamanlarindaki hallerine konuldu. Gerçekten o,
tatbik edilen mevzu ve muhdes nizami, özellikle
sikâyet konusu olan vergi hususunu, âmil,
mübasir, urban seyhi ve sair a'yândan istisfar
etmis (sorusturup ögrenmis), Memlûklü devrine
ait eski defterleri buldurup Kayitbay devri
nizami ile Gavri ve Hayirbey zamanindaki
muamelati inceletip, bu sonuncularla, Hain Ahmed
Pasa'nin ihdas ettigi haksizlik, zulüm ve
bid'atleri ortadan kaldirmistir.
Pâdisah, Malî ve
idarî islâhatlar için üç ay kadar Misir'da kalan
Ibrahim Pasa'nin eyâlette yaptigi islâh ve
düzenlemesine kani olunca istedigi kimseyi
Beylerbeyi olarak tayin etmesi hususunda
kendisine selâhiyet vermisti. O da, Defterdar
Iskender Çelebi'nin tavsiyesine uyarak eyaleti,
Sam Beylerbeyi olan Süleyman Pasa'ya verip Misir
Beylerbeyligi'ne, Hamzavî'yi de defterdarliga
tayin ederek 22 Saban 93l (l4 Haziran l525)'de
Kahire'den ayrilir. Sam yolu ile Anadolu'ya
hareket eder. Maras'tan Kayseri'ye gitmekte iken
bazi Türkmen boylarinin agirliklarini
vuracaklari haberini alir. Bunlarin ileri
gelenlerini çagirtarak, Sehsuvaroglu Ali Bey'in,
Ferhad Pasa'nin tesiriyle öldürülmesi sonucu
Dulkadir ülkesinde timari hazineye aktarilan
Türkmen sipahîlerinin timarlarini iade ettirir.
Daha sonra da l525 senesi Eylül'u basinda
Istanbul'a varip Pâdisahin huzuruna çikan
Ibrahim Pasa, Misir'daki icraati hakkinda ona
bilgi verir. Pâdisah, onun Misir'daki
icraatindan memnun olarak kendisine ihsanlarda
bulunur.
MACARISTAN
SEFERLERI
Osmanlilarin
Rumeli'ye ayak bastiklari günden itibaren bir
buçuk asirdan daha fazla bir sürede karsilarinda
ya hasma yardimci veya hasim olarak Macarlari
gördükleri bilinmektedir. Bundan dolayi
Türkler'in Macarlar'a, Macarlar'in da Türkler'e
karsi olan düsmanliklari, Macaristan'in zaptina
kadar devam etmistir. Belgrad ile birlikte bir
kaç kalenin Osmanlilar'ca alinmis olmasi,
Macarlar için büyük bir darbe olmustu. Gerçekten
Belgrad'in zapti, Avrupa fetihlerine yol açan
önemli bir âmil olmustu. Nitekim Belgrad'in
alinmasindan sonra Macaristan, Hirvatistan,
Transilvanya ve Dalmaçya gibi yerler, daha rahat
ve güvenli bir sekilde Osmanli akinlarina hedef
oldular. Bu arada Gazi Hüsrev, Sinan ve Bâli
Beyler'in akinlari Mohaç savasina kadar devam
edecektir.
Macarlar'in, Eflâk
islerine karismalari, Osmanlilar aleyhine
Bogdan'la ittifak yapmalari, Sarlken'in bir
Avrupa Imparatorlugu kurma tehlikesi ve
Safevîler'le anlasma yapmasi gibi hadiseler
üzerine Üngürüs seferine karar verilir.l. Mohaç
Meydan Muharebesi Belgrad'in fethi,
Osmanlilar'in tabii yayilma sahasi olarak
gördükleri Orta Avrupa üzerine yürümek yolunda
önemli bir adim olmustu. Bu arada hudud
bölgelerinde de bazi karisikliklar çikmis, Tuna
boylarinda Macarlar'la küçük çapli çarpismalar
olmustu. Bununla beraber, Kanunî'nin sefere
karar vermesi, Papalik, Macaristan ve Lehistan
münasebetlerinin neticesi olarak ortaya çikan
birçok âmile dayanmakta ise de, bu kararda
Fransizlar'in da önemli sayilabilecek bir rol
oynadiklari belirtilmektedir.
Kanunî Sultan
Süleyman'in saltanat yillarinin basinda Fransa
ile Almanya birbirlerine karsi hasim duruma
geldikleri gibi birbirleriyle mücadeleye de
baslamislardi. Fransa Krali I. François'nin,
Alman imparatorluk seçiminde Sarlken (Charles
Quint)'e rakip olarak adayligini koymus olmasi,
iki devletin siddetli bir mücadeleye girmesine
sebep olmustu. I. François'nin, l5l9'da
imparator seçilen Habsburg hânedanina mensub
Sarlken ile yaptigi mücadelede esir düsmesi
üzerine, I. François'nin annesi ve saltanat
nâibesi Angouleme düsesi Louise de Savoie,
Kanunî Sultan Süleyman'a bir mektup göndererek
kendisinden yardim talebinde bulunmus, Pâdisah
da Macaristan üzerine yürümek suretiyle fiilî
bir yardimda bulunacagini va'd etmisti. Kanunî,
Sarlken'in kurmak istedigi Avrupa
Imparatorlugu'nu, Osmanlilar için büyük bir
tehlike olarak görüyordu. Bu tehlike sadece
Bati'dan degil, l524 Mayis'i sonlarinda vefat
etmis olan Sah Ismail'in yerine geçen Tahmasb
vesilesiyle Dogu'dan da kendini gösteriyordu.
Zira Sarlken ile Tahmasb, Osmanlilarin
aleyhindeki bir ittifak içinde idiler. Iran,
Çaldiran'i bir türlü unutmamisti. Buna ragmen
tek basina Osmalilar'la basa çikmalari da mümkün
görünmüyordu. Bu sebeple Avrupa'nin en büyük
gücü haline gelmis ve bütün bir Bati tarafindan
desteklenen yeni Imparator Sarlken ile
Osmanlilar aleyhine bir ittifak kurma gayretinde
idi. Hem Iran'in hedeflerini, hem de Sarlken'in
kendisine karsi meydana sürecegi büyük kuvvetin
farkinda olan Kanunî, bu sebeple Fransa'yi
himaye etmek istiyordu. Böylece Bati'yi
siyaseten bölmeyi hedefliyordu.
Öyle anlasiliyor
ki, bu siralarda Macaristan'in iç durumu da pek
iyi degildi. Macar Krali'nin kötü yönetimi devam
ettiginden, Erdel Beyi Zapolyai hem krala, hem
de krallik üzerindeki Habsburg nüfuzuna karsi
çikiyordu. Kötü bir yönetimin altinda âdeta
ezilen Macar köylüleri, memnuniyetsizliklerini
belirtmek gayesiyle Protestanlik hareketlerine
katildiklari gibi, paralarini alamayan birçok
Macar askeri de Osmanli Akinci Beyi Bali Bey'e
siginiyordu. Kanunî'nin, gerek akinci, gerekse
diger kaynaklardan istihbarat ettigi bu durum,
onun sefer kararini çabuklastirmisti. Ayrica
Macaristan'in ele geçirilmesi ile Osmanlilar,
Habsburglarla aralarindaki engeli kaldirmis
olacaklar ve böylece Viyana kapilarina varilmasi
için büyük bir mania asilmis bulunacakti.
Macaristan
seferinin hazirliklari tamamlandiginda Kanunî,
bir yil önce vefat etmis olan Seyhülislâm
Zenbilli Ali Cemali Efendi'nin yerine, Osmanli
dünyasinda hukuk, edebiyat, dil ve tarih
alanlarinda hakli bir söhrete sahip olan Kemal
Pasazâde'yi tayin ederken, kendisinin
bulunamayacagi sirada Pâyitaht (baskent) in
idaresi için de Misir'in eski valisi olan Kasim
Pasa'yi Kaymakam (Kaim-i makam) olarak
görevlendirir.
Sefer
hazirliklarini tamamlayan Pâdisah, ll Receb 932
(23 Nisan l526)'de yüz bin kisilik bir ordu ile
yeni dökülmüs ve Avrupa'nin hayalinden
geçiremeyecegi derecede mükemmel 300 top ile
birlikte Istanbul'dan hareket eder. Bu üçüncü
"Sefer-i Hümâyunu"na çikmadan önce hükümdar,
Eyyub Sultan, Ebu'l-Vefa ile babasi Yavuz,
dedesi II. Bâyezid ve Fâtih'in türbelerini
ziyaret ederek dua eder. Bütün bu mekânlarda,
Allah'in kendisine yardim etmesini diler.
Gerçekten Islâmî
anlayisa göre savasin gerçek mahiyeti, körü
körüne bir kirma ve kirilma hâdisesi degildir.
O, presipler adina yapilan bir cihaddir. Cihad
için de her seyden evvel ordulara mânevî güç
gerektir. Iste Kanunî de Mohaç Meydan
Muharebesi'ne girismeden evvel gözlerinden
yaslar akitip, yüzünü yerlere sürerek mânevî
kuvvetlerden istimdad ediyordu. Öyle ki, önüne
düstügü ordulari, gittiklere yerlere tevhidi de
beraber tasiyacaklari için devleti dinin, dini
de devletin yardimcisi ve tamamlayicisi görerek,
ecdadi gibi maddî kuvvetlerinin ikmali kadar,
mânevî kuvvetlerinin yardimini da ihmal
etmiyordu.
23 Nisan'da
Istanbul'dan hareket edip Halkali Pinar denen
menzile varan ordunun, büyük bir düzen ve
disiplin içinde bulundugu anlasilmaktadir. Zira
Kanunî'nin emrine göre ekilmis tarlalara girmek,
hayvan otlatmak ve toprak sahiplerinin
hayvanlarini almak, ölüm cezasini
gerektiriyordu. Pâdisahin emri hilafina hareket
eden birkaç kisinin ya basi kesildi veya
asildilar. Hammer'in ifadesine göre, Pâdisahin
emrine uymayan bir kaç kadi bile cezanin
siddetinden kurtulamadi. Pâdisahin, reâyâsinin
menfaatlerini korumak ve onlara her ne sekilde
olursa olsun bir zararin gelmemesi için
gösterdigi bu çaba, onun tebeasini ne kadar
düsündügünün bir isaretidir. Iyi bir Müslüman
hükümdar olan Kanunî'nin anlayisina göre,
kendisinin idare ettigi halkindan yine kendisi
sorumludur. Gerek Kur'an-i Kerim, gerekse Hz.
Peygamber'in hadislerinde bu konuda pek çok emir
bulunmaktadir. Bütün bunlari bilen Pâdisah,
elbetteki bu emirlere riayet etmekle kendini
vazifeli biliyordu. Iste bunun içindir ki o,
halkinin malina en ufak bir zararin gelmesini
istemiyordu. Harp içinde dahi olsa, böyle bir
zarara tahammül edemiyen hükümdar, aksine
davranislarin, en büyük ceza olan idamla
sonuçlanacagini ilan etmekten çekinmiyordu.
Onun, kanunsuz davranislari affetmeyisi, orduda
büyük bir disiplinin meydana gelmesine sebep
olmustu. Gerçi bu disiplin sadece Kanunî
döneminde degil, hem daha önce, hem de daha
sonra vardir. Zira bütün Osmanli hükümdarlari,
yönetme bakimindan kendilerini Allah'a karsi
sorumlu tutuyorlardi. Bu sorumluluk anlayisi
onlarda, baska dinden olan hükümdarlara
benzemeyen hasletler meydana getirmisti. Bunun
içindir ki Kanunî dönemi Osmanli dünyasinin
sosyal hayati ile birlikte ordusundan da bahs
eden ve Osmanli ülkesinde senelerce kalmis olan
Avusturya elçisi Busbecq, kendi arzusu üzerine
üç aya yakin bir süre karargaha yakin bir köyde
kalarak Müslüman Türk ordusunu yakindan görmek
ve takib etmek firsatini bulduktan sonra görgü
ve müsahedelerine dayanarak asagida
özetleyecegimiz su bilgileri verir.
"Yanimda bir iki
arkadas oldugu halde kendimi belli etmeden her
tarafta dolastim. Dikkatimi çeken ilk nokta,
muhtelif teskilâtlara mensub askerlerin kendi
karargahlarindan disariya çikmamalari oldu.
Bizim karargahlarimizda meydana gelen olaylari
bilenler, buna inanmakta zorluk çekerler. Fakat
hakikat su ki, her tarafta tam bir sükût ve
sükûnet hüküm sürüyordu. Asla kavga ve
münakasaya rastlanmiyor, herhangi bir cebir ve
siddet hareketi görülmüyordu. Sarhosluk, öfke
veya hiddetten ileri gelen yüksek sesler bile
yoktu. Bundan baska her taraf öylesine temizdi
ki, ne süprüntü, ne gübre yiginlari, ne de göze
ve buruna fena gelen bir seye tesadüf imkani
vardi." Busbecq, Müslüman - Türk dünyasina dis
biledigi halde su ifadeleri kullanmaktan da
kendini alamaz. " Simdi benimle beraber geliniz
ve sarikli baslardan meydana gelen bu büyük
kalabaliga gözlerinizi çeviriniz. Türlü türlü,
renk renk parlak esvablar (elbiseler)... Her
tarafta altin, gümüs, lâal, ipek ve atlas
piriltisi... Bu manzarayi dil ile anlatmak imkan
disi bir is. Yalniz sunu söyleyelim ki, gözlerim
simdiye kadar bundan güzel bir manzara
görmemistir. Mâmafih, bütün bu servet ve ihtisam
içinde yine de büyük bir sadelik ve iktisad göze
çarpiyor. Herkesin elbisesi ve mevkii ne olursa
olsun, ayni biçimde. lüzumsuz islemeler ve kenar
süsleri yok. Halbuki bizde bu âdettir. Pek çok
masrafa mal olur ve üç günde de bozulup gider."
Elçi bunlari
anlattiktan sonra, kumar ve sarhosluk bilmeyen
askerin çalgi ve türkülerle eglendigine, çagirip
söyledikleri havalarin da gazâ ve sehâdet (sehidlik)
temlerini isleyen hamâset destanlari bulunduguna
isaret ettikten sonra, ordunun, hayvanî
gidalardan ziyade nebatî, basit ve sihhî
gidalarla beslendigini, Ramazan ayini karsilamak
için ise mutad yiyeceklerini daha da
sadelestirdiklerini, fakat Ramazan arefesinde
yalniz yiyip içmede degil, haram ve yasak
zevklere karsi da, oldugundan daha çekingen
davranarak oruca kendilerini hazirladiklarini
söyler. O, Hiristiyanlarin perhize girmeden önce
sanki bu imsakin acisini pesin olarak çikarmak
ister gibi, kendilerini çilginca eglenceye, dans
ve sarhosluga verdiklerini, senenin bu
günlerinde memleketlerini ziyaret eden
yabancilarin, Hiristiyanlarin çildirmis
olduklarini söylemelerine sasilmamasi
gerektigini uzun uzun anlatip, sonunda
Türkler'de üstünlügün ve basarinin sirrina temas
ederek: "Türkler'de seref ve makam, idarî
mevkiler, sadece liyakat ve bilginin mükafatidir.Tenbel
ve agir olanlar, hiç bir zaman yükselemezler.
Iste Türkler'in, her neye tesebbüs ederlerse
muvaffak olmalari, hâkim bir irk haline
gelmeleri ve her gün devletlerinin hududlarini
biraz daha genisletmelerinin hikmetini liyakat,
kabiliyet ve çaliskanliga verdikleri bu
ehemmiyette aramalidir."
"Bizim askerî
sistemimizle Türk sistemini karsilastirinca
gelecegin bize neler hazirladigini düsünüp
korkudan titriyorum. Karsilasan iki ordudan biri
galip gelecek -ki bu herhalde Türk ordusu
olacak- digeri ise mahv olacaktir. Çünkü Türk
ordusu sirtini kuvvetli bir imparatorlugun genis
kaynaklarina dayamis, zinde, tecrübeli ve
sarslmamis bir kuvvet. Askerleri zafere alismis,
zor sartlara dayanma kabiliyetine sahip, intizam
ve disipline riayetkâr, uyanik ve kanaat
ehlidirler. Bizimkilerde ise umumi bir fakirlige
mukabil hususi israf, yipranmis kuvvet,
mâneviyat bozuklugu, tahammül yoklugu ve
idmansizlik var. Serkes askerler, aza kanaat
etmeyen subaylar. Disiplin kavramiyla alay
ederiz. Basibosluk, sarhosluk, serkeslik ve
zevke düskünlük bizde alabildigine vardir. Bu
durumda neticenin ne olacagi gün gibi asikârdir.
Herhalde simdilik Iran lehimize bir durum
yaratmakla beraber, Türkler Iran'la bir
anlasmaya vardiklari zaman onlardan ve diger
Sark devletlerinden de yardim görerek bütün
güçleriyle bogazimiza sarilacaklardir. Bu büyük
tehlikeye karsi ne kadar gevsek ve hazirliksiz
oldugumuzu düsündükçe içim ürperiyor."
Avusturya elçisi
Ogier Ghiselin de Busbecq'in dedigi gibi,
gerçekten de Osmanli medeniyeti âbidesi
örülürken bu âbideyi yükselten her tas, mutlaka
kendi mevziine ve kendi mevkiine konmus
bulunuyordu. Son derece titiz bir inzibat fikri
ile yapilan vazife ve selahiyet taksimi ise,
devlet düzeninin aksamadan dönmesinde en büyük
rolü oynamakta idi.
Devletin bu mevzuda
en göze deger örnegi olan ordusu, Belgrad'in
fetinden bes sene sonra Mohaç ovasina konarak
Macaristan'in karsisina çiktigi zaman , ezici
kuvveti, essiz intizami ve ibâdet derecesine
varmis cengaverligi ile sanki bir ordu degil,
efsanevî bir heybet ve azamet örnegi idi.
Daha önce, sefer
hazirliklarini tamamlayan Pâdisah'in, 23 Nisan
l526'da yüz bin kisilik ordu ve 300 top ile
birlikte Istanbul'dan hareket ettigine temas
edilmisti. Yol boyunca orduya yeni yeni
kuvvetler katilmis, Istanbul'dan hareket
edildikten iki buçuk ay sonra Belgrad'a
varilmisti. Ibrahim Pasa'nin basinda bulundugu
öncü kuvvetler, Tuna Nehri üzerinde bulunan
Petro Varadin (Petervaradin)'i karadan ve
nehirden sikistirarak alir. Bundan baska, Bosna
beyleri tarafindan Sirem mintikasindaki kaleler
zapt edilir. Son derece muntazam yürüyen ve
etrafa hiç bir hasar vermeyen asil kuvvetler de
Ilok (Illok, Ulak) ve Ösek (Ösiyek, Eszek)'i
almisti.
Osmanlilar'in,
Macaristan üzerine yürüyecekleri haberini alan
Macar Krali II. Layos (Lui) bir taraftan harbe
hazirlanirken, diger taraftan da Avrupa kral ve
prenslerine müracaat ederek yardim istemisti. Bu
arada Macar meclisi, kiralin bizzat savasta
hazir bulunmasina karar vermisti.
Ösek kalesinin
alinmasindan sonra Tuna'yi takib için iki üç gün
içinde gemiler üzerine kurulan köprüden Drava
Nehri geçilecegi sirada Macarlar karsi koymak
istedilerse de muvaffak olamazlar. Nihayet Macar
ordusunun Mohaç ovasinda bulundugu da
ögrenilmisti. Osmanli ordusu hem agir yürüyor,
hem de harp tertibati aliyordu. Sag kolda
Vezir-i A'zam ve Rumeli beylerbeyi Ibrahim Pasa,
sol kolda Anadolu Beylerbeyi Behram Pasa,
merkezde de Pâdisah, yeniçeri agasi ve kapikulu
askerleri mutad olan yerlerini alacaklardi.
Macar Krali II.
Layos, Osmanli kuvvetlerini Mohaç ovasinda
beklemeye baslamisti. 26 Agustos'ta Mohaç'a
gelen Osmanli ordusu muharebe düzeni alir.
Osmanlilar, büyük hücuma baslanacagi gece,
muhtesem bir mum donanmasi yaparak, yedi gögün
yildizini bir yere toplamis sanilan büyük bir
gazâ senligi tertib ettiler. Mes'alelerin
meydana getirdigi aydinlik ile kizil bir sevk ve
heyecan kiyameti yasayan ovada kösler vuruluyor,
davullar, zurnalar çaliniyor, atlar kisniyor,
sancaklar dalgalanip kiliçlar sakirdiyordu.
Aylardan beri siddetle yagan ve araziyi yer yer
bataklik haline getiren yagmur, hizini kesmekle
birlikte çiselemeye devam ediyordu. Mohaç
ovasinin bir tarafi zaten Türklerin "Karasu"
dedikleri bataklika çevrilmisti. Kanunî, sabah
namazini kildiktan sonra askere belig bir
hitâbede bulunmustu. Bundan sonra Pâdisah,
gözleri yasli oldugu halde ellerini göge dogru
kaldirarak:
"Ilahî, kudret ve
kuvvet senden, imdad ve himaye senden. Ümmet-i
Muhammed'e yardim et. Müslümani yerindirme,
kâfiri sevindirme " diye dua eder. Bu güzel
davranisi gören Osmanli saflarindaki bütün
askerlerde cesaret ve din sevki artar. Birlesik
bir duyguya kapilan süvariler, atlarinin
üzerinden siçrayip yapraklarin agaçtan düstügü
yere atladilar. Yüzlerini topraga sürüp secde
ettiler ve Allah'tan kendilerine zafer nasib
etmesini dilediler. Sonra yeni bir sevk ile
atlarina bindiler.Ve Pâdisahlarinin ugrunda
canlarini vereceklerine and içtiler.
Bu düzenin bir
geregi olarak Pâdisah, cenk elbisesi, yani
zirhli harp elbisesi giymis ve beyaz bir ata
binmis olarak merkezdeki yerini almisti. Sabah
namazi üzerinden saatler geçtigi halde iki taraf
da taarruza geçmiyordu. Kanunî, düsmanin iyice
yaklasmasini bekliyordu. Nihayet Kanunî'nin
bekledigi an gelir. Ikindi vaktiine dogru,
Osmanlilarin yerlerinden kimildamadigini gören
Macarlar taarruza geçerler. Böylece savas, 29
Agustos l526 (20 Zilkade 932) Çarbamba günü
ikindi zamani Macar hücumuyla baslamis olur.
Osmanlilar'in son savas planina vâkif olmayan
Macarlar, altmis bin kisilik zirhli
süvarileriyle eski Osmanli plani zanniyle asil
merkeze hücum ile isi halledeceklerini ümit
etmislerdi. Buna karsilik Osmanlilar da planin
geregi olarak Macarlar'i merkeze çekip çenbere
almak suretiyle imha etmek istiyorlardi. Macar
komutanlarindan Piyer Pereney ile Papas Pol
Tomori, bütün kuvvetleriyle Vezir-i A'zam
komutasindaki Rumeli askeri üzerine hücum
ettiler. Osmanli kuvvetleri plan geregi olarak
geri çekilip düsmani içeriye aldilar. Bunun
üzerine yandan Anadolu kuvvetlerinin
sikistirmasi ile Macar kuvvetleri daha içeri
alinip toplarin önüne getiriliyordu. Bâli Bey
kuvvetleri, sür'atle düsmanin arkasini çevirerek
Macar süvarilerini ikiye ayirdilar. Bundan baska
Macarlarin bizzat Kral Layos komutasindaki
ikinci kolu, Anadolu kuvvetlerinin üzerine
yüklendi. Bu kuvvetler de mukavemet edememis
gibi hareket ettiginden bunlar da merkez üzerine
yani Pâdisah'in bulundugu ordunun kalbine dogru
hücum ettiler. Kendisini muvaffak olmus gören
düsman iyice içeri girdi. Bu siralarda 35 (veya
32) Macar sövalyesi Kanunî'ye sokulmaya
çalisiyordu. Bunlar, Pâdisah'i esir veya
öldürmeye yemin etmislerdi. Bunlar, Marczali
ismindeki birinin komutasinda bulunuyorlardi.
Yeniçerilerin siddetle çarpistigi ve Pâdisahin
etrafinda küçük bir maiyyet kuvvetinin kaldigi
bir anda Marczali ile iki arkadasi, Kanunî ile
bizzat karsi karsiya gelirler. Diger arkadaslari,
Pâdisaha sokuluncaya kadar imha edilmislerdi.
Kanunî, tek basina bu üç sövalye ile dögüsür. Bu
esnada bir kaç ok yediyse de bu oklar, zirhi
delip vücuduna nüfuz edemedi. Sonunda Kanunî, üç
sövalyeyi de bizzat kendi kiliciyla öldürür.
Macar kuvvetleri
içeriye alinip toplarin önüne getirildikten ve
daha önce de belirtildigi gibi gerileri de "akinci"
ve "deli" kuvvetleri tarafindan çevrildikten
sonra 300 topa birden ates verilir. Macar ordusu
bu atesin dehsetiyle neye ugradigini sasirir. Bu
saskinlik üzerine panige kapilip darmadagin
olurlar. Bu atesten sonra savasta komutan olan
kral bir daha görünmez. Ordunun dönüsünden sonra
bataklikta ölüsü bulunmustu. Osmanlilarin
kilicindan kurtulan askerler de gece
karanliginda bilmeyerek batakliga düsüp
bogulmuslardi. Mohaç Muharebesi iki saat
sürmüstü. Bu muharebede Osmanli ordusunun
mevcudu 300 bin, Macarlarinki ise l50 binden
fazla idi. Öyle anlasiliyor ki, sayi itibariyle
Macar kuvvetleri Osmanli kuvvetlerinden pek az
degildi. Nitekim, Mohaç olayini birçok kimseden
dinleyip gerçegi ögrendigini anlatan tarihçi
Peçevî, "Mohaç gazâsinda ikiyüz bin kâfir katl
ve esir olundu denilse belki noksani var,
mubalagasi yoktur" derken, iki tarafin
kuvvetlerinin denk oldugunu belirtmek ister.
Keza Lütfi pasa da Macar askerlerinin sayi ve
durumunu su ifadelerle dile getirir: "Ve 200 bin
atli ve otuz bin piyade tüfenk endâz her nereye
ki atalar, hata etmezlerdi." Bu ifadelerden
anlasildigina göre Macar Krali'nin kuvvetleri
230 bin civarinda idi. Lütfi Pasa, Macar
askerlerinin sayilarini verdigi gibi savasin,
Osmanli planina uygun bir sekilde nasil cereyan
ettigini de anlatir. Ona göre Kral Layos,
askerini üç kola ayirmis, bizzat kendisi
merkezden Pâdisah üzerine yürümüsse de,
yeniçerilerin önünde bulunan ve zincirlerle
birbirlerine bagli olan toplara karsi, geçmek
üzere bir gedik bulamamistir. Bununla beraber
Rumeli kolunu geri çekilmeye mecbur etmisler,
sonra plana göre Anadolu kolu da geri çekilerek
Macarlar'in çenbere alinmasi saglanmistir.
Böylece Osmanlilar, Allah Taala'nin: âyet-i
kerimesi'nin isaret ettigi gibi galip
gelmislerdi. Macar Kralinin komutasi altinda
Macarlar'dan baska Alman, Leh, Çek, Italyan ve
Ispanyollar'dan meydana gelen büyük bir ordu
bulunmakta idi.
Mohaç zaferinin
ertesi günü akincilar, düsman ülkelerinin
içlerine dogru akinlara gönderilmisti. Macar
ordusu ise tamamen imha olunmustu. Böylece
Osmanlilarin önünde bir engel kalmamisti. Mohaç
ovasindaki üç günlük istirahattan sonra Osmanli
ordusu Macaristan'in baskenti olan Budin üzerine
yürür. l0 Eylül l526'da sehir teslim olur. Ordu
sehre gelmeden önce Hiristiyan olan yerli halkin
bir kismi kaçmisti. Bu yüzden, buradaki
Yahudiler çogunlugu meydana getiriyorlardi.
Bunlarin reisi olan Salamon oglu Yasef, Budin
kalesinin anahtarlarini Sultan Süleyman'a teslim
etmisti. Böylece sehir, herhangi bir mukavemetle
karsilasilmadan Osmanli hükümdarina teslim
edilmis olur. Pâdisah, sehir halkinin can ve
malina karsi yapilacak bir tecavüzü en büyük
cezalarla tecziye edecegini bildirir. Pâdisah,
burada on dört gün kadar kalip Kurban Bayramini
burada geçirir. Osmanli ordusunun Budin'den
Istanbul'a dönüsü esnasinda Segedin ve Baç (Bacs)
sehirleri de ele geçirilir. Ayrica Beçne
mevkiinde direnis gösteren Macar kuvvetleri de
bozguna ugratilarak dagitilir. Öyle ki, asil
orduyla vurusacak hiç bir düsman kuvveti
kalmamisti. Mohaç'tan sonra Macarlarin elinde,
Erdel voyvodasi, yani Transilvanya genel valisi
Zapolyai'nin 30 bin kisilik askerinden baska hiç
bir kuvvet kalmamisti.
Yaka yakaya ve
bogaz bogaza cenk edilen Mohaç Meydan
Muharebesi, Kral Layos ile beraber bütün bir
Macar ordusunun imhasina mal olmus ve müstakil (bagimsiz)
Macar Devleti'nin hayatina son vermisti. Bundan
sonra tarih, Osmanli himayesinde bir Macaristan
taniyacakti.
Osmanlilar
tarafindan Macar tahtina Zapolyai Janos'un
seçilmesi, Alman Imparatoru Sarlken'in kardesi
ve ölen Macar Kirali'nin hem enistesi hem de
kayinbiraderi olan Avusturya Arsidük'ü
Ferdinand'i harekete geçirir. Macar Kiralligi
üzerinde hak iddia eden Ferdinand'a, Istoni
Belgrad'da bulunan Macar kirallik tacinin
giydirilmesi ile Macaristan'da iki krallik
ortaya çikmis oluyordu. Buna göre Macaristan'in
bati ve kuzey batisi Ferdinand'in idaresinde,
Orta Macaristan ile Erdel ise Zapolyai'nin
hâkimiyetin-de bulunuyordu. 2. Ikinci Macaristan
Seferi ve Viyana KusatmasiOsmanlilar sayesinde
Macar krali seçilen Zapolyai, Osmanlilar'in
kendisine hazirladigi bu imkani geregi gibi
degerlendiremez. O, Osmanlilar'a yaklasmak söyle
dursun, l527 baharinda toplanan Regensburg
Imparatorluk meclisinde Osmanlilar'a karsi
yardim dahi istemisti. Öbür yandan Macar
beylerinin çogunlugu tarafindan kralliga
seçilmis bulunan Ferdinand'in, Osmanli ordusunun
geri dönmesini firsat bilip büyük bir ordu ile
Budin üzerine yürüyüp onun kuvvetlerini Tokaj'da
maglup etmesi üzerine kayinpederi olan Lehistan
Krali'nin yanina siginmak zorunda kalan Zapolyai,
Osmanlilar'dan tekrar yardim istemeye mecbur
olur. Bu yardim için de Istanbul'a bir elçi
gönderir. Gerçi Zapolyai böyle bir yardim
talebinde bulunmasa dahi Osmanlilar'in bu duruma
müsaade edecegi düsünülemezdi. Bununla beraber
onun yardim talebi, Osmanlilar'in daha sür'atli
bir sekilde harekete geçmesine sebep olmustu.
Böylece durum, Zapolyai'nin müdafaasi seklini
almisti. 29 Subat l528 tarihli antlasmaya göre
Osmanli Devleti, Zapolyai'yi tâbi bir hükümdar
olarak tanimaktaydi. Öbür taraftan, Osmanli
Devleti'nin kendisini burada birakmayacagini
anlayan Ferdinand da elçi göndererek vergi
vermek sartiyla Macar Krali olarak taninmasini
teklif ettiyse de bu teklif kabul edilmeyerek
Budin'in Zapolyai'ye iade edilmesi istenir.
Böylece, 29 Mayis l528'de Istanbul'a gelen bu
ilk Avusturya elçilik heyeti, herhangi bir sonuç
alamadan geri dönmek zorunda kalir.
Kanunî, Vezir-i
a'zam Ibrahim Pasa'ya II. Macaristan seferinin
serdarligini tevcih ederek büyük yetkiler
vermisti. Aslinda Macaristan'in yönetimi için
asker ve kaynak kullanmak yerine, simdilik
Zapolyai'nin idaresinde yari bagimli bir Macar
Devleti'ni Habsburglar'a karsi tampon bir devlet
olarak birakmayi tercih eden Kanunî Sultan
Süleyman, l0 Mayis l529'da iki yüz bin kisilik
bir ordu ile sefere çikar. Macar topraklarina
girildigi sirada, Zapolyai, Istanbul'a gelen
elçisi Lasczky ve Macar asilzâdeleri itaatlerini
arzedip huzura kabul olunurlar. Lütfi Pasa,
Zapolyai'nin Kanunî tarafindan nasil
karsilandigini ve tercüman vâsitasiye ikisi
arasinda geçen konusmalari da verir. Buna göre
Zapolyai, diger kullari gibi kendisinin de
Pâdisah'in kulu olmak istedigini bildirerek
söyle der: " Ey Pâdisah-i âlem penah,
Müslümanlardan ve kâfirlerden (gayr-i müslim)
kullarinin nihayeti yoktur. Ben dahi ol
kullarinin silkine münselik olmaga geldim (onlarin
meslegine, yani senin tebean olmaya geldim). Ve
hem Pâdisahtan bir muradim vardir, emr olunursa
hizmet-i seriflerine diyelim." Tercümanin
anlattigi bu sözleri begenen Kanunî: "Muradin
desin, elimizden geldikçe bitirmesine sa'y
edelim (çalisalim) der. 3 Eylül'de Budin
önlerine gelen ordu, kusatma hazirliklarina
basladigi sirada, sehirdekiler teslim olurlar.
Böylece sehir, yarim günlük bir mukavemetten
sonra tekrar ele geçirilmis olur. 7 Eylül'de
sehre giren Kanunî, senelik belli bir vergi
karsiliginda burayi Zapolyai'ye vererek
merasimle ona Macar Kralligi tacini giydirir.
Hammer'in ifadesine göre onu, merasimle krallik
tahtina oturtan ne pâdisah, ne vezir-i a'zam, ne
diger vezirler, ne beylerbeyiler, ne de yeniçeri
agalarindan biri degil, "aganin ikincisi demek
olan Sekban basi marifetiyle" olmustur. Bununla
beraber, Kanunî, Zapolyai'yi ayakta karsilamis,
elini öptürmüs, altin tahtinin karsisina iki
altin sandalye koydurmus, birine Ibrahim Pasa'yi,
digerine de Zapolyai'yi oturtmustur. Böyle bir
uygulama, Osmanli protokolona göre Macar
Kralligi'nin durumunu göstermektedir. Gerçekten,
Küçük Bali Bey'in, Ferdinand için kaçirilirken
ele geçirdigi tac, Yeniçeri Sekbanbasisi
tarafindan Zapolyai'nin basina konmustu.
Günümüzün ifadesiyle bir Yeniçeri generalinin,
Osmanli protokolunda ancak sancakbeyi
(Tümgeneral) derecesinde olan bir sahsin
Macaristan Krali'na tac giydirmesi, Türk
tarihinin unutulmaz hadiselerinden biri olarak
kalacaktir.
Bu siralarda Macar
krallik taci, Ferdinand'in casuslari tarafindan
çalinip Viyana'ya kaçiriliyordu. Bunu haber alan
Osmanli istihbarati, derhal harekete geçer.
Bosna eyaletinin Izvornik sancakbeyi Küçük Bali
Bey, 20 Agustos'ta Viyana yolunda tarihî taci
ele geçirip 4 Eylül'de Kanunî'ye gönderir.
Kanunî ise taci Zapolyai'ye gönderir. Bu meshur
tac, Macarlar tarafindan kutsal sayiliyordu. Bu
sebeple onlar, bu taci giymeyen hükümdara mesru
krallari nazari ile bakmiyorlardi. Ferdinand da
Macaristan Krali olma iddiasinda oldugu için bu
tarihî taci ele geçirmek istiyordu. "Korona"
denilen bu tarihî tac, üst üste geçmis iki
tactan mütesekkildir. Asil taci l000 yilinda
Papa, sonradan aziz mertebesine çikarilan ve
Arpadlar'dan ilk defa Samanligi birakip
Hiristiyanligin Katolik Mezhebi'ne giren Büyük
Istvan'a göndermisti. Sonradan Bizans Imparatoru
olan VII. Mikhail Dukas'in, Malazgirt
Savasi'indan iki yil sonra (l073), gönderdigi
altin çelenk, iste bu Papa'nin yolladigi tacin
üzerine geçirilmek suretiyle tarihî Korona son
seklini almistir.
7 Eylül'de Budin'e
giren Kanunî, burada alti gün kadar kaldiktan
sonra, Ferdinand ile karsilasmak niyetiyle
Viyana'ya dogru harekete geçme karari alir.
Yoluna devam eden ordu, Avusturya - Macar
sinirindaki Ovar kasabasini ele geçirdikten
sonra Viyana önlerinde toplanmaya baslar. Bu
arada Ferdinand'in Viyana'da olmadigi anlasilir.
