|
İslam Tarihi
>>
Osmanlılar >>
2. Bayezid Dönemi
SULTAN II. BÂYEZID
(
BÂYEZID-I VELÎ )
Modon
fetihnâmesinde, "Emiru'l-Mü'minîn Sultanu'l-Guzat
ve'l-Mücahidîn Nâsiru's-Seriat ve'l-Milleti ve'd-Din
Giyâsu'l-Islâm ve Muinu'l-Müslimîn Sultan
Bâyezid diye anilan Sultan II. Bâyezid, 85l
(l447) yilinda Dimetoka'da dogdu. II. Bâyezid,
Fâtih Sultan Mehmed'in, Gülbahar Hatun'dan dogan
büyük ogludur. Yedi yasinda iken Amasya
sancakbeyligine gönderildi. Sultan II.
Bâyezid'in zamani, gerek Osmanli cografyasi,
gerekse ekonomik hayati bakimindan istikrarli ve
emniyetli bir devir idi. Gerek bu gerekse ve
daha önceki dönemlerde yenilmeye degil,
genellikle yenmeye alismis bir kütle psikolojisi
için, hududlardan sadece zafer sesleri degil,
refah ve bolluk da beraber girmekte bulunuyordu.
Osmanli
medeniyetinin ahengini meydana getiren muhtelif
unsurlarin her biri, hem federal ve müstakil
hüviyetleri içinde kendi merkezlerine bagli, hem
de müsterek ana merkezin mali ve mensubu olarak,
hatta XVII. ve XVIII. asirlarda bile hâla,
semâvî bir nükte gibi, latif, ince ve kemalli
çehresiyle dünyaya yüz göstermekte devam etmekte
idi.
Fâtih Sultan
Mehmed vefat ettigi zaman, büyügü Bâyezid,
küçügü de Cem olmak üzere iki oglu kalmisti.
Bâyezid, o dönemde merkezi Amasya olan Rum
Eyâleti, Cem de merkezi Konya olan Karaman
Eyâleti'nin valisi idiler. Daha önce de
belirtildigi gibi Fâtih'in, Mustafa adinda bir
oglu daha vardi. Fakat bu sehzâde babasinin
sagliginda vefat ettiginden, o sirada Kastamonu
Sancakbeyi bulunan Sehzâde Cem, ölen kardesinin
yerine Karaman valiligine tayin edilmisti.
Kaynaklarin,
uzun boylu, beyaz tenli, melek huylu, genis ve
açik yüzlü, elâ gözlü, siyah çatik kasli,
mutedil sakalli, yüzünde ben bulunan, genis
omuzlu ve yüksek gösterisli olarak belirttikleri
Bâyezid-i Veli, 85l (m. l447) yilinda iki bayram
(Ramazan - Kurban) arasinda dogmustu. 886
Rebiülevvel'inin 13. (12 Mayis 1481) günü 35
aslarinda iken, babasinin yerine tahta geçer.
Her ne kadar onun dogum tarihi ile ligili farkli
yillar veriliyorsa da genellikle yukarida
belirtilen tarih kabul edilmektedir.
Fâtih Sultan
Mehmed'in ani ölümü, tabiî bir hâdise gibi
karsilanmadi. Ülkede büyük bir siyasî buhranin
çikmasina sebep oldu. Fâtih vefat eder etmez,
Vezir-i Azam ve Mevlânâ'nin soyundan gelmis olan
Karamanî Mehmed Pasa, bir taraftan Keklik
Mustafa adinda bir çavusu, büyük sehzâde
Bâyezid'i davet için Amasya'ya gönderirken, öbür
taraftan da kendi adamlarindan birini Cem
Sultan'a gönderip yolu uzak bulunan Bâyezid
gelmeden önce onu Istanbul'a davet ile bir emr-i
vaki yapmak istemisti. Fakat Cem'e bu mektubu
götüren sahsi, Anadolu Beylerbeyi ve Bâyezid'in
damadi olan Sinan Pasa yakalayarak öldürür.