Zira o, kuvvet toplamak için Avusturya içlerine
dogru çekilmisti.
Çok iyi tahkim
edilmis olan Viyana sehrinin muhasarasi ise 27
Eylül'de baslar. Fakat Osmanli ordusu muhasara
için gerekli büyük toplar ile malzeme
getirmedigi için hazirliksiz sayilirdi.
Filhakika, Belgrad, Mohaç ve Budin'de birakilan
agir toplar olmaksizin, orta ve hafif toplarla
kalede istenilen büyüklükte gedikler açilamadi.
Almanlar, kaleyi büyük bir fedakârlikla
savnuyorlardi. Surlarin önünde iki taraf da agir
zayiatlar veriyordu. Surlar altindan lagim açma
tesebbüsleri de basarili olamiyordu. Yine de
araliksiz süren çalismalar sonucunda surlarda
yeni gedikler açilip buralardan hücumlarda
bulunuldu ise de, havalarin sogumaya baslamasi,
kisin yaklasmasi ve erzak sikintisinin had
safhaya ulasmasi, askerin gücü ile
dayanikliligini etkiliyordu. Kanunî, l7 günlük
muhasarayi kâfi görmüs olmali ki, bu kadar kisa
bir müddet içinde böyle müstahkem bir mevkiin
düsürülmesi, kusatan ordu ne kadar kuvvetli
olursa olsun imkânsizdi. l4 Ekim l529'da yapilan
umumi hücum da basariya ulasmayinca, muhasaranin
kaldirilmasina karar verilir. Halbuki bu son
hücum sirasinda birçok gedik açilmis ve
müdafilerin dayanma güçleri de tükenmek üzere
idi. Lütfi Pasa ile Peçevî'nin ifadelerine göre
kisin vakitsiz gelip kar ve yagmurun yagmasi
üzerine "Pâdisah-i Islâm emriyle leskere
(askere) zarar ve ziyan müretteb olmasin diye
"bir adami on bunun gibi hisara vermezen" deyip
ândan dis varosu yaktirip ve yiktirip ve
etraflarini yagma ve talan ettikten sonra
Muharremu'l-Haram'in yirmi ikisinde Beçten
(Viyana) göçüp Budim'e gelüb". Benzer ifadeleri
yabanci kaynaklarda da gördügümüz için, bu
konuda Kanunî'nin ne denli hakli oldugunu ve
yerinde bir karar aldigini anlamak mümkün
olmaktadir. Kis ve soguklarin erken bastirmasi
üzerine Osmanli hakani, kusatmayi kaldirma
karari alir ki, bu kararda kendi askerini
düsünme payi büyüktür. Kusatmaya son verme
kararinin alinmasi üzerine l5 Ekim'de orta
büyüklükte toplar, gemilere bindirilerek Tuna
üzerinden Belgrad'a dogru yola çikarilir.
Gerçekten, bölgede
kar yagisi basladigindan siddetli kis soguklari
bir felaket getirebilirdi. Bu arada Sarlken
(Charles Quint) bütün Avrupa'dan topladigi
kuvvetleri Linz'e yigiyordu. Bununla beraber
Viyana ancak iki hafta daha dayanabilirdi. Ancak
kale feth edilse bile sonra ne olacakti ? Kanunî
çekilir çekilmez, Linz'deki Alman ordusu gelip
sehri muhasara edecekti. Bu muhasaraya
dayanabilmek için Viyana'da çok büyük bir askerî
güç birakmak icab ediyordu. Sehirde, Türk topçu
atesinden yikilmadik bir yer kalmamisti. Böylece
Charles Quint, imparatorluk taht sehrinin
tahribi ile cezalandirilmisti. Kanunî, bu
kadarini kâfi gördü. Bu seferde l4 bin kadar
Osmanli askeri ya sehid olmus veya yaralanmisti.
Buna karsilik Almanya ise tamamen perisan
olmustu. Bu seferden sonra Istanbul'a dogru yola
çikan Pâdisah, Ordu-yu Hümayûn ile l6 Aralik'ta
Istanbul'a gelir. Böylece bu sefer-i hümayûn 7
ay, 7 gün devam etmisti. Bu sefer sayesinde
Macaristan'daki Osmanli hakimiyeti saglamlasmis,
Avusturya ve Kuzey Macaristan tahrib edildigi
için karsi saldiri ihtimali ortadan kalkmisti.
3. Üçüncü Macaristan Seferi (Alaman Seferi)
Kanunî, Istanbul'a döndükten sonra,
Macaristan'da yeniden bazi olaylar cereyan etti.
Ferdinand, Budin'i tazyike baslar. Bununla
beraber Istanbul'a bir elçilik heyeti
göndermekten geri kalmayarak Macaristan'in
kendisine verilmesini ister. Bu arada Budin,
Ferdinand kuvvetleri tarafindan kusatilmis
olmakla birlikte alinamaz. Peçevî'nin (veya
Peçuylu) ifadesine göre basta Ferdinand olmak
üzere bölgedeki diger bazi kral, kont ve dük
gibi ünvanlari tasiyan kimseler, bizzat Kanunî
Sultan Süleyman'in emri üzerine Macaristan
tahtina getirilmis olan Yanos'u (Jan Zapolyai')yi
tanimak istemiyorlardi. Onu kralliktan düsürmek
için çesitli bahaneler ariyorlardi. Kanunî,
Budin'in kusatildigindan haberdar olunca krala
verdigi söz üzerine sefere çikmaya karar verir.
Böylece Osmanli hükümdari l9 Ramazan 938 (25
Nisan l532)'da sefere çikar. Bu arada o, Alman
Imparatoru Sarlken ile de hesaplasmak istiyordu.
l00 bin kisiyi asan bir kuvvetle sefere çikan
Kanunî, Nis'e vardigi zaman Ferdinand'in
elçileri ordugâha gelerek önceki tekliflerini
tekrarladilar. Buna göre Macaristan Ferdinand'a
verildigi takdirde her sene 25.000 - l00.000
duka kadar vergi verecegini kabul ediyordu.
Böyle bir teklifi reddeden Kanunî, Ferdinand'in
topraklarinda ilerlemeye devam eder.
Bu bölgedeki pek
çok kasaba, Yahya Pasa oglu Bali Bey ile onun
oglu Mehmed Bey ve Bosna Beyi Hüsrev Bey
tarafindan zapt edilir. Osmanli ordusu zorlu bir
muharebeden sonra Köseg (Guns, Köszeg)'i ele
geçirir. Bu sirada Ferdinand'in elçileri bir
daha gelirler. Bunlara, Ferdinand'i harbe davet
eden mektuplar verilir. Ancak Ferdinand ile
Sarlken, Osmanlilarla bir meydan muharebesi
yapmaktan çekindikleri için oyalama ve yipratma
taktigi kullaniyorlardi. Fakat onlarin bu
taktikleri pek fazla ise yaramamis olmali ki
Osmanli ordusu ileri harekâta devamla bazi
sehirleri zapteder. Bu arada Gratz gibi bazi
sehirlerin etrafi yakilip yikilmakla yetinildi.
Osmanli ordulari, Macaristan'da Ferdinand'a ait
topraklar üzerinde bir müddet ilerleyip, birçok
sehir ve kasabayi ele geçirmisti. Kanunî'nin
bütün çabalarina ragmen Sarlken ile Ferdinand
ortaya çikamiyorlardi. Mevsimin geçmis
olmasindan dolayi güney yolu ile geri dönüldü.
Bununla beraber bu sefer sonunda Ferdinand,
Pâdisah'in arzularina uygun bir antlasma
istemeye mecbur olmustu.
Bu sefer esnasinda
yine sulh veya mütareke talebiyle gelen Alman
elçilerine, Charles - Quint'e hitab eden
hakaretâmiz bir mektup verilerek teklifleri
reddedilip geri gönderilirler. Bu mektubunda
Kanunî, bu kadar zamandir erlik ve imparatorluk
dâvasi ettigi halde kaç kere üzerine geldigini,
mülkünü diledigi gibi tasarruf ettigini, buna
ragmen ne kendisinden, ne de kardesinden nâm ve
nisan göremedigini, Hak Teâlâ'nin takdiri ne ise
yerine gelmesi için Beç sahrasinda meselelerini
halletmelerini, kendisinin tabiiyeti altinda
bulunan reâyâ fukarasina yazik oldugunu, aksi
halde avretler gibi ig ve çikrik alip pâdisahlik
tâci giymemesini bildiriyordu.
Alman veya Alaman
seferi denilen bu seferde ordu mevcudu ikiyüz
binden fazla olup "Çekaloz" denilen ve kaz
yumurtasi seklinde gülle atan 300 kadar küçük
top da vardi. Akinci ve deli kuvvetleri 80 bin
kadardi. Bu sefer yedi ay kadar sürmüstü.
Pâdisah, l532 senesi Kasim ( 939 Rebiülahir )
ayi sonlarina dogru Istanbul'a gelmisti. Bu son
seferin basarili bir sekilde sonuçlanmasi
üzerine bes gün üst üste senlik yapildi.
Istanbul, Üsküdar, Eyyub ve Galata bes gece
kandiller ile donatildi. Bu arada pazarlar,
dükkanlar, bezazistan ve çarsilar geceleri dahi
açik tutuldu. Halk, hemen her gün birbirlerine
ziyafetler çekerek eglendi.
Bu arada, daha önce
II. Bâyezid döneminde feth edilmis olan Mora
yarimadasindaki Koron kalesi, Osmanli
hükümdarinin Alman seferiyle Sarlken'i aradigi
sirada ona intisab etmis olan Andrea Doria
komutasindaki filo tarafindan bir hile ile
alinmisti. Kalenin alinmasindan sonra Iç kaleye
Frenkler, dis kaleye de yerli Rumlar
yerlestirilmislerdi. Bu durumda, burasi birlikte
müdafaa edilecekti. Koron'dan sonra Patras ve
Inebahti da ele geçirilmisti. Alman seferi
sonunda Istanbul'a gelen Avusturya elçisi
Cornelius, bu yerleri koz olarak öne sürecek ve
sayet Macaristan kralligi Ferdinand'a verilirse
Koron kalesi ile Afrika sahilinde Barbaros'a ait
olan Arcel adasinin iade olunacagini bildirmisti.
Bu teklife Vezir-i A'zam Ibrahim Pasa'nin cevabi
" Biz, harple almayi tercih ederiz" olmustu.
Nitekim, Semendire Sancakbeyi olan Bâli Beyzâde
Mehmed Bey'in Mora Sancakbeyligine atanmasi ile
940 Ramazan (l534 Mart) tarihinde burasi yeniden
ele geçirilmistir. Peçevî, Mehmed Bey'in Koron
kalesini ele geçirisini su ifadelerle günümüze
ulastirir: " Kalenin içinde, biri Frenk,
ikincisi o bölgenin âsi Rumlari, digeri de
inatçi Arnavutlar olmak üzere üç kisim kâfir
vardi. Sancakbeyi, her birine ayri ayri
va'dlerde bulunup kolaylik göstermek suretiyle (istimâlet)
aralarina anlasmazlik soktu. Böylece, bir kismi,
köyleri talan etmek üzere disari çikan kâfirleri
kirar. Bundan sonra kâfirler iki gruba
ayrilirlar. Dis kaleyi ellerinde tutan Rum ve
Arnavutlar, burayi Mehmed Bey'e teslim ederler.
Iç kaledeki Frnekler de canlarina emân verilmek
sartiyla savas yapilmadan teslim olurlar."4.
Osmanli - Avusturya Barisi ve Sonuçlari Osmanli
seferleri karsisinda bunalan ve kardesi
Sarlken'in yardimi sayesinde ayakta kalabilen
Ferdinand'in, Macaristan Krali olabilmek için
giristigi bütün tesebbüsler, hep bosa gidiyordu.
Osmanli Devleti'nin Jan Zapolyai'yi tutmasi,
onun bu emeline ulasmasina engel oluyordu. Bati
Avrupa'da görülecek bir takim isleri bulunan
Alman Imparatoru'nun tavsiyesi üzerine Ferdinand,
Osmanlilarla anlasmaktan baska çare bulamamisti.
Bu sebeple o, Istanbul'a elçi göndermisti.
Ferdinand'in müracaati, Osmanlilarin da isine
gelmisti. Zira Macaristan üzerine yapilan
seferler büyük masraflara sebep oldugu gibi
sadece bu tarafla ugrasilmasi, memleketin dogu
hududlarinin ihmal edilmesine sebep oluyordu. Bu
durum, doguda bazi olaylarin çikmasina da sebep
oluyordu. Nitekim Sah Ismail'in l524 yilinda
meydana gelen vefati üzerine yerine geçen oglu
Tahmasb Han, Dogu Aanadolu'da yikici bazi
faaliyetlerde bulundugundan iki devlet arasinda
bazi hâdiseler cereyan etmisti. Bu sebeple
Osmanli Devleti Ferdinand ile bir barisa sicak
bakiyordu.
l4 Ocak l533'te
Pâdisah tarafindan kabul edilen Avusturya
elçilik heyetinden, kesin bir baris için
Ferdinand'in itaat alâmeti olarak Estergon
kalesinin anahtarlari istenmistir. Kanunî, ancak
bundan sonra barisa riza gösterebilecegini ima
etmisti. Bundan baska 5 veya 7 senelik bir sulha
hazir oldugunu da bildiren Kanunî, Estergon (Esztergom
Gran) kalesine karsilik Macaristan'daki bazi
kaleleri de verebilecegini belirtmisti. Öyle
anlasiliyor ki, iki taraf arasinda geçen
görüsmeler, epey çekismeli olmaktaydi. Nitekim
Kanunî'nin bu sartlarini bildiren mektubu ile
Avusturya elçisinin yanina katilan bir Osmanli
elçisi, l Subat l533'te Ferdinand'a
gönderilmisti. Hammer'in ifadesine göre Viyana
sehrinin gördügü bu ilk Osmanli elçisi, büyük
bir tantana (merasim) ile kabul edildi.
Ferdinand, elçiyi sirmali kumasla süslenmis bir
taht üzerinde oturmus oldugu ve basinda kiymetli
bir tac bulundugu halde kabul etti. Mütareke
sartlari, Bohemya'lilari epey korkuttu. Fakat
Ferdinand, Gran anahtarlarinin istenilmesinin
sadece bir baglilik isareti oldugunu belirtmeye
çalisti. 29 Mayis'ta Estergon (Gran )'un
anahtarlari ile Ferdinand'in iki mektubunu
getirecek olan elçi Cornelius, Osmanli elçisi
ile Istanbul'a hareket eder. Böylece çavus (Osmanli
elçisi) elverisli bir cevapla geri gönderilmis
oluyordu. Istanbul'da yapilan görüsmeler ise 22
Haziran l533'te antlasma ile sonuçlanmisti. Bu
antlasmaya göre Ferdinand, Macaristan üzerindeki
veraset iddialarindan vaz geçecekti. Sadece
Macaristan'da fiilen hakim oldugu topraklar
kendisine ait sayilacakti. Elindeki bu topraklar
için de her yil 30.000 altin verecekti. Ayrica
protokol geregi Ferdinand, Osmanli Vezir-i
A'zami Ibrahim Pasa ile müsavi (esit, denk)
sayilacakti. Kaynaklar, elçilerin Pâdisah'in
huzurunda yaptiklari konusma hakkinda dikkat
çeken bilgiler vermektedirler. Buna göre
Pâdisah'in huzuruna kabul edilen elçiler,
Ibrahim Pasa'nin kendilerine verdigi tâlimat
dairesinde konusarak, Sultan'a "Oglun Kral
Ferdinand, senin mâlik oldugun seyleri kendi
mali ve kendisinin sahip oldugu memleketleri
senin mülkün addeder, çünkü o, senin oglundur"
dediler. Buna karsilik Pâdisah, oglu
Ferdinand'in dostlarinin dostu ve düsmanlarinin
düsmani olacagini bildirir. Bu antlasmadan sonra
Ferdinand ile Zapolyai'nin hâkim olduklari
yerler, bir sinir hatti ile Osmanli temsilcileri
nezâretinde belirlenecekti.
Bu antlasma
geregince biri dogrudan dogruya Osmanli
Devleti'nin himayesi altinda Jan Zapolyai'ye,
digeri de vergi vermek sartiyla Ferdinand'a ait
iki Macaristan ortaya çikiyordu. Bu antlasma,
Macaristan meselesini bir müddet için halletmis
ve Osmanlilarin dogu proplemi ile
ilgilenmelerine firsat vermisti.
Görüldügü gibi
Osmanli kilicindan gözü yilan Ferdinand, Macar
tahti üzerindeki hakkini da kayb ederek baris
istemek zorunda kalinca, Orta macaristan'da
kendisine birakilan bir kalenin idaresine razi
olarak protokol geregince Pâdisah'a "Pederim",
Vezir-i A'zam'a da "Birâderim" diye hitab etmek
zorunda kalir. Fakat yillarca sonra Zapolya'nin
ölümüyle taht vârisi küçük Sigismund'u tanimak
istemeyerek tekrar ayaklanacak ve ana Kraliçe
Isabella'nin yine Osmanlilari yardima
çagirmasiyle, Macaristan'in durumu yeniden
gözden geçirilerek Budin tamamen Osmanli
idaresine geçecektir.
Jan Zapolyai'nin
l540 yilindaki ölümü üzerine Macaristan isleri
yeniden karismaya baslar. Zapolyai'nin esi
kocasinin ölümünden önce bir erkek çocuk dünyaya
getirmisti. Kraliçe Isabella (veya Elizabet),
Istanbul'a bir elçilik heyeti göndererek oglu
Sigismund'un Macar Krali olmasi istirhaminda
bulunmustu. Bu istirham üzerine Osmanli Devleti,
kendisine teminat vermisti. Fakat, Zapolyai'nin
öldügünü duyan Ferdinand ile Sarlken'in
kuvvetleri, Budin'i muhasara ederler. Bununla
beraber herhangi bir basari elde edemezler. Bu
durum karsisinda Macaristan'a yeni bir sefer
yapilma mecburiyeti dogar.
Osmanli hükümdari,
l54l senesinin Ilkbahar'indaki hareketinden
evvel, Budin'in Ferdinand'in eline geçmemesi
için derhal Rumeli Beylerbeyi, arkasindan da
üçüncü vezir Sokullu Mehmed Pasa'yi 3 bin
yeniçeri ve süvari kuvvetleriyle gönderir.
Bundan sonra da bizzat kendisi sefere çikar.
Budin'i kurtarmaya giden kuvvetler, bir aydan
fazla ugrastiklari halde düsmani tarda (kovmaya)
muvaffak olamamislardi. Bu arada Budin'i
almaktan ümidini kesen ve asil ordunun
yaklasmakta oldugunu duyan Ferdinand kuvvetleri,
bir gece gizlice kaçmak istedilerse de muvaffak
olamayarak tamamina yakin bir kismi imha edillir.
Ordugâhlari da Türklerin eline geçer.
Baskomutanlari olan Rokendorf yakalanarak
Komaran mevkiinde öldürülür. Pâdisah'in
komutasindaki ordu Budin'e yaklastigi sirada
böyle basarili bir haber alinir.
Bu savas esnasinda
Avusturyalilar, ordugahlarinin etrafina
hendekler kazip manialar koyduklari ve "Istabur
- Tabur" adi verilen istihkâmlari yapmislardi.
Macarlarca bu tahkimata verilen "Tabur" adi,
tarihlerimizde "Istabur" seklinde ifade
edildiginden, Kanunî'nin bu dördüncü Macaristan
seferine "Istabur seferi" adi verilmistir.
Budin'e gelindikten
sonra küçük kral, Pâdisah'in sehir disindaki
karargâhina getirilir. Daha önce verilen karar
geregi piyade kuvvetleri Budin'e girerler.
Kraliçeye küçük Kral Sigismund büyüyünceye kadar
Budin'in Türk idaresinde kalacagi söylenir.
Sigismund, altin ve lâciverd damgali ahidnâme
ile kendisine nâib olan annesiyle birlikte
Zapolyai'nin eski beylik mahalli olan Erdel (Transilvanya
)'e gönderilir.
Bu ugulama ile daha
önce Zapolyai'nin idaresinde bulunan Macaristan
dogrudan dogruya Osmanli topraklarina ilhak
olunup on iki sancaklik Budin Beylerbeyligi
tesekkül ettirilmis oldu. Bu Beylerbeylige de
Bagdad Valisi olup aslen Macar olan Süleyman
Pasa tayin olunur. Bundan sonra Macaristan'da
derhal arazi tahriri yaptirilmistir. Böylece
Macaristan, Osmanlilara, Ferdinand'a ve bir de
Erdel'de Sigismund'a ait olmak üzere üç kisma
bölünmüs olur.
Böylece, bir buçuk
asir Türk hâkmiyetinde kalacak olan Macar
topraklarinin yönetimi hususunda son derece
akillica hareket eden Osmanlilar, Budin'e tayin
edilecek Pasalari devamli olarak birinci
derecede degerli kimseler arasindan seçiyorlardi.
Onlar, bu insanlarin hem muktedir bir serdar,
hem siyasî kuvveti olan bir diplomat, hem de
ahlâkça son derece mazbut, mert, dürüst ve
faziletli kimseler olmasina bilhassa dikkat
ediyorlardi.
Artik Osmanli
idaresinde gelisme imkâni bulan bir Macar
medeniyeti ve bu medeniyet ile yaris ve baris
halinde olan bir Müslüman Türk dünyasi, ayni
cografya üstünde yasiyorlardi. Bir taraftan
Macarlar'dan devr alinan kültür ve medeniyet
mirasi diyebilecegimiz eserler muhafaza
edilirken, bir taraftan da sehrin bir Müslüman
Türk ülkesi haline gelmesi için garet
sarfedilmistir. Bu gayret hareketi, sür'atle
inkisaf etmistir. Böyece Budin, yüz yila
varmadan saraylar, câmiler, mescidler,
medreseler, sebiller, türbeler, tekkeler,
imâretler, köprüler, hanlar, çarsilar, pazarlar,
ziyâret ve mesirelerle tipik bir Müslüman Türk
beldesi oluvermisti. Öyle ki, Macar
topraklarindan fiskirircasina bu kültür ve
medeniyet müesseselerinin yalniz isimleri
üzerinde durup düsünmek bile idarî, askerî,
ictimaî, hukukî ve kültürel mânada sâbit olmus
Türk kasesini göstermeye kâfidir. Öyle
anlasiliyor ki Osmanlilar, Budin'i önemli bir
merkez olarak kabul ediyorlardi. Bilhassa Ila-yi
kelimetullah için burayi hem maddî görüntü
olarak hem de mânevî bakimdan bir Islâm sehri
haline getirmeyi önemli ve vazgeçilmez bir hedef
olarak görüyorlardi. Bu sebepledir ki, l54l'de
Osmanli Devleti'ne ilhak olunan Macaristan
topraklari, vaktiyle pâyitahtlik etmis sehirler
gibi (Bagdad, Misir), devletin en mühim
beldelerinden biri sayilan Budin merkez olmak
üzere, yeni bir eyâlet teskil edilmis ve bütün
diger eyâletler gibi bir beylerbeyinin idaresi
altina konulmustur. Bu sebeple Budin beylerbeyi
olan pasanin protokol bakimindan önemli bir yeri
bulunmakta idi. Koçulu kayiga binmek, rikâbta
peyk ve solak yürütmek ve bazi tevcihatlarda
bulunabilmek selâhiyetine sahip olmak ilk akla
gelenler olarak belirtilebilir. Nitekim Budin
Beylerbeyligi uhdesinde kalmak üzere 1574
yilinda vezir olan Sokullu Mustafa Pasa'ya
gönderilen hükümde kendisinin, eskiden oldugu
gibi mahlûl timar tevcihi, hisar müstahfizlari
ve kethüda yeri tayini haklarina sahib oldugu
açik bir ifade ile belirtilmistir.(BOA. MD. nr.
26, s. 97.) Budin beylerbeyileri, meydana
gelecek önemli hudud muharebelerinde toplanan
kuvvetlere komutan olarak tayin edilir. Bu arada
civar eyâletlerin komsu devletle olan
ihtilaflari, diger mahallî makamlar tarafindan
bir çözüme baglanamazsa o zaman Budin
beylerbeyinin hakemligine müracaat olunurdu.
Bundan baska, Budin'deki Pasa Sancagi haslarinin
miktari, buradaki cebelîler ile diger
görevlilerin sayisi da bize Osmanlilar
tarafindan bu eyâlete ne denli önemin
verildigini göstermektedir.
Bütün bu
gelismelerden sonra Kanunî'nin Macaristan
fütûhati ile ilgili siyasetine baktigimiz zaman,
onun bir tek hedefinin oldugunu görürüz. O da
ilâ-yi kelimetullah için buralara gitmek ve bu
vasita ile Islâmiyeti daha uzaklara götürmektir.
Gerçi özellikle günümüzde, zaman zaman, Kanu-nî'nin
Macaristan ve Bati seferlerine sarf ettigi
kudreti, emek, gayret ve masrafi tenkid edilerek
bu gücün, Iran ile Türkistan taraflarina, baska
bir ifade ile Türk ve Müslümanlarla meskûn
sahalara harcanmasi ve bu sayede bunlarin önemli
bir kisminin tek bir bayrak altinda toplanmasina
çalismasi daha iyi olmazmiydi? denilmektedir.
Muhtemelen Mustafa Nuri Pasa da ayni sorulara
muhatab olmus olmali ki, bu konuda çok güzel ve
detayli bilgiler vermektedir. M. Tayyib
Gökbilgin de kaynak belirtmeden büyük ölçüde bu
görüsleri aynen kullanarak bu tenkidlere söyle
cevap verir:
a) O dönem,
günümüzden oldukça uzaktir. Binaenaleyh o devrin
zihniyeti ile deger ölçülerini tamamen ve dogru
bir sekilde kavramak mümkün olmayabilir. Bunun
içindir ki, tarih ilmi ile ugrasanlar,
ilgilendikleri dönemin olaylarini incelerken
mümkün mertebe o günün sartlarini, anlayislarini,
fikir ve düsünce akimlarini hesaba katmak
zorundadirlar. Ancak bu sâyede dogruya yakin bir
sonuca ulasabilirler.
b) Gerek Arap,
gerekse diger Müslüman devletlerden zapt edilen
topraklari, uzun zaman idaresi altinda tutmayi
basaran Osmanli Devleti, bir mânada bu
basarisini muazzam bir disiplin altinda
yetistirdigi askerî gücüne borçludur. Halbuki bu
ordunun kaynak ve çekirdegini "devsirme"
dedigimiz sistemle gayr-i müslim tebeanin
çocuklari teskil ediyordu. Devlet, Avrupa
seferlerinde kayb ettigi nüfusun çok daha
fazlasini bu yolla almak ve onlari
müslümanlastirmak suretiyle kendi nüfusuna
katarak kazançli çikiyordu. Bu sistem sâyesinde
hem Kur'an'a muhalefet edilmiyor, hem de
savaslarda ölen veya yaralanmak suretiyle
savasamayacak duruma gelen kendi asil Müslüman
nüfusunu korumus oluyordu. Böylece Osmanli
Devleti, Islâm'in intisarini (yayilmasini)
saglamis oluyordu. Halbuki elde edilen Müslüman
ülkelerin çocuklari için böyle bir sey söz
konusu olamazdi. Bu bakimdan Osmanli, Bati
Hiristiyan dünyasi ile savasmakla dinî mânada
daha kârli çikmis oluyordu.
c) Cihâdin
faziletlerini de burada zikr etmek gerekir.
Müslüman olmayan bir devletle cihâd yapmanin,
diger yerlerdeki gibi olmayip çok hayirli ve
sevapli bir mücadele olmasi. Gerçekten, ilâ-yi
kelimetullah için yapilan bir mücadele, baska
bir ifade ile Islâm'in sesini, bundan haberdar
olmayan yerlere ulastirmanin ne kadar hayirli
bir is oldugu gerek Kur'an-i Kerim'de, gerekse
Hz. Peygamber'in hadislerinde açikça
belirtilmistir. Bu sebeple Müslümanlar, cihâdla
ilgili müjdelere nail olmak için devamli olarak
Müslüman olmayanlarla mücadeleye önem
vermislerdir.
d) Ganimet elde
etme arzusu. Fethedilen memleketlerin maddî
imkânlarindan istifade etmenin de bu konuda
etkisi düsünülebilir. Bu düsünce bir bakima
dogrudur. Çünkü savasmak isteyen bir devlet veya
ordunun paraya ihtiyaci olacaktir. Bu da
nisbeten zengin yerlerden elde edilebilir. Orta
Avrupa ve Macaristan için sefer yolu hem kisa,
hem de ulasilmasi bakimindan kolaydir. Bütün
bunlara ilaveten sunlari da söylemek mümkündür:
XVI ve hatta daha
sonraki asirlarda günümüzde oldugu gibi milliyet
mefhumundan söz edilemez. Bu bakimdan Türklük
diye bir sey de pek düsünülmüyordu. Binaenaleyh
Türkmenistan'daki Türklerle bir birligin
saglanmak istenmesi, milliyet bakimindan degil,
onlarin da Müslüman ve özellikle Sünnî
olmalarindan dolayi olabilirdi.
O zamanki Safevîler
Iran'inda Siî Mezhebi hâkimdi. Etnik bakimindan
bunlarin büyük bir ekseriyeti Türk ve Türkmen
kabilelerinden (Kaçarlar, Afsarlar, Türkmenler
vs.) olmakla beraber, mezheblerinin farkli (Siî)
olmasi onlari, Osmanli Türklerinden derin bir
uçurum ile ayiriyordu. Nitekim hem Sah Ismail,
hem de oglu Sah Tahmasb Türk idiler. Bununla
beraber Iranlilik adina, Siî Mezhebi
savunuculari olarak Sünnî Osmanlilarla kiyasiya
mücadele ediyorlardi. Binaenaleyh bir birlik söz
konusu olamazdi. Safevîler, Keyhüsrev'lerin,
Dârâ'larin tahtinda âdeta eski Iranliligi temsil
ediyorlardi.-
Bütün bu
ifadelerden anlasildigina göre Kanunî Sultan
Süleyman, Islâm birligine zarari dokunacak ve
onu tehlikeye sokacak bir harekette
bulunmadiklari müddetçe, Müslüman devletlerle
ugrasmayi pek istemiyordu. Zira böyle bir
ugrasma, ayni dine mensub insanlari birbirlerine
düsürecek, bu da Islâm ümmetinin zayiflamasina
sebep olacakti. Keza böyle bir savasta cihâd da
söz konusu olmayacakti. Zira cihâd, gayr-i
müslim devletlere karsi yapilan bir mücadele
idi. Bu sebeple Kanunî, Müslüman Dogu ile
ugrasmak yerine, Hiristiyan Bati ile ugrasmayi
yeglemisti. Bununla beraber Islâm birligini
tehhlikeye düsürecek veya kendi topraklarinda
Sünnî Islâm akidesi yerine, Siî akideyi
yerlestirmeye çalisanlara karsi harekete
geçmekten de çekinmemistir. Nitekim Siî Mezebi
akidesini yerlestirmeye çalisan Safevî Iran'la
yapilan muharebeler ve bu muharebelerin basariya
ulasip zaferle sonuçlanmasi için bas vurulan
çareler bunu göstermektedir.5. l543 Macaristan
SeferiBudin'den dönen ve kisi Edirne'de geçiren
Kanunî, Istanbul'a geldiginde Ferdinand'in
elçileri gelerek eski isteklerini tekrarladilar.
Buna göre Avusturya elçisi, Macaristan'in terk
edilip kendilerine verilme karsiliginda senede
l00.000 duka altin vergi vermeyi taahud
ediyordu. Fakat Osmanli Pâdisahi Kanunî böyle
bir teklife sicak bakmadigindan elçi, 9 Ekim
l542'de geri dönmüstü. Bu arada Ferdinand,
degisik milletlerden mütesekkil ve takriben
80.000 kisilik bir ordu topamis bulunuyordu.
Ferdinand'in bu büyük hareketini Fransiz elçisi
vasitasiyle haber alan Osmanlilar, Budin'e
yardim göndermek için derhal hazirliklara
baslarlar. Tuna'yi takiben Peste önlerine gelen
bu büyük ordu, 8.000 kisilik bir kuvvet
tarafindan müdafaa edilen kaleyi muhasara altina
alir. Osmanli kuvvetlerine göre sayica kat kat
üstün olan bu ordu, yedi günlük bir kusatmadan
sonra Kanuni'nin büyük bir ordu ile gelmekte
oldugu haberini alinca bozguna ugrayip geri
çekilmek zorunda kalir.
Peste muhasarasinin
duyulmasi üzerine gerekli hazirliklarini
tamamlayan Kanunî Sultan Süleyman, yaninda oglu
Sehzâde Bâyezid oldugu halde 18 Muharrem 950 (23
Nisan 1543)'de Istanbul'dan Macaristan üzerine
hareket eder. Bu sirada önden gönderilen Osmanli
kuvvetleri ile hudud beyleri, Pojega civarindaki
bazi kaleleri , Nana ve Valpo gibi önemli iki
kaleyi zaptettikten sonra Siklos'u kusatirlar.
Bu siralarda Ösek'e gelmis bulunan Kanunî,
Siklos'un kusatilmasina yardima gider. Böylece
kale 8 Temmuz l543'te alinir. Bu arada Pecs (Peçuy)
sehri de teslim olmustu. Bundan sonra Kanunî
Budin'e gelir. Gerekli malzemelerin yetismesi
üzerine daha önce Osmanlilar tarafindan feth
edilen ve bilahere tekrar Avusturyalilar
tarafindan zaptedilen Estergon üzerine varilir.
Kusatma altindaki kalenin müdafileri teslim
teklifini kabul etmediklerinden siddetli bir
muharebe baslar. Dayanamayacaklarini anlayan
kaledekiler, bir heyet göndererek l0 Agustos
l543'te teslim olurlar. Estergon'un fethi ile
sonuçlanan bu seferde Ferdinand'in elinden eski
Macar kirallarinin merkezi olan Gran (Estergon)
ve Budin'in güney - batisinda Macar kirallarinin
kabirlerinin bulundugu Istoni Belgrad (Stulvaysenburg)
ile Drava nehri üzerindeki Valpo, Siklos ve Tata
gibi yerler alinir. Böylece bu harekât sonucunda
Budin'in emniyeti için civardaki kalelerin zapti
ve eyalete ilhaki gerçeklesmis olur. Kanunî,
Istanbul'a dönüs sirasinda Saruhan sancakbeyi
olan oglu Mehmed'in Manisa'da vefat ettigi
haberini alarak büyük bir üzüntü ile sarsilir.
Bu yüzden mateme bürünür. Istanbul'a gedikten
sonra da oglunun nâsinin Manisa'dan Istanbul'a
getirilmesini emrederek l8 Saban'da Bâyezid
Camii'nde bütün Istanbul halki ile birlikte
cenaze namazini eda eder. Yine Pâdisah'in emir
ve arzusu üzerine cenaze, Sehzade Camii
yanindaki hazireye defn olunur. Kanunî'nin zafer
sevincini yasayamamasinin sebebi olan
Sehzâde'nin ölümü ile ilgili belge, onun ölümünü
su ifadelerle nakleder: "Sehzâde-i saidu'l-baht
Sultan Mehmed, Estergon Belgrad ve nice kal'alar
fethi için müjdegâneye gelen aga ki, sene 950 ve
Saban'in gurresinde (ilk günü) vaki olan
Çarsamba günü gelüp donanma oldugu gün hasta
olup alti gün sahibfiras (yatakta yatip) yedinci
sülesa (Sali) gecesi fevt olup azim matem olup
mah-i mezburun (belirtilen ay) dokuzuncu
Çarsambasi günü Lala Pasa, Defterdar Ibrahim
Çelebi ve nice agalar Islambol'a maiyyetin alip
gittiler. "
Bütün çabalarina
ragmen Osmanlilarla basa çikamayacaklarini
anlayan ve her seferde ellerindeki mühim sehir
ve kalelerin bir kismini kayb eden Ferdinand ile
Sarlken, baslangiçta bir mütareke, daha sonra da
bes yillik bir baris antlasmasi yaparlar.
Haziran l547'de bes yil için imzalanan bu
muahede (antlasma), bir mütareke mahiyetinde
kalir. Zira meydana çikan Erdel hâdisesi, harbin
yeniden baslamasina sebep olur.
Daha önce de temas
edildigi gibi Erdel Kiraliçesi yani eski Macar
Kirali Jan Zapolyai'nin zevcesi Izabella,
Osmanlilarin himayesinde idi. Kiraliçenin
maiyetindeki müsavirlerden birisi Ferdinand
taraftari olup Erdel'in buna verilmesine
çalisiyordu. Bu duruma vâkif olan Osmanli
Devleti, Ferdinand'i tehdid ettiyse de Ferdinand
buna aldiris etmez. Zira bu siralarda Osmanli
ordusunun Iran seferinde oldugunu bildiginden
kendisine bir sey yapamayacagindan emindi.
Kanunî, Avusturya
kuvvetlerinin Erdel'e girdigine kani olunca
Avusturya elçisinden durumu sordurtarak onu haps
ettirdigi gibi Rumeli Beylerbeyi Sokullu Mehmed
Pasa'yi Erdel üzerine yürümekle görevlendirmisti.
10 Temmuz l55l'de
Sofya'dan areket eden Sokullu, bir müddet sonra
7 Eylül'de Slankamen'den ayrilarak Beçe önlerine
gelip burayi ele geçirir. Ayrica, Beçkerek ve
Çanad'dan baska oniki kaleyi daha zaptederek
Osmanli hâkimiyetine katar. Lipva'yi da
kolaylikla ele geçirdikten sonra Timisvar'i
kusatir. Fakat iklim sartlarinin müsait olmamasi
üzerine Belgrad'a döner.
Sokullu Mehmed
Pasa'nin çekilmesi üzerine Avusturya ordusu
Erdel'e girerek lipva'yi geri aldigi gibi
Segedin'i de muhasara eder. Bu sirada Segedin
sancakbeyi olan Mihal oglu Hizir Bey'in iç
kaleye kapanip, Budin Beylerbeyi olan Hadim Ali
Pasa'yi keyfiyetten haberdar etmesi üzerine
Segedin önlerine gelen Ali Pasa, Avusturya
ordusunu imha etmisti.
Iki taraf
arasindaki savas 970 ( 1562 ) yilina kadar
sürer. Bu tarihte Ferdinand, Busbecq adindaki
elçisini anlasmak üzere Istanbul'a gönderir.
Yine bu sirada Sarlken'in çekilmesinden dolayi
Ferdinand bes seneden beri Alman Imparatoru
bulunuyordu. Böylece en son olarak Ferdinand,
Erdel (Transilvanya)'den vaz geçmis ve eskisi
gibi elinde bulunan Macaristan için 30.000 duka
altini kabul ile sekiz senelik bir muahede
imzalamisti(l562).6. Bogdan SeferiBogdan, II.
Bâyezid döneminden beri Osmanlilar'a bagli bir
voyvodalik haline getirilmisti. Bogdan
voyvodaligi, Kili ve Akkirman kaleleri
alindiktan sonra siki bir sekilde devletin
nüfuzu altina girmislerdi. Bunlar, yarim asirdan
daha fazla bir süre devleti ugrastiracak
hareketlerde bulunmamislardi. Her ne kadar
voyvodalik zaman zaman vergisini vermekte ihmal
göstermisse de buna Iran, Misir ve Macaristan
seferleri münasebetiyle göz yumulmus ve sadece
ikaz ile iktifa edilmisti.
Kanunî, Macaristan
seferi sirasinda Voyvoda Petru Rares'e bir berat
göndererek, burayi onun idaresine birakmisti.
Voyvodalik, her yil Osmanli Devleti'ne 4000 duka
altin, 40 kisrak ve 20 tay göndermekle yükümlü
tutulmustu. Bunun içindir ki Voyvoda Petru Rares,
Viyana seferi esnasinda orduya elçisini
göndererek sadakatini te'yid ile bu seferinden
avdette de vergisi olan 4000 duka altin ile 40
kisrak ve 20 taydan ibaret olan vergisini bizzat
takdim etmisti. Hammer, Rares'in Osmanlilar'a
getirdigi vergiler konusu ile onun, Kanunî
tarafindan karsilanisi ve kendisine yapilan
muameleyi su ifadelerle nakletmektedir: "Sultan
Süleyman, Viyana'dan dönüsünde kararlistirilan
hediyeleri bizzat Rares'ten alarak karsiliginda
bir samur kürk (vezirlere mahsus elbise), iki
tug (sancakbeyi alâmeti), bir kuka (yeniçeri
ortabasilarinin serpusu) hediye eder."
Petru Rares,
Kanunî'nin teveccühüne mazhar olmakla birlikte
hariçten yapilan tesirlerle gizlice Osmanli
Devleti'nin aleyhine çalismaya baslamisti.
Nitekim gizlice Ferdinand ile muhabere ve
müzakerelere baslamis bulunan Petru Rares, o
siralarda karisikliklar içinde bulunan Erdel'e
tecavüz ettigi gibi, Zapolyai'ye karsi Ferdinand
ile gizlice temasa geçmisti. Bundan baska
göndermekle yükümlü oldugu vergileri de
göndermemeye baslamisti. Keza, Osmanli
Devleti'nin o taraflardaki mutemed adami olup
Osmanlilar'a bagli bir hükümet kurmak üzere
Erdel'e gönderilmis bulunan Venedikli Gritti'yi
de öldürtmüstü.
Iste Rares'in bu
neviden faaliyeteri ve Lehlilerle iyi geçinmeyip
onlar tarafindan voyvodanin azledilmesi
hususunda vaki olan müracaatlar sonrasi Kanunî
l538 Mayis'inda Bogdan üzerine yürümeyi
kararlastirir. Ancak bu kararini gizli tutar.
Barbaros'un donanma ile denize açildigi (7
Temmuz)'nin ertesi günü Istanbul'dan hareket
eden Osmanli ordusu, Edirne'ye ulasip oradan
hareket ettigi zaman Kanunî "Seferimiz Bogdan
üzerinedir" diyecektir. Ordu, Sultançayiri denen
mevkide iken Rares'ten gelen bir elçi, emre
itaat edilecegini bildirmis, ancak Kanunî, ona
verdigi mektupta, Rares'in hirçirlik ve
azginliga son vermesi ve gelip itaat arzetmesi
halinde ona karsi merhametli davranacagini
bildirmisti. Bununla beraber alinan haberlerden
Rares'in samimi olmadigi anlasilmis oldugundan
sefere devam edilmistir. Osmanli ordusunun
harekâti karsisinda dehsete düsen Rares,
Transilvanya içlerine dogru kaçmaktan baska bir
çare bulamamisti. Osmanli ordusu ise Yas sehrini
yakip yiktigi gibi l6 Eylül l538'de Voyvodanin
merkezi olan Suceva sehrini de alir. Bu sehrin
fevkalade müstahkem bir kalesi olmasina ragmen
sehir halki, mukavemet edemiyecegini
anladigindan, kale anahtarilarini getirip
Osmanli kuvvetlerine teslim eder. Bunun üzerine
Kanunî, sehirde umumi af ilan ederek beylerin
kendi aralarindan bir voyvoda seçmelerini ister.
Seçilen voyvoda ise Kanunî tarafindan intihab
olunur ki bu, muhtemelen Petru Rares'in kardesi
olan Stefan Lacusta'dir. Kanunî, bu yeni
voyvodaya bir de berat verir.
Bu seferin sonunda
Osmanlilar, Prut ile Diniester nehirleri
arasinda kalan yerleri ellerine geçirmislerdi.
Elde edilen bu yerler, bir sancak haline
getirilmisti. Bundan baska yiktirilan Kili
kalesi yeniden insa edilmis, Akkirman ise
müstahkem bir hâle getirilmisti. Yine bu esnada
Bender sehri de ele geçirilmisti. Bogdan
meselesinin hallinden sonra Osmanli ordusu geri
dönmüs, sefere katilmis bulunan Kirim Hani Sahib
Giray'a da geri dönme izni verilmisti. Osmanli
ordusunun dönüsünden sonra, beylerin seçtigi ve
Kanunî'nin göreve getirdigi yeni voyvoda ile
yeni idareciler, vaziyete hâkim olamazlar. Bunun
üzerine Kanunî Sultan Süleyman, Rares'i
Istanbul'a davet ederek ikinci defa voyvodaligi
ona verir.
ANADOLU'DAKI IÇ
ISYANLAR
Kanunî döneminin
önemli iç olaylarindan biri de Bozok bölgesinde
ortaya çikan Siî karekterli iç isyanlardir. Bu
isyanlardan biri, Kanunî'nin, Mohaç seferine
çikip Budin'e dogru ilerlemekte oldugu bir
sirada patlak vermisti. Genel olarak bu
isyanlar, Safevîlerin, II. Bâyezid ile Yavuz
Sultan Selim devirlerinden beri Anadolu'daki
tahrikleri sonucunda Siî temayüllü Türkmen
gruplarinin çikardiklari isyanlarin devami
mahiyetinde idiler. Yavuz Sultan Selim devrinde
siddet ve güçlükle teskin edilebilen Safevî
propagandasi, Sah Ismail'in oglu Tahmasb'in
tahta geçmesi ile yeniden hiz kazanir. Oldukça
genis cephelerde cereyan eden bu isyanin baslica
kiskirticisi ve müsebbibi, Safevîlerin mezheb
organizasyonuna bagli olarak yürüttükleri,
sistemli propaganda ile gizli ve isyankâr
faaliyetleri idi. Bunlar tek merkezden idare
ediliyor ve her tarafta, hemen hemen her zaman
görülebilecek mahallî bazi haksizlik ve
uygulamalar büyütülerek , türlü sekillerle
muayyen zümreler tahrik ediliyordu. Bir çok
yerde birden patlak veren ve bir plan dahilinde
oldugu, müsterek hareketlerinden anlasilan bu
isyan tesebbüslerinin Safevîler tarafindan idare
edildigini gösterecek pek çok sebep vardir.
Osmanli Devleti'nin, Budin'deki harple mesgul
olmasi, Iran'i harekete sevketmisti. Böylece
Iran, Sarlken ile Ferdinand'a yardim etmis
oluyordu. Isyan hareketini büyüten islerin
basinda, yapilan Iran propagandasi ile birlikte
timar ve tahrir sebebiyle gayr-i memnun bir
sinifin ortaya çikmasiydi. Nitekim Bozok sancagi
tahriri esnasinda tahrir memurlarinin yaptiklari
haksizlik, kisa zamanda bölgede bir
ayaklanmaninin baslamasina sebep olmustur.
Bu ayaklanma,
Süglün Koca ve oglu Sah Veli ile Safevî halifesi
(ajani) Zünnûn adli kimselerin birlesmek
suretiyle etraflarina Bozok Türkmenlerini
toplayarak harekete geçmeleri ile baslamisti.
Onlar, bölgede bulunan Müslihiddin adindaki kadi,
onun katibi Mehmed ve Hersekzâde Ahmed Pasa'nin
oglu olan Sancakbeyi Mustafa Bey'i öldürürler.
Beyleri Sehsuvar oglu Ali Bey'in ölümünden
dolayi kirgin olan Dulkadir Türkmenleri'nin
katilmasiyle isyan daha da büyümüs, Kayseri
civarinda Karaman Beylerbeyi Hurrem Pasa'yi
yenen âsiler, Tokat taraflarina hâkim olmuslardi.
Nihayet Höyüklü mevkiinde sikistirilan âsilerle
yapilan mücadelede (26 Eylül l526) âsilerin ele
basilari öldürülmüstü. Bununla beraber dagilan
âsi guruhu yeniden toparlanarak ani bir saldiri
ile Rum (Sivas) Beylerbeyi olan Hüseyin Pasa'yi
agir yaralayip, ölümüne sebep olurar. Fakat
güçsüz âsiler, Diyarbekir Beylerbeyisi Hüsrev
Pasa'nin kuvvetleri karsisinda dagilmaktan baska
çare bulamazlar.
1527'de Adana
taraflarinda çikan isyan ise Adana Beyi Pîrî Bey
tarafindan bastirilmistir. Ancak bu iki isyanin
hemen akabinde, Karaman'dan Maras'a kadar uzanan
bölgede büyük bir isyan daha çikar. Bu isyan
hareketinin liderligini, Haci Bektas Veli
sülalesinden oldugunu iddia eden ve Haci Bektas
Zâviyesi Post-nisini Kalender Çelebi yapmaktaydi.
Sah ünvani da verilen Kalender'in, mevkii
sebebiyle kisa zamanda yaninda 30 bin kisi
toplanmisti. Bunlar, Siîligin iyice nüfuz ettigi,
siki kayitlar yerine nisbeten serbest yasamaya
alismis, devletin birtakim mükellefiyetlerinden
gayr-i memnun konar göçer Türkmen gruplari idi.
Kalender'in isyani haberi, Mohaç'tan dönmekte
olan Kanunî'ye ulasinca derhal tedbir alinmasi
için emirler göndermis, Istanbul'a vardiginda da
Vezir-i A'zam Ibrahim Pasa'yi isyani bastirmakla
görevlendirmisti. Ibrahim Pasa, üç bin yeniçeri
ve iki bin sipahiden mürekkeb bir kuvvetle
tenkil için sevk olunmustu.
Anadolu Beylerbeyi
Behram Pasa ve Karaman Beylerbeyi Mahmud
Pasa'nin eyâlet askerleri ile Cincife mevkiinde
âsilere maglub olmalari üzerine Ibrahim Pasa,
birtakim ön tedbirler alma geregini duyar. Bu
cümleden olarak o, daha isin basinda,
Kalender'in önünde maglub olan askeri, henüz
harbe girmemis olan kendi kuvvetleri ile temas
ettirmez. Bundan sonra sadece Kapikulu
askerlerini yaninda tutar. Yenilgi haberini
Dulkadir Eyâleti'nde alan Ibrahim Pasa, sür'atle
Elbistan'a gider. Pasa, bu isyan kuvvetlerinin
üzerine yürüyüp bosu bosuna Müslüman kani
dökmektense, siyasî tedbirlerle hareketin
sebebini ortadan kaldirmak yolunu tutarak adâlet
uygulamaya baslar. Zulüm ve gadrleri görülen
ümerâyi cezalandirir. Haksiz olarak zaptedildigi
görülen timarlari sahiplerine iade edip,
bunlarin merkezî hükümetin rizasi olmadan
yapildigini göstermeye çalisir. Kalender Sah'in
etrafindaki kimseleri, kaçak olarak giden
casuslari vâsitasiyle bundan haberdar edip,
dehâlet edeceklerin affedilerek eski
vazifelerine iade edileceklerini ilan ettirir.
Gelenlere iltifat göstererek âsinin etrafindaki
Türkmen asiretlerini kendi tarafina çeker.
Sadrazamin bu sekildeki âdil davranisi, Kalender
Sah'in etrafindaki kuvvetlerin derhal
çözülmelerine sebep olur. Böylece o, Dulkadir
Türkmenleri'ni kazanarak onlarin, Kalender'in
yanindan ayrilmasini saglar. Bunun sonucu olarak
kuvvetleri büyük ölçüde azalan âsiler üzerine
çok itimad ettigi adamlarinin komutasinda küçük
birer müfreze göndererek 22 Ramazan 933 (2l
Haziran l527)'de Bas Sariz (veya Bassaz mevkii)
Yaylagi'ndaki Kalender'i Iran'a kaçmadan
yakalatip basini kestirir.
Ibrahim Pasa, bu
isyanin bastirilmasindan sonra Istanbul'a döner.
Bu isyan hâdiseleri merkezî hükümeti ciddi
tedbirler almaya sevkeder. Bunun için her tarafa
tahkik heyetleri gönderilir. Bu heyetler
sâyesinde halkin sikâyet ettigi konular
düzeltilir. Böylece gayr-i memnunluk zorla degil,
hüsn-i tedbirle giderildi ki, bu, Osmanli
idaresinin karekteristik vasiflarindan birini
teskil eder. Herhalde asirlarca Devlet'in
varligini devam ettirmesini saglayan
prensiplerin mahiyeti bu neviden davranislar
sayesinde mümkün olmustur.
Yukarida zikredilen
isyanlardan iki sene sonra yani H. 935
(M.l529)'de Adana civarinda basina 5 bin kisi
toplayan Seydi ve sonradan ona iltihak eden
Inciryemez adli Kizilbas âsilerinin çikardiklari
isyan da, Ramazan ogullarindan Adana Beyi Pîrî
Bey tarafindan siddetle bastirilarak ele
basilari ele geçirilip öldürülmüslerdi.
Anadolu'da cereyan
eden bu isyanlar sirasinda Istanbul'da Molla
Kabiz adinda birisi, câmilerde, Hz. Isa'nin Hz.
Muhammed'den daha üstün oldugu seklindeki
görüslerini, âyet ile hadisleri kendine göre
te'vil ederek halka yaymaya baslamisti.
Çagdas tarihçi ve
devlet adami Celâlzâde Mustafa'nin "erbab-i
ilimden" oldugunu söyledigi Molla Kabiz, Kanunî
devrinin ilk yillarinda bir zindiklik yoluna
sapmis görünmektedir. Celâlzâde'nin ifadesine
göre, Molla Kabiz'in itikadina fesad gelmis,
dalalet yoluna saparak harabatî bir hayat
yasamaya baslamistir. Hâdiseyi sadece dinî
münakasa degil, ayni zamanda milli bir emniyet
meselesi olarak gören Osmanli hükümeti, fikir ve
görüsleri, Seyhülislâm Kemal Pasazâde tarafindan
ilmî delillerle bu fikirleri çürütülmesine
ragmen, yine de iddiasindan vaz geçmeyen Molla
Kabiz'i ölüm cezasina çarptiracaktir.
Dönemin fikir,
düsünce ve anlayisini ortaya koymasi; gerek
devlet adamlarinin, gerekse hükümdarin benzer
olaylara bakisi açisindan önemli bir hâdise olan
Molla Kabiz olayina ana hatlariyla temas etmek
gerekir.
Biraz önce
belirtildigi gibi Hz. Peygamber aleyhinde
konusan Molla Kabiz, 8 Safer 934 günü bazi
kimseler tarafindan Divan-i Humayûn'a getirilir.
Çünkü o, "daire-i ser' ve edebten hurucuna
ulemadan bazi sahib-i gayret kimesneler tahammül
etmeyüp bi'l-fiil Server-i kâinat üzerine
(s.a.s.) Hz. Isa'yi tafdil edüp mezkuru Divan-i
Humayûna getirirler." Divan'da bulunan pasalar,
bu meselenin bir "ser'-i serif" isi oldugunu
düsünerek olayi Divan üyesi olarak orada hazir
bulunan kadiaskerlere havale ederler. Bu sirada
Fenarîzâde Muhyiddin Çelebi Rumeli, Kadirî
Çelebi de Anadolu kadiaskeri bulunmakta idiler.
Dâvasini açiklamasi istenilen Molla Kabiz,
inandigi seyleri oldugu gibi anlatinca, her iki
kadiasker de gazaba gelerek katlini emrederler.
Gerek Kabiz'in,
gerekse kadiaskerlerin buradaki davranislari
ilgi çekici bir mâhiyet arzediyor. Kabiz,
iddiasini ortaya koyduktan sonra bunu
destekleyen bazi âyet ve hadisleri nakledip
bunlarin açiklamalarini yapiyordu. Bu yolla
delillerini ortaya koyduktan sonra, israrla
dâvasinin dogru oldugunu söylüyordu. Halbuki,
Molla Kabiz'in açiklamalari ile ilgili bazi
ser'î meselelerin kadiaskerlerin hatirinda
bulunmadigi anlasiliyordu. Bu sebeple her
ikisinin de ser'î icaplara göre cevap vermekten
âciz bulunduklari görülüyordu. Bundan dolayi
itidal yolunu terk edip gurur ve gafletin
istilasina ugramislardi. Böylece bu iki
kadiaskerin, isgal etmekte olduklari mevkilerin
tam mânasiyle ehli olmadiklari meydana çikiyordu.
Celâlzâde'nin ifadesine göre Molla Kabiz'in
iddialarina makul cevaplar veremeyen bu iki
kadiasker, derhal katlini isterler. Buna
karsilik Vezir-i A'zam Ibrahim Pasa "...bu
sahsin müddeasi, ser'-i serife muhalif olup hata
ise ol hatayi gösterüb..." bu konudaki süpheleri
gidermek gerekir, "ser' ile cevabini verin..."
kizmak ve gazaba gelmek suretiyle edeb
hududlarini asan bir durum meydana getirmek ilim
ve akil erbabina lâyik degildir" seklinde
konustugu halde onlar Molla Kabiz'i inandigi
fikirlerden döndürecek bir sey söyleyememislerdi.
Böylece Molla Kabiz'in kadiaskerler karsisindaki
ilmî üstünlügünü dikkate alan pasalar, Divan'i
tatil edip Molla Kabiz'i da serbest birakirlar.
Ancak bu durumu,
pasalarin oturdugu "tasra divanhâne üzerinde"
kafes arkasindan takib etmekte olan devrin
hükümdari Kanunî Sultan Süleyman, vezirler
huzuruna girer girmez, onlara hitab ile "...bir
mülhid, Divânimiza gelüp Peygamberimiz iki cihan
fahrina tafdil-i Hz. Isa eyleyüp müddeasi
isbatinda ekavil-i bâtili tezyil eyleye, süphesi
zâil olmayup ve cevabi verilmeyüb, niçin
hakkindan gelinmedi...?" demistir. Bunun üzerine
tekrar Divân'a getirtilen Molla Kabiz'in
iddialarini çürütmek üzere dönemin mümtaz bir
simasi olan Seyhülislâm Kemal Pasazâde ile
Istanbul kadisi Mevlâna Sa'deddin Divâna dâvet
edilirler. Müfti'l-müslimîn olan Kemal Pasazâde
Hazretleri büyük bir "hilm" ve "edeb" üzre
Kabiz'in iddiasini sorup ögrenir. Kabiz, okudugu
bâzi âyet ve hadislere dayanarak eski iddiasini
tekrarlar. Bunun üzerine Seyhülislâm onun
okudugu âyet ve hadislerin mânalarini açiklayip
gerçegi ortaya koyar. Celâlzâde Mustafa burada
su ifadeleri kullanir: " Tamam itikadini beyan
ve ayân edicek kaide-i ilmiye üzre kendisinin
su-i fehm ve idrakini gösterüp süphelerini tamam
izâle eylediler. Böylece hak (gerçek) zâhir ve
bâhir oldu. Bu açiklamalar karsisinda Molla
Kabiz, dili tutulurcasina susmak zorunda kalir.
Kaynagimizin dili ile "Kabiz'a sukût âriz olup
tekellüm ve nutka mecali kalmayup melzûm ve
mebhût oldu." Kabiz susunca Kemal Pasazâde ayni
yumusaklikla ona hitab ederek "...iste hak ne
idügü zâhir olup malum oldu, dahi sözün varmidir..."
bâtil inancindan vazgeçerek "hakki kabul
edermisin?" dedi. Molla Kabiz iddiasinda israr
ederek bu teklifi kabul etmez. Bundan sonra
Müftü (Seyhülislâm) Istanbul Kadisi'na dönerek
"fetva emri tamam oldu. Ser' ile lâzim geleni
siz hükm idün..." teklifinde bulunur. Istanbul
Kadisi da, Kabiz'a hitab ile Ehl-i sünnet
mezhebi üzerine, temiz inanç yoluna dönüp
dönmedigini tekrar sorar. Fakat Kabiz inancinda
israr etmekte idi. Bunun üzerine katline hüküm
verilir.
IRAN SEFERLERI
Yavuz Sultan
Selim'in vefati üzerine yeni umutlara kapilan
Sah Ismail, Anadolu'daki propaganda
faaliyetlerini artirdigi gibi Kanunî'nin tahta
çikisini da tebrik etmemisti. Bununla beraber
Osmanlilar'in Avrupa'daki basarilari ve
kendisinin Iran'daki mesguliyeti, onu zahirî bir
dostuk gösterisine itmisti. Sah Ismail'in ölümü
ve çocuk yastaki (onbir yasinda) I. Sah
Tahmasb'in tahta geçmesi, Iran'da karisikliklara
sebebiyet vermis, bu arada Gilan hükümdari ve
Iran'daki Sünnî ulema Osmanlilar'dan yardim
istemisti. Kanunî'nin niyeti ise Türkistan'a
varincaya kadar bütün Türk illerini bir bayrak
altinda toplamak ve Kizilbas-Safevî tehlikesinin
kökünü kazimakti. Bu maksatla daha Mohaç
seferine çikmadan önce Dogu'ya bir sefer yapmayi
düsünmüstü. Nitekim o, Gilân Hâkimi'ne mektup
yollarken, Sah Tahmasb'a da bir "Tehdidnâme"
göndererek söyle diyordu:
"Niçin dergâh-i
cihanpenâh ve bargah-i felek istibahimiza adam
gönderub arz-i ubûdiyet ve can sipari ve izhar-i
rikkiyet ve hâksarî etmedin? Bu noksan akilla
tamam gururun ve daire-i dalaletten adem-i
udûlun (sapiklik yolundan dönmeyisin) olmagin "insaalluhu'l-eazz
ve'l-ekrem" benim dahi an karîb diyar-i sarka
teveccüh-i humayûn ve azimet-i meymunuma mûcib
ve bais oldu. Otag-i gerdûn nitak, arazi-i
Tebriz ve Azerbaycan ve belki Memâlik-i Iran ve
turan vesair vilâyet-i Semerkand ü Horasan
sahralarinda kurulmak mukarrer oldu."
Avusturyalilar'la
yapilan antlasma üzerine Bati'dan nisbeten emin
olan Kanunî , Dogu ile ciddi bir sekilde
ilgilenmeye karar verir. Nihayet meydana gelen
iki önemli hâdise, Iran'a harbin açilmasina
sebep olur.
Bunlardan birisi ,
Bagdad'i ele geçiren Zülfikar Bey'in,
Osmanlilar'a müracaatla sehrin anahtarlarini
Istanbul'a göndermesi idi. Bu siralarda
Osmanlilar, Viyana kusatmasi ile mesgul
olduklarindan Tahmasb, yeniden Bagdad'i ele
geçirmisti. Bölgede cereyan eden bu hâdiseler,
çagdas bir arastirmada teferruatli bir sekilde
anlatilir. Bununla beraber biz, fazla teferruata
girmeden olaylari kisaca vermek istiyoruz. Öyle
anlasiliyor ki, Kanunî'nin çikacagi I. Dogu
seferinden önce, Bagdad ile Bitlis'te meydana
gelen hâdiseler, ilk firsatta böyle bir seferin
yapilmasini gerektiriyordu. Türkmen Musullu
oymagina mensub Nohud Ali Sultan'in oglu olan
Zülfikar Han, 934 ( l528 ) yilinda Kelhur Hâkimi
idi. Bu sirada Bagdad Beylerbeyisi olan amcasi
Ibrahim Hân'in, yaninda asker bulundurmadan
yaylaga çikmasini firsat bilerek l0 Ramazan 934
( 29 Mayis l528 ) günü bir baskinla onu öldüren
Zülfikar Han, 40 gün kusattigi Bagdad sehrini
öldürdügü amcasinin ogullarinin elinden alarak
kendisini Bagdad Beylerbeyi ilan etmisti.
Tebriz'in böyle bir oldu bittiyi tanimayacagini
ve kendisini cezalandiracagini kestiren bu
Türkmen Beyi, Sünnî sehir halki ile de anlasarak
Bagdad'in anahtarlarini Kanunî'ye gönderdigi
gibi onun adina Bagdad darphânesinde sikke
kestirip hutbe okutmustu. Böylece buranin
Osmanlilar'a bagliligini ilana baslamisti.
Pâdisah, meshur Viyana seferi ile ugrastigindan,
Irak'a yardimci gönderemedi. Sonradan Sah
Tahmasb, bir ordu ile gelerek Bagdad'i günlerce
kusatmis ve sonunda 3 Sevval 935 (l0 Haziran
l529) günü, yine Muslu boyundan Ali Bey'in,
Zülfikar Han ile kardesi Ahmed Bey'i uyurken
öldürmesi ile, Bagdad kalesini ele geçirir.
Böylece, Irak merkezinin kendiliginden
Osmanlilar'a tabi olusuna Istanbul'dan zamaninda
yardim gelememesi, Pâdisahi manevî bir borç
altina sokmus oldu.
Iran'a karsi harbin
açilmasina sebep olan ikinci hâdise ise Iran
beylerinden Ulama Han'in Osmanlilar'a, Osmanli
ümerâsindan olan Bitlis Hâkimi Seref Han'in ise
Safevîler'e siginmalaridir. Esasen,
Osmanlilar'in Teke (Antalya) Türkmenlerinden
olan ve l5ll "Sah - Kulu isyani"na katildiktan
sonra Sah Ismail'in yanina kaçarak Safevîler'e
iltica edip mansib alan Ulama Han, Azerbaycan
Beylerbeyi olarak önemli bir siyasî mevkie
sahipti. Bu sirada, Sah Ismail'in basveziri
bulunan ve kendisi gibi Tekeli boyundan olan
Çuha Sultan'in, Isafahan'in Kendiman yaylaginda
Samlu Hüseyin Han tarafindan öldürülmesini
firsat bilerek kendisini vezir tayin ettirmek
istemisti. Bu maksatla Sah'in yanina gitmek
isterken, rakipleri onu âsi göstererek gözden
düsürdüler. Samlu ve öteki Türkmen beylerinden
ve bu arada Tekelülerin ezilmesinden ürken Ulama
Han, kendi eyâletindeki sancaklardan Van'a
gelerek, buradan, Osmanlilar'in hizmetine
girecegini, Diyarbekir Beylerbeyisi araciligi
ile Istanbul'a bildirir. Istanbul'dan gelen
buyrukta, Bitlis Ocakli Beyi (IV.) Seref Bey'in
"Ulama'nin aile fertleriyle birlikte Pâdisah
dergâhina gönderilmesi "ne gayret etmesi
bildirilmisti. Bitlis Hâkimi Seref Han
vâsitasiyle Istanbul'a gelen Ulama, kendisine
delâlet eden Seref Han aleyhine birtakim sözler
sarfederek, onun Sah'a meyli oldugunu söylemisti.
Köszeg muhasarasindan önce huzura kabul edilen
Ulama Han'a, ocaklik statüsü kaldirilarak
beylerbeyilik haline getirilen Bitlis tevcih
olunmustu. Böyle bir haberi alan Seref Han,
Sünnî olmasina ragmen Bitlis'in Iran topragi
oldugunu ilan etmis ve Sah Tahmasb'dan
Osmanlilar'a karsi yardim istemistir. O,
Osmanlilar'in, birçok Anadolu hânedanina
yaptiklari gibi, kendisini de atalarindan kalma
topraklarindan mahrum edeceklerini saniyordu.
Bunun üzerine Dulkadir ve Diyarbekir vilâyetleri
askeri ile Diyarbekir Beylerbeyi olan Fil -
Yakup Pasa yardimiyla Bitlis'i kusatan Ulama,
Safevî ordusunun yardima geldigini duyunca
Diyarbekir'e çekilmistir. Bu arada Ahlat'ta
Sah'a büyük bir ziyafet çeken Seref Bey, ona
agir armaganlar sunarak, kendisi de murassa
kiliç kemeri ve altin sirmali kaftanla taltif
edilir. Tahmasb, 20 Safer 939 (2l Eylül l532)'da
ona bir ferman vererek kendisine "Eyâlet penâh"
diye hitab eder.
Bu davranisi ile
Tahmasb, Osmanlilar'a bagli bir uç beyligini
kendi himayesine almis oluyordu. Bu hâdise,
Iran'a savas açilmasina sebep olmustu. Bu, bir
Osmanli toprak parçasinin baska bir devlete
geçmesi demekti ki, böyle bir sey, Osmanli
siyasetinin kabul edemeyicegi bir keyfiyetti.
Iste bunun üzerinedir ki, Iran'a karsi bir sefer
açmak elzem hâle gelmisti. Almanya'ya bas
egdirilmis olmasi, böyle bir sefere imkân
veriyordu. Çünkü Iran gibi bir devletin üzerine
bizzat hükümdarin gitmesi icâb ediyordu.
Yukarida belirtilen
bu iki önemli hâdise karsisinda Surhser (Kizilbas)
Iran'a sefer açmayi düsünen Kanunî, daha l525
Temmuz'unda Sah Tahmasb'a gönderdigi "tehdidnâmesi"nde
böyle bir fikri tasidigini ima ediyor, ancak
Bati'daki isleri yüzünden buna imkân bulamiyordu.
O, Iran beliyesini ortadan kaldirip, Sünnî
Türkistan'la birleserek, kendisini arkadan vuran
ve Avrupa'daki, yani diyar-i küfürdeki Islâmî ve
insanî hamlesini yavaslatan köstegi kaldirmak
arzusunda idi. Gerek dedesi, gerekse babasinin
zamaninda meydana gelen ve Anadolu'yu isyanlarla
karistiran Siîlige karsi onun düsünce ve
tutumunu gösteren bir gazelini burada zikretmek
istiyoruz. Bu gazel, Sultan II. Mahmud'un kizi
Âdile Sultan tarafindan h.l308 (m. l890) yilinda
Istanbul'da bastirilmis ve dört tertip Türkçe
divanindan birisi olan 236 sahifelik"Divan-i
Muhibbî", s. l20'de bulunmaktadir.
"Allah, Allah
diyelüm, Sancak-i Sâhî çekelüm,
Yürüyüp her yanadan
Sark'a sipahî çekelüm,
Iki yerden
kusanalum yine gayret kusagin,
Bulasup toz ile
topraga, bu râhi çekelüm.
Pâyimal eyleyelüm
Kisveri'ni Surhser'ün,
Gözüne, sürme deyü
dûd-i siyahi çekelüm.
Bize farz olmus
iken : olmamiz Islâm'a zahîr,
Nice bir oturalum,
bunca günahi çekelüm,
Umarum rehber ola
bize Ebûbekr ü Ömer,
Ey Muhibbî, yürüyüp
Sark'a sipahî çekelüm.
l. Irakayn
SeferiSinir bölgelerinde cereyan eden bu
hâdiseler üzerine zaten Iran'a sefer açmaya
kararli olan Kanunî, hem Osmanli Pâdisah'i hem
de Islâm Halifesi adina hutbe okunan ve kale
anahtarlari da gönderilmis bulunan Bagdad'i "Kizilbas
zulmünden" kurtarmak ve Irak'i almak üzere harp
hazirliklarini baslatmisti. Bu maksatla 2
Rebiülahir 940 (2l Ekim l533) tarihinde Vezir-i
A'zam Damad Ibrahim Pasa'yi önden gönderir.
Ibrahim Pasa, Kasim ayi sonlarina dogru Konya'ya
varmak üzereyken Ulama Han (Pasa)'nin Bitlis'e
girdigi ve IV. Seref Han'in basinin kesildigi
haberi gelir. Zira bu sirada Ulama Han ile
Diyarbekir Beylerbeyi olan Fil Yakup Pasa
birlikte, Seref Han'in Hizan'i kusattigi sirada
ikinci defa onun üstüne yürüyerek maglub
etmislerdi. Bunun üzerine Seref Han'in oglu III.
Semseddin, basina topladigi kuvvetlerle mukabele
ettiyse de karsi duramayacagini anladigindan
Ibrahim Pasa'ya müracaat eder. Bunun üzerine
Ibrahim Pasa, Bitlis'i yeniden ocaklik hâline
getirip Seref Han'in oglu III. Semseddin'e
verir. Böyle siyasî bir manevrada bulunmakla
Ibrahim Pasa, yerinde bir hareket sergilemis
oluyordu. Zira bu bölgede Seref Hanlar'in nüfuzu
büyüktü. Nitekim bu zat, Osmanlilar'in Bitlis
Valisi olarak l574'e kadar 4l yil idarede
bulunmustu.
27 Aralik l533'te
Haleb'e gelen Ibrahim Pasa, burada kislamisti.
Kisin Van taraflarinda bulunan Ulama Han "istimâlet"
tarikiyla Ahlat, Adilcevaz, Ercis ve Van'i
Osmanlilar'a itaat ettirmisti. Bütün bu
faaliyetleri haber alan Sah Tahmasb da harb
hazirliklarina baslar. Bu esnada öncelikle
Bagdad'a yürüyüp orayi ele geçirmek isteyen
Ibrahim Pasa, daha sonra Ulama'nin tesiriyle
Tebriz üzerine yürümeyi kararlastirir. Bunun
için Birecik üzerinden Firat geçilerek l4 Mayis
l534'te Diyarbekir'e varilir. Burada bir müddet
kalinarak yeni siyasî tesebbüslere girisilir.
Böyle bir niyetle Van önlerine gelen Ibrahim
Pasa, Bingöl üzerinden Tebriz'e hareket eder.
Sadrazam'in ordusu Sa'dabad civarinda
konakladigi zaman, Tebriz halkinin ileri
gelenleri, Safevî pâyitahtinin bagliligini
arzederler. Böylece Ibrahim Pasa, l Muharrem 94l
(l3 Temmuz l534)'te savasmaksizin Tebriz'i ele
geçirir. Pasa, burada müstahkem bir ordugâh insa
ettirerek buraya l000 kisilik bir kuvvet koyar.
Sehre bir kadi tayin eder. Böylece her türlü
yagma ve kanunsuz hareketleri yasaklayip önlemis
olur. O, kimseyi incitmemeye ve halki memnun
etmeye son derece dikkat ediyordu. Ibrahim
Pasa'nin bu sekildeki hareketi kisa zamanda
meyvesini verip tesirini gösterecekti. Bununla
beraber daha önce Sah Tahmasb'in muhtemel bir
harekâtina karsi Ibrahim Pasa tarafindan acele
yetismesi arzulanan Kanunî, ll Zilhicce 940 (23
Haziran l534)'te Üsküdar'dan hareketle Iran
sinirlarina dogru yola çikar. Ibrahim Pasa'nin
bu istegine Sah Tahmasb'in muhtemel bir
harekâtinin sebep olabilecegi endisesi ile
birlikte asker arasinda meydana gelen
huzursuzluk ta vardi. Nitekim Peçevî'nin
ifadesine göre düsman topraklarina girildigi
zaman "asker içine gûna gûn fisiltilar düsüp
Sah'a Sah gerek imis, mahall-i zarûrette askere
penâh gerek imis, Sah gelürse mukabelesine kim
gelür ve asker-i Islâm'in hali ne olur deyü bir
havf ve hasyet (korku) târi oldu. Tedbir sahibi
vezir bu hâle vâkif oldugu gibi bilâ te'hir
musta'cel ulaklar ile ahvali tekrar cânib-i
Pâdisahî'ye yazar" Iznik, Kütahya, Aksehir ve
Konya'dan geçilir. Pâdisah, Konya'da bulundugu
sirada Van ile birlikte elde edilen diger
sehirlerin anahtarlari gelir. Ordusunun
zaferlerine çok sevinen Pâdisah, Allah'a hamd ve
senâ ile büyük sair ve mutasavvif Mevlana
Celâleddin-i Rûmî'nin türbesini ziyâret edip bir
semâ âyininde bulunur. Burada Kur'an-i Kerim
tilâveti ve Mesnevî'den parçalar okunduktan
sonra, dervislerin kudûm ve ney sesleri arasinda
semâa baslamalari onu pek memnun etmisti.