Vezir-i Azam'in, Konya'da bulunan Sehzâde Cem'e
gönderdigi mektup ve bu vesile ile Fâti'in
ölümünden haberdar olan yeniçeriler, ayaklanarak
Pendik önlerine demir atmis bulunan birkaç
gemiyi zapt ederek Üsküdar'a gelirler. Oradan da
Istanbul'a geçerek Yahudiler ile zengin halkin
evlerini yagmalarlar. Yeniçeriler, Fatih'in,
bulunmayacagi siralarda Istanbul'da hükümet
islerine bakmak üzere Silifke'den çagirmis
oldugu Ishak Pasa'nin kiskirtmasi ile Vezir-i
Azam Karamanî Mehmed Pasa'yi da öldürürler. Bu
feci hadiseden sonra iktidar, bütünüyle Ishak
Pasa'nin eline geçmis demekti. Zira Divan,
devletin islerini tedvir etmekle onu
görevlendirdi. Ishak Pasa da kendisine verilen
bu genis yetkiyi iyi kullanarak asayis ve
güvenligi sagladi. Yeniçeriler, Sehzâde
Bâyezid'in tarafini tuttuklari için, babasi
gelinceye kadar, o siralarda Fâtih'in yaninda ve
henüz 11 yaslarinda bulunan Bâyezid'in oglu
Korkut'u, 5 Rebiülevvel 886 (4 Mayis l48l) de
Saltanat Kaymakami ilan ederler.
Öte yandan
devlet büyüklerinden acele davet mektuplari alan
Bâyezid, maiyetinde 4.000 kisi oldugu halde
Amasya'dan yola çikip Üsküdar'a gelir. Ertesi
gün, oglu Korkut'tan saltanati resmen devr alip
l2 Mayis l48l de Osmanli tahtina çikar.
Yeni padisahi,
büyük bir tezahüratla karsilayan vüzera ve
asker, Ishak Pasa'nin vezir-i azam olmasini,
onun rakibi olup, terakkilerinin artirilmasina
muhalefet ettigi söylenen Hamzabeyoglu Kara
Mustafa Pasa'nin, azil ve nefy edilmesini ister.
Yeni padisah, ilk hamlede mesele çikarmamak
için, bu istekleri kabul eder. O, basinda siyah
bir kavuk ve ayni renkte bir elbise giymis
oldugu halde Istanbul'a girmisti. Topkapi
Sarayi'na girerken, kapi önünde saf tutup,
kendisini merasimle karsilayan Yeniçeriler,
subaylari vâsitasiyle bir arzuhal takdim ederek,
Karamanî Mehmed Pasa'nin öldürülmesi sebebiyle
vâki olan kusurlarinin affini ve cülûs bahsisi
verilmesinin kabul edilmesini taleb ederler.
Yeniçerilerin bu istekleri, yeni sultan
tarafindan kabul edilir.Bu, Osmanli tarihinde
Yeniçerilere verilen cülûs bahsisinin ikincisi
olmustu.(Ilki Fâtih Sultan Mehmed tarafindan
verilmisti.) Cülûs bahsisinin ikinci örnegi olan
bu uygulamadan sonra, her tahta çikista, cülûs
bahsisi tekrarlanmisti. Bu usûl, zamanla devlet
maliyesi için âdeta bir yikim halini alaacaktir.
Bu bahsisler, ancak üçyüz yil sonra Sultan
Birinci Abdülhamid tarafindan Rusya ile yapilan
savas sirasinda ve birdenbire kaldirilabildi.
Bâyezid'in,
tahta geçisinin ertesi günü, Fâtih Sultan
Mehmed'in cenaze merasimi icra edilmisti.Namazdan
sonra Fâtih'in naasi, kendisi tarafindan
yaptirilmis olan camiin arkasindaki türbeye
defnedilmisti. Tabutun altina önce Sultan
Bâyezid ve vezirler girmislerdi. Cenaze namazini
Seyh Ebu'l-Vefa adiyla söhret bulmus olan büyük
âlim Konyali Muslihiddin Mustafa kildirmisti.