Sultan Süleyman, 27
Eylül'de Tebriz'e girerken hemen hemen bütün
sehir halki tarafindan tezahüratla karsilanmisti.
Ertesi gün Pâdisah'la seraskerinin ordulari
Ucan'da birlestiler. 29 Eylül'de Pâdisah
tarafindan büyük bir divan toplanarak bunda
seraskere, beylerbeyilerine, agalara, Defterdar
Iskender Çelebi'ye, Nisanci Seydi Bey'e ve
Reisü'l-Küttâb Celâlzâde Mustafa Çelebi'ye
tesrif hil'atleri giydirildi. Ordunun degisik
siniflari da durumlarina göre ihsanlara
kavustular.
Ordu, Sultaniye'ye
dogru yoluna devam eder. Buraya gelindigi zaman,
Sah Tahmasb'in memleketinin içlerine dogru geri
çekildigi ögrenilir. Bu esnada, daha önce Sah
tarafinda bulunan bazi beylerin Osmanli bayragi
altina kostuklari görülür. Dulkadir Hânedanindan
Mehmed Bey, Sahruh Bey'in oglu ve Iran'in bes
taninmis sahsiyeti burada zikredilebilir.
Gerçekten, Sah
Tahmasb, Osmanli ordusunun önüne çikmaktan
çekindigi için yipratma taktiklerini
kullaniyordu. Bu maksatla Osmanli ordusunun
geçecegi yerleri tahrib ettiriyordu. Irak-i
Acem'e giren Osmanli ordusu da halki göçürülmüs,
issiz ve harab bir arazide çok güç sartlar
altinda Sultaniye'ye gelebilmisti. Havalarin
sogumasi, kar yagisinin baslamasi ve erzak
darliginin basgöstermesi yüzünden ordunun
Bagdad'a yürümesi karari alinmisti. Zira bu
tabiat sartlarina göre güneye inmek ve orada
kislamak gerekiyordu. Bu sebeple Hemedan'a
teveccüh edildi. Binbir zorlukla yapilan bu
yürüyüs, dünya tarihinde esine ender rastlanan
bir vak'aydi. Zira birçok yük hayvani yolda
telef olmus, toplar ise yagmurdan büyük zarar
görmüslerdi. Bu arada yollarda birçok esya kayip
ve zayi' oldu. Bazi toplar da nakledilme
imkansizligi sebebiyle yolda birakilip topraga
gömüldü.
Bu isler, serasker
kethüdasi olarak, Basdefterdâr Iskender
Çelebi'yi alakadar ediyordu. Basdefterdârla
Serasker olan Ibrahim Pasa arasinda bir
anlasmazlik vardi. Bu intizamsizliga ve
yollardaki telefata çok kizan Pâdisah'a, isin
sorumlusu olarak Iskender Çelebi gösterildi.
Bunun üzerine Basdefterdar azledilerek
uhdesindeki zeâmetler geri alinir.
Bununla beraber
birçok güçlükler yenilerek ordu Bagdad önlerine
varir. Bagdad önlerine varildiginda kale
muhafizi Tekelü Mehmed Han'in maiyetindeki
askeri alip sehri terk ettigi görülür. Aslen
Tekeli olan Mehmed Han, Siraz'a kaçtigi için
Bagdad, mukavemetsiz olarak 2l Camaziyelevvel
94l (28 Kasim l534) teslim olur. Bundan iki gün
sonra da Pâdisah sehre girerek dört ay kadar
burada kalir. Böylece Bagdad, Osmanli ülkesine
ilhak edilmis olur. Kanunî Sültan Süleyman,
bütün bu basarilarindan dolayi Ibrahim Pasa'yi
ihsanlara bogar. Diger devlet erkânina da
derecelerine göre terakkiler verir. Celâlzâde
ise nisancilik mevkiine terfi ettirilir.
Böylece Bati'da "Dâru'l-cihad"
adi ile anilan Belgrad'a karsilik, Dogu'da da "Dâru's-selâm"
denilen Bagdad, Osmanli ülkesine katilmis olur.
Birçok evliya türbesini koynunda bulundurdugu
için "Burc-i evliyâ", Abbasî halifelerinin
baskenti oldugundan "Dâru'l-hilâfe", kapilari
dis kapilarla örtülü oldugundan da "Zevrâ"
isimleriyle aniliyordu.
Kanunî, Bagdad'da
bulundugu müddet içinde birçok mübarek yeri
ziyâret ile insa ve tamir ettirmisti. Bu arada,
Imam A'zam Ebû Hanife Numan b. Sâbit'in, Gulat-i
Siâ tarafindan yagmalanan kabrini buldurup
ziyâret ederek burayi temizletir ve üzerine çini
ile müzeyyen türbe ve câmi yapilmasini emreder.
Sonra Imam Musa Kâzim'in ve diger Islâm
büyüklerinin türbelerini de ziyâret eder.Böylece
hem Sünnî, hem de Siîleri memnun eder. Bundan
baska, Seyh Abdülkadir Geylanî'nin kabri
üzerinde bir türbe yaptirdigi gibi, yanina da
bir imâret yaptirir.
Asil hedefinin
Kanunî degil, Ulama oldugunu söyleyen Sah
Tahmasb, bu arada Tebriz üzerine hareket ile
Ulama'yi takibe baslamis ve onun Van kalesine
kapanmasi üzerine de burayi muhasara etmisti. Bu
hâdiseeri haber alan Kanunî, 3l Mart l535'te
Bagdad'dan ayrilarak 30 Haziran'da Tebriz'e
varir. O sirada Tahmasb'in Sultaniye'de oldugu
haberinin alinmasi üzerine Derguzin'e kadar
gelen Kanunî Sultan Süleyman, Tahmasb'in izine
rastlamayinca ordu tekrar Tebriz'e döner. Kanunî
daha sonra Tebriz'den Ahlat'a, oradan da
Diyarbekir'e gelir. Osmanli ordusunun
çekilmesiyle yeniden harekete geçen Tahmasb,
bosaltilan yerleri alarak tekrar Ulama'nin
üzerine yürür. Van'i ele geçiren Tahmasb, oradan
Tebriz'e döner. Osmanli ordusu ise 8 Ocak
l536'da Istanbul'a ulasir.
Irak-i Arab ve
Irak-i Acem'e girilmesi sebebiyle "Irakayn
Seferi" olarak anilan bu harekâtin, Osmanlilar
bakimindan gözle görülür faydasi, Bagdad ve
çevresinde, hâkimiyetlerinin kurulmus
olunmasidir. Bu sefer sonucu, Osmanlilarin
karsisina çikamayan Safevîler'in tamamen ortadan
kaldirilamayacagi anlasildigindan, bundan
sonraki Osmanli seferlerinin asil gâyesi,
Safevîleri belirli bir sinir bölgesinin disinda
tutmak olmustu. Askerî nokta-i nazardan ve
Ceziretu'l-Arab'in elde bulunmasi için elzemdi.
Böylece Osmanli Halifeleri, Haremeyn-i Serifeyn,
Sam ve Bagdad'a sâhip olmakla Emevî ve Abbasî
hilâfetlerinin taht sehirlerini de
memleketlerine katmis oluyorlardi.
Bu sefer sonrasinda
büyük bir san ve söhret kazanmis olan Vezir-i
A'zam Ibrahim Pasa, l5 Mart l536'da idam
edilecektir. Irakayn seferi sirasinda yaptigi
hatalar, gurura kapilip kendisine verilen
yetkileri sinirsiz bir sekilde kullanmasi ve
Defterdar Iskender Çelebi'nin öldürülmesinde rol
oynamasi gibi sebepler, Kanunî'nin bu çok
sevdigi vezirini devletin selâmeti için gözden
çikarmasina yol açmisti.
Pâdisah, Bagdad'da
bulundugu dört ay içinde bütün bölgenin
kadastrosu mâhiyetinde tahririni yaptirarak,
timar ve zeâmet sistemini buraya da tesmil
ettirir. Bu arada kadilar nasb ettirerek adâlet
ve dogruluk prensibine bagli bir adlî sistem
gelistirir. Bu arada Basra Emîri Râsid itaatini
arzettiginden buraya dokunulmadi. Keza o, dinî
âbide ve türbeleri ziyâret edip Kerbelâ ve
Necef'e dahi giderek buralari da ziyaret eder.2.
Ikinci Iran SeferiKanunî'nin, Irakayn seferinden
sonra on iki yil gibi uzun bir süre Avrupa ve
Akdeniz hâkimiyeti ile mesguliyeti, Sah
Tahmasb'in Gürcistan ve Sünnî Sirvan'a hakim
olmasina sebep olmustu. Bu bosluk ona Özbekleri
geri püskürtme imkâni da saglamisti. Bu arada,
Azerbeycan ve Irak-i Acem'de güçlü bir sekilde
Siîlik tesis edilmisti. Sah Tahmasb, bununla da
yetinmeyerek Anadolu'ya ajanlar (halife, daî)
göndermek suretiyle Türkmen asiretlerini Erdebil
ocagina bagli tutmaya çalismisti. Bununla
beraber Safevî hanedan üyeleri arasindaki
tefrika ve Safevîler'in dayandigi Türkmen
gruplarinin birbirleriyle olan irtibatsizliklari,
Iran'i içten içe sarsmaktaydi. Nitekim Sah'in
kardesi Elkas Mirza, Safevîler'in Sirvan hâkimi
iken bagimsizlik davâsina kalkistigi için
kardesi tarafindan takibata ugramisti. Elkas
Mirza, bu takibattan kurtulmak için önce Derbend
ve Kipçak taraflarina kaçacak, daha sonra Azak
ve Kefe'ye geçerek oradan bir gemi ile
Istanbul'a gelip Osmanli Pâdisahina siginacaktir.
Münasebetlerin,
Iran'la ii olmamasindan dolayi Elkas Mirza iyi
karsilandigi gibi kendisine fevkalade ikramda da
bulunulur. Zaten Elkas gelir gelmez Pâdisah'i
Sark seferi için tahrik ediyordu. Gerek bunun
tesviki, gerekse Sah'in eline geçen yerlerin
tekrar alinmasi bakimindan böyle bir sefer
gerekliydi. Bu esnada Avusturyalilar ile bir
antlasma imzalandigindan Iran üzerine bir sefer
açilmasina karar verilir. Böylece Tahmasb'in
Sünnîler'e tasallutu, Rüstem Pasa'nin Gürcistan
üstüne gidilmesi yolundaki telkini ve Özbeklerin
yardim istemeleri sebebiyle kaçinilmaz hâle
gelen Dogu seferi, Elkas Mirza'nin da
ilticasiyle kesinlesmis bulunuyordu. Bu seferin
gerçeklesmesi için l547 - l548 kisi
hazirliklarla geçirildi. Bu esnada Bosna valisi
olan Ulama Han (Pasa), Iran halkinin durumnu iyi
bildigi için Erzurum Beylerlebligine getirilerek
Elkas'a lala tayin edilir. Elkas, maiyetindeki
kuvvetlerle 2l Mart l548'de, Pâdisah ise 29
Mart'ta Istanbul'dan hareket eder. Bu
gelismelerden haberdar olan ve kardesi Elkas'in,
Osmanlilar tarafindan tahta geçirileceginden
korkan Tahmasb da ordusunu toplamaya baslamisti.
Öyle anlasiliyor ki, Tebriz'den Senb-i Gazan'a
gelerek burada bir ay konaklayan ve bütün
ordusunu eli altinda toplayan Sah'in, âdeti
oldugu üzere Osmanlilar'in karsisina çikmak gibi
bir niyeti yoktu. O, Osmanli ordusu ugraginda
(menzil) ve çevresindeki bütün yiyecek ve
yemlikleri, hatta içme sularini yok etmek,
Anadolu içlerine Kizilbas ajanlarini göndererek
oradaki mezhebdaslarini ayaklandirmak suretiyle
karisikliklar çikarmak siyasetini güdüyordu.
Böylece Osmanlilar, kuvvetlerinin bir kismini
kendi tebealari ile ugrasmak üzere geride
birakmak zorunda kalacaklardi. Bununla beraber
olaylar, Sah'in arzuladigi sekilde gelisme
göstermiyorlardi. Zira, Osmanli Pâdisahi'nin
Erzurum'a ulastigi siralarda, propaganda için
Anadolu'ya gönderilmis olan dört Safevî casusu,
ellerindeki mektuplarla birlikte yakalanmislardi.
Önce Van'i
Safevîler'in elinden kurtarmak isteyen Kanunî
Sultan Süleyman, Ulama ve Pîrî Pasalar'i burayi
zapta memur ettikten sonra kendisi Tebriz
üzerine hareket eder. Pâdisah'in komutasindaki
Osmanli ordusu üçüncü defa olarak tebriz'e
girer. l5 Agustos'ta Van'a gelen Pâdisah, dokuz
günlük bir çarpismadan sonra (24 Agustos
l548)'de Van'i Iranlilarin elinden tekrar almaya
muvaffak olur. Defterdar Sari Ilyas Çelebi'yi
Van Beylerbeyligine tayin eden hükümdar, geri
dönmek üzere harekete geçer.
Sah Tahmasb, Van'in
kaybedildigini ve Osmanlilar'in, kisi geçirmek
üzere Diyarbekir'e gittigini ögrenince Ercis,
Ahlat ve Âdilcevaz taraflarina tahripkâr
akinlarda bulunur. Bu arada Kars kalesini tamir
ve insa ile görevli isçileri koruyan Pasin
mirlivasi muhafizlarini kiliçtan geçirip
öldürtür. Kaleyi de yerle bir eder. Bu arada
Tercan ve Erzincan taraflarina sarkan Sah,
Erzincan'i atese vermekten de çekinmez. Bu
haberler, Diyarbekir'de bulunan Kanunî'ye
ulasinca, vezir Ahmed Pasa'yi büyük bir kuvvetle
Sah'in üzerine gönderir. Bu arada, kendi arzusu
üzerine Elkas Mirza'yi da Kâsan, Kum ve Isfahan
taraflarini vurup yagmalamak üzere gönderir.
Kuvvetlerinin mühim bir kismi imha edilen Sah
Tahmasb, sür'atle geri çekilerek Karabag'a
gider. Kanunî ise Haleb'e gelip kisi orada
geçirir.
Sah Tahmasb'in,
yeniden harekete geçmesi üzerine Kanunî l549'da
ordu ile tekrar Diyarbekir'e gelir. Bu arada iki
devlet arasinda bulunan Gürcistan'in bazan
Osmanlilara, bazan da Iranlilar'a yanasmak
suretiyle iki yüzlü hareketleri ve Osmanilarin,
Avrupa ile Akdeniz'deki mesguliyetleri
esnasindaki tecavüzleri sebebiyle bu isin saglam
bir sonuca baglanmasi gerekiyordu. Zira
Gürcüler, Livane (Artvin) sancagina girip
Ispir'e kadar dayanmislardi. Bu sebeple Pâdisah,
Diyarbekir'de kalip III. Vezir Ahmed Pasa
basbuglugunda Erzurum, Karaman, Dulkadir (Maras)
ve Rum (Sivas) Beylerbeyileri ile Sancakbeyleri
ve bir miktar tüfekçi yeniçeri kendi
Kethüdalariyla, ayrica Pâdisah'in otagina hizmet
eden Garipler bölügü de Agalari ile bu seferle
görevlendirilirler. Gürcü Atabegi II.
Keyhüsrev'in merkez ittihaz ettigi Tortum
üzerine yürüyen Ahmed Pasa, l8 Saban 956 ( ll
Eylül l549 )'da burayi kusatir. Kalede mahsur
bulunan Corci Aga teslim teklifini reddettigi
için savasa girisilir. Toplarla dövülen kale
surlari yikildigi için burasi 20 Saban'da feth
olunur. Ahmed Pasa, burayi zapt ettigi gibi
bütün Tortum Çayi boyunu da ele geçirir.
Fethedilen bu yerler, dört sancak itibar
edilmislerdi. Bu arada Kanunî, Adana - Konya
yolu ile 2l Aralik l549'da Istanbul'a döner.
Iran'a yapilan bu
ikinci sefer sonucunda Hakkari'yi de içine alan
Van eyâleti kuruldugu gibi, Atabeglerin yurdu da
dört sancak haline getirilmisti. Sirvan ülkesi
ise, Osmanlilar'in yardimi ile bir müddet için
bagimsizligini kazanmisti.3. Nahcivan Seferi
Osmanli ordulari çekildikten sonra Sah Tahmasb,
l550 yili baslarinda Sirvan'i yeniden ele
geçirmisti. Ayni yilin Mayis'inda Özbek
hükümdari Abdüllatif Han ile Sehzâde Barak
Han'in Amuderya'yi geçip Horasan'a akin etmeleri
üzerine Tahmasb, Kazvin'den Sultaniye
yaylaklarina vararak hazirliklara baslamisti. Bu
arada Ubeyd Han oglu Abdülaziz Han'in ölüm
haberini alan Özbek Hanlari, onun ülkesi
Buhara'yi ele geçirmek üzere geri dönmüslerdi.
Bu yüzden Özbekler'den yana ferahlayan Sah,
Tebriz'e ve oradan kislamak üzere Karabag'a
gelir. 958 (M. l55l) yazinda Sirvansahlardan
Hasan Bey'in oglu Dervis Mehmed Han'in ülkesi
olan Seki'yi de istila eder.Bu siralarda Erzurum
Beylerbeyligine getirilen eski Van Beylerbeyi
Iskender Pasa, Gürcü Atabeylerinin elinde kalan
son yerlere akinlar düzenleyerek l55l Mayis'inda
Ardanuç'u almis ve burayi bir sancak merkezi
haline getirmistir. Iskender Pasa, Ardanuç'ta
Akkoyunlulardan kalma eski bir câmiin
kalintilarini onarttirarak, buraya bir boyahane
ile 6l dükkâni vakfeylemistir. Böylece sancak
merkezi haline getirilen bu kasabanin kisa
zamanda Islâmlasmasini da saglamisti. Iskender
Pasa'nin Ardanuç'u fethettigini duyan II.
Keyhüsrev, Sah Tahmasb'dan yardim isteyince o da
Iskender Pasa üzerine yürür. Bununla beraber
kisin yaklasmasi üzerine bir sonuç alamadan
Karabag'a döner. Tahmasb, daha sonra ordusunu
dört kola ayirarak Osmanli topraklarini isgale
baslar. Erzurum'da Iskender Pasa'yi sikistiran
Tahmasb, Ahlat ve Van civarini yakip yikar. Bu
arada Ahlat'i ele geçiren Sah, burada büyük bir
katliam yaptirir. Ercis ve Bargiri (Muradiye) de
zapteden Safevîler, l553 baharina kadar Dogu
Anadolu'da tahrip ve öldürme faaliyetlerine
devam ederler. Bu hâdiseler Kanunî'yi, Erdel
harekâtini durdurup, yeniden dogu seferine çikma
zorunda birakir. Bu sebeple derhal sefer
hazirliklarina baslayan Kanunî, Rumeli askerini
Sokollu Mehmed Pasa komutasinda Anadolu'ya
gönderir. Vezir-i A'zam Rüstem Pasa da yeniçeri
ve bölük halkiyla Istanbul'dan hareket eder.
Rüstem Pasa,
Ankara'ya geldiginde Kanunî'nin büyük oglu ve
tahtin en kuvvetli adayi olan Amasya Sancakbeyi
Sehzâde Mustafa hakkinda bazi haberler gönderme
ihtiyacini duyar. O siralarda 38 yasinda bulunan
Sehzâde Mustafa, Kanunî'nin büyük oglu olmasi
hasebiyle taht vârisi olabilecek durumdaydi.
Halbuki ogullarindan birinin veliahd olarak
tahta geçmesini arzu eden Hurrem Sultan, ona
karsi pek iyi düsünmüyordu. Bu yüzden Sehzâde
Mustafa gözden ve tevccühten uzak tutuluyordu.
Ilim ve marifette de kudretli olan Sehzâde
Mustafa diger sehzâdeler tarafindan da
kiskanilmakta idi. Buna karsilik asker de
kendisini çok seviyordu. Sehzâde Mustafa da,
artik babasinin yaslandigini, sefere iktidarinin
bulunmadigini, bu sebeple Rüstem Pasa'yi Dogu
seferi ile görevlendirdigini, bunun da kendisine
düsman oldugunu, sâyet bunu yok ederse kendisine
taht yolunun açilacagi gibi telkinlere kapilarak
saltanat davasina sürüklenmisti. Rüstem Pasa ise
sevmedigi ve muhalif oldugu Mustafa hakkinda
Kanunî'ye mektuplar göndermisti. Bunun üzerine
Rüstem Pasa'yi geri çagirtan Kanunî, bizzat
sefere çikmaya karar verir.
l2 bin civarindaki
yeniçeri, l8 Ramazan 960 (28 Agustos l553) 'ta
Istanbul'dan Üsküdar'a geçen Kanunî'yi, büyük
bir merasimle karsilar. Kanunî, yaninda oglu
Cihangir bulundugu halde 22 Eylül'de Bolvadin'e
gelir. O, kendisine âsi rakip olacak diye
tanitilan büyük oglu Amasya Sancakbeyi Sehzâde
Mustafa'yi da sefere katilmak üzere yanina
çagirtir. 26 Sevval 960 (5 Ekim l553) günü Konya
Ereglisi civarinda babasina yetisen Mustafa,
sairlerin tarih ibâresinde belirttikleri "mekr-i
Rüstem" ( = 960 yili) yüzünden o gün Pâdisah'in
emriyle çadirinda bogdurularak cenazesi Bursa'ya
gönderilir. Rüstem Pasa da sadaretten
azledilerek yerine Kara lakapli II. Vezir Ahmed
Pasa getirilir. Hurrem Sultan ve Rüstem Pasa'nin
isbirligi ve hileleri ile 6 Ekimde meydana gelen
bu elim hâdise, halk arasinda büyük bir infiale
sebep olmustu. Bunun için Kanunî, sefer
arifesinde nahos bir olaya sebebiyet vermemek
için Rüstem Pasa'yi azletmek zorunda kalmisti.
Sehzâdenin ölümü,
kendisini candan seven Anadolu halkini
yaraladigi gibi, nimetleriyle perverde olan
yüzlerce bilgin, sair, san'atkâr ve seyh de bu
beklenmedik ölüme agliyorlardi. Bu arada
Kanunî'nin süt kardesi olan Mehmed Çelebi,
olaydan iki sene sonra Pâdisah Iran seferinden
Istanbul'a dönünce, Sehzâde Mustafa'ya kiydigi
için yüzüne karsi agir sözler söylemisti.
Sehzâde'nin, iftiraya kurban gittigi kanaati,
devletin tamaminda ve hatta bütün dünyada hâkim
olmustu. Burada suna dikkat çekmeliyiz ki,
Nahcivan seferinden önceki 2. Iran sefer-i
hümayûnunda Kanunî ile Sehzâde, karsilikli
görüsüp dertlesmislerdi. Bu mülakatta Kanunî,
oglunun yüzüne karsi hakkindaki ithamlari
siralamis, fakat Sehzâde'nin cevaplari
karsisinda kendisine hak vermisti. Ama bu sefer,
yani ölümünden önce meydana gelecek olan son
karsilasmada Sehzâde, daha babasiyle görüsme
imkâni bulamadan öldürülmüstü. Gerçi Sehzâde
Mustafa, aleyhindeki havanin agirligini
biliyordu. Hatta ikinci vezir Ahmed ile üçüncü
vezir Haydar Pasalar, bir bahane uydurup
Amasya'dan gelmemesi için kendisine haber
göndermislerdi. Fakat Sehzâde böyle bir yolu
tutmaya tenezzül etmedi. Zira babasi ile yüz
yüze geldiklerinde onu ikna edecegine kani idi.
Halk ve asker
tarafindan sevilen Sehzâde Mustafa'nin katli,
halkin üzüntüsüne sebep olmustu. Bu bakimdan
birçok sair Rüstem Pasa, Hurrem Sultan ve hatta
Kanunî'yi yeren siirler kaleme almislardir. Bu
mersiyelerden en çok bilinen ve yaygin olani
sancakbeyi rütbesinde bir asker olan büyük
mesnevi sairi Taslicali Yahya Bey'indir. Yahya
Bey, 7 bend ve 42 beyit tutan ve klasik Türk
siirinin mersiye vâdisindeki saheserlerinden
biri olan bu çok cesurca yazilmis olan
manzumesinde Rüstem Pasa'ya siddetle çatmaktadir.
Esasen "Mekr-i Rüstem = Rüstem'in hilesi"
terkibi de Sehzâde'nin katline tarih (H. 960 =
M. l553) olarak düsürülmüstü. Bu eserinde Yahya
Bey, bütün ordunun hislerine tercüman olarak
Rüstem Pasa'nin idamini açiktan açiga istemisti.
Büyük tarihçi Âlî (Gelibolulu Mustafa Âlî) Yahya
Bey'e: "Gazab-i pâdisahîden havf etmedin (korkmadin
mi) mi ki, böyle nazma cür'et ettin?" diye
sorunca o da: "Sehzâde'nin firaki beni mecnun ve
mecbur etmis idi" der. Yahya Bey, Türk fikir
hürriyetinin âbidelerinden olan bu eserinde
Pâdisahi da tenkid etmekle beraber "nizâm-i
âlem"i muhafaza etmek için hükümdarin aleyhinde
daha fazla ileri gitmemistir. Bununla beraber
Rüstem Pasa, gerek kendisine, gerekse Kanunî'ye
çatildigi için sikâyette bulunarak Yahya Bey'in
cezalandirilmasini istemisti. Fakat Kanunî "Bu
makulelere kulak tutma ve intikam kasdin etme"
diyerek kendisini dahi tenkid etmis olan Yahya
Bey'i, himaye etmis ve makul tenkid hürriyetine
saygisini göstermistir. Bundan baska, birçok
sair, halkin bu konudaki hislerine tercüman
olacak sekilde siirler kaleme almislardir.
8 Kasim'da Haleb'e
ulasan Kanunî, burada ikinci bir aci ile
sarsilir. Bu aci, agabeyinin öldürülmesinden
müteessir olan Cihangir'in hastaliginin iyice
ilerlemesinden sonra 20 Zilhicce (27 Kasim)'da
vefat etmesiydi. Peçevî'nin ifadesine göre
Cihangir, sehzâdelerin en küçügü oldugundan
dolayi Pâdisah tarafindan çok seviliyordu.
Doktorlarin bütün gayret ve çabalari, Sehzâdenin
hastaligina ve sonunda da ölümüne mani olamadi.
Cenaze Namazi Haleb'de kilindiktan sonra na'si
Istanbul'a gönderilir. Kanunî, iki oglunun
verdigi aciyi hafifletmek ve biraz olsun
avunabilmek için, Haleb, Sam ve Kudüs'te bozulan
düzeni yeniden tanzim edip yerine getirmek ve
vakiflari gelistirmekle ugrasir.
Kisi Haleb'de
geçiren Kanunî, 6 Cemaziyelevvel 96l (9 Nisan
l554) günü Haleb'ten çikip sehrin önündeki
Gökmeydan'da ordugaha geçen Kapikulu çerisi ile
ilerleyen Kanunî, 23 Cemaziyelevvel (26
Nisan)'da daha önceden gönderilen usta ve
isçiler tarafindan kurulmus bulunan Birecik
köprüsünden geçerek Urfa'ya, oradan da
Diyarbekir'e gider. Burada yapilan divanda
askerin Erzurum'da toplanmasi kararlastirilir.
Kendisi de Erzurum'a dogru yola çikar. Tahmasb
ise, daha önce yaptiklarini bir bakima
tekrarlayarak pasif savunmasini sürdürür. Ayrica,
daha Kanunî ve ordusu yetismeden Hakkari, Gevas,
Van ve Adilcevaz taraflarini yagmalattigi gibi
yollarin üstündeki her seyi de yakip yiktirir. 5
Temmuz'da Kars ovasina gelen Kanunî, Tahmasb'a
bir mektup göndererek onu savasa davet eder.
Mektubunda, Rafizîlik'ten ve halkin mallarini
yagmalamaktan vazgeçmesini, sayet bütün korkusu
top ve tüfek ise bunlari birakabilecegini,
savasmak için sadece kilicin da yeterli
olacagini bildirmisti.
Bu siralarda
Tahmasb, Nahcivan bölgesinde bulunuyordu.
Kanunî'nin mektubunu aldigi zaman ülkesi yer yer
Osmanli kuvvetleri tarafindan tahrib ediliyordu.
Kanunî, mektubunda Osmanli ulemasinin verdigi
fetvalari nakl ederek onu Hz. Peygamberin
seriatina davet ediyordu. Bu arada Kanunî, l7
Saban 96l (l8 Temmuz l554)'da Revan'a, daha
sonra Nahcivan'a ulasir. Ancak çevrenin âdeta
çöle dönmüs oldugunu görür. Çevredeki saray ve
konaklar da Osmanli ordusu tarafindan yagma
edilir. Böylece Safevî tahribinin öcü alinmis
oluyordu. Tahmasb ise yine Osmanli ordusunun
önüne çikmaktan çekiniyordu. Kanunî daha ileri
gitmeyerek geri dönme karari alir. Hazirliklar
basladigi sirada Osmanlilarin bazi kuvvetleri
ile Safevî kuvvetleri arasinda çarpismalar
meydana gelir. Bu çarpismalar sonunda Safevî
kuvvetleri dagitilir. Bundan sonra Osmanli
ordusu geri dönerek 6 Agustos'ta Beyazit'a
gelir. Bu esnada Sah'in mektubunu tasiyan bir
elçi gelir. Tahmasb'in, Vezir-i A'zam Ahmed
Pasa'ya hitaben yazdirdigi bu mektupta Pâdisah,
Sark'a on defa gelse bile karsisina
çikilmayacagi belirtiliyordu. Bundan sonra gelen
mektuplarda da baris isteniyordu. Osmanlilar'in
karsi cevabi, kendi ülkesinde rahat oturup,
fitne ve fesada karismamasi seklinde idi. Bundan
baska Kanunî, Safevîler'in kutsal sayilan
yerlerinden olan Erdebil ve Tebriz'i tahrib
tehdidinde bulunmustu ki bu, Safevîler'i büyük
bir telasa düsürmüstü. Gerçekten, Osmanli
hükümdarinin kuvvetlerini dagitmadan serhadde
kislayip ertesi sene Safevîler'in mukaddes sehri
ve aile ocagi olan Erdebil üzerine yürüyüp
tahrib edecegi yolundaki tehdidi, Tahmasb'i
barisi saglayip sulh yahmak üzere kesif bir
siyasî faaliyet göstermeye zorlamisti. Nitekim
Osmanli ordusu, Elesgirt'e vardigi zaman
Tahmasb'in elçisi ile yeni bir mektubu gelir.
Aradaki düsmanligin
kaldirilmasi ve barisin gerçeklesmesini
saglayacak olan bir mütarekenin kabulünü uygun
karsilayan Kanunî, Sah'in elçisine ayrica cevabî
bir mektup verir. Kanunî'nin kisi geçirmek üzere
Amasya'ya hareketi ve burada beklemesi, baharda
Osmanli ordusunun tkrar harekete geçecegini ve
Erdebil ile Tebriz'in tahribi yolundaki tehdidin
ciddi oldugunu isbatlamis; Tahmasb'i baris
hususunda yeniden harekete geçmeye mecbur
birakmistir.4. Amasya Antlasmasi Kanunî Sultan
Süleyman'in kisi Amasya'da geçirdigi siralarda,
Sah Tahmasb'in esik agasi (saray nâziri)
Ferruhzâd Bey, 9 Cemaziyelahir 962 (l0 Mayis
l555)'de çesitli hediyeler ve sahin mektubu ile
Amasya'ya gelir. Elçi ve maiyeti, Osmanli
vüzerasi ile görüstükten sonra 2l Mayis'ta
divana kabul edilir. "Elçiler Divân-i Hümayûna
gelüb" vezirlerin karsisinda iskemlelerde
oturdular. Sah, bu mektubunda, Pâdisah'in
gönderdigi mektubu sanki "Süleyman Nebi"den
geliyormusçasina aldigini, kendisine büyük saygi
duydugunu, haberlesme kapisinin devamli surette
açik bulundurulmasi gerektigini ifade ederek
halk arasinda da iyi münasebetlerin kurulmasina
temas ediyordu. Peçevî'nin aynen naklettigi bu
mektubunda (Peçevî, I, 329 - 336) Sah, dostluk
teminati verdigi gibi Siîlerden Ka'be ve diger
mukaddes yerleri ziyaret etmek isteyenlere izin
verilmesini de taleb etmekteydi. Büyük
iltifatlara nail olan Ferruh Bey'e, 8 Receb 962
(l Haziran l555) günü, Kanunî tarafindan, Sah
Tahmasb'a hitaben yazilmis bir mektup verilir.
Osmanli - Iran devletleri arasindaki barisi
tasdik eden bu muhtasar mektupta, arzu edilen
baris " sulh u salâh-i umûr ki, mutazammin-i
âsâyis-i halk ve müstelzim-i intizâm-i ahvâl-i
cumhurdur" ifadeleri ile hüsn-i kabul gördügü
belirtildigi gibi, arada dostluk kurulup,
asagidaki su üç maddenin de müvafik görüldügü
belirtilmekteydi:
a) Iran'da ashab-i
güzin ve hulefa-yi mehdiyyine sebb etmek
(sövmek, küfr etmek) olan Teberrâiligin men'i,
yani taskin Siîler'in, üç halife (Hz. Ebu Bekr,
Ömer ve Osman) ile Hz. Aise'ye sögüp
saymalarinin ve bunu bir merasim haline
getirmelerinin yasaklanmasi hususunda elçinin
verdigi teminatin gerçeklesmesinin umuldugu;
b) O taraftan
herhangi bir fitne (kiskirtma) ve taarruz
olmadikça Osmanli hudud ümerasinin tecavüz ve
taarruzunun men edilecegi;
c) Hacilarin refah
ve itminanla hacci edâ etmelerine izin verlimesi
ki bu madde mektupta su ifadelerle yer
almaktadir: "Huccac-i Beytu'l-Haram ve züvvar-i
merkad-i Hazret-i seyyidu'l-enâm aleyhi's-salâtu
ve's-selâm refahiyet ve itminan ile ol saadete
faiz olmalaridir."
Amasya antlasmasi
ile Basra, Bagdad, Sehrizor, Van, Bitlis,
Erzurum, Kars ve Atabegler yurdu üzerindeki
Osmanli hâkimiyeti Safevîlerce taninmis
oluyordu. Böylece Gürcistan'da iki taraf
arasinda nisbî de olsa nüfuz bölgeleri tesis
edilmistir. Bu antlasmadan sonra, Tahmasb'in
l576'da vefatina ve Iran'da karisikliklarin
çiktigi zamana kadar Osmanli - Safevî
münasebetleri dostâne bir sekilde devam etmistir.
Böylece, Osmanlilarla Safevîler arasinda otuz
yedi seneden beri araliklarla devam eden
harblere son verilir. Bunun sonucu olarak
taraflar, her vesile ile aradaki sulhun
te'yidine gayret sarfetmeye baslarlar. Bu
sebeple olsa gerek ki, Tahmasb, Süleymaniye
külliyesinin açilisi (l5 Agustos l556)
münasebetiyle tebrikte bulundugu gibi kiymetli
hediyeler de göndermisti. Bundan baska bu
antlasma sartari, ileride yapilacak olan Osmanli
- Safevî antlasmasinin temel unsurlarini teskil
edecektir.
IÇ OLAYLAR VE
SEHZÂDELER ARASINDAKI MÜCADELE
Kanunî dönemi,
Osmanli Devleti'nin askerî, siyasî, kültürel ve
medenî faaliyetler gibi hemen her sahada zirveye
ulastigi bir devirdir. Bununla beraber bu
dönemde de bazi iç karisikliklar oldugu gibi
taht kavgasi için sehzâdeler arasinda da
mücadeleler olmustu. Hatta yine bu dönemde baba
ile ogul arasinda da böyle olaylara rastlandigi
için bizzat Kanunî kendi oglu Mustafa'yi feda
etmek zorunda kalmisti. Bu sebeple biz de
dönemin bu neviden olaylarina kisaca deginmeye
gayret edecegiz.
l. Kirim
HâdiseleriKanunî döneminde Osmanli Devleti'ne
bagli Kirim'da aile kavgalari ve kardesler
arasindaki mücadeleler artmisti. Osmanlilar, bu
mücadeleyi dikkatle takip ediyorlardi. Islâm
Giray'in yerine hanliga tayin edilen Sahib
Giray, Istanbul'dan Kirim'a gidince kendini
ister istemez mücadelenin içinde bulmustur. Zira
eski han Islâm Giray, Sahib Giray'in
Osmanlilar'in destegi ile hanlik makamina
oturmasini ve otoritesini kuvvetle tesise
çalismasini hos karsilamamisti. Sahib Giray ise
muhaliflerini yok etmek ve otoritesini
saglamlastirabilmek için çalismalara baslamisti.
Bu sebeple önce Nogaylar'a yaklasarak onlari
kendi taraffina çekmis ve Islâm Giray'in,
Mangitlar'in basi olan, Kirim asilzâdeleri
arasinda sahsî cesaret ve cür'etiyle sivrilen
Baki Bey tarafindan öldürülmesinden sonra da bu
defa Nogaylar'a karsi cephe almistir. Sahib
Giray, siyasî bir manevra ile ayni zamanda
yegeni olan ve kendisine karsi muhalefette
bulunan Baki'yi kendi saflarina çekmisti.
Birlikte giristikleri Moskova seferi sonrasi onu
da ortadan kaldirmaya muvaffak olmustur. Daha
sonra basi bos ve otorite tanimayan Nogaylar'a
karsi Sirinler'le birleserek l546 - l547'de
Kirim tarihinde "Nogay Kirimi" adi verilen olay
cereyan etmistir. Han'in, atesli silahlari
önünde Nogaylar, büyük bir bozguna ugramislardi.
Kabile
aristokrasisine karsi Kirim'da, Osmanli modeline
göre bir hâkimiyet tesisine çalisan Sahib
Giray'in, Kanunî'nin teveccühüne mazhar olmasi,
Osmanli vezirleri arasinda aleyhine bir
faaliyetin baslamasina sebep oldu. Sahib Giray
da bu faaliyeteri tahrik edici bazi hareketlerde
bulunmaktan çekinmiyordu. Nitekim Kanunî'nin
Iran'a yaptigi sefere yardimci kuvvet
göndermemesi, gözden düsmesine yol açmis ve onun
müstakil bir hanlik kurmak için çalistigi
yolundaki söylentileri kuvvetlendirmistir. Bu
arada Sahib Giray, Kazan Hanligi'nda vefat eden
Safâ Giray'in yerine Istanbul'da yetismis ve bir
ara Saadet Giray zamaninda "kalgay" olmus olan
Mübarek Giray'in oglu Devlet Giray'in intihab ve
tayinini Pâdisah ve Divan'dan istemis,
muhtemelen bu suretle bir rakipten kurtulmayi
ümid etmisti. Fakat aleyhinde kurulan bir
tertiple kendisi azlolunur. Bundan sonra Osmanli
Devleti tarafindan Kirim'a gönderien Devlet
Giray, askerleri yanindan ayrilan Sahib Giray'i
yakalayarak üç oglu ile birlikte öldürür.
Ruslarin büyük bir düsmani olan Sahib Giray
ortadan kalktiktan sonra Ivan Vasili, Kazan ile
Ejderhan'i zaptederek çar ünvanini almisti.
Bununla beraber, Devlet Giray'in hanligi
zamaninda Ruslarin eline düsen Ejderhan H. 96l
(M. l554)'de geri alindigi gibi Moskova'ya
akinlar yapilarak Ruslar vergiye baglanmisti.
Devlet Giray,
Zigetvar seferinde Mirzalar komutasinda Tatar
askeri göndermisti. Bu kuvvetler, Erdel Beyi
Sigismund Zapolyai ile birlikte bir sene önce
Avusturyalilar'in eline geçmis bulunan bazi
yerlerin geri alinmasinda büyük hizmetler
görmüslerdi.2. Düzme Mustafa OlayiDevleti bir
müddet mesgul eden bu olay, Osmanli tarihinde
ayni isimle ortaya çikan ikinci vak'adir.
Kanunî, 2l Haziran'da Amasya'dan hareket edip
Istanbul'a dogru ilerlerken, Rumeli'nin
muhafazasi için biraktigi Sehzâde Bâyezid'den
bir haber alir. Bu habere göre, Sehzâde
Mustafa'ya çok benzeyen bir adam, genis kapsamli
bir isyan hareketinde bulunmaktadir.
Kimligi ve nesebi
pek bilinemeyen bu adam, seklen maktul
Sehzâde'ye benzediginin birçok kimse tarafindan
söylenmesinden cesaret alarak saltanat sevdasina
düser. Bu sebeple kendisinin Sehzâde Mustafa
oldugunu söyleyerek Selanik ve Yenisehir
taraflarinda ortaya çikar. O, Silistre ve
Nigbolu sancaklarinda Simavna softa ve
dervislerinden de bir hayli taraftar toplamisti.
Bu isyanin, özellikle Dobruca çevresindeki Seyh
Bedreddin taraftarlari arasinda gelismesi dikkat
çekicidir. Saltanatini ilan eden ve kendisine
bir vezir ile Simavna softalarindan iki
kadiasker tayin eden Düzme Mustafa, etraftaki
zenginlerin çiftliklerini basmaya ve vergi
toplamaya baslar. Bu yolla gasb ettigi mal ve
parayi fakirlere dagitarak etrafina l0.000'e
yakin adam toplamaya muvaffak olur. Peçevî, bu
anarsik olayi tafsilatli bir sekilde günümüze
aktarmaktadir. Bununla beraber biz, konuyu fazla
uzatmadan kisaca özetlemek istiyoruz:
"962 ( M. l555 )
senesi, Yenisehir ve Selanik dolaylarinda nesebi
meçhul kötü yaratilisli biri ortaya çikar. Bazi
serseri ve asagilik kimseler, kendisine rahmetli
Sehzâde Mustafa'ya benziyorsun diye onun fesad
dolu kafasina bir saltanat sevdasi soktular.
Böyle diyenlere o : " Aman, Allah rizasi için
sirrimi ifsa etmeyin, celladin pençesinden
kurtulan basima kast etmeyin" diye fesad ve
kötülüklerle dolu isini sürdürür. Bu is o kadar
ileri vardi ki, birçok serseri ve hatta akli
basinda kimseler, onun gerçekten Sehzâde Mustafa
olduguna kandilar. Güya rahmetli Sehzâde Mustafa
katlolunacagi sirada, celladin elinde Mustafa'ya
benzer baska bir suçlu bulunuyormus, o
öldürülmüs ve Sultan Mustafa serbest
birakilmisti."
Durumun, gittikçe
nezâket kazanip ehemmiyet arz etmesi üzerine
Rumeli'nin asayisi ile görevli Sehzâde Bâyezid,
gerekli tedbirleri almaya çalismisti. Bu
cümleden olarak Nigbolu Beyi olan Dulkadirli
Mehmed Han, âsileri te'diple vazifelendirilmisti.
Mehmed Han, çesiti vaadlerle Düzme Mustafa'nin
vezirini elde etmisti. Bunun üzerine bu adam da
Düzme Mustafa'yi yakalayip Nigbolu Beyi'ne
teslim eder. Düzme Mustafa, daha sonra
Istanbul'a gönderilerek idam edilmis ve cesedi,
Sehzâde Mustafa olmadiginin isareti olarak halka
teshir edilmistir.3. Sehzâde Bâyezid Olayi
Kanunî döneminin önemli olaylarindan biri de,
süphesiz ki sehzâdeler arasinda saltanata geçip
tahti elde etme mücadelesi idi. Bilindigi gibi
Kanunî Sultan Süleyman'in ogullarindan Sehzâde
Mustafa ve Cihangir'in vefatlari üzerine taht
vârisi olarak iki sehzâde kalmisti. Bunlar,
Selim ile Bâyezid idi. Saray, gayr-i memnun
sinif ve diger bazi insanlarin tesvikleri ile bu
iki kardes âdeta rakip duruma gelmislerdi.
Kanunî'nin, yaslanmaya baslamasi, kendisinden
sonra tahta kimin geçecegi konusunu gündeme
getirmisti. Kendi ogullarindan birini tahta
geçirmek isteyen Hurrem Sultan, tahtin kuvvetli
vârisi Sehzâde Mustafa'nin katlinde müessir
oldugu gibi, kendi ogullari arasinda dahi bir
tercih yapma durumuna gelmisti. Hurrem Sultan,
iki oglundan Bâyezid'i tercih etmekle birlikte
öz ve büyük oglu Selim'e karsi cephe aldigi da
söylenemez. Sehzâde Selim'in Nahçivan seferinde
babasinin yaninda bulunmasi ve yumusak huylulugu
ile babasinin üzerinde müsbet bir tesir
birakmasina karsilik, Hurrem Sultan da Bâyezid
üzerine kanat germis, hakkinda duyulan ufak
tefek itimatsizliklari gidermis, hatta onu,
Konya'dan daha iyi bir mevki gibi telakki edilen
Kütahya sancagina naklettirmisti. Bu esnada
(l558) Bâyezid, Kütahya'da Mekke emîri
tarafindan elçilikle Istanbul'a gönderilen
Kutbeddin el-Mekkî'yi kabul etmis ve ona,
kendisine saltanat müyesser oldugu takdirde her
sene kanun geregi Haremeyn-i Serifeyn'e
gönderilmekte olan "Sürre -i Hümayûn"
vesilesiyle, gerçeklestirmek istedigi bazi
arzularindan bile bahs etmisti. Gerçekten
Bâyezid, sahsiyeti, kültürü ve yasayisi
bakimindan tahta en yakin aday olarak
görülüyordu. Selim'in, Manisa'da nedimeri ile
eglenceye dalmasina karsilik Bâyezid, Kütahya'da
bir ilim ve irfan muhiti kurabilmisti. Fakat
Hurrem Sultan'in ayni sene vefati üzerine
Bâyezid, büyük bir hâmisini kaybetmis oluyordu.
Bundan sonra Selim ile Bâyezid arasinda birçok
anlasmazliklar çikar. Her iki sehzâdenin
taraftarlarinin tutumlari gittikçe aradaki
soguklugu artiriyordu. Bu arada her iki
sehzâdenin de hizmetinde bulunan Lala Mustafa
Pasa'nin çevirdigi entrikalar, taraflari tam
anlamiyla birbirine düsürdü. Kardesler
arasindaki münaferet ve çekismenin artmasi
üzerine vaziyeti dikkat ve titizlikle takip eden
Kanunî, duruma müdahele eder. Sehzâdelerden her
birine 300.000'er akça terakki vermek suretiyle
onlarin sancaklarini degistirir. Selim'i
Manisa'dan Konya'ya, Bâyezid'i de Kütahya'dan
Amasya'ya tayin eder. O, bununla da kalmayarak
Selim'in sehzâdesi Murad'a Aksehir, Bâyezid'in
büyük oglu Orhan'a da Çorum sancaklarini tevcih
eder.
Fakat bu tahvil,
Sehzâde Bâyezid'i memnun etmemisti. Zira o,
pâyitahttan uzak bir yere yapilan bu tayini, bir
hakaret olarak kabul ediyordu. Nitekim Bâyezid,
bir mektubunda, bu tayin isinde Selim'in
parmaginin bulundugunu, bunun da Selim'in
kendisine tercih edildigi anlamina geldigini
yazarak "bu hakaretten ölmek yeg idi" diyerek
hissiyatini belirtmisti. Bu sebeple Amasya'ya
gitmek istemiyordu. Bâyezid'in, Kütahya'dan
ayrilmamak için ileri sürdügü mâzeretleri kabul
etmeyen Kanunî, bu sehrin imari hususunda pek
çok para sarf ettigini, bu bakimdan nakil için
paraya ihtiyaci oldugunu bildirmesine karsilik
hükümdar, onun, Kütahya'dan hareketini bildirir
bildirmez kendisine para gönderilecegi cevabini
vermisti. Bâyezid, bundan sonra da bazi
bahaneler ileri sürdüyse de nihayet l5 Muharrem
966 (28 Ekim l558)'de Kütahya'dan ayrilmak
zorunda kalmisti. Bununla beraber çok yavas yol
aliyor ve konaklarda gerekenden fazla kalarak
babasinin vaadlerini yerine getirmesini
bekliyordu. Esasen çok kalabalik bir kafile ile
hareket edip yola çikan Sehzâde Bâyezid'e, yol
boyunca birçok kimse iltihak ettigi için
gittikçe kuvveti de artiyordu. Bu vaziyet
karsisinda endiseye kapian Kanunî, Bâyezid'e
sözünü geçirebilecek ve onu yatistirarak bir an
önce Amasya'ya gitmesini saglayacak bir
nasihatçiyi gönderme zaruretini duymustu.
Bununla birlikte tarafsiz hareket etmis olmak
için ayni anda Sehzâde Selim'e de bir baskasini
göndermeye karar verir. Su kadar var ki kendi
emirlerine itaat eden Selim'e gönderilen sahis
bir nasihatçidan ziyade bir müsavir gibi vazife
görecektir ki bu, üçüncü vezir Sokollu Mehmed
Pasa'dir. Bâyezid'in yanina gönderilen dördüncü
vezir Pertev Pasa ise sehzâdeyi yatistirmaya
çalismis, fakat yatismis gibi görünen Bâyezid,
babasina ve Selim'e karsi olan tutumunda bir
degisiklik yapmamistir. Bu arada Bâyezid,
babasina karsi tehdid unsurlari ihtiva eden
mektuplar göndermekten de çekinmemistir. Nitekim
bir mektubunda o, "Bendenizi sorarsaniz rûz-u
seb (gündüz - gece = her zaman) hayir duaniza
mesgul bilesüz, amma ki gam ve gussadan ve
gayretten helâk bilesüz. Ah bilmem ne idem bana
karindasimin hatiri içün acîb zulm eyledünüz,
beni yerümden yurdumdan ayirdiniz" diordu. Gerek
davranislari, gerekse gönderdigi mektuplar
yüzünden Kanunî, tamamen Selim'e meyletmistir.
Tarihçilerin bildirdigine göre Bâyezid, yevmlü
adiyla birçok eskiyayi yanina toplayip onlari
kapikulu, sekbân ve tüfekçiyan yazdirip 20.000
civarinda bir kuvvete sahip odugu haberinin
gelmesi üzerine iki taraf artik yavas yavas geri
dönülmesi mümkün olmayan bir yolun esigine
gelmisti. Bâyezid'in, ister silah zoru ile
saltanat tahtini ele geçirmek, ister nefsini
müdafaa gayesiyle etrafina kuvvet toplayarak bir
ordu meydana getirmesi, Selim'i de harekete
geçirmisti. Bu sebeple o da askerî hazirliga
koyulmustu.
Bâyezid'in asker
toplayip kendi basina hareket etmesine karsilik
Selim, babasinin direktifleri dogrultusunda
askerî hazirliga baslamisti. Bâyezid, Selim'in,
merkezden gönderilen emirler uyarinca Anadolu
Beylerbeyi, Dulkadir, Karaman Beylerbeyleri ve
Adana Sancakbeyleri ile müstereken hareket
ettikleri haberini alinca, takriben l5.000
kisilik bir kuvvetle Ankara istikametine dogru
harekete geçer. Bu haberin Istanbul'a ulasmasi
üzerine bizzat Kanunî tedbirlerin alinmasi
gerektigine karar verir. Bu kararin bir sonucu
olarak o, Sokollu Mehmed Pasa ile Rumeli
Beylerbeyisini Konya'ya gönderir. Bu arada
Kanunî, Selim'e müdafaa muharebesini Konya'da
kabul etmesini emretmisti. Ayni zamanda
Seyhülislâm Ebu's-Suûd Efendi'den, âdil bir
sultanin evlatlarindan birinin itaattan ayrilip
bazi kalelere saldirmasi, zorla halktan para
alip asker toplamasi halinde ve onu bu
hareketlerinden baska bir sekilde çevirmeye
imkân olmadigi takdirde "cemiyetleri dagilincaya
kadar kitâle" cevaz oldugu hakkinda bir fetva
alir. Kanunî, bundan sonraki olaylari daha
yakindan takib edebilmek için 28 Saban 966 (5
Haziran l959) 'da otagini Üskürdar'da kurdurarak
Selim'e de savunma savasini Konya'da yapmasina
dair emirler göndermisti. Bâyezid, babasinin
hareketini ögrenince Konya üzerine yürümüs,
böylece iki kardes arasinda Konya yakinlarinda
22 Saban 966 (30 Mayis l559) günü çarpismalar
vuku bulmustu. Ilk gün sabahtan aksama kadar
devam eden çarpismalar sonucunda taraflar
birbirlrine üstünlük saglayamadilar. Savasin
ikinci günü Lala Mustafa Pasa'nin tedbiri ile
Bâyezid'in kuvvetleri bozguna ugratilmisti.
Bunun üzerine Amasya'ya çekilen Bâyezid, af
isteginde bulunduysa da bu istegi, sözü ile
hareket ve davranislari birbirlerine uymadigi
gerekçesiyle Kanunî tarafindan red edilmisti.
Bunun üzerine çareyi Iran'a iltica etmekte bulan
Bâyezid, çocuklari ile birlikte Iran'a
siginmisti. Onun ilticasi, iki devlet arasinda
karsilikli müzakerelere sebep olmus ve nihayet
Sah Tahmasb, para karsiligi onu, gelen Osmanli
heyetine teslim etmisti. 23 Temmuz l562'de bu
talihsiz sehzâde, ogullari ile birlikte hemen
orada bogdurulmak suretiyle hayatlarina son
verilmisti. Tahnit edilen cesetleri, Sivas'a
getirilip orada defnedilmistir.
Sehzâde Bâyezid
hâdisesi, Anadolu'da bazi iç karisikliklarin
çikmasina sebep oldu. Bu bakimdan devlet, bir
müddet onun taraftarlarina karsi mücadele etmek
zorunda kaldi. Bundan sonra benzer olaylarla
karsilasmamak için umumi bir teftis yapildi. Bu
arada birtakim idarî degisikliklere lüzum
görüldü. Bundan sonra yeniçeriler muhafiz olarak
Anadou'ya yayildilar. Sehzâdelerin sancaga
çikarilmalari usûlünde de degisiklikler yapildi.
Bu esnada, Kanunî
üzerinde müsbet ve menfi derin tesirler birakan
Rüstem Pasa l2 Temmuz l56l'de vefat etti. O,
sahsiyeti ve icraati ile gerek Pâdisah, gerekse
bu devir üzerinde müsbt veya menfi olarak derin
bir te'sir birakmis olan iki vezir-i a'zamdan
biri sayilabilir. Hatta Kanunî'nin saltanatini,
Ibrahim ve Rüstem Pasalar'in birbirlerini
tamamlayan basica iki büyük sadaret devri olarak
mütalaa etmek mümkündür. Bunlardan ilki nasil
devletin büyüklük, zindelik ve ihtisam devrini
temsil etmisse, ikincisi de devlet hazinesinin
en zengin, askerî kudretinin en parlak bulundugu
zamanin mümessilidir. Bu devir icraatinda,
Pâdisah'in karar ve hareketleri üzerinde en
tesirli rol oynayan sahsiyet, her türlü
hâdisenin seyir ve gelismesinde damgasi görülen
adam Rüstem Pasa'dir. Busbecq'in müsahedesine
göre, keskin ve uzagi gören zekâsiyle Pâdisah'in
san ve söhretini te'siste onun büyük hizmeti
vardi. Bununla beraber Rüstem Pasa'nin, Pâdisah
üzerindeki nüfuzu ve kayin validesi ile zevcesi
Mihrimah Sultan sâyesinde hükümdara bazi yolsuz
tutumlari da kabul ettirmis olmasi, Kanunî
döneminin sosyal yapisinda olumsuz sonuçlar da
dogurmustu. Hakkindaki bir sikâyetten
anlasidigina göre, Eflâk voyvodalarindan biri,
sadrâzama rüsvet vermek suretiyle voyvodaligi
kendisine temin etmis, fakat bu yüzden devlet
hazinesi büyük bir zarara ugramisti. Iste böyle
bir sadrâzamin yerine, karekter bakimindan onun
tam ziddi olan ikinci vezir Semiz veya Kalin
lakaplari ile taninan cömert, iyi kalpli, halk
adami, nüktedan ve baris sever bir insan olan
Semiz Ali Pasa getirilmisti.
KANUNî DÖNEMI
DENIZCILIGI VE DENIZ SEFERLERI
Kanunî Sultan
Süleyman döneminde, ordunun karadaki
basarilarina parelel olarak Osmanli armadasi da
Akdeniz, Kizildeniz ve Hind Okyanusu'nda
faaliyet göstermekteydi. Gerçi, Kanunî
döneminden önce ve bilhassa Sultan II. Bâyezid
ile Yavuz Sultan Selim zamanlarinda da Osmanli
donanmasi, teknik ve yetismis insan gücü
bakimindan büyük bir gelisme göstermis ve
Avrupa'li denizci devletlerin filolari ile
mücadele edebilecek güce ulasmisti. Bilindigi
gibi, Kanunî devrinin savas ve zafer meydani,
sadece karalar degil, belki onlar kadar önemli
olan denizlerdi de. O denizler ki, aslan gibi
kükreyen dalgalarin üstünde yelken açan
levendler ile sehbazlarin olmazlari oldurdugu,
erlik, yigitlik meydani, ugras ve savas mahalli
idi. Nitekim Kanunî'nin ilk hükümdarlik
yillarinda, Belgrad'in fethi esnasinda Osmanli
donanmasi, Tuna nehrinin agzindan girerek büyük
isler basardigi gibi, Rodos'un zaptinda da büyük
rol oynamisti. Bundan sonra teknik ve askerî güç
bakimindan daha da güçlendirilen donanma, o
dönemde yetisen yürekli, tecrübeli ve üstün
yetenekli denizcilerin elinde zaferden zafere
kosmaya baslayacakti. Bu zaferlerde en büyük pay
sahibi olan kisi ise Osmanli denizciligine yeni
bir ruh ve anlayis kazandiran Barbaros Hayreddin
Pasa olacaktir.
Döneminin en büyük
ve muhtesem hükümdari olan Kanunî'nin bahti,
Zenbilli Ali Cemalî Efendi, Ibn-i Kemal ve Ebu's-Suûd
Efendi ile Sinan ve Baki gibi fikir ve san'at
kahramanlarinin kanunlari, fetvalari,
Süleymaniye'leri, gazelleri, kasideleri ve
te'lifleri yaninda kiliç ve cenk erlerinin gözle
görülebilen âbidelesmis eserleri yoksa da,
tarihin dünya durdukça zihinlere ve hâfizalara
haykiran sesi vardir. Iste bu ses, naklettigi
nice hikayenin arasinda memleketler zaptedip
devletlere omuz silken asîl ve feragatli bir
sehbaz levendin kissasini söyler.
Savas ve mücadeleyi
karadan denizlere tasiyan Kanunî döneminin deniz
savaslarinin meydana geldigi sahalari, Akdeniz
ve Hint Okyanusu sulari olmak üzere genellikle
iki grupta toplamak mümkündür.
AKDENIZ SULARI
Bulundugu cografya
itibariyle bir Akdeniz ülkesi olan Osmanli
Devleti, daha kurulus yillarindan itibaren
Akdeniz'le ilgilenmek zorunda kalmisti. Nitekim,
Orhan Gazi dönemi siyasî ve askerî
faaliyetlerine bakildigi zaman, Akdeniz'in
burada önemli bir sahne oldugunu görüyoruz.
Gerek Trakya'daki yerlesimi saglamlastirip vatan
edinme, gerek Istanbul'un fethi ve gerekse Hac
yolu üzerinde bulunan bazi adalardaki
korsanlarin Müslüman hacilara karsi giristikleri
faaliyetlere son vermek için bu deniz ve
kollarinda harekete geçmek zorunlugu
bulunmaktaydi. Buradaki faaliyetlerin basarili
olabilmeleri için de icab eden bütün tedbirlere
bas vurmak gerekiyordu. Kanunî dönemi ise bu
tedbirlein en iyi sekilde alindigi bir dönemdir.
Biz, Kanunî döneminde Osmanli Devleti'nin bu
faaliyetlerinden ana hatlariyla bahs etmek
istiyoruz.
l. Barbaros
Hayreddin'in Ilk Faaliyetleri Asil adi Hizir
olan Barbaros Hayreddin, Vardar Yenicesi'nden
gelip Midilli Adasi'nin fethinden sonra buraya
yerlesen Yakub adli bir sipahinin ogludur. l478
yili civarinda dogdugu tahmin edilmektedir.
Batililar, havuç rengine çalan kirmizi
sakalindan dolayi agabeyi Oruç'a verdikleri "Barbarossa"
adini daha sonra Hizir için de kullandiklarindan
Barbaros diye taninmisti. Hayreddin lakabini ise
kendisine Yavuz Sultan Selim takmistir.
Dört kardesin en
küçügü olan Hizir, gençliginde yaptirdigi bir
gemiyle Midilli, Selanik ve Egriboz arasinda
ticarete baslar. Rodos sövalyelerine esir düsen
agabeyi Oruç'un kurtarilmasindan sonra iki
kardes, Sehzâde Korkud'un himayesine girerler.
Bu siralarda Ispanyollar'in Bati Akdeniz'e hâkim
olma gayretleriyle Endülüs'te yaptiklari
zulümler yüzünden buradan ayrilmak zorunda kalan
Müslümanlarin göçleri, bölgedeki eski dengeyi
bozar. Bunun üzerine Oruç ve Hizir kardesler,
Bati Akdeniz'e yönelerek l504'ten sonra Kuzey
Afrika sahillerinde görünmeye baslarlar. Iki
gemilik küçük filolari için emin bir liman
arayan iki kardes, Tunus Hafsî Sultani Ebû
Abdullah Muhammed b. Hasan ( l493 - l526 ) ile
anlasarak Halkulvâdi'ye yerlesirler. Gemilerinin
sayisi artinca da Cerbe adasina geçip orayi üs
edinirler. Buradan sürdürdükleri akinlarini
Italya kiyilarina kadar uzatirlar. l5l3 yilinda
bir yarimada üzerinde bulunan Cicelli (
Djidjelli)'yi ele geçirirler. Kendi baslarina
bir sehir yönetimi kurmus bulunan Cicelli halki,
Oruç'u sultan ilan eder. Böylece Barbaros
kardeslerin Kuzey Afrika'da kuracaklari devletin
temelleri atilmis olur. Kisa zamanda büyük
söhret kazanan iki kardesin etrafinda Kurdoglu
Muslihiddin ve Kemal Reis'in yegeni Muhyiddin
gibi pek çok Türk denizcisi toplanir. Dönemin
Osmanli Pâdisahi Yavuz Sultan Selim ile de
temasa geçen Oruç ve Hizir Reisler, Cezayir
kiyilarinda tutunmaya muvaffak olmuslardi.
Kaynaklarin ifadesine göre Barbaros kardesler,
Katolik Ferdinand'in ölümünden (l5l6)
faydalanarak Ispanyol isgalinden kurtulmak
isteyen Cezayir sehrinin yardimina kosarlar.
Böylece Cezayir ve onun batisindaki Sersel'in
ele geçirilmesinden sonra Oruç Reis Sersel ve
Cezayir sultani ilan edilir. Bunu l5l7'de Tenes
ve Telemsen sehirlerinin zapti takib eder. Ancak
yerlilerle anlasan Ispanyollar'in l5l8'de
Telemsen'i geri aldiklari savasta Oruç Reis
sehid olur. Agabeyinin sehâdetinden sonra yalniz
kalan Hizir, artik onun desteginden de mahrum
kalir. Ispanyollar ile Telemsen emîrinin
birleserek kendisini Cezayir'den atmak
istedikleri Hizir Reis, Avrupalilar'in
verdikleri "Barbaros" adi ile söhret kazanmaya
baslamis ve bunlara karsi basarili savaslar
vermisti. Ancak siddetli tazyik karsisinda
Osmanli Deveti'ne bas vurmayi uygun görmüs
olacak ki, l5l9 yilinda dört gemiyi hediyeler
ile Istanbul'a göndererek Yavuz'a bagliligini
arzettiginden Yavuz Sultan Selim de kendisine
askerî yardimda bulunarak beylerbiyilik hil'ati
yollamisti. Nitekim, Osmanli destegini
güçlendirmek üzere adamlarindan Haci Hüseyn'i,
Cezayir halkinin Ekim l5l9 tarihli "arîza"si ve
kirk esirle birlikte Osmanli Pâdisahi'na
gönderir. Böylece Afrika'da olup bitenleri
ögrenen Yavuz Sultan Selim, "Hizir Reis
nasruddindir, hayrüddindir" diye memnuniyetini
ifade ederek onun Cezayir hâkimi olarak
tanindigini belirten bir hatt-i serif gönderir.
Ayrica kendisine Anadolu'da gönüllü asker
toplama imtiyazi taninarak yeniçerilerle
topçulardan olusan 2000 kisilik bir yardimci
birlik gönderilmesi kararastirilir. Böylece
hutbenin Pâdisah adina okundugu Cezayir, Osmanli
topraklarina katilmis oldugu gibi Hizir da
bundan sonra Hayreddin diye anilmaya baslanir.
Bundan sonra Cezayir'e iyice yerlesmek için
mücadele veren Barbaros, bir ara oradan çekilmek
zorunda kalmis, ancak üç senelik bir aradan
sonra yeniden Cezayir'e hâkim olmustu.
Barbaros'un,
Akdeniz'deki faaliyetleri ile kazandigi
basarilar, Imparator Sarlken'i oldukça rahatsiz
etmekteydi. Sarlken, Akdeniz'deki bu proplemin
bertaraf edilmesi için dönemin meshur
kaptanlarindan Ceneviz'li Andrea Doria'yi
görevlendirmisti. Bu tecrübeli amiral, altmis
gemilik bir donanma ile Barbaros'u aramaya
baslar. Ancak daha önce düsman sahillerini
vurmus bulunan Barbaros, büyük bir ganimet ile
Cezayir'e döner. Barbaros, bu hareketi esnasinda
elde ettigi esirlerden, Andrea Doria'nin
hazirliklari hakkinda bilgi alir. Bunun üzerine
haziriklarini tamamayan Barbaros, Cerbe
adasindaki Sinan Reisi de yardima çagirir. Bu
esnada Ispanya adina hareket eden Andrea Doria,
Çerçel adasina hücum eder. Ancak siddetli bir
mukavemetle karsilasir. Bu sirada da Barbaros'un
geldigini duyunca geri çekilip kaçmak zorunda
kalir. Böylece, iki taraf birbirlerine tesadüf
edemediginden bir çarpisma meydana gelmez.
Kanunî, tahta
çiktigi andan itibaren Barbaros'un
faaliyetlerini dikkatle takip eder. Buna
karsilik Barbaros da yaptigi isler ve kazandigi
zaferler yaninda Avrupa'da gelisen olaylar
hakkinda ona bilgiler veriyordu. Kanunî, l532
yilinda Alaman seferine çiktigi zaman Sarlken,
Andrea Doria'yi Mora üzerine göndermisti.
Doria'nin yoklugundan istifade eden Barbaros,
onbes gemi hazirlayarak Ispanyol sahillerindeki
Endülüs Müslümanlarini Afrika yakasina geçirmek
üzere gönderir. O, bu Müslümanlari gerek bu
gemilere, gerekse Ispanyol sahilerinden elde
etmis oldugu ve böylece toplam sayilari otuzalti
parçaya yükselen gemilere bindirerek yetmis bin
Endülüs Müslümanini Cezayir taraflarina tasir.
Bu kadar Müslüman'in zorla din degistirip
Hiristiyanlastirilmasina mani olmak suretiyle
onlari büyük bir zulümden kurtarir. Din ve
insanlik tarihi bakimindan fevkalade önemli bu
isi basarmasi, yedi sefer sonunda mümkün olmustu.
2. Barbaros'un Osmanli Hizmetine Girmesi Kanunî
Sultan Süleyman, Andrea Doria komutasindaki
düsman donanmasinin kazandigi basarilar üzerine,
bir memleketin güçlenmesi ve düsmanlariyla basa
çikabilmesi için deniz kuvvetlerinin ne denli
önemli oldugunu daha iyi kavrar Her ne kadar iyi
yetismis insan gücü ve mükemmel tersaneleri
bulunan bir imkâna sahipse de Kanunî, devletinin
bulundugu cografya ve stratejik konumu
itibariyle en az kara kuvvetleri kadar basarili
bir deniz gücüne olan ihtiyaci farketmisti.
Bunun için donanmaya yön verecek, tecrübeli ve
kabiliyetli bir denizciye ihtiyaci oldugunu
düsünüyordu. Karadaki basarilarin, denizde de
sürdürülmedikçe tam bir hâkimiyetin
kurulamayacagi inancinda olan Kanunî, basindan
beri faaliyet ve basarilarini dikkatle takib
ettigi Barbaros'u bu vazifeye layik görüyor ve
onun Sarlken'in donanmasina karsi çikabilecek
yegâne kisi olduguna inaniyordu. Bu sebeple
Barbaros'a bir hatt-i humâyûn göndererek onu
Istanbul'a çagirir. Kanunî'nin davetini alan
Barbaros, yanindaki söhretli denizcilerle
birlikte (Agustos l533) Istanbul'a dogru yelken
açar. l533 senesinin Aralik ayinda Istanbul'a
gelen Barbaros, büyük bir senlik ve merasimle
karsilanir. Istanbul'a gelisinden bir gün sonra
yani ll Cemaziyelahir 940 (28 Aralik l533) günü
on sekiz arkadasiyla birlikte Pâdisahin huzuruna
çikmis olan Barbaros'a Kanunî, Akdenizdeki
faaliyetlerinden endise ettigi Andrea Dodia
hakkinda bazi sorular sormus, Barbaros'un endise
etmeden ve bir bakima pervasizca verdigi
cevaplar Kanunî'nin hosuna gitmisti. Bunun
üzerine Kanunî, beylerbeyilik rütbesiyle bütün
tersane islerini tam bir yetki ve selâhiyete
sahip olarak bu yeni amirale verir. Bundan sonra
onu, Irakayn seferine çikmis bulunan Vezir-i
A'zam Ibrahim Pasa'nin (Makbul) yanina gönderir.
Haleb'te bulunan Vezir-i A'zam, Hayreddin
Pasa'yi kabul edip Gelibolu Kaptanligi ile
Cezayir-i Bahr-i Sefid Beylerbeyligi pâyesini
tevcih ederek hil'at giydirir ve kendisini
Kemankes Ahmed Pasa'nin yerine "Kaptan-i
Derya"liga tayin eder (6 Nisan l534). Böylece o
zamana kadar Gelibolu Sancakbeyligi pâyesiyle
verilen Kaptan-i Deryalik, Beylerbeyilik
derecesine yükseltilmis olur.
Bir Italyan yazar,
onun Kanunî tarafindan karsilanisi ve kendisine
yapilan ihsanlar hakkinda epey bilgi verir. Buna
göre Kanunî, sadece onun Cezayir hâkimi olmasini
tasdikle kalmaz, ayni zamanda kendisini
devetinin dördüncü derecedeki pasasi ve
donanmanin bas komutani olarak tayin eder. Daha
sonra da amiral gemisine çekmesi için devlet
sancagini, Kaptanpasa kilicini ve elbisesini,
diger masraflari için de 80.000 sultanî ve
nihayet sahsî muhafizlari olarak da yeter sayida
yeniçeri verir. Filhakika Barbaros, sifahî
olarak kendisine genis yetki verilen bir divan
toplantisinda, Osmanli donanmasinin zayif
noktalarini ciddi bir sekilde tenkid etmisti.
Ona göre Ispanyol donanmasina yetismek, hatta
onu geçmek için, Osmanlilarin sahip olduklari az
sayidaki fakat agir gemilere ilaveten küçük ve
kolayca hareket edebilen gemiler insa etmek
gerekiyordu. Deniz savaslarindaki yeni teknik
karsisinda bu eski kadirgalar ve bu agir
kürekler, gemilerin hareketi aninda hafif
kadirgalarin güçlükle manevra yapmalarina sebep
olduktan baska, sür'atli düsman gemilerine karsi
kolay bir hedef teskil ediyorlardi. Gerçi ates
kudreti olan kadirgalar ihmal edilemezdi, fakat
onlari himaye etmek için kalyon ve fustalar
lazimdi.
Ibrahim Pasa,
Haleb'de icra edilen bu merasimden sonra onu
tekrar Istanbul'a gönderir. Pâdisahin, Hayreddin
Pasa'yi Haleb'e göndermesi, serasker olmasi
itibariyle bütün azil ve tayinlerin vezir-i
a'zamin selâhiyeti dahilinde olmasindan ileri
gelmistir. Bu olay, Osmanli idare sisteminde
vazife ve selâhiyetlerin taksimi ile bunlara
nasil riayet edildigini göstermektedir. Devletin
basi olmasi hasebiyle sinirsiz yetkilere sahip
oldugu zannedilen hükümdar, baskalarina ait olan
yetkileri kullanmayi aklindan bile
geçirmemektedir. Bu sebeple beylerbeyilik tayin
ve hil'atini almak için Barbaros'u, Istanbul'dan
Haleb'e göndermektedir.