Günümüz Istanbul'undaki Vefa semti hâla bu zatin
ismi ile anilmaktadir. Cenaze defn edildikten
sonra bey'at merasimi yapilarak Sultan Bâyezid,
resmen Osmanli tahtina oturmus olur. Bundan
sonra Ishak Pasa'ya sadaret tevcih olunur. Bu
arada yeniçerilerin bütün isteklerinin kabul
edilmesi mahzurlu görülerek daha önce Mustafa
Pasa hakkinda verilen karardan dönülür. Böylece
henüz Üsküdar'da bulunan Mustafa Pasa
getirtilerek ikinci vezir olarak ilan ve tayin
edilir.
II. BÂYEZID
DÖNEMININ BAZI IÇ OLAYLARI
II. Bâyezid,
babasi Fâtih Sultan Mehmed'in ölümünden sonra
Osmanli tahtina oturur oturmaz içerde, bir kismi
siyasî, bir kismi da dinî renge boyanmis
gerçekte dis kaynakli olan siyasî bazi isyan
hareketleri ile karsilasir. Bu olaylara temas
etmeden ve onun sahsiyet ile karekterinin
olusmasinda önemli rolü bulunan ve bir bakima
onun bu özelliklerini canli birer levha gibi
önümüze seren faaliyetleri görmeden disariya
karsi olan siyasetini anlayip takdir etmek
mümkün olmazdi. Zira onun dis dünya ile olan
münasebetlerinde, iç proplemlerin tesiri,
sanildigindan daha büyük olmustur. Bu sebeple
biz de önce iç olaylara temas etmeyi faydali
bulduk.
IÇ KARISIKLIKLAR
VE CEM OLAYI
Ikinci Bâyezid
tahta çiktigi zaman, Konya'da vali olarak
bulunan kardesi Giyaseddin Cem Çelebi'nin
muhalefeti ile karsilasir. Zira Cem, "mülk-i
mevrûs"da hakki bulundugunu iddia ediyordu. O,
bu iddiasini da bazi delillerle isbat etmeye
çalisiyordu. Gerçekten, Cem Sultan'in, saltanat
makamini elde etmek için giristigi tesebbüs,
tedkik edilmesi lazim gelen sebeplere
dayaniyordu. Daha Fâtih'in sagliginda devlet
erkani arasinda her iki sehzâdenin taraftarlari
bulundugu ve basta Karamanî Mehmed Pasa oldugu
halde, bunlardan bir kisminin, Bâyezid'den daha
meziyetli, daha cesur ve faal bir zat olan Cem'i
saltanata layik gördügü anlasilmaktadir. Karaman
eyaletinde beraber bulunduklari zamandan beri,
Cem'i takdir eden Gedik Ahmed Pasa'nin, hiç
sevmedigi Bâyezid'i padisah olarak görmek
istememesi gibi, sehzâde Mustafa'nin ölümünden
sonra, Fâtih Sultan Mehmed'in de Cem'i Bâyezid'e
tercih ettigini gösteren delillere tesadüf
edilmektedir. Nitekim Kanunnâme-i Âl-i Osman (Istanbul
l330, s. 32 )'da sehzâdelere yazilacak
hükümlerin elkabi bahsinde yalniz Cem isminin
zikredilmesi ve yazilarda ona "...vâris-i mülk-i
Süleymanî...oglum Cem edâmellahu bekahu" diye
hitab edilerek örnek gösterilmis olmasi,
herhalde bir tesadüf eseri olmasa gerekir.Gerçi
buna dayanarak Fâtih tarafindan Cem'in veliahd
ilan edildigini iddia etmek mümkün degilse de,
ibâreyi büsbütün manasiz saymak da dogru
degildir. Böyle bir ibârenin isaret olarak kabul
edilmesi herhalde daha dogru bir kanaat
olacaktir. Bütün bunlara ilaveten, Cem Sultan'in
bizzat kendisi de babasinin erine geçme hakkina
sahip olduguna kani idi. Zira kendisine göre o,
babasinin padisahligi zamaninda dogmus ve bu
yüzden Uzun Hasan seferi esnasinda babasina
vekalet etmisti. Bu da tahtin asil vârisinin
kendisi oldugunu gösteriyordu. Buna dayanarak o,
kendisinin tahta geçmesi icab ettigini
söylüyordu. Bu âmillerin tesirinde kalan Cem,
maiyyetindeki müsavirlerin, özellikle
Karamanoglu Kasim Bey'in telkinleri ile harekete
geçmeye karar verir. Gedik Nasuh Bey'i,
maiyetinde Karaman, Varsak ve Turgutlu boylarina
mensub kuvvetler oldugu halde Inegöl üzerinden
Bursa'ya gönderir. Gedik Nasuh Bey, 28 Mayis'ta,
Ikinci Bâyezid tarafindan Ayaz Pasa komutasi
altinda gönderilen iki bin yeniçeriyi maglub
etmeye muvaffak olur. Bu basarida Bursa halkinin
da büyük bir payi oldugu belirtilmektedir. Zira
halk, yeniçerilerin daha önce yaptiklarini
unutmamisti.
Kaplica
savasindan üç gün sonra ordugâha gelip,
Haziran'in basinda Bursa'ya giren Cem, saltanat
alameti olarak nâmina hutbe okutmus ve ismine
sikke bastirmistir. l8 gün kadar da hükümdarlik
eden Cem, civardaki sehir ve kasabalara
saltanatini kabul ettirip, etrafina kalabalik
sayida insan toplamak suretiyle kendisini
Anadolu hakimi saymis ve bu son durumu agabeyine
kabul ettirmek üzere ona halalari ve Çelebi
Sultan Mehmed'in kizi Selçuk Hatun ile devrin
ulemasindan Mevlânâ Ayas ve Sükrüllahoglu Ahmed
Çelebi'den meydana gelen bir elçilik heyeti
göndermisti. Ancak, Selçuk Hatun'un iki kardes
arasinda kan dökülmesine mani olmak üzere
giristigi tesebbüsler, basarisizlikla sonuçlanir.
Zira kendisine Rumeli ile yetinip Anadolu'yu
Cem'e birakmasi, böylece daha önceki
hükümdarlarin birlestirmeye çalistiklari Osmanli
Devleti'nin yeniden ikiye bölünmesi teklif
edilen Bâyezid, bunu kabul etmez. Bu durum,
Osmanlilardaki "Tek Ülke Tek Sultan" ilkesinin
ne kadar köklestigini göstermektedir.
Bâyezid'in,
teklifini redetmesi üzerine kuvvetlerini ikiye
ayirip, Gedik Nasuh Bey emrindekileri Iznik'e
gönderen Cem, kendisi de Bâyezid ile karsilasmak
üzere Yenisehir'e hareket eder. Ancak, Anadolu
Beylerbeyi Sinan Pasa'nin faaliyeti, Otranto
seferinden dönen Gedik Ahmed Pasa'nin Bâyezid
kuvvetlerine iltihaki, nihayet yakin dostu
Afsinoglu Yakub Bey'in ihaneti sonucu Cem,
Yenisehir'de yapilan savasta maglub olur.
Sehzâde Cem'in maglubiyetini hazirlayan
sebeplerin basinda, onun dostu ve lalasi bulunan
Yakub Bey'in ihanetinin geldigi anlasilmaktadir.
Gerçekten Bâyezid, Bursa üzerine yürürken Cem'in
lalasi Yakub Bey'e bir mektup yazarak,
sehzâdenin Karaman'a kaçmasini önlemesini,
kendisine iltihak etmesini, bu takdirde Anadolu
Beylerbeyligi'ni uhdesine tevcih edecegini ve
bosuna Müslüman kaninin dökülmemesini
bildirecektir.