Kanunî'nin,
kendisini Istanbul'a davet eden hatt-i
humâyûnunu alan Barbaros, Cezayir'de gereken
tertibati aldiktan sonra yerine evlatligi Kara
Hasan Aga'yi vekil ve Ramazan Çelebi ile Haci
isminde birini ona müsavir birakarak on (veya
20) çektiriden mürekkeb bir filo ile yola çikar.
Deniz yolunda rastladigi Deli Yusuf
komutasindaki on alti çektiriyi de beraberine
alip Sardunya ile Korsika adalari arasindaki
Bonifaçyo Bogazindan geçip Sicilya adasina
bugday götüren on sekiz gemiyi zapt ile yükünü
ve mürettebatini aldiktan sonra gemileri atese
verir. Bu muharebe esnasinda Deli Yusuf sehid
olmustu. Ele geçen esirlerden Andrea Doria'nin
elli parça gemi ile Koron'a gittigi ögrenilince
sür'atle hareket edilerek Preveze'ye
gelindiginde Andrea Doria'nin alti gün önce
Italya'ya kaçtigi haberi alinir. Onun gerçek
büyüklügü ve fedakârligi ile Istanbul'a dogru
yelken açisi ve yoldaki faaliyetleri özetle su
ifadelerle nakedilir:
" O zamanlar bir
zamandi ki, Barbaros denen bu namli yigit, çocuk
yasinda adim attigi kalyonundan, "Daldi Rahmet
Denizine Kaptan" tarihinin düsürüldügü ecel
gününe kadar hemen hemen altmis sene, çikmadan
yasadi. Gece demeden, gündüz demeden evsanevî
bir su kusu gibi karalara vurdu, dalgalar ile
güresti. Ufuktan ufka yelken açip, yâre de
agyâre de karsisinda el baglatti.
Onun büyük kudreti,
büyük söhreti ve insan gücünün üstündeki
kahramanlik hikâyelerinin en asîl ve en hürmete
sayan olani, süphe yok ki, Cezayir gibi bir
ülkeyi ele geçirip müstakil bir devlet reisi
olmusken, tahtini da, bahtini da bir Türk -
Müslüman birliginin agirlik merkezi olan Osmanli
Imparatorlugu emrine verip, ölünceye kadar
kendini bu birligin hizmetine adamis olmasidir.
Ama, bir ülke
teslim etmek üzere taht sehrine gelen
Barbaros'un Pâdisah'a hediyesi, sadece Cezayir
degildi. Önüne katip getirdigi iki bin esirin
ellerinde bir devlet hazinesi tutarinda
hediyeler de bulunmakta idi.
Esâsen muzaffer ve
hamiyetli kaptanin Istanbul'a gelisi, devlet
tarafindan paha biçilmez sanina ve insanligina
lâyik olan bir senlik ve zafer alayi ile
kutlanacakti. Cezayir'den kirk kadirga ile
hareket ederek yol boyunca, kahramanliginin
tomarina yeni yeni zaferler ilave ede ede gelmek
isteyen Barbaros, Italya sahillerini
hizalayarak, Elbe ve Sardunya adalarini
vurduktan sonra Cenova'ya da ihrac yaparak
kiyilari yagmalayip Sicilya'ya geçti. Sanki
daracik Mesina Bogazi, sarayinin bir dehlizi
imis gibi tasasizca ilerlerken, bu arada
karsilastigi bir Ispanyol kalyonunu da imha
etmis bulunuyordu."
Barbaros,
Kaptanpasaliga getirildikten sonra
Ispanyollar'in öncülük ettigi Avrupa ittifakini
yenip, Akdeniz'de Osmanli üstünlügünü kurabilmek
için bir yandan güçlü ve düzenli bir donanmanin
kurulmasina çalisirken, öte yandan da V.
Charles'a karsi Fransa ile isbirligi yapilmasina
önem vermistir.
Barbaros,
Istanbul'a döndükten sonra tersanede gemi
insasiyle mesgul olur. Bundan sonra l534
senesinin Agustos ayinda 80 (veya 84) parçalik
bir donanmanin basinda Istanbul'dan ayrilip
denize açilan Hayreddin Pasa, Italya'nin güney
sahillerindeki Reggio, Sperlonga ve Fondi gibi
sehirlere baskinlar düzenler. Onun bu hareketi,
Andrea Doria'yi kendi üzerine çekmek içindi.
Ancak Doria'dan bir ses çikmayinca Tunus üzerine
yönelir. Bu esnada Tunus'u elinde bulunduran
Beni Hafs Hânedani'na mensub Mevlay Hasan kaçmak
zorunda kalir. Osmanlilarin Tunus'a hakim
olmalari, Akdeniz hâkimiyeti için önemli bir
adim idi. Akdeniz'in Türk hâkimiyetinde olmasi,
Avrupa deniz ticareti için büyük bir darbe idi.
Bu sebeple Akdeniz'deki denizci devletler
Sarlken'e müracaatla onu Osmanlilar'a karsi
kiskirtmaktaydilar. Bunlara, Rodos Adasi'ndan
kovulan Saint Jean sövalyeleri de katilmisti.
Öbür taraftan Mevlay Hasan da Sarlken'e
müracaatta bulunmustu. Bunun üzerine bizzat
Sarlken'in de bulundugu ve Doria komutasindaki
büyük Haçli donanmasi Halkulvad'i ele geçirmeyi
basarir. Lütfi Pasa (Tarih, 356), Tunus
Hâkimi'nin Sarlken'e müracaatini anlatirken
"Memleket senin, ben dahi senin, iste Rumiler
gelüp hile ile memlekete müstevli oldular. Ve
sizin komsulugunuza geldiler, bugün bize
ittiler, irte size iderler" diye sekva idicek
Ispanya dahi nice yüz pâre gemiler donadup ve
binefsihi kendisi binüp gelüp" ifadelerini
kullanir. Halkulvad'dan sonra Tunus alinir. Bu
esnada her taraf yagmalandigi gibi büyük bir
katliam yapilir. Bu harpte Mevlay Hasan Sarlken
ile birlikte bulunmustu. Onun, Tunus halkina
gönderdigi mektuplar, kalenin düsmesinde büyük
rol oynamisti. Sarlken sayesinde Tunus
sultanligini tekrar elde eden Hasan, bes sene
daha Ispanyollar'in himayesinde kalmis, bes sene
sonra oglu tarafindan hal'edilmistir. Bu sirada
Barbaros sehri terkederek Cezayir taraflarina
çekilmis bulunuyordu. Bu olayin akabinde
Barbaros karsi taarruza geçerek Balear adalarini
basar. Bundan hemen sonra da Irakayn seferinden
dönmüs olan Kanunî, kendisini Istanbul'a çagirir.
Daha sonra donanmanin basinda Kaptanpasalik ile
Pulya sahillerine gönderilir. Zira bu dönemde
Venedik ile olan münasebetler bozulmaya
baslamisti.3. Korfu SeferiVenedik Cumhuriyeti,
devamli olarak iki tarafli bir siyaset takib
ediyor, firsat buldukça da Osmanlilarin aleyhine
ittifaklara girmekte bir sakinca görmüyordu.
Bilhassa deniz savaslarinda Sarlken ile ittifak
ediyor ve zaman zaman da Türk ticaret gemilerini
vuruyordu. Bu arada, ahidnâme hükümlerinin
yerine getirilmesi için elçi olarak Venedik'e
gönderilen Tercüman Yunus Bey, Sarlken'e karsi
I. François ile ittifak yapmalari tavsiyesinde
bulunmus, ancak bu teklif Venediklilerce kabul
edilmemisti. Onlar, Kanunî'nin teklifini kabul
etmemekle kalmadiklari gibi gemileri ile geri
dönmek üzere yola çikan Yunus Bey'e tecavüze
yeltenirler. Bu hareket , Venedik'in düsmanca
olan tavrini açikça ortaya koymustu. Aradaki
dostluk antlasmasina ragmen Venedik'i
Osmanlilar'a karsi hasmâne bir tavir takinmasina,
Papa III. Pol'un faaliyetleri sebep olmustu.
Zira Papa, Türkler'e karsi Hiristianlari bir
araya topamak isteyerek Sarlken ile Fransa Krali
I. François'in arasini bulup on senelik bir
mütareke yaptirmisti. Venedik te l537 yilinda bu
ittifaka dahil olmustu.
Kanunî'nin, Irakayn
seferinden dönüsünden sonra Istanbul'daki
tersanelerde yeni gemilerin insasina baslanir.
Bu arada gerekli asker ve malzeme temin edilir.
Nihayet l Zilhicce 943 (ll Mayis l537)'de Vezir
Lütfi Pasa ile Barbaros Hayreddin Pasa
idaresindeki donanma denize açilir. Bir hafta
sonra da Kanunî, yaninda iki oglu Selim ve
Mehmed bulundugu halde ordu ile karadan hareket
eder. Donanma Otranto civarina çikarma yapmakla
mesgul iken Andrea Doria'nin Osmanli bandirali
on ticaret gemisinden mütesekkil bir filoya
hücum ettigi haberi alinir. Barbaros derhal onun
üzerine hareket ettiyse de Doria'yi yakalayamaz.
Zira Ispanya emrindeki bu Cenevizli Amiral,
Barbaros'un karsisina çikmaktansa kaçmayi tercih
ederek kurtulabilecektir. Doria'yi yakalamakatna
ümidini kesen Barbaros idaresindeki Osmanli
donanmasi, Pulya sahillerinden dönmüs olan Lütfi
Pasa ile birleserek Preveze'ye gelir.
Beri taraftan kara
ordusu Avlonya'ya varmis, ardindan da sefer
Venedik üzerine çevrilmisti. Kanunî, Lütfi
Pasa'ya Venedikliler'e ait Korfu'nun muhasara
edilmesini emr eder. Bunun üzerine Lütfi Pasa,
Korfu adasi üstündeki müstahkem San Angelo
kalesini kusatmakla mesgulken, Kanunî de Korfu
adasi karsisindaki Bastia'da karargâh kurmustu.
Mücadele bütün siddetiyle sürerken Pâdisah, Ayas
Pasa'yi göndererek kusatmanin kaldirilmasini
emreder. Lütfi Pasa ve Barbaros'un, kalenin her
an düsebilecegi ve kusatmasinin kaldirilmamasi
yolundaki itirazlari kabul edilmez. Kaynaklar,
Pâdisahin bu ani kararinin sebebini havalarin
sogumasi ve kusatma zamanin geçmis olmasi ile
izah etmeye çalisirlar. Ancak burada baska bir
noktaya da temas ederler . Buna göre kusatma
esnasinda bir top mermisi askerin içine düser.
Bu yüzden dört gazi sehid olur. Bunun üzerine
Pâdisah: " Bir mücahid kulumu böyle bin kaleye
vermem" diyerek kusatmayi kaldirir. Kusatmanin
kaldirilmasindan sonra ordu 22 Kasim l537'de
Istanbul'a döner. Bununla beraber Barbaros,
Akdeniz'de Venedikliler'e karsi harekâta devam
ederek bazi adalari vurdugu gibi bazilarini da
zapt eder. 4. Preveze Zaferi Barbaros Hayreddin
Pasa'nin, Adalar seferinden döndükten sonra
tersanedeki gemi insasina hiz verdigi bir sirada
Kanunî de Bogdan seferine çikmak üzere
hazirliklara baslar. Preveze zaferinin
kazanildigi l538 senesinde Osmanlilar, karada ve
denizde üç ciddi harekâti birden baslatmislardi.
Bir taraftan Kaptan-i Derya Hayreddin Pasa
ikinci adalar seferine hareket ediyor, öbür
taraftan Misir valisi Hadim Süleyman Pasa Hind
seferine çikiyor, beri taraftan da Kanunî, ordu-yu
humâyunla Bogdan'a yürüyordu. Ayri ve
birbirinden çok uzak sahalarda icrâ edilen bu
büyük tesebbüsler, Osmanli Devleti'nin iktisadî
ve askerî gücünün ne kadar büyük oldugunu
gösterir.
l538 senesi kisinin
sonlarina dogru Kanunî, vezirlere kendi
masraflari ile hazirlayip techiz etmelerini
emreyledigi l50 gemi henüz hazir degilken,
Barbaros Hayreddin Pasa'ya denize açilmasini
emreder. Bu arada Andrea Doria'nin Girit'e
geldigi haberini alan Barbaros, 40 gemi ile 9
Muharrem 945 (7 Haziran l538) günü Istanbul'dan
hareket edip Akdeniz'e açilir. Kendisine 3.000
yeniçeri ile deniz ümerâsindan olan bazi
sancakbeyleri (Kocaeli Beyi Ali Bey, Teke
sancagi Beyi Hurrem Bey, Sayda sancak Beyi Ali
Bey ve Alaiye Beyi Mustafa Bey) katilmislardi.
Bilindigi gibi, Ege
Denizi'nin kontrolü bakimindan oldukça önemli
olan Girit, o dönemlerde Venediklilerin elinde
bulunuyordu. Barbaros komutasindaki Osmanli
donanmasi, Ege'de bazi hareket ve fetihlerde
bulunduktan ve Istanbul'dan bekledigi 90 gemi
ile Salih Reis'in Misir'dan getirdikleri de
kendisine iltihak ettikten sonra Girid'e
ugrayarak adanin bazi mevkilerine asker çikarir.
Donanma daha sonra Preveze'ye yönelmek için
buradan ayrilir. Bu esnada Rodos civarindaki
bazi adalara da ugrar. Donanma Modon açiklarinda
iken Andrea Doria'nin Preveze'yi zapta çalistigi,
fakat sonradan kusatmayi kaldirarak müttefik
Haçli donanmasinin harekat üssü olarak
kararlastirdigi Korfu'ya çekildigi haberi gelir.
Gerçekten,
Barbaros'un Ege ve Akdeniz'deki faaliyetleri,
Sarlken'i harekete geçirmisti. Papa da
Osmanlilar'in aleyhinde ittifak yapilmasi
hususundaki çalismalarina hiz vermisti.
Osmanlilar'in, Ege'deki bu harekâti üzerine
Korfu'da toplanan Venedik donanmasina, Alman,
Ispanyol, Portekiz, Malta, Ceneviz ve Papalik
gemileri de yardima gelecekti. Bu ittifaktan
dolayi öyle bir donanma toplanmisti ki, tarih, o
zamana kadar bu büyüklükte bir donanmaya sâhid
olmamisti. Bu durumu haber alan Barbaros, bir
kesif kolu göndererek düsmanin durumunu ögrenir.
O, bu kadarla da etinmeyecek gönderdigi bir iki
gönüllü gemisi ile "kâfir yakasina gönderip dil
(esir)" aldirmis ve bunlari Bogdan seferinde
bulunan Pâdisah'a göndermisti. Müttefik bir
donanma meydana getiren düsmanin durumunu
ögrenen Barbaros, Preveze'ye dogru hareket eder.
Emrinde l22 kadar gemi vardi. Andrea Doria'nin
idaresindeki Haçli donanmasinin savas yapabilen
(savas gemisi) gemi mevcudu ise 302 idi.
Bunlardan l62'si kadirga idi. Bu gemilerde 2500
top ve 60.000 asker vardi. Su halde sayi
itibariyle Osmanli donanmasi düsmana nazaran
üçte bir oldugu gibi top itibariyle de onaltida
birdi. Bundan baska Barbaros idaresinde bulunan
Osmanli donanmasinda 8.000 cenkçi askere karsi
müttefiklerin gemilerinde forsalar hariç altmis
bin asker bulunuyordu. Asker, silah ve gemi
üstünlüklerine magrur olan Haçli reisleri,
kudretlerinin azameti karsisinda zaferden o
kadar emindiler ki, kisa bir müddet sonra
gerçeklesecek olan galibiyet ve basarilarinin
meyvelerini pesin olarak yani daha savas
baslamadan önce paylasmislardi.
24 Eylül l538'de
Preveze önlerine gelen Barbaros, harp vaziyeti
alir. Bir gün sonra Preveze önlerine gelen Doria
da Barbaros'un bulundugu yerin iki mil açigina
demir atar. Andrea Doria, Barbaros'u Preveze'den
çikarip savasa girmeye mecbur etmek için 27
Eylül'de Inebahti'ya hücumda bulunmak üzere
harekete geçer. Ayni günün sabahi Osmanli
donanmasi da Korfu istikametinde harekete
geçmisti. Günes yükseldiginde müttefik Haçli
donanmasinin komutani olan Doria, Osmanli
donanmasini arkasinda görüp sasirir. Bu
saskinligi ile savasa girip girmeme hususunda
tereddüdler geçirir. Bu saskinligindan biraz
kurtulduktan sonra harp vaziyeti alir. Iki taraf
Ayamavra Adasi'nin bati kiyisinda üç dört mil
açikta karsi karsyia gelirler. Bunun üzerine
Barbaros, alinacak tedbirleri kararlastirmak
üzere harp meclisini toplar. Sonra da donanmaya
harp nizami aldirir.
Bu muharebede
Osmanli donanmasi hilâl seklinde tertibat alir.
Arkada Turgut Reis idaresinde ihtiyat kuvvetleri
bulunuyordu. Osmanlilar'in hilâl nizamina
karsilik Haçli donanmasi, borda nizami almis ve
birbiri arkasinda üç saf teskil etmisti. Bu
sirada rüzgârin güneyden esmesi, Osmanlilar için
büyük bir tehlike meydana getiriyordu. Bunun
üzerine Barbaros Hayreddin Pasa, Kâtib
Çelebi'nin ifadesine göre Kur'an-i Kerim'den
âyetleri yazdirdigi varaklari (sayfalari) derya
yüzüne serptirip Cenab-i Hakk'a tazarru ve
niyazda bulunur. Duasi ind-i Ilâhî'de kabul
olunmus oacak ki, rüzgâr hafifleyip yön
degistirir. Kâtib Çelebi, Tuhfetu'l-Kibâr fi
Esfari'l-Bihar adli eserinde yukaridaki
ifadelerine sunlari da ilâve eder: " Bu kissadan
hisse sudur ki, serdar olanlar, yalniz esbab-i
cismaniye itibar etmeyüp, kadir olduklari kadar
ruhanî sebeplere de riâyet etmelidirler."
diyerek muharebelerde mânevî kuvvetin ihmal
edilmemesi gerektigine isâret eder. Rüzgârin bu
sekilde yön degistirisi, manevra kabiliyeti az
olan düsman gemilerinin hareketlerini yavaslatir.
Barbaros,
gemilerini kivrik bir hançer (hilâl) seklinde
yan yana dizerek savas düzeni alir. Sag kanat
komutanligini Turgut Reis'e, sol kanadinkini de
Sâlih Reis'e vererek kendisi ortada yer alir.
Düsmanin sayica üstünlügü karsisinda bir yarma
harekâtina girisen Barbaros, müttefik Haçli
filosunun gerilerine kadar ilerler. Büyük bir
hayret ve saskinlikla Osmanli donanmasinin
kendisini çevirdigini gören Doria, ancak ertesi
gün (28 Eylül) donanmasini harekete geçirebilir.
Böylece, büyük bir bozguna ugratilan müttefik
donanmasinin otuz alti teknesi ele geçirildigi
gibi 2l75 de esir alinir. Bu savasta Türk
donanmasinin kayiplari ise oldukça azdi.
Doria'nin her türlü
savas taktigine, ayni sekilde karsilik veren
Barbaros, küçük bir kuvvetle büyük bir zafer
kazanir. Gece karanliginin basmak üzere oldugu
bir sirada Doria, bir donanma için hem
serefsizlik, hem de ugursuzluk alâmeti olan
fener söndürme emrini vermisti. Böylece o,
gecenin karanligindan istifade ederek kaçmayi
basarir. Barbaros'un bu muharebede cesaretle
tatbik ettigi yarma harekâti, daha sonra pek çok
meshur amirale örnek olur. Gerçekten, Hiristiyan
Avrupa'nin çikarabilecegi en büyük deniz gücü,
bes saat içinde tamamen tahrib edildigi gibi,
Akdeniz hâkimiyeti de Osmanlilarin lehine olarak
kesin bir sonuca baglanmisti. Preveze zaferiyle
Dogu Akdeniz'den sonra Orta Akdeniz bölgesinde
de Osmanli hâkimiyeti saglanmis olur.
Anlasildigi kadari
ile Avrupa'li bazi yazarlar, bu savasi
küçümsemeyi bir âdet hâline getirmislerdir.
Böylece, Doria'i düstügü durumdan kurtarmaya
gayret ederler. Bununla beraber Osmanlilarin bu
zaferle denizlerde nasil bir prestij
kazandiklarini da söylemeden edemezler. Nitekim,
"Muhtesem Süleyman" diye bir eser yazmis bulunan
Renzo Sertoli Salis, Osmanlilarin denizlerdeki
basarisindan bahs ederken: "Türklerin stratejik
ve taktik zaferi, onlarin denizlerdeki
prestijini bir parça artirmisti. Süleyman, adam
seçme hususundaki kabiliyeti sâyesinde, o zamana
kadar Osmanli sultanlarinin ihmal etmis
olduklari bu prestiji kazanmasini bilmisti" der.
Bogdan seferinden
dönmekte olan Kanunî, Barbaros'un gönderdigi
zafer haberini Yanbolu konaginda iken almisti.
Bu haberi müteakip Kanunî, Divan-i Humâyûnu
fevkalade bir toplantiya çagirarak zafernâmeyi
okutturmustu. Sultan, bu zaferi, bir kita
büyüklügünde olan ülkesinin her tarafina
duyurarak senlik ve dualarla kutlanmasini
emretmistir. Barbaros Istanbul'a dönünce halkin
coskun tezâhüratiyle karsilanmisti. Bizzat
kendisi Sultan'a bütün detaylari ile muharebeyi
anlatmisti.
Bilhassa yabanci
kaynaklarin dili ve bakis açilariyla bize
Preveze Zaferi hakkinda bigi veren ve onun,
Akdeniz tarihinde açilan yeni bir dönemin
baslangici olduguna isaret eden A. Büyüktugrul,
bu konuda sunlari söylemektedir:
"Muharebenin uzak
sonuçlarina bakacak oursak; Preveze'den kaçmak,
Ispanyollara otuz yillik mahcubiyet, agir
zararlar ve deniz yenilgilerine mal olmustu. Tam
da Akdeniz egemenligini kazanacagi bir anda V.
Charl, Andrea Doria vâsitasiyle pek rezil bir
halde bunu kaybedip Türklere birakmisti. Bu
davranisin üzücü tepkileri Cezayir'de bizzat
görüldügü gibi ayni rezilligi halefi de Cerbe
muharebesinde görmüstü.
Preveze günü
Ispanyol armadasi için, yüz serefli yenilgiden
baska mes'um bir gün oldu. Düsünülerek yapilan
bu kaçisin tepkileri Lepanto muharebesine kadar
pek çok yillar ve hatta daha sonralari da
görüldü.
Kendi konularina
büyük bir askla bagli bulunan ve bu askin
etkisinde olaylari büyük mübalagalarla anlatan
Kardinal Guglielmotti, olaylar arasindaki
baglantilari da açik biçimde görerek, Preveze
muharebesini söyle özetlemisti: O ana kadar
denizlerde belirli bir noktaya kadar korkak ve
asagi yukari ümitsiz bulunan Türkler, bu kadar
büyük olan basarinin kusurlu taraflarini
baskalarina yüklemeyi asla düsünmediler. Fakat
sadece kendi muazzam üstünlüklerinden söz ederek
sonradan, asla büyüklügü görülmemis biçimde
haddini bilmemezlik ederek küstahlasmislar ve
Hiristiyan adina karsi muazzam istihfaflar
sürdürmüslerdir. Bundan sonra biz, Hiristiyan
filolarinin Türklerin önünden daima kaçtiklarini
fazlasiye görecektik." dedikten sonra Cerbe'deki
yenilginin sebebini de böyle bir korkakliga
baglar.
Preveze zaferinden
sonra, Hersek'e bagli olan ve daha önce Doria
tarafindan ele geçirilen Adriyatik kiyisindaki
Nova (Castelnuova) l0 (veya 24) Agustos l539'da
kolaylikla ele geçirilir. Bu zaferden sonra
Haçli ittifakindan ayrilmak isteyen
Venedikliler, Osmanlilar'la bir baris antlasmasi
yapma zemini aramaya basladilar. Zira ittifaka
dahil olduklarindan beri pek çok zarara
ugramislardi. Bu durumdan kurtulmak ve
Osmanlilar ile yeniden bir antlasma yapmanin
mümkün olup olmadigini ögrenmek için gizlice
Istanbul'a bir ajan gönderirler. Ajanlarinin,
müsbet bir cevapla Venedik'e dönmesi üzerine
Kanunî nezdine evvela Pietro Zen, onun yolda
ölmesi üzerine yerine Tomaso Contarini
Istanbul'a gönderilir. Ancak Kanunî tarafindan
kabul edilmekle birlikte iyi muamele görmeyen bu
elçiye Vezir-i A'zam Lütfi Pasa, bir antlasma
yapilmasinin genis selâhiyet ve mezuniyete sahip
olmakla mümkün olabilecegini anlatmak isteyerek,
simdi Venedik'e dönmesini, fakat sehzâdelerin
sünnet ve sultanin izdivaci dügünlerinde
bulunmak üzere Eylül'de yeniden Istanbul'a
gelmesini tavsiye etmisti. Bu sirada Venedik,
Avrupa'nin siyasî durumu ve Imparator (Sarlken)'la
Fransa Krali arasinda bir konferansin akdi
karari sebebiyle Osmanlilar'la barismanin
akillica bir hareket olacagini anladigindan,
birçok fedakârliklarla barisi kazanmak
istemekteydi. Bu gaye ile Istanbul'a gelen
Venedik elçisi ile 20 Ekim l540'da imzalanan
antlasma sonucunda Mora'daki Malvasia (Monemvasia)
ile Anabolu (Napoli di Roma) Osmanlilar'a
terkedildi. Dalmaçya ve Ege'de ele geçirilmis
yerlerde Osmanli hâkimiyeti tanindi. Bu
antlasmaya göre Venedikliler, 300.000 altin
vermeyi de kabul ettiler. Buna karsilik
kendilerine yeniden ticarî bazi imtiyazlar
tanindi.5. Barbaros'un Fransa'ya yardim
SeferiKanunî Sultan Süleyman, l54l yilinda
Macaristan seferine çikarken Barbaros'u da
yetmis gemiden mütesekkil bir donanma ile
Adriyatik sahillerinin muhafazasi ile
görevlendirmisti. Bu siralarda Sarlken, Cezayir
üzerine yürümek niyetinde idi. Daha önce de
temas edildigi gibi Barbaros Hayreddin Pasa,
Osmanli donanmasi kaptan-i deryasi olmakla
birlikte ayni zamanda Cezayir Beylerbeyligini de
uhdesinde bulundurmaktaydi. Istanbul'da
bulundugu siralarda yerine evlatligi Hasan'i
vekil olarak birakmisti. Hasan, Sicilya'dan
Cebelitarik'a kadar Avrupa sahillerini tehdid
ediyor ve yeni dünyadan tasinan kiymetli mallari
ele geçiriyordu.
Bu tehdid ve
tehlikeye bir son vermek isteyen Sarlken, bizzat
kendisinin basinda bulundugu ordusu ile Cezayir
üzerine yürüme karari alir. 65 parça kadirga,
400'e yakin nakliye ve yelkensiz gemi ile
Cezayir üzerine hareket eder. Imparatorun da yer
aldigi Doria idaresindeki donanma, 20 Ekim
l54l'de Cezayir sahillerine gelir. Böylece yirmi
bes bin kisilik bir kuvvetle Cezayir kusatilir.
Ancak Cezayir kalesindeki Hasan Aga'nin, az
sayidaki kuvvetinin büyük direnisi ve hava
sartlarinin elverissizligi yüzünden Sarlken,
Cezayir önlerinde büyük bir hezimete ugrar.
Imparator, firtina yüzünden çogu batmis bulunan
donanmasini güçlükle toparlayarak Ispanya'ya
dönebilir.
Lütfi Pasa'nin, "Mel'un
Ispanya Krali" diye isimlendirdigi Sarlken'in bu
seferinde 80 pâre kadirga ile 200 parça
karavele, kalyete ve kayiklarla toplam 500 kadar
gemi ile Cezayir'e gelip Hasan Aga'ya teslim
olmalari için bir mektup gönderdigini ve fakat
bunun reddedildigini nakleder.
Cezayir'de basina
gelen bu bozgundan sonra Sarlken, Fransa Krali
I. François ile yeniden mücadeleye girisir.
Zaten tek basina Sarlken ile basa çikamayacagini
anlamis bulunan François, Preveze Zaferi'nden
sonra yeniden Osmanlilar'a yaklasmak istiyordu.
Bu sebeple Osmanlilar'dan yardim talebinde
bulunur. Basindan beri Fransizlar'la is
birliginden yana olan ve l532'de I. François ile
iliski kurmus bulunan Barbaros'un da uygun
görmesiyle Akdeniz'de Sarlken'e bagli bulunan
yerlere karsi ortak bir harekete karar verilir.
Böylece, Fransa'ya yardim karari alinir. Bu
karardan sonra Barabors, Fransiz donanmasi ile
birlikte müstakil bir harekâta memur edilir. 28
Mayis l543'te yaninda Fransiz elçisi oldugu
halde Istanbul'dan hareket eden Barbaros, ll0
gemilik filosuyla Messina, Reggio ve Ostia gibi
Italyan sahillerini vurduktan sonra 20 Temmuz'da
Marsilya önlerine geldiginde burada törenlerle
karsilanir. Burada, Fransiz donanmasinin
hazirliklarinin tamamlanmasindan sonra 30
gemilik Fransiz donanmasi ile müstereken
Sarlken'in müttefiki ve Savoi Dükü olan
Charles'in elinde bulunan Nice'i muhasara eder.
Sehir, 20 Agustos'ta ele geçirildigi halde,
Fransizlarin gevsekligi ve iki yüzlü
davranmalarindan dolayi iç kaleyi fethe lüzum
görmedigi ve Fransizlarin bu tavrina çok kizdigi
için Barbaros, kusatmaya son verir. Bundan sonra
Türk donanmasinin kisi Toulon'da geçirmesi uygun
görülür. Fakat alti ay kadar Güney Fransa'da
kalan Barbaros, François'in, Sarlken ile
anlasmasi karsisinda Istanbul'a dönmek zorunda
kalir. Dönüs sirasinda da Cenova'da esir bulunan
Turgut Reis'le birlikte orada esâret hayati
yasayan birçok Müslüman ve Türk esiri de
kurtarir. O, Cenova'daki Müslüman esirleri
kurtardiktan baska, oradan da birçok esir ve
ganimet alip l544 senesinin yaz aylarinda
Istanbul'a döner. Kanunî tarafindan büyük deniz
gazasinin kahramani sifatiyle kabul edilerek
iltifatlara mazhar olur.
NICE SEFERI
Barbaros'un son
büyük seferidir. Bundan sonra daha çok tersane
isleriyle mesgul olan Barbaros, 6 Cemaziyelevvel
953 (5 Temmuz l546 )'da kisa bir hastaliktan
sonra vefat eder. Cenazesi, sagliginda
Besiktas'ta yaptirdigi medresenin yanindaki
türbesine defnedilir sözü ölümüne tarih olarak
düsürülmüstür.
Tabir yerinde ise
çekirdekten yetisme diyebilecegimiz bir denizci
olan Barbaros Hayreddin Pasa zamaninda Osmanli
denizciligi, gücünün zirvesine ulasmisti. Onun
mektebinde (ekol) yetisen degerli denizciler ve
teskilâtli tersane sâyesinde bu güç varligini
bir süre daha devam ettirmistir. Nitekim Piyale
Pasa'nin kaptan-i deryaliga getirilmesi ile
Turgud, Uluç Ali, Hasan ve Salih Reis'lerin de
bulundugu Osmanli donanmasi Akdeniz'de güç ve
varligini devam ettirdi. 6. Fransa'ya Ikinci
Yardim Seferi l55l senesi baharinda hazirlanan
90 kadirgalik bir Osmanli donanmasi, Sinan Pasa
idaresinde Egriboz'da bulunan Turgud Reis ile
birleserek l4 Temmuz'da Malta önlerine gelip
oradan da Trablusgarb'a hareket eder. Buranin,
l530'da Malta'ya yerlesmis bulunan Saint Jean
sövalyelerinin elinde bulunmasi, çevredeki
Müslüman halkin mücadelesine sebep olmus, hatta
bunlar, Kanunî'ye müracaatla yardim bile
istemislerdi. Bunun üzerine Kanunî, Enderûn
agalarindan Murad'i buraya göndermisti. Sinan
Pasa, Trablusgarb önlerine gelince Murat Aga ile
irtibat kurarak sehri kusatir. Nihayet l3
Agustos'ta sehir teslim olarak idaresi Murad'a
verilmisti. Turgut Reis ise Karlieli
Sancakbeyligine getirilmisti.
Osmanli donanmasi
l552 senesi ilkbaharinda Kaptan-i Derya Sinan
Pasa komutasinda Bati Akdeniz seferine çikar.
Donanma, Fransa Krali II. Henri'nin, Sarlken ile
aralarinda meydana gelen düsmanlik yüzünden
Osmanlilar'dan yardim istemesi üzerine ikinci
defa olarak Fransa'ya yardima gidiyordu. Bu
sefere Karlieli sancakbeyi Turgud Reis de
katilmisti. Fransa elçisi Daramon da üç gemi ile
Osmanli donanmasi ile beraberdi. Baslangiçta
Fransa'nin yardim talebini kabul etmeyen Kanunî,
daha sonra Avusturya ile aralarindaki nazik
durum karsisinda Fransa'ya yardima karar verir.
Karlieli Beyi Turgud Reis, Sicilya kiyilarini
vurmaya memur edilmisti. Donanma Italya
sahillerini dolasarak Napoli'ye gelir. Orada
Fransiz donanmasi beklenir. Fakat beklenilen
donanma gelmeyince yolda rastlanilir diye bir
müddet kuzeye dogru seyredilir. Bu sirada Andrea
Doria'nin Napoli tarafina geçecegi haber
alinarak Turgud Reis'in tavsiyesiyle Ponza
adalari tarafinda pusu kurulur. Pusuya düsürülen
Andrea Doria yenilerek Sardunya adasina dogru
kaçar. 5 Agustos l552'de cereyan eden bu
hadisede Doria'nin 7 gemisi zaptedilir.
Bundan sonra gerek
Sinan Pasa'nin, gerekse onun vefati üzerine
yerine gelen Piyale Pasa'nin deniz seferleri
vardir. Bunlardan biri, 966 (M. l558 )'de
Ispanya sularinda dolasan Kaptan Piyale Pasa'nin,
Minorka adasinin önemli sehirerinden olan
Siüdadela'yi zaptetmesidir. Bundan baska yine
Piyale Pasa maiyetinde Turgud ve Salih Pasalar
bulundugu halde Italya sahillerini vurup Reçyo
sehrini zapt etmis ve Afrika sahilindeki Oran'i,
Ispanyollar'in elinden alip basarili bir sekilde
geri dönmüstü. Bu olaydan sonra Ispanya ve Papa
basta omak üzere Italya yarimadasindaki
devletlerin tamaminin Osmanlilar aleyhine
meydana getirdikleri ittifak, l559'daki Cerbe
muharebesini dogurmustur.7. Cerbe Muharebesi
Preveze'den l3 yil gibi kisa bir müddet sonra
Trablusgarb'i zapteden Osmanlilar, Orta Akdaniz
havzasina kesin olarak yerlesmislerdi. Kanunî
Sultan Süleyman'in, Kuzey Afrika sahillerini
takib ederek Cebelitarik'a kadar tirmanmasi ve
dolayisiyle Türk hâkimiyetinin Bati Akdeniz'de
de hissedilmeye baslanmasi, bu defa da
babasindan Akdeniz siyasetini devr amis olan
Ispanya Krali II. Philippe ( l556 - l598 )'i
harekete geçirmisti. Fakat Türkleri Bati Akdeniz
kiyilarindan uzaklastirmak gayesini güden bu
tesebbüs, Ispanyol ve müttefiklerinin l560'da
Cerbe'de agir bir yenilgiye ugramalari ile
sonuçlanmisti. Fernand Braudel'in deyimi ile
Ispanyol askerleri Türkler karsisinda "boylarinin
ölçüsünü" almislar ve Akdeniz'de "Türk deniz
üstünlügü" kurulmustu.
Biraz önce ifade
edildigi gibi, Trablugarb'in alinmasi ile
Osmanlilar Dogu Akdeniz'den sonra Orta Akdeniz'e
de kesin olarak yerlesmislerdi. Trablusgarb'in,
Osmanli idaresine geçmesi ve hâkimiyet
mücadelesinin Bati Akdeniz'e kaymasi, Malta'daki
Saint Jean sövalyelerini oldukça rahatsiz
ediyordu. Zira burasi onlar için stratejik ve
ekonomik degeri hâiz önemli bir mevki idi.
Bundan baska yavas yavas siranin kendilerine
geleceginden de korkuyorlardi. Bu sövalyelerin
gayretleri ve babasinin siyasetini sürdürmek
isteyen Ispanya Krali II. Philippe ile Papa'nin
tesvikleri sonucu Ispanya, Papalik, Cenova,
Floransa, Sicilya, Malta, Napoli ve Monaco gibi
Akdeniz'deki Hiristiyan devletler, bir ittifak
kurmuslardi. Basi sikistikça Osmanlilar'dan
yardim isteyen Fransizlar ve Osmanlilar ile bir
baris antlasmasi imzalamis bulunan Venedikliler,
fiilen bu ittifaka girmemekle birlikte, gizlice
müttefikleri desteklemeye devam ediyorlardi.