Maglub olan
sehzâde önce Eskisehir'e, sonra da Konya'ya
çekilmek zorunda kalir. Kendisini burada da
güvende hissetmeyen Cem, annesi Çiçek Hatun ile
ailesini alip Tarsus'a gider. Onun, Konya'dan
ayrilisi esnasinda halkin göz yaslari ile
kendisini ugurlamasina bakilacak olursa,
Konya'lilarin Cem Sultan'i çok sevdiklerini
söyleyebiliriz. Öyle anlasiliyor ki, Cem, vali
olarak bulundugu bu bölgede böyle bir sevgiye
layik olacak isler yapmisti. Gerçekten o,
Larende ( Karaman )'de saray, bedesten ve çarsi
yaptirmak suretiyle imar faaliyetlerinde
bulunmus ve "zulmü ref' edip adalet"
gösterdiginden halk da yurtlarina dönmüstü.
Sehzâde Cem, daha sonra Memlûk Sultani
Kayitbay'in müsaadesini alinca Antakya yolu ile
l0 Temmuz'da Haleb'e, oradan da Sam (Dimask)'a
gider. Merasimle karsilandigi bu sehirde yedi
haftalik bir istirahati müteakip l5 Agustos'ta
Gazze yolu ile Misir'a gidip hükümdarlara mahsus
bir törenle Kahire'ye giren Cem, Kostantiniyye
Fâtihi'nin oglu olarak halk tarafindan büyük bir
tezahüratla karsilanir. Onu karsilamaya
hazirlanan Kahire sokaklari, bastanbasa
donanmisti. Memlûk Sultani Kayitbay dahi
kendisini sarayinda karsilayip kucaklar ve "Sen
oglumsun, kederlenme" diyerek onu teselli eder.
Divitdâr Sarayi, Cem'in emir ve istirahatina
verilir.
Bu istirahat
günlerinden istifade eden Cem, Mekke'ye giderek
hac farizasini ifa eder. Bilindigi kadari ile
Osmanli hanedanindan fiilen hacca giden tek
sehzâdenin Cem Sultan oldugu rivayet edilir.
Burada "fiilen" ifadesini kullandik, çünkü
hanedanin ve sultanlarin büyük bir ekseriyeti "Hacc-i
bedel" yolu ile haci ifa etmislerdir.
Bu sirada Cem'i
elinden kaçiran Sultan Bâyezid, Konya'ya kadar
gelip, oglu Abdullah'i Karaman valiligine tayin
eder. Bu arada Italya'dan (Otranto) dönen ve
Yenisehir Ovasi'nda kendisine iltihak eden Gedik
Ahmet Pasa'yi takibe yollar. Kendisi de Bursa
yolu ile Istanbul'a döner. Bursa'dan geçildigi
esnada yeniçeriler, Cem'in tarafini tuttugu için
bu sehri yagmalamak isterler. Ancak padisahin
bunlara izin vermemesi üzerine sehir
yagmalanmaktan kurtulmus olur.
Cem Sultan'in
Kahire'de bulundugu siralarda, Karamanoglu Kasim
Bey bos durmuyor, Ankara (Engürü) Beyi Trabzonlu
Mehmed Bey ile birlikte sehzâdeyi Anadolu'da
yeni bir maceraya sürüklemek üzere tesvik
ediyorlardi. Hatta rivayete göre Karamanoglu,
Larende (Karaman)'de bulunan Gedik Ahmed
Pasa'nin agzindan mektup yazmak suretiyle Cem'i
ikna etmeye çalisiyordu. Misir'da bos durmak (âtil)
suretiyle yasamayi nefsine yediremeyen ve böyle
bir hayata tahammül edemeyen Cem, Anadolu'daki
taraftarlarinin yardimi ile saltanati ele
geçirmeye muvaffak olacagi zannina kapilmisti.
Bu sebeple vatanina dönmek için Sultan
Kayitbay'dan müsaade istedigi zaman