Akdeniz'deki
Hiristiyanlar tarafindan meydana getirilen bu
ittifakin duyulmasi üzerine Piyale Pasa
Istanbul'a çagrilir. Hazirliklarini tamamlayan
Piyale Pasa, 20 parça gemi ile baslangiçta
müttefik donanmayi Malta istikametinde aradiysa
da onlarin Cerbe sularinda oldugunu ögrenince
Turgud Reis kuvvetleriyle birlesmek üzere buraya
gelir. Bu arada 200 gemiden mütesekkil müttefik
donanmasi, 2 Mart l560'da Cerbe'ye asker
çikarmisti. Bu esnada Trabusgarp'ta bulunan
Turgud Reis adina adayi idare eden yerli bir
seyh, adayi müttefik donanmaya teslim eder.
l3 Mayis l560'da
Cerbe önlerine gelen Osmanli donanmasini gören
düsman, bir hayli telaslanir. Bununla beraber
Cerbe adasindan 7 - 8 mil uzakta bulunan
birlesik düsman donanmasi ile Osmanli donanmasi
arasinda l6 Mayis l560'da büyük bir deniz savasi
meydana gelir. Bizzat Piyale Pasa'nin
bildirdigine göre 3 gün 3 gece devam eden savas
sonunda düsmanin 20 kadirgasi alinmis, bunlardan
biri yakilmis, 26 gemisi ele geçirilmis, bir
kismi da kaçip kurtulmustu. Osmanli donanmasinin
top atesine baslamasi üzerine heyecanlanan
Giovanni Doria, gemilerine demir aldirtarak
derhal denize açilir. Denize açilan müttefik
donanmasi, Osmanli gemilerince bir hayli
yipratilir. Bu hengamede genç amiral Giovanni
Doria, karaya sürünmekle birlikte canini
kurtararak Sicilya'ya dogru kaçabildi. 60 kadar
gemisini kaybeden müttefik donanma müthis bir
bozguna ugramisti. Bu bozgun haberi Ispanya ve
Italya'da derin bir teessüre yol açti.
Genç Doria'nin
kaçmasi üzerine Don Alvaro, saglam surlari
bulunan Cerbe kalesine siginmak zorunda kalir.
Bu deniz zaferinden sonra Osmanli kuvvetleri
kaleyi kusatirlar. Turgud Reis'in de katildigi
ve Trablus Eyâleti'nin, Trablus, Kayrevan, Sfeks
gibi sehirlerin piyade ve süvari kuvvetlerini de
beraberinde getirerek yaptigi kusatma 80 gün
sürer. Böylece üç aya yakin bir kusatmanin
sonunda 3l Temmuz l560'da Don Alvaro bir gemiye
atlayarak kaçmak istediyse de Turgud Reis
tarafindan takib edilir. Kurtulus imkâni
bulamayan Don Alvaro, esir olarak teslim alinir.
Büyük bir zaferle sonuçlanan bu savas,
müttefiklere 20.000 kadar ölü ve 5000 kadar da
esire mal olur. Bu zafer sonunda ada Turgud
Reis'e verilir. Piyale Pasa ise Trablus'a
ugradiktan sonra tekrar Istanbul'a döner.
Türk denizcilik
tarihinin sanli muharebelerinden biri olan Cerbe
Zaferi, Akdeniz'deki Osmanli hâkimiyetini
perçinleyip kuvvetlendirmistir. Filhakika, XVI.
asirda Osmanli donanmasinin kazandigi büyük ve
kesin zaferlerin basinda gelen Cerbe Savasi,
Osmanlilarin, Bati Akdeniz'den
çikarilamayacagini isbatlamis görünmektedir.
Bunun içindir ki II. Philippe, ugradigi
yenilginin intikamini almak yerine, aradaki
anlasmazligi ortadan kaldirmak ve barisa
kavusabilmek için Istanbul'a elçiler göndermeyi
tercih edecektir.
Cerbe'de gâlib
gelen Osmanli donanmasi, Avusturya elçisi
Busbecq'in müsahedelerine dayanarak belirttigi
gibi esirler, ganimetler ve yedeginde düsmandan
zaptolunan gemilerle Piyâle ve Turgut Pasalarin
emrinde Dersaâdet (Istanbul)'e gelmis ve burada
merasimle karsilanmisti. Ilk Osmanli kadirgasi,
Salîb ( Haçli ) donanmasinin, Hz. Isa'nin
çarmiha gerilmis tasvirini tasiyan büyük
bayragini denizde sürüyerek ilerliyor ve bunlari
diger Hiristiyan bayraklarini ayni tarzda
sürükleyen gemiler takip ediyordu. Düsmandan
zaptolunan kadirgalarin direk ve küpesteleri
alinarak basit birer tekne haline
sokulduklarindan Türk gemilerinin yaninda küçük
ve adi seyler gibi görünüyorlardi. Kaptan Pasa
gemisinin arkasinda esir alinan düsman
komutanlari ve asilzâdeleri görünüyordu.
Toplarini atesleyerek alay köskündeki Pâdisah'i
selâmlayan donanma-yi hümâyûnun hasmeti ve
kazanilan zaferin büyüklügü, Sultan'in üzerinde
en ufak bir gurur isareti dogurmamisti. Bu
duruma hayret eden Avusturya elçisi Busbecq,
Kanunî'nin vezirlere " Iste insan bunlari görüp
te tekebbüre kapilmamali, her seyin Cenâb-i
Hakk'in inâyetiyle oldugunu fikredip , Allah'a
sükürler etmelidir" dedigini nakleder. Yine
Busbecq, Kanunî'yi dinî vazifelerini ifâya ve
câmiye namaza giderken gördügünü, hâlinde ayni
husû ve hüzün isâretini müsahede ettigini
yazmaktadir. Bu ifadeler, Kanunî'nin, ne derece
yüksek bir Islâmî ve manevî olgunluga sâhip
oldugunu göstermektedir. Gerçekten bu hal, degil
hükümdarlarda velilerde de çok az rastlanilan
manevî bir kemâl tezahürüdür.8. Malta
KusatmasiOsmanlilarin zaferi ile sonuçlanan ve
onlarin Bati Akdeniz'den çikarilamayacagini bir
kere daha ortaya koyan Cerbe muharebesinden
sonra dikkatler Malta'ya çevrilir. Zira Misir,
Trablusgarb, Cezayir ve diger bazi mühim
yerlerin idare ve emniyeti, Malta'nin Osmanli
idaresinde bulunmasini gerektiriyordu. Daha önce
temas edildigi gibi Rodos Adasi'nin Osmanlilar
tarafindan fethini (l522) muteakip Malta Adasi,
Sarlken tarafindan buradan çikarilan Saint Jean
sövalyelerine verilmisti. Ada, kisa bir zaman
içinde sövalyeler tarafindan pek mustahkem bir
hale getirilmisti. Cezayir yolu üzerinde bulunan
adadaki sövalyeler, korsanlik faaliyetlerini
sürdürüyor, Türk ticaret gemilerini vurmak
suretiyle Osmanli ticaretine zarar veriyor ve
nihayet Osmanliar aleyhine olan savaslara (Preveze
ve Cerbe gibi) istirak ediyorlardi. Ayrica
Hiristiyan korsan gemileri de burada kendileri
için çok güvenli bir siginak buluyorlardi. Iste
bütün bu sebepler gözönüne alindigi zaman
Osmanlilar bakimindan Malta'nin fethi kaçinilmaz
bir gereklilik olarak ortaya çikiyordu.
Ispanyollar ise Malta'nin fethinin sonunda
Osmanli donanmasinin Sicilya, Napoli ve
havalisine gelecegini bildiklerinden, Malta'nin
savunmasina büyük bir önem veriyorlardi. Bütün
bu diplomatik ve stratejik düsüncelere ragmen
Osmanlilar, Malta seferi konusunda pek istekli
görünmüyor veya en azindan acele etmiyorlardi.
Fakat bu siralarda saray için alinan esyayi
getiren bir Türk gemisinin Zanta ve Kefalonya
adalari arasinda 7 (yedi) Malta korsan gemisi
tarafindan zaptedilmesi, adanin, Osmanlilar
tarafindan zapti hakkindaki tasavvur ve
düsünceyi meydana çikardi.
Yillardan beri
"ahali-i Islâm-i nüsret encâma zarar ve
hasaretten hâli olmayan" Malta sövalyelerine ait
"kila' ve buka'in kal' ve kam'ina" karar
verilince yani Malta'ya sefer karari alininca,
büyük bir hazirliga girisilir. Haliç, Gelibolu
ve Sinop tersanelerinde yeni gemiler insa ve
mevcudlar tamir edilip kalafatlanirken, bazi
gönüllü reisler için Rodos'ta l8 oturakli
kalitalar yaptirilmasi yoluna da gidilir.
Malta üzerine
gönderilecek kuvvetlere Besinci Vezir
Kizilahmedlü Mustafa Pasa serdar tayin edilerek
seferin bütün selâhiyeti kendisine verilmisti.
Donanma ise Cerbe gâlibi Cezayir Beylerbeyi
Kaptan-i derya Piyâle Pasa'nin emrine verilmisti.
Ayrica Beylerbeyi Turgud Pasa (Reis)'ya da
emirler gönderilerek Piyâle Pasa'ya yardimda
bulunmasi istenmisti. Mühimme Defterlerindeki
kayitlardan anlasildigina göre bu konuda Turgud
Reis'e biri 25 Rebiülevvel 972 (3l Ekim l564),
digeri de bundan dört gün sonra 29 Rebiülevvel
972 (4 Kasim l564)'de gönderilmistir.
Osmanli donanmasi,
29 Mart l565'te 300'e yakin irili ufakli gemi ve
40-50 bin kisiden mütesekkil muazzam bir ordu
ile Malta'ya hareket eder. l9 Mayis'ta adaya
varilarak karaya asker çikartilir. Kanunî'nin
emir ve tavsiyelerine ragmen çok tecrübeli bir
denizci olan Turgud Reis gelmeden kusatmaya
baslanarak yanlis mevkilere hücuma geçilir.
Bununla beraber Turgud Reis'in aldigi önlemlerle
bu hatalar düzeltilir. Ancak Turgud Reis, hücum
yapildigi sirada (l8 Haziran) Sant Elmo burçlari
önünde, atilan bir top güllesinin çarptigi
kayadan firlayan bir tasin basina isabet
etmesiyle yaralanir. Dört gün ve gece kendini
bilmeden (koma hali) yatar. Burçlarin feth
edildigi besinci günü (23 Haziran) vefat eder.
Cesedi bes parça kadirgasiyle Trablus'a
gönderilip orada yaptirdigi câmi ve medresesinin
yanindaki türbesine defnedilir.
Saint Helen kalesi
on yedi günde (24 Haziran l565) alinmakla
beraber asil maksat olan Malta muhasara edilir.
Bundan sonra siddetlenen çarpismalar, Osmanli
ordusunda büyük zayiatlara yol açar. Sicilya
genel valisinin Ispanya, Fransa ve Papa'nin
destegiyle 72 kadirga ve on bin askerle yardima
gelmesi ve deniz mevsiminin geçmekte oldugunun
görülmesi üzerine kalenin alinamayacagi
anlasilarak kusatmaya son verilir. Serdar
Mustafa Pasa, Turgut gibi büyük bir denizci ile
takriben 20.000 askerin sehâdetine mal olan bu
kusatmayi kaldirarak ll Eylül'de asker ve
malzemeyi gemilere yükleyerek denize açilir. Bu
muvaffakiyetsizlik üzerine Malta seferi için
Serdar tayin edilen Mustafa Pasa vezirlikten azl
olunur.
Fethi için büyük
hazirliklar yapilan ve maalesef büyük zayiatlara
sebebiyet veren bu kusatmanin kaldirilmasina,
kalenin hem müstahkem bir mevkide bulunmasi, hem
de saglam surlarla çevrili olmasinin yaninda
ada, geregi gibi abluka altina alinamiyordu. Bu
da kaleyi müdafaa edenlere disardan devamli
yardimlarin gelmesine sebep oluyordu. Bu arada
kusatma planinda yapilan büyük hatalar,
kusatmanin uzamasindan dolayi donanmanin maruz
kaldigi erzak ve malzeme sikintisi ile orduda
hastaligin bas göstermesi gibi durumlar, adanin
fethine imkân vermemisti.
Kanunî Sultan
Süleyman, bu basarisizligi hazmedemeyecek ve
yeni bir seferin açilmasi için hazirliklara
baslanmasini emredecektir. Ancak Avrupa'ya yeni
bir kara harekâtinin yapilma mecburiyeti, bu
seferi ikinci plana itmistir. Bununla beraber
Kanunî, son seferi olan Sigetvar'a çikmadan önce
donanmaya denize açilma emrini vermisti. Bu
sefer sonunda Sakiz Adasi bütünüyle Osmanli
hâkimiyetine geçecektir.9. Sakiz Adasi'nin
Alinmasi Donanma, Kanunî'nin emri üzerine
harekete geçip denize açilmisti. Gerçi Sakiz
Adasi, daha Fâtih Sultan Mehmed zamaninda
vergiye baglanmisti. Ancak bura sakinleri,
firsat buldukça Osmanlilarin askerî harekâtlari
ile donanmanin durumu hakkinda disariya bilgi
sizdirmaktan geri kalmiyorlardi. Zaman zaman da
vergilerini aksatiyorlardi. Bundan baska Malta
kusatmasi sirasinda da bazi Sakizlilar,
Osmanlilar'a karsi savasmislardi. Öte yandan,
tamamen Osmanli hâkimiyetindeki Ege Denizi'nde
böyle bir adanin bulunmasi, Osmanli
menfaatlerine zarar verebilirdi. Kâtib
Çelebi'nin ifadesiyle Kanunî, bütün bu durum ve
sebepleri su sözlerle ifade ediyordu:
"Misir diyarina
giden hacilarin yol üzerinde kiyiya yakin Sakiz
Adasi hisarinda oturan kâfirler görünüste haraca
bagli iseler de savasçi kâfirlerle iyi dostluk
üzere olup her daim devlet kapisinda olan isleri
yazip bildirmektedirler. Ve donanma-yi humâyûn
gemileri çiktikça kaç gemidir ve ne yana
gidecektir hep bildirip ufak Islâm gemilerine
zarar eristirmekten geri durmadiklarini
biliyorum. Ne yoldan olursa bu adayi tutup
almaya dürisesin. diye buyurmuslardi." Bunun
üzerine 973 baharinda ( Mart - Nisan 1566 )
Kaptan Piyâle Pasa 70 parça kadirga ile denize
açilip, adanin karsisindaki Çesme'ye gelir.
Donanmanin Çesme'ye geldigini gören Sakizlilar,
bazi hediye ve armaganlarla Kaptan Pasa'ya
geldilerse de bu, kalenin zaptina mani olamadi.
Zira Pâdisah'in bu konudaki emri kesindi. Bu
sebeple 24 Ramazan 973 (14 Nisan 1566 )'da
Sakiz'a gelen Piyâle Pasa, kan dökmeden adayi
zapt edip onu bütünüyle Osmanli hâkimiyetine
alir. Buraya muhafizlar koyan Piyâle Pasa, büyük
kiliseyi de câmi haline getirmisti. Böylece
Ceneviz, Ege'deki son kolonisini de kaybetmis
oluyordu. Türklerin adayi ele geçirmesi, Katolik
Cenevizlilerin tazyiklerinden sikâyetçi olan
yerli Rumlar tarafindan sevinçle karsilanmisti.
Böylece Sakiz Adasi da diger komsu adalar gibi
Osmanli hâimiyetinin sagladigi müsamaha
havasindan faydalanmistir.
Sakiz Adasi'nin
artik bütünüyle Osmanli hâkimiyetine girdigi
haberini alan Kanunî, "eyü tedarük olunmus"
diyerek memnuniyetini izhar etmisti. Piyâle
Pasa'ya gönderilen hükümde ise, Sakiz'in bir
sancak halinde Kaptanpasa eyâletine ilhaki uygun
görülmüs ve buranin sancakbeyligi Kirsehir Beyi
Gazanfer Bey'e 50.000 akça terakki ile tevcih
olunmustu. Ayrica Sakiz'in tahriri yapilarak
buranin gelirleri ile nüfusu tesbit edilmisti.
Bu esnada Sakiz'in ileri gelenleri Istanbul'a
gönderilmisti.
HIND OKYANUSU
SULARI
Bilindigi gibi
Kanunî dönemindeki deniz harekâti, sadece
Akdeniz'le sinirli kalmamis, ayni zamanda Hint
Okyanusu ve kollarinda da devam etmistir. Bu
dönemde, Isâm dünyasinin mümessili olarak bir
cihan devleti haline gelmis bulunan Osmanli
Devleti'nin, o günün ulasim ve teknik
imkânlarina göre çok uzak olan bu sularda
bulunmasinin bazi önemli sebepleri vardi. Bunun
için burada hem bu sebepleri, hem gelismeleri,
hem de bu seferlerin sonuçlarini gözler önüne
sermeye çalisacagiz. Böylece Osmanlilarin o
kadar uzak olan bölgelere niçin ve hangi gâye
ile gittiklerini daha iyi kavramis olacagiz.
XV. asrin meshur
denizcileri olarak bilinen Ispanyol ve Portekiz
gibi iki Hiristiyan devletin, dayanikli gemiler
insa ettikleri ve cografî kesiflerde önemli
adimlar attiklari bilinmektedir. Bu kesifler,
Osmanli Deveti'ni yakindan ilgilendiriyordu.
Gerçekten, Portekiz'in Hind Okyanusu'na açilmasi
bir tesadüf eseri olmayip, Rahib John'un
ülkelerini ve baharat memleketlerini kesfetmek
gâyesiyle 7 Mayis l487'de bu bölgelere seyahata
çikan Portekizli maceraperest Joâo Peres de
Covilhâo'nun raporlarinin bir sonucudur. Bu
bakimdan Portekizlier'in Hind denizine
açilmalarini basit tesadüflere baglamamiz mümkün
degildir. Onlarin bu hareketleri, Müslümanlara
karsi "Haçli Ruhu", Afrika'daki "Guinea"
altinina erisme ve Dogu'da Hiristiyanligi temsil
eden efsanevî Joâo Peres de Covilhâo ile
Dogu'daki baharatin menseini bulma gibi
sebeplere dayaniyordu. Bu dönemde Hindistan
sularina gelen Portekizliler, Gao'yu ele
geçirerek Kizildeniz'de faaliyete geçtikleri
gibi Mekke'nin limani durumundaki Cidde'yi de
tehdid etmeye baslamislardi. Bu esnada onlar,
Dogu mallarinin Akdeniz'e ulasma merkezlerine
hâkim olmuslardi. Hatta, ticaret gelirlerinin
azalmasi yüzünden Memlûk Devleti ile
Portkizliler arasinda mücadeleler baslamisti. Bu
mücadelede esnasinda Memlûk Deveti'nin,
Osmanlilar'dan yardim talebinde bulundugu ve
Sultan II. Bâyezid'in yardim için buraya Selman
Reis'i gönderdigine daha önce temas edilmisti.
Memlûk Devleti'nin
merkezi durumundaki Misir'in, Osmanli
hâkimiyetine girmesi üzerine Portekizliler ile
Osmanliar, bu uzak denizlerde karsi karsiya
gemis oluyorlardi. Osmanlilarin hedefi, hem
Cidde'yi Portekiz tehdidinden kurtarmak hem de
neredeyse tamamen kapanma durumuna gelen klasik
baharat yolunu yeniden eski durumuna getirmekti.
Bu hedefe ulasabilmek için de Portekiz nüfuzunun
kirilmasi gerekiyordu. Bu da ancak Süveys'te
güçlü bir donanmanin kurulmasi ile mümkündü.
Iste bunun içindir ki, Ahmed Pasa'nin isyani
üzerine Misir'a gelen Ibrahim Pasa, Süveys
limani merkez olmak üzere l525'te bir Misir
kapudanligi kurmustu. Daha önce Yemen'e gidip
burada Osmanli hâkimiyetinin yerlesmesinde mühim
bir rol oynamis bulunan Selman Reis, Misir'a
gelen Ibrahim Pasa'ya, Yemen'in ahvali hakkinda
tafsilatli bilgiler verir. Bundan sonra l525'te
Süveys'te yeni Cidde Beyi Hüseyin er-Rumî ( =
Anadolu'lu ) tarafindan hazirlanan 20 kadirgadan
ibaret bir Türk filosuyla Yemen ve Aden
taraflarina gider. Ayni zamanda iyi bir gözlemci
olan Selman Reis, l0 Saban 93l (l0 Haziran l525)
de Kizildeniz'deki limanlar ile Portekizlilerin
Hindistan'da sahip olduklari kalelerin, -Sumatra
ve Malaka dahil- bütün bu bölgenin ticarî
durumunu belirten bir layiha da kaleme alir. l.
Hadim Süleyman Pasa'nin Hind Seferi Peçevî (Peçuylu)
tarihinde buunan bir kayda göre Süleyman Pasa,
Misir'daki ilk valiligi esnasinda Yemen ve
Aden'e sefer yapmayi tasarliyor ve bunun için
hükümeti iknaya çalisiyordu. 937 ( l530 )'de
kendisine bu müsaade verilerek malzemesi, Misir
haricinden getirilmek suretiyle Süveys'te 80
kitalik bir donanma hazirlanir. Fakat Bagdad
seferi sirasinda baska göreve tayin edilerek
yerine Hüseyin Pasa getirildiginden sefer
akamete ugrayip basarisiz olur.
Gerçi Ibrahim Pasa,
Portekizlilerin faaliyetlerine engel olmak için
daha önce Yemen ve Hind denizlerine kuvvet
gönderme karari alarak Selman Reis'in idaresine
verdigi l9 gemilik bir Osmanli filosunu Hind
denizine göndermisti ki bu, Osmanlilarin ilk
fiili Hind seferi oluyordu.
Kanunî'nin, Irakayn
seferinden sonra ikinci defa Misir valiligine
getirilen Süleyman Pasa, Kizildeniz ve Hind
ticareti ile yakindan ilgilenmekte idi. Bu
esnada Hindistan'da bulunan Gücerat ve Kalküta
gibi Müslüman hükümetler, Portekizliler'e karsi
Osmanlilar'dan yardim istemislerdi. Bunun
üzerine Hind denizinde rol oynamaya namzed
bulunan Osmanlilar, bu talebi bir vesile
saydilar. Bunun içindir ki, Hadim Süleyman Pasa
ikinci sefer Misir valisi olunca, Süveys
tersanesinde Cenovali deniz insaiye mühendisleri
nezaretinde insa edilmis olan 74 gemiden ibaret
bulunan donanma, Gücerat üzerine hareket etmek
üzere 22 Haziran l538'de Kizildeniz'e açilir.
Önemli bir ticaret merkezi oldugu kadar
stratejik konumu itibariyle de mühim bir sehir
olan Aden, 27 Temmuz'da ele geçirilip Osmanli
hâkimiyetine idhal edilir.
Aden'den hareket
eden ve Akdeniz sartlarina göre hazirlanmis
yelkenli gemilerden ziyade kürekli "galley"'lere
dayanan Osmanli donanmasi, l9 günlük bir
yolculuktan sonra Hindistan sahillerine varir.
Gokala ve Kat kalelerine hücum edilerek buralar
kolayca zaptedilir. Portekizlilerin bu kitadaki
en büyük ve müstahkem kalelerinden biri olan Diu
(Dev) kalesi önüne gelinerek karaya asker ve
toplar çikarilarak kale muhasara edilir. Bu
esnada Süleyman Pasa, yerlilerin kendisini
destekleyecegini ümid ediyor ve kaleyi onlarin
da yardimiyla kolayca zaptedebilecegini
düsünüyordu. Halbuki hükümdar Bahadir'in halefi
olan Gücerat'in yeni hâkimi Mahmud Sah, böyle
düsünmedigi gibi Osmanlilara karsi samimi hisler
de beslememekteydi. Bununla beraber karadan ve
denizden sikistirilan Diu, toplarla dövülmeye
baslanir. Diu'yu savunanlar iç kaleye siginmak
zorunda kalirlar. Tam bu sirada Süleyman Pasa,
gerekli yardimi görmedigi ve Portekiz
donanmasinin gelmekte oldugu haberini alinca
kusatmayi kaldirir. Bunda Mahmud Sah'in da büyük
rolü olmustu. Bu arada geri dönen Süleyman Pasa,
Yemen taraflarinin asayisi ile mesgul olur.
Misir'in ilhaki
üzerine Osmanli hâkimiyetini kabul eden Zebid
hâkimi Barsbay'in ölümünden sonra yerine geçen
Iskender Bey ve onu öldüren Nâhuda Ahmed,
Osmanli hâkimiyetini tanimamislardi. Hadim
Süleyman Pasa, Muha önlerine gelir gemez Nâhuda
Ahmed'i yanina çagirir. Fakat o, yapilan bu
dâveti bazi bahaneler ileri sürerek nazikçe
reddeder ve " Biz bu memleketi kilicimizla feth
ettik. Elimizden almak isteyen varsa gelsin
kilici ile alsin" der. Bununla beraber Süleyman
Pasa'nin Nâhuda Ahmed'e göndermis oldugu
kethüdasi Süeyman Aga, onunla bir anlasma yapar.
Buna göre Nâhuda Ahmed her yil l.000.000 akça
vergi vermek sartiyla Zebid Beyligi'nde
kalacaktir. Böylece Hadim Süleyman Pasa'nin
direktifi geregince Nâhuda'yi güzellike Osmani
hâkimiyeti altina sokan Süleyman Aga, ona hil'at,
sancak ve berat vererek geri dönüp Muha'ya
gelir. Fakat çok geçmeden Nâhuda Ahmed, Süleyman
Pasa kuvvetlerinin Yemen'den ayrilir arilmaz
anlasmayi bozacagini söyler. O, bununla da
kalmayacak Aden kalesini bile alacagini
söyleyecektir. Bunu haber alan Süleyman Pasa,
donanma ile Kamaran adasina gelip Salif
iskelesine asker çikarir. Bu esnada Nâhuda Ahmed,
Türk, Arab ve Habeslilerden meydana gelen
ordusunu Süleyman Pasa üzerine sevk ettiyse de
bir sey yapamayarak Zebid'e çekilir. Hadim
Süleyman Pasa 5 Sevval 945 (24 Subat l539)'da
müsait sartlar altinda kolayca Zebid'e girer.
Nâhuda'yi Divan-i Âlî'de muhakeme ettikten sonra
idam ettirir. Böylece l9 Sevval 945 (6 Mart
l539) Cuma günü Pâdisah adina hutbe okutturarak
Zebid vilayetini ve bütün mülhakatini Osmanli
topraklarina kattigini ilan eder.
Osmanli
donanmasinin kudretini göstermesi bakimindan bu
ilk Hind seferi, Portekizliler'e büyük bir korku
salmisti. Hadim Süleyman Pasa, Özdemir Bey'i
Habesistan'a göndermis, böylece buraya (Habesistan)
ait olan kisim hariç, Bâbu'l-mendeb'e kadar olan
denizin iki tarafina hâkim olunarak, Dogu
ticareti için Portekizliler'le yeni bir mücadele
sahasi açilmis oluyordu. 2. Habesistan Seferi
Osmanlilar, Aden ve Zebid'in zaptindan sonra
Yemen'deki hâkimiyet sahalarini genisletmeye
çalisirlar. 952 senesinin Zilkade ( Ocak l546)
ayi ortalarinda Mustafa Nessar Pasa'nin yerine
Yemen'e tayin olunan Üveys Pasa, Zeydiyye ailesi
arasindaki ihtilaftan istifade ile Taiz'i
zapteder. Sehrin muhafazasi için adamlarindan
birini burada birakip kuvvetleriyle San'a
üzerine yürür. Bu esnada yolu üzerinde bulunan
kale, iskele ve geçitleri de ele geçirir. Bu
basarili harekât esnasinda Mutahhar'dan da
yardim görür. Böylece bölgeyi kontrolü, halki da
hâkimiyeti altina alir. Ancak yerliler bu
disiplinden sikilirlar. Bu yüzden ondan
kurtulmayi düsünürler. Pehlivan Hasan adindaki
levendin tahrikleriyle ve ulûfelerini istemek
bahanesiyle meydana gelen isyan esnasinda,
San'ay'i almaya giden Pasa, Habban vadisinde
konakladigi ve gece yatip uykuya daldigi zaman
katledilir. Bu olaydan sonra Üveys Pasa'nin
yerine tayin edilen Ferhad Pasa, Aden ve
çevresindeki isyanlari bastirip sükûneti tesis
edecektir. Bu arada Yemen'e gelen Özdemir Pasa
da l547'de San'a'yi ele geçirerek Ferhad
Pasa'nin yerine Yemen Beylerbeyi olur. Özdemir
Pasa, Yemen'de önemli isler basarmis, Üveys
Pasa'nin katillerini bulup cezalandirmistir.
l554 yilinda azledilince Istanbul'a gelen Pasa,
Pâdisah ile görüstükten sonra Habesistan'a
gönderilmistir.
Misir'a gelir
gelmez asker toplayan Özdemir Pasa, l555'te
harekete geçerek Nil nehrinden güneye dogru
ilerler. Bu hareketinde o, Said bölgesindeki
Sallal mevkiine kadar gelir. Bu arada tekrar
Istanbul'a dönerek Habes beylerbeyligi'nin
kurulmasini saglar. Bunun üzerine Resmen Habes
Beylerbeyi olan Özdemir Pasa, Misir'da toplanan
kuvvetlerle önce Sevakin'e oradan da Massava'ya
hareket eder. Burasi l557 yilinda alinmis, bunu
takiben Habes Kralligi'nin önemli limanlarindan
biri olan Arkiko da ele geçirilmistir. Bundan
sonra iç kesimlerde önemli bir merkez olan Tigre
l558'de zaptedilmistir. Debrava adli mevkii üs
yapan Özdemir Pasa, l560 yilinda burada vefat
eder. Böylece, Özdemir Pasa'nin çabalari
sonucunda bugünkü Eritre ile Habesistan'in
kuzeybati bölgesi Osmanli hâkimiyetine girmis
oluyordu.>3. Umman Denizi'nde Osmanli - Portekiz
Mücadelesi ve Pîrî Reis Hadim Süleyman Pasa'nin
Hind seferinden sonra Portekizlilerle olan
mücadele devam etmisti. Bu arada, Haci Mehmed
adinda birinin oglu olan Pîrî Reis, Kemal
Reis'in yegenidir. Denizcilige nasil basladigi
kesin ve tam olarak bilinemeyen Pîrî Reis, l547
yilinda Hind kaptanligina getirilir. Pîrî Reis,
amcasi (veya dayisi) Kemal Reis'in vefatini
muteakip bir müddet Barbaros'un yaninda
bulunduktan sonra, Ibrahim Pasa ile birlikte
Misir'a gider. Kaptanliga getirildigi sirada
yasi bir hayli ilerlemisti. Bu siralarda
Portekizliler Cidde'yi isgal etmek istedilerse
de buna muvaffak olamazlar. Bununla beraber
Aden'i ele geçirip Kizildeniz'in çikisini
kontrol altinda bulundurmak istiyorlardi. Fakat
Pîrî Reis komutasindaki Osmanli donanmasi 3
Subat l549'da Aden'i tekrar geri alacaktir.
Gerçi Portekizliler, Yemen'deki Osmanli
tahkimatindan ve Basra ile Lahsa bölgelerinin
Osmanli hâkimiyetine girmesinden de endise
ediyorlardi. Keza onlar, Basra körfezine giris
ve çikisi kontrol eden Hürmüz'ün de Osmanli
idaresine girmesinden korkuyorlardi. Bu arada
Katif'in Osmanli idaresine geçmesi,Portekizliler'i
harekete geçirir. Bunun üzerine l550'de Katif'i
sikistirip aldilarsa da Basra üzerine
tertipledikeri sefer tam bir hezimetle
sonuçlanir.
l552 senesi
Nisan'inda 24 kadirga (veya 30 kadirga ), 4
kalyon (barça) ve 850 askerden mütesekkil
donanma ile Süveys'ten hareket eden Pîrî Reis,
önce Cidde'ye ve Babu'l-mendeb'ten Aden'e,
oradan da Maskat limanina gelir. O esnada
Portekizlilerin elinde bulunan Maskat, alti
günlük bir kusatma sonucunda ele geçirilir.
Maskat'in alinmasindan sonra l9 Eylül l552'de
Hürmüz kalesi kusatilir. Bununla beraber,
Portekiz Genel Valisi'nin büyük bir donanma ile
geldigini ögrenen Pîrî Reis, muhasarayi kaldirip
Basra körfezine çekilir. Portekiz donanmasi,
Basra körfezinin agzini kapatarak onun çikmasina
engel olmaya çalisir. Pîrî Reis, elindeki
askerlerin dagilmasi üzerine emrindeki üç gemi
ile Portekiz ablukasini yarmaya çalisir. Bu
yarma hareketini basarili bir sekilde
gerçeklestiren Pîrî Reis, iki gemi ile Misir'a
ulasir. Ancak aralarinda anlasmazlik bulunan
Basra Beylerbeyi Kubad Pasa'nin, onun hakkinda
çikan söylentileri Istanbul'a bildirmesi üzerine
basarisizligi bahane edilerek Kahire'de idam
edilir. Bazi kaynaklar onun ölüm tarihini 962
(l554 - l555) yili olarak kabul ederlerse de, bu
tarihin 960 (l552 - l553) olmasi daha büyük bir
ihtimaldir. Ölümünden sonra Pîrî Reis'in pek çok
serveti çikmisti. Bütün serveti devlet hazinesi
adina alinmisti. Onun ölümünden sonra Hürmüz'den
bir hey'et, Istanbul (veya Misir)'a gelerek,
Pîrî Reis'in bura halkina eziyet edip mal ve
servetlerini müsadere ettigini, bu yüzden onun
malini almalari gerektigini ileri sürmüs ise de
hey'etin bu iddialari kabul edilmemistir.
Pîrî Reis, büyük
bir deniz komutani oldugu kadar, devrinin mühim
haritacisi ve denizci müelliflerinden biridir.
Açik fikirli ve ögrenme arzusuna sahip bir kimse
oldugundan, daha ilk dönemlerinden itibaren
gördüklerini kaydetmis, deniz haritaciligi ve
cografyasina dair eline geçen eser ve
haritalardan da istifade etmekten geri
kalmamistir. Böylece topladigi bilgilerin önemli
bir kismi ve bunlara dayanarak yazdigi eser (Kitab-i
Bahriye) ile yaptigi haritalar, ilim tarihinde
mühim bir yer isgal eder. 4. Seydi Ali Reis'in
Hind Kaptanligi Mâcerali Hindistan seyahati ve
deniz cografyasina ait eserleriyle söhret
kazanmis bir Osmanli denizcisi olan Seydi Ali
Reis, Galata'daki "Dâru sina-i Âmire" kethüdasi
olan Hüseyin'in oglu olup XVI. asrin baslarinda
dogmustur. Aslen Sinop'lu olan büyük babasi da
Fâtih Sultan Mehmed zamaninda Galata tersanesi
kethüdaligi yapmisti. Seydi Ali, bu aile
meslegini devam ettirerek küçük yasta tersane
hizmetine girmis, Rodos'un zaptindan (l522)
baslayarak, donanmanin Akdeniz'deki bütün
faaliyetlerine katildigi gibi, Barbaros
Hayreddin'in maiyetinde savaslara da istirak
etmisti.
Murad Reis'in
kaptanligindan sonra Basra'da mahsur kalan
Süveys donanmasini getirmek için kaptan olarak
tayin edilen Seydi Ali Reis, 960 (l553)'da Haleb
yolu ile Basra'ya gelir. Tecrübeli bir denizci
olan Seydi Ali Reis, burada l5 gemiden mürekkeb
donanmanin hazirlik ve ikmali ile mesgul olur.
Portekiz donanmasinin durumunu arastirdiktan
sonra 2 Temmuz l554'te Basra'dan hareket ederek
Katif (Bahreyn)'e gelir. Donanma Basra'dan
hareketinin kirkinci günü Umman sahillerinde
yirmi bes veya yirmi sekiz mevcudlu bir Portekiz
donanmasi ile karsilasir. Meydana gelen
muharebede Portekizliler bir gemilerini
kaybederler. Bunun üzerine gecenin karanligindan
istifade ile kaçan Portekiz donanmasi Hürmüz'e
çekilir.
Yoluna devam eden
Türk donanmasi, Maskat limanina yaklastigi
sirada otuz iki (veya otuz dört) gemiden
mürekkeb baska bir Portekiz filosu ile
karsilasir. Iki taraf arasinda meydana gelen
siddetli çarpismalara ragmen kesin bir sonuç
alinamaz. Iki ordu savastan sonra birbirlerinden
ayrilirlar. Bu esnada Seydi Ali Reis'in
donanmasi firtina yüzünden rotasindan çikarak
Iran ve Belücistan sahillerine dogru sürüklenir.
Firtina yüzünden sürüklenen donanma, Müslüman
bir levend gemisinin kilavuzlugunda Güvader
limanina gelir. Buranin hükümdari olan
Celâleddin b. Dinar bunlara ikramda bulunup
ihtiyaçlarini karsilar. Kendilerine çeki düzen
veren Seydi Ali Reis'in donanmasi batiya dogru
hareket etmek üzere buradan ayrilir. Bu sefer de
kuvvetli bir firtina çikarak donanmayi Hindistan
sahillerine dogru sürükler. Günlerce deniz
üzerindeki tehlikelerden sonra Diyu, Gücerat ve
Surat taraflarina gelinir. Donanmada artik harb
edecek kudret kalmamisti. Seydi Ali Reis, karaya
çikip harp gemileri ile techizatindan kalmis
olanlari ve birkaç topu Surat limaninda Gücerat
Sultani'nin valisi bulunan Receb Han'a
biraktiktan sonra arzu eden askerleri de onun
hizmetine vererek kendisi elli kadar arkadasiyla
Istanbul'a gelmek üzere karadan yola çikar. Sind,
Hind, Zabulistan, Bedahsan, Maveraünnehr, Harezm,
Horasan ve Iran'dan geçerek Anadolu üzerinden üç
senede Istanbul'a ulasir. O sirada Pâdisah'in
Edirne'de bulunmasindan dolayi oraya giderek
Kanunî'nin katina çikan Seydi Ali Reis, Kanunî
ile Rüstem Pasa'nin iltifat ve ihsanlarina
mazhar olur. Seksen akça yevmiye ile hünkâr
müteferrikasi oldugu gibi arkadaslarina da
ikramlarda bulunulur. O, bu seyahattan bahs ile
kaleme aldigi "Mir'atu'l-Memâlik "isimli eserini
Kanunî Sultan Süleyman'a takdim eder.
Bir denizci olarak
hakli bir söhret kazanmis olan Seydi Ali Reis,
telif ettigi eserlerle de bir ilim adami
oldugunu göstermistir. Nitekim, gemilerin sevk
ve idaresi, deniz cografyasi ve astronomiye dair
olan eserleri kendisine bu sahada hakli bir
söhret kazandirmislardir.
Görüldügü gibi
Seydi Ali Reis de donanmayi geri getirememis,
bir taraftan Portekizliler'le diger taraftan da
Hind Okyanusu'nun firtinalariyla mücadele etmek
zorunda kalmisti.
Seydi Ali Reis'ten
sonra Süveys kaptanligi Kurdoglu Hizir Reis'e
verilmisti. Bu siralarda Portekizliler, Hind
denizindeki adalari ele geçiriyor ve özellikle
dogudan gelecek telikelere karsi Hind
Okyanusu'ndaki adalari zapt ediyorlardi. Bu
adalardaki devletler içinde en güçlüsü Açe Islâm
Devleti olup Sumatra adasiyle Malaka
yarimadasinda hüküm sürüyordu. Açe hükümdari
Sultan Alaeddin, Portekizliler'in, buralari
almak istemeleri üzerine, o siralarda
donanmalari Hind sularina kadar gelmis olan
Osmanli Devleti'nden yardim istemek üzere 972 (
l565 )'de Istanbul'a elçi göndermisti.
Sultan Alaeddin,
Osmanli hükümdarindan top, tüfek ve askerle
kendisine yardim edilmesini diliyordu. Elçinin
gelisi, Sultan Süleyman'in Sigetvar seferine ve
ölümüne tesadüf etmisti. Elçilik heyeti iki sene
kadar Istanbul'da kalir. Osmanli Devleti, bu
Müslüman devletin müracaatini kabul edip
Süveys'teki donanma ile yardima karar verir.
Böylece yirmiden fazla gemi ile Süveys kaptani
Kurdoglu Hizir Reis bu ise memur edilir.
Istenilen malzeme ile gemi yapan ve top döken
ustalar da gemilere bindirilerek denize açilmak
üzere iken Yemen'de bir ayaklanma olur. Zeydî
Mezhebi'nin imami Mutahhar isyan ederek San'a
ile birlikte Yemen'in önemli bir bölümünü ele
geçirdiginden Kurdoglu Hizir Bey, Yemen serdari
Sinan Pasa'nin maiyetinde Yemen'deki isyani
bastirmakla görevlendirildiginden Açe seferi
geri kalmis olur. Bununla beraber Açe Devleti'ne
gönderilmesi gereken harp levazimi ve gemi insa
edip top dökebilen san'atkârlar iki gemi ile
sevkedildiler. Bunlar, Açe Islâm Devleti'nin
hizmetine girip orada yerlestiler.
Osmanlilarin, XVI
asrin ikinci yarisinda bu uzak denizlerdeki
faaliyetleri, Portekizlilerin bölgedeki
hâkimiyetlerine karsi büyük bir engel teskil
etmistir. Hatta bu faaliyetler sonucunda baharat
ticaretinde bir canlanma oldugu gibi Kizildeniz
ile limanlari, Portekiz hegemonyasindan da
kurtulmuslardi. Bu da Osmanlilarin Kizildeniz ve
Basra körfezinde önemli noktalara hâkim olmaya
basadiklari l540 tarilerinden itibaren
baslamisti. Basra ve Kizildeniz'e gelen sayisiz
kervanlar, Akdeniz ticaretini canlandirmis,
Haleb, Trablussam, Iskenderiye ile Kahire gibi
liman ve sehirler gittikçe gelisme
göstermislerdir. Portekiz baharat ticareti ise
çok gerilemis, buna karsilik Osmanli gümrük
gelirlerinde büyük artislar meydana gelmistir.
Bu esnada Sumatra'daki Açe Sultanligi'ndan bol
miktarda baharat Kizildeniz'e akmis,
Portekizlilerin buna mani olmak için l554 - l559
yillarinda Kizildeniz'de faaliyet göstermeleri
onlar açisindan önemli bir sonucun saglanmasina
yetmemistir.
KANUNî'NIN SON
DÖNEMLERI
Saltanat hususunda
kendisi ile rekabet edecek kardesleri bulunmayan
Kanunî Sultan Süleyman, hükümdarigini yarim asra
yakin bir sürede zaferlerle süslemis, ordusunun
basinda hem batiya hem de doguya seferlerde
bulunmus ve son seferinde ordusunun komutani
olarak muharebe sahasinda vefat etmistir. O,
söhretini sadece seferleri ve bunlarin sonucu
olarak kazandigi zaferleriyle degil, ayni
zamanda tedvin ettirip vaz' ettirdigi
kanunlarinin, devlet teskilâtini ve ordusunu
zamanin ihtiyaçlarina göre tanzim etmesiyle de
kazanmisti. Bu bölümde biz, onun son seferi,
vefati ve sahsiyeti hakkinda kisaca bilgi
vermeye çalisacagiz.l. Kanunî'nin Son Seferi ve
Ölümü 970 (l562) Osmanli - Avusturya
muahedesinden hemen sonra iki devlet arasindaki
hudud boylarinda yeni karisikliklar çikar.
Avusturyalilar'in Seçen'e karsi hücuma geçmeleri
üzerine Budin ve Timasvar beylerbeyleri de Samos
nehri civarindaki bazi sehirlere karsi harekete
geçerler. Bu esnada Avusturyalilar l563'te
Kostanoviç'e kadar ilerlerler. l564 'te
Imparator Ferdinand ölünce yerine oglu II.
Maximilien geçince Osmanlilar anlasmanin
yenilenip yenilenmeyecegini anlamak ve cülusu
tebrik etmek için Bali Çavus'u gönderirler. Bu
esnada Erdel'de yine karisikliklar bas gösterir.
Avusturyalilar Erdel'e asker gönderirler. Buna
karsilik Budin Beylerbeyi Yahya Pasazâde Arslan
Pasa, Erdel'e 6.000 kisilik bir yardim kuvveti
gönderir.
Harp taraftari
olmayan Semiz Ali Pasa'nin vefati üzerine 27
Haziran l565'te Sokullu Mehmed Pasa'nin vezir-i
a'zam olmasi, Avusturya'ya karsi harp ilani
fikrini kuvvetlendirir. Sokullu, Avusturya
elçisine, Tokaj ile Szerencz'in iade edilmesini
ve verginin ödenmesini, barisin yenilenmesinin
bunlara bagli oldugunu bildirir. Bütün bu
görüsmeler bir sonuç vermediginden 9 Sevval 973
( Nisan sonu l566 )'da Avusturya'ya karsi harp
ilan edilir.
SIGETVAR SEFERI
Bu sefer, artik
iyice yaslanmis bulunan Kanunî Sultan
Süleyman'in baskomutan olarak ordusunun basinda
istirak ettigi on üçüncü ve sonuncu seferidir.
Pâdisah, Sigetvar ve Egri kalelerinin fethi ile
Macaristan'daki mukavemet yuvalarini dagitmak
istiyordu. Ayrica yeni vezir Sokullu'nun
tesiriyle bu sefere bizzat çikmak ve böylece l0
yildir sefere çikmamasini tenkid edenleri de
susturmak niyetinde idi. Bu siralarda Sultan
Süleyman'in yasi yetmis üçü (73) bulmustu. Hem
yasli, hem bazi hastaliklara duçar olmus, hem de
ayaginda aileden gelen bir hastalik olan "Nikris"
vardi. Bu sebeple yürümekte zorluk çektigi için
bazi yerlerde araba, bazi yerlerde de tahtirevan
ile gidiyordu. Fakat kasabalara girilecegi
sirada dinçlik ve zindelik gösterip halk
üzerinde iyi bir tesir birakmasi için ata
biniyordu.
Hükümdar bizzat
sefere çikmadan iki ay evvel Ikinci vezir Pertev
Pasa'yi Timisvar hududunda bulunan Gyula
(Göle)'yi zaptetmek üzere gönderir. Harp planina
göre, Erdel ve Hirvatistan taraflarina taarruzla
bütün bir Tuna bölgesi zaptedilerek, Komarom
üzerine yürünecek ve Avusturyalilar Viyana'ya
dogru çekilmeye zorlanacakti.
l Mayis l566'da son
seferi için Istanbul'dan hareket eden Kanunî,
biraz önce temas edilen yürüyüs sekli ile l9
Haziran'da Belgrad'a, oradan da Zemlin (Zemin,
Zemun)'e geldigi sirada Janos Zsigmond,
kuvvetleriyle birlikte orduya katilir. Bu arada
Budin Beylerbeyi, Palota kalesi üzerine
basarisiz bir harekâtta bulunurken Avusturya
kuvvetleri de Tata ve Vesprim'i alarak büyük bir
katliam yapmislardi. Osmanli ordusu dogru
Sigetvar üzerine yürür. Kale muhasara edilerek
toplarla dövülür. Kaleyi savunan Kont Zirinyi
Miklos, bütün gücü ile müdafaada bulunur. Arka
arkaya yapilan ve bir sonuç alinamayan basarisiz
hücumlar karsisinda yasli hükümdar üzülmekte ve
"... bu kal'e benüm yüregüm yakmisdur, dilerüm
Hakk'dan ateslere yana..." diye hislerini izhar
etmekteydi. Nihayet 2l Safer 974 ( 7 Eylül l566
)'de kale alinmis, Kont Zirinyi de yakalanarak
idam edilmisti. Bu arada Vezir Pertev Pasa
komutasinda Erdel beyi'ne yardim etmek üzere
gönderilen kuvvetler de bazi kaleleri feth
etmislerdi.b) Kanunî'nin Vefati Sigetvar kalesi
hücumlari devam ederken yetmis üç yasinda
ordusunun basinda on üçüncü seferini yapmis olan
Gazi Sultan Süleyman, 6 Eylül'ü 7 Eylül'e
baglayan gece (20 Safer 974) sabaha dört saat
kala vefat eder. Sigetvar'in fethini büyük bir
sabirsizlikla bekleyen Hünkâra bu fethi görmek
nasib olmayacakti. Bununla beraber onun
vefatinin ertesi günü kale feth olunmustu.
Sokullu Mehmed Pasa, henüz düsman karsisinda
bulunulan bir zamanda ölüm haberinin
açiklanmasini tehlikeli bulmustu.
Sokullu, Pâdisa'in
ölüm haberini alir almaz, diger vezir ve
yetkilileri haberdar etmeden sadece kendi kâtibi
olan Feridun Bey'e (Münseâtu's-Selâtin müellifi)
haber vermis ve derhal Kütahya Valisi Sehzâde
Selim'e, Hasan Çavus adinda bir divan çavusu ile
mektup gönderip acele ordugâha yetismelerini
bildirmisti.
Hasan Çavus
giderken gerçekte asil meselenin ne odugunu
bilmiyordu. Sadece Haleb beylerbeyligine tayin
olunan bir pasaya müjdeci olarak gönderildigini
ve geçerken de bu mektubu Sehzâde Selim'e
vermeye memur oldugunu zannediyordu. Bu esnada
Selim, Siçanli sahrasinda yaylada bulunuyordu.
Hasan Çavus buradan geçerken vezir-i a'zamin
mektubunu sehzâdeye verip agizdan da Sigetvar
fethi haberini ile Pâdisah'in sihhat ve afiyette
oldugunu söyleyip geçecekti.
Vezir-i A'zam bir
taraftan Otag-i Humâyunda, yazisi Pâdisah'in
yazisina benzeyen Silahtar Cafer Aga'yi oturtup
onun yazisiyla degisik islerle ilgili Hatt-i
Humayûnlar gönderterek Pâdisah hayatta imis gibi
hareket ederken, diger taraftan merhum
Pâdisah'in na'sini Otag-i Humayûn'da yikatip
vefat haberine vâkif olan tabip Keysûnîzâde,
Pâdisah imami Dervis ve rikabdar Mustafa, Musa
ve Hasan Aga'lar ile tamami l2 kisiden mürekkeb
bir cemaatla namazini kildirir. Bundan sonra iç
organlarini çikartip orada gömdürmüs, cesedi de
ilaçlatir. Bu ameliyeden sonra, cesedi kokulu
bez ve musambalara sarip bir tabuta koyar. Bu
tabutu da Otag-i Humayûn'daki tahtin altina
gizler.
Sokollu Mehmed
Pasa, Sigetvar'in fethinden sonra vezirleri
Kanunî'nin vefatindan haberdar eder. Böylece
Pâdisah'in vefat haberinden belli ve muayyen bir
zümrenin haberi olur. Vezir-i A'zam, bu
tehlikeli durumun yayilmasini önlemek için elde
edilen zaferden dolayi etrafa fetihnâmeler
gönderiyor, kaleyi tamir ettirip içine asker ve
silah koydurtuyor, fetih münasebetiyle ilk gün
Otag-i Humayûn'da ikinci gün de kendi çadirinda
mevlidler okutturuyor, senlikler tertipliyor ve
Sigetvar kilisesini tamir ettirerek câmie
çevirdikten sonra Pâdisah'in Cuma namazina
çikacagini ilan ettiriyordu. Birkaç gün sonra da
nikris illetinden fazla rahatsiz olan Gâzi
Hünkâr'in namaza çikamayacagini yaydiriyordu. Bu
arada asker arasinda henüz fisilti halinde
dolasan söylentileri de bertaraf etmek için
sanki hiç bir seyden haberi yokmus gibi orduda
dellallar gezdirip Divan-i Humayûn toplantisinin
yapilacagini ilan ettirirmek suretiyle
dedikodulara son verdirir. Bu konuda da Yeniçeri
Agasi ile görüsen Vezir-i A'zam, o ve diger
üyelerle söz birligi ederek sanki gerçek divan
toplanmis gibi askere verilecek terakkilerden ve
Pâdisah'in onlara yaptigi hayir dualardan onun
agzindan söylüyormus gibi tekrarlar.
Sokollu, ordunun
Belgrad'a hareketi esnasinda da Kanunî'nin
ölümünü gizlemis, hatta arabaya ona çok benzeyen
birini bindirerek, pâdisahmis gibi saga sola
selam verdirerek askerin süpelerini gidermeye
çalismisti. Nihayet, hafizlarin arabanin
etrafinda Kur'an okumaya baslamalari üzerine
hükümdarin vefat ettigi anlasilarak feryadlar
baslamistir. Sokollu, askeri yatistirmaya
muvaffak olmustu. Ordu, Belgrad'a ulastiktan
sonra babasinin yerine Osmanli tahtina geçmis
bulunan II. Selim'in otagi önünde cenaze namazi
kilindiktan sonra tabut Istanbul'a gönderilmis
ve buradan da 28 Kasim l566'da cenaze namazi
tekrarlanmistir.2. Kanunî Sultan Süleyman'in
Sahsiyeti ve
Yaptigi Hayir
Eserleri 26 Yasinda tahta geçip 46 yil hüküm
süren Kanunî Sultan Süleyman'in bu uzun
saltanati sirasinda Osmanli Devleti, üç kitada
hâkimiyet tesis eden bir cihan devleti haline
gelmisti. Onun döneminde Osmanli ordulari Asya,
Avrupa ve Afrika kitalarinda birçok muharebeler
yapmis, kazanilan zaferlerle devlet arazisi üç
kita üzerinde büyük bir genisleme kaydetmistir.
Bizzat kendisi birçok sefere istirak ederek
ordunun yüksek komutasini üzerine aldigi gibi
devletin genisleme ve yükselmesinde de büyük bir
hisseye sahiptir. Onun döneminde kazanilan
siyasî basarilar, ekonomik ve sosyal yapiyi
belirlemis, hukuk ve adalet prensipleri ön plana
çikmistir. Ordunun intizami, teknik gücü ve
disiplini gibi bütün müesseseleriyle devlet,
çaginin en büyük devleti haline gelmistir. Hak
ve adâlete verdigi önemden dolayi halk
tarafindan sevilen Kanunî, ordusu tarafindan da
ayni nisbette sevilmekte idi. Nitekim, ordusunun
intizamina ve askerin terakkisine dair mühim ve
esasli kanunlar koymus olmasi da onun ordu
tarafindan sevilmesine sebep olmustu. Eyyûbî,
onun tebeasi olan bütün insanlar için
sergiledigi adâleti su ifadelerlerle nazmen
günümüze ulastirmaya çalismistir:
"Adâletle görür
âlemde dâdi
Cihan halkina hem
oldur muradi
Cihan halkina
adlidur sifa-bahs
Cemâli âlemde oldi
safa-bahs
Saâdet tacinun
sâhib kemâli
Adâlet mihri sen
göster cemâli
Geçelden tahta ol
sâhib saadet
Reâyâ hayli
gördiler riâyet
Deminde yokdurur
hiç kibr u kine
Meger Müslimle
kâfir birbirine
Reâyâ adlün ile
bagladi üns
Cemâlin cilve-gâh-i
gül-sen-i kuds."
Hareket ve
davranislarinda vakar sahibi olan Kanunî, uzun
boylu, uzunca boyunlu, yuvarlak yüzlü, ela
gözlü, siyah kirpikli, kaslarinin arasi biraz
açik, dogan burunlu, seyrek disli, genis omuzlu,
mevzun ve yakisikli, söz ve hareketleri ölçülü,
aheste yürüyüslü, arslan heybetli ve mert sözlü
idi. Âlim, sair ve hakimlerle bulunmaktan
hoslanir, hos sohbet, maddî ve manevî bütün iyi
hasletleri sahsinda toplamis bir pâdisah idi.
Kanunî Sultan
Süleyman, göreve getirdigi insanlarin kabiliyet
ve derecelerini iyi bilip takdir ederdi. Bundan
dolayi kendisine gelisi güzel adam tavsiye
edilemezdi. O, adam yetistirmesini de bilirdi.
Nitekim oglu Selim ve torunu III. Murad
dönemlerinde ileriyi gören devlet adamlari onun
zamaninda yetismis olanlardir.
O, vakur, azim ve
irade sahibi, yaratilis itibariyle çok
konusmadigi gibi, verecegi kararlarda da acele
etmezdi. Bir konuda karar vermek istedigi zaman
çok düsünür, gerekenlerle istisarelerde bulunur,
çikan sonuca göre verdigi karardan geri
dönmezdi. Devlet nüfuz ve haysiyetine halel
getirecek konularda müsamaha göstermezdi.
Kendisiyle görüsenlerin kapali mütalaalarindan
ne demek istediklerini anlar ve ona göre cevap
verirdi.
Sultan Süleyman'in,
fevrî bir yaratilisa sahip olmamasi, kararlarini
düsünüp tasinarak ve ekseriya vezirlerine de
danisarak vermesi, temkin ve itidali elden
birakmamasi, onun basari yolunu açan ve
kendisini büyüklüge götüren hasletlerden
sayilmaktadir. Devlet kudret ve nüfuzunu her
seyin üstünde tuttugu, devletin yüksek
menfaatlerine aykiri saydigi hareketlere
tevessül eden kimseleri, en sevdikleri bile
olsa, feda etmekten çekinmedigi bir vâkiadir.
O, son seferi olan
Sigetvar'a giderken adeta ölüm seferine
çikiyordu. Baska bir ifade ile ölecegini bile
bile bu sefere çikmistir. Bunun bütün emâre ve
delilleri bilinmekteydi. Bununla beraber atalari
gibi harp meydaninda ve ordusunun içinde otag-i
humayûnunda ölmek istemisti. Bu davranisiyla o,
son nefesine kadar devletinin selâmetini ve
yüceligini düsünmüstü. Gerçekten de o, gittigi
bu seferinde ordusu içinde iken otag-i humayûnda
vefat etmis ve bu olay, dönemin dirayetli veziri
Sadrazam Sokollu Mehmed Pasa tarafindan 48 gün
gizli tutulmustu. Bâki, Kanunî için yazdigi
"Mersiye-i Hazret-i Süleyman Han" adli terkib-i
bend seklindeki siirinde bunu su misra ile
belirtir:"Halk-i cihana kirk sekiz gün duyurmadi"
O, memleketin
birçok yerine oldugu gibi Istanbul'un imarina da
ehemmiyet verip hizmet eden bir hükümdardir.
Memleketin kültür ve maarifine hizmet eden
Süleymaniye külliyesinden baska, babasinin adina
yaptirdigi Sultan Selim Câmii ile müstemilati,
ogullari Sehzâde Mehmed ve Cihangir namina
yaptirdigi Sehzâde (Sehzâdebasi Câmii) ve
Cihangir câmileri ile tesisleri, kizi Mihrimah
Sultan nâmina yaptirdigi Edirnekapi ve Üsküdar
Câmileri, zevcesi Hürrem Sultan adina insa
ettirdigi Haseki sultan Câmii, medrese ve
Dârussifa, Istanbul'un görütüsünü çok
degistirmislerdir. Sonuç olarak o, hayir
eserlerine büyük bir önem vererek eserlerinin
birçogunu Mimar Sinan'a insa ettirdi ki,
Süleymaniye Câmii bunlarin basinda gelmektedir.
Ayrica Istanbul'a su getirtilmesi yolunda da
büyük çabalar sarf etti. Nitekim Istanbul'daki
kirk çesme denilen su yollari da Kanunî'nin
büyük ve önemli eserlerindendir. Keza 0, Büyük
Çekmece Köprüsü'nü de yaptirmistir. Onun hayir
eserleri sadece Istanbul'da degil, ülkenin pek
çok yerinde vardir. Nitekim Bagdad'da Siîlerin
uzun bir süre önce yikmis olduklari Imam A'zam
Ebû Hanife türbesini imar ve bunun yaninda bir
câmi ile bir imâret insa ettirdigi gibi , yine
Bagdad'da Kadirîye Tarikati'nin kurucusu Seyh
Abdülkadir el-Geylanî türbe ve camisini tamir
ile bunlara yeteri kadar vakiflar tahsis etmisti.
Konya'da Mevlana Celâleddin Rumî türbesi yaninda
iki minaleri bir cami ile bir semahâne, bir
imâret ve dervisler için hücreler yaptirmisti.
Kefe ve Iznik'te önceleri kilise iken, sonradan
câmie tahvil edilen mabedleri harab olmaktan
kurtarmis, Sam'da (Dimask) câmi, medrese, imâret
ve mektep yaptirmistir. Kudüs'teki Kubbetu's-sahra
denilen mukaddes mekânin duvarlarinin içini ve
disini nakisli çinilerle süslettirmistir.
Ka'beyi, daha önceki halifeler gibi tamir ve
tezyine çalisan ilk Osmanli Pâdisahidir. Bu
tezyinatin cevazi hakkinda Seyhülislâm Ebu's-Suûd
Efendi'den fetva almis ve insaatin Mekke
fukahasi ile Hanefî, Safiî, Malikî ve Hanbelî
mezheblerinin imamlari huzurunda yapilmasini
emretmistir. Bu dört mezheb için 4 medrese
yaptirip bunlara Osmanli medreseleri usûlüne
göre talebe ve muid tayin ettirmistir.
Müderrislere yevmiye olarak 50, muidlere 4,
talebeye de 2'ser akça tahsis etmistir. Bu arada
Mekke'nin en büyük ihtiyaci olan su yollari için
tahsisat ayirmistir. Kanunî Sultan Süleyman'in
Istanbul, Haremeyn ( Mekke - Medine), Bagdad ve
diger sehir ile bölgelerde yaptirdigi hayir
eserlerini tafsilatli bir sekilde veren Eyyûbî
de, bu konuya su beyit ile baslar:
"Gel imdi gûs-i
câni eyle hazir
Diyem hayrat-i sâhi
sana bir bir"
Islâm'dan alinan
ilhamla meydana getirilen Osmanli medeniyeti,
bir dis medeniyeti oldugu kadar ayni zamanda bir
iç ve ruh medeniyeti idi. Iste bu müsterek
faaliyetin verimleri, taht sehri olan Istanbul'u,
yeryüzünün efsaneler ile boy ölçüsen cenneti
hâline getirmisti. Kanunî tarafindan imar edilip
genisletilen sehir, baglar, bostanlar ve
tarlalardan gayri Galatasaray'daki Acemioglanlar
kislasi ile Venedik ve Lehistan elçilikleri
saraylarindan baska bina bulunmayan Beyoglu'na
ve Galata'ya dogru tasarak, Kasimpasa, Piyâle
Pasa, Ayaz Pasa ve Pîrîpasa mahallelerini
kazanmisti. Bununla beraber Istanbul'a bir
Müslüman Türk sehri karekterini kazandiran
baslica hususiyetler, sehri büyük - küçük dinî
ve milli merkezler etrafinda toplayan site fikri
idi. Öyle ki, câmii, mescidi, sebili, imâreti,
hani, hamami, tekkesi, türbesi, medresesi,
kütüphânesi, çesmesi, meydanlari ve çinarlari,
kestaneli, asmali, salkimli bahçeler içindeki
evleri,konaklari ve saraylari ile her semt, her
mahalle, müsterek bir kültür ve medeniyetten
sagilip akan millî ruhun tâ kendisi idi.
Hele medreseler,
yesilliklerle yazilmis siirler gibi idi. Bahçe
zevkini o kadar agirbasli, zarif ve asîl
çizgilerle halletmis bahçe mimarligi, san'at ile
tabiati birbirinin emrine vermis bir tarz ve
tanzim saheseri sayilabilirdi. Bu dönem öyle bir
dönemdi ki, toplum neyi isteyecegini tayin
edebilecek kivamli seviyeyi yakaadigi için ne
yaptigini da biliyordu. Bu sebeple yapici olan
hareketlerinde yanilmiyordu. Gözün gördügü, elin
degdigi, kulagin duyup dudagin söyledigi her sey,
millî ve dinî bir özellik tasiyordu.
Sehrin göbeginde
hesaba gelmez saraylar, câmiler, hanlar ve
hamamlar vardi. Ami kiyilarda köselerde, bir
sebili, bir mescidi, bir türbesi, hatta bir
çinari ortasina almis öyle sokaklar, mahalleler
bulunuyordu ki, bu kurulus ve istifteki vakar,
iffet, hicab ve edep motiflerinin kaynasmasindan
çikar siirli terkib, ölüm tehdidi karsisinda
dahi dogruyu söyleyen bir dudak gibi yerliye de
yabanciya da kendisinin Müslüman Türk oldugunu
söylerdi.
Böylece sehrin yükü
, asla bir semte yigilmamisti. Zevk ve san'at,
her tarafa birden dagilmisti. Bu cemiyet, çiçegi,
agaci ve hayvani âdetâ ailesinin birer ferdi
imis gibi derecelendirdigi bir muhabbetle
seviyor, onlara, hayati içinde yer ve kiymet
veriyordu. O devrin Istanbul'unda, bahçesiz bir
ev, agaçsiz bir bahçe düsünülemezdi. Bogaziçi
ormanlarini teskil eden çinarlar, meseler,
ardiçlar, erguvanlar, çitlenbikler, sehrin içine
girince ismi degisir ve koru adini alarak
saltanatina devam ederdi. An'ane, nebatin da
hayvanin da gönülü hâmisi idi. Hayatinin içinde
yeri olan bu masum yoldaslara saygisizligi,
ictimaî suçlardan daa da agir kabul ederek
kestirmece "günah" der ve zarurete ona el vuran
tahribçiye kötü gözle bakar ve umumi bir nefret
agi içine düsürerek kendinden uzaklastirirdi.
Bugün dahi baltasinin yüzünü çaputla örterek
odun kesmeye giden köylü ve kurban edecegi
hayvanin evvela gözlerini baglayan adam, o
devirlerin saygi mirasindan duygu dagarciginda
artiklar kalabilmis bahtiyarlardandir.
Emrinde ve
hizmetinde olan yaratilmislara âzamî sefkat ve
nezâketi imaninin geregi kabul eden an'ane, agaç
sevgisi ile hayvan sevgisini at basi takib eder.
Bunlara karsi saygisizlik ve lâubaliliklere
cephe almayi da yine o imanin icabi sayarlardi.
Kanunî devrinde bir Venedik'li kuyumcunun,
tuttugu kusa eziyet ettigini görenler tarafindan
sürüklenerek kadi'nin uzuruna
götürülmesi,toplumun bu konuda gösterdigi bitmez
tükenmez hassasiyetten alinmis basit bir
örnektir.
Sultan Süleyman,
Osmanli hükümdarlari içinde "Kanunî" lakabini
tasiyan tek pâdisahtir. Bilindigi gibi Osmanli
devleti'nin kurulusu ile birlikte ülkede
müdevven olsun veya olmasin "Ser'î" ve "Örfî"
kanunlar uygulanmakta idi. Ancak "Kanun-nâme"
seklinde bir codification ameliyesini ilk defa
küçük ve eksik olmasina ragmen Fâtih Sultan
Mehmed zamaninda ve esasli olarak da Sultan
Süleyman zamaninda görüyoruz. Onun, Kanunî
sifatini almasina sebep olan bu kanun-nâme,
süphesiz ki o zamana kadar yavas yavas tekevvün
eden huhukî, idarî, malî, askerî ve diger
mevzuatin islâh edilerek en mütekâmil sekline
kavusmasi bu pâdisah zamaninda olmustur. Bu
kanun-nâme üç ana bölüm ve bunlarin tali
kisimlarindan mütesekkildir. Burada, ceza
kanununu, vergi kanunlarini, bir de reâyâ ve
bazi askerî siniflarla ilgili kanunlari görmek
mümkündür. Kanun-nâmedeki maddeler, Ebu's-Suûd
Efendi'nin fetvalari ile kanuniyet kesbederek
"Sultan Süleyman Kanun-nâmeleri" adi ile
asirlarca mer'iyette kalmistir. Bu kanun-nâme,
Kanunî'yi dünya tarihinin büyük hukukçulari
arasina sokmaktadir. Gerçekten, Kanun-nâme'nin
l. bâbinin birinci faslinda, ceza hukuku
bakimindan devletin bütün tebeasinin (vatandaslarinin)
birbirlerine esit oldugu , hepsinin ayni
cürümden ayni cezayi görecegi, su ifadelerle
nakledilir:
" Cinayat
mukabelesinde olan cürmü siyaset bâbinda vaz'
oundu ki, sipahî ve raiyyet ve serif ve vazi' ve
deni ve refi' arasinda müsterektir. Söyle ki:
Her kim bu cerâimden birisi ile mücrim ola,
mukabelesinde ta'yin olunan ukubetle muâkab
ola." Kanun-nâme'nin bu maddesini degerlendiren
I. Hami Danismend, hakli olarak söyle der:
"Herhalde bu vaziyet XVIII. asrin sonlarindaki
Fransiz inkilâbindan çikan müsavat esasinin
Türkiye'ye ancak XIX. asirdaki Tanzimat-i
Hayriye'den itibaren girebilmis oldugunu iddia
edenlerin yüzlerini kizartmak lazim gelecek bir
vaziyettir. Sahsî hukuk itibariyle sinif ve
mevki farki gözetmeyen bu müsavat (esitlik)
prensibi, siyasî hukuk bakimindan da Osmanli
Imparatorlugu'nun tesekkülünden beri tatbik
edilmis en eski mahiyetindedir." Burada sunu da
belirtelim ki, gerek Kanunî, gerek kendisinden
önceki Osmanli hükümdarlari, gerekse daha
sonrakiler, adâlet konusunda son derece titiz
davranmak zorunda idiler. Zira bu konuda
titizlik göstermek, mensubu bulunduklari dinin (Islâm)
emri idi. Bu din, adâlet sahsî ceza konusunda
insanlar arasinda bir ayirim yapmaz. Insan
olarak herkesi esit ve ayni haklara sahip kabul
eder. Keza bu din, insanlarin zorla Müslüman
yapilmalarina da müsaade etmez. Gerçi gerek
Islâm'in, gerekse Osmanli'nin bu anlayisini
kavrayamayan dönemin Avrupali bazi yazar, elçi
ve seyyahari birtakim yanlis degerlendirmelerde
bulunurlar. Bununla beraber sonunda onlar da
gerçekleri söylemekten kendilerini alamazlar.
Nitekim o dönemden (l530) zamanimiza kadar gelen
bir eserde Bosna ve halki ile ilgili bazi
bilgiler verildikten sonra " Bununla birlikte
Pâdisah, Hiristiyanlarin papazlarina,
kiliselerine ve çesitli mezheplerine bagli
kalmalarina da izin vermistir"
Osmanlilarin bu
büyük pâdisahi zamaninda, nüfus ve arazi
tahrirlerine büyük bir önem verildiginden,
Kanunî de bir hükmünde, memleketin gerçek
vaziyetinin bütün teferrüatiyle bilinmesinin,
zamanla meydana çikmasi muhtemel olan bazi
yolsuzluk ve haksizliklarin ortadan
kaldirilabilecegine isaret etmistir.
Kanunî Sultan
Süleyman ilim ve kültür adamlarini himaye ettigi
gibi onlari çesitli sekillerde taltif edip
desteklerdi. Kendisi de sair olan ve Muhibbî
mahlasiyla siirleri bulunan Kanunî Sultan
Süleyman'in, matbu bir de divani vardir. Topkapi
Sarayi Müzesi Arsivinde kendi el yazisiyla
manzumelerini hâvi perakende müsveddeleri
mevcuddur. Günümüz Türkiye'sinin hemen hemen
bütün saglik kuruluslarinda bir levha seklinde
duvarlarda asili bulunan ve: "Âlem içre muteber
bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet
cihanda bir nefes sihat gibi
Saltanat dedikleri
ancak cihan gavgasidir
Olmaya baht-u
saadet dünyada vahdet gibi" misralari da ona
aittir.
O, sadece kendisi
siir söylemekle kalmamis ayni zamanda sair ve
ediplerin elinden tutup onlarin yetismelerine de
yardimci olmustur. Nitekim o, siirdeki kudretini
anladigi meshur sair Bâki'nin elinden tutup
yetismesine himmet etmistir. Nimet ve kadirsinas
olan Bâki'nin, Sultan Süleyman'in vefatina dair
kaleme aldigi mersiye edebiyatimizin
saheserlerindendir. Onun, ilim ve marifet
erbabina karsi gösterdigi itibar ve onlara olan
riayeti pek ziyade idi. Zamaninda yetistirdigi
ulema ve suâranin (sairler) eserlerini
kütüphanesinde saklardi. Onun, edebî eserlere
verdigi degeri göstermesi bakimindan Kelile ve
Dimne'nin mütercimi Alaeddin Ali Çelebi'ye olan
iltifati örnek olarak gösterilebilir. Ali
Çelebi, "Hümayun-nâme" adi ile yaptigi tercümeyi
takdim ettigi zaman, o, bu eseri bir gecede
okuyarak, mütercimini Bursa kadiligina tayin
eder. Kanunî'nin büyük bir hükümdar oldugunda
ittifak eden tarihçilerden bir kismi, onun
devrinin on büyük sadrazami oldugunu ve on
mümtaz vasifli defterdar ve nisancisi yaninda,
on tane büyük âlim ile on büyük sair bulundugunu
da bildirmektedirler.
Kanunî Sultan
Süleyman'in, toplumdaki insanlari nasil
degerlendirdigini ortaya komasi ve onlara nasil
bir kiymet atfettigini göstermesi bakimindan
nakledecegimiz su olay büyük bir deger
tasimaktadir. Buna göre bir gün o, mahremleri
ile görüsürken onlara dünyanin velinimetinin kim
oldugunu sorar. Onlarin, "Pâdisah hazretleridir"
demeleri üzerine "Hayir, velinimeti-i âlem reâyâ
yani köylüdür ki, ziraat ve hirâset (çiftçilik
ile ugrasmak) emrinde huzur ve rahati terk ile
iktisâb ettikleri (kazandiklari) nimetle bizleri
it'am ederler" demisti.
Kaynak: Osmanli
tarihi
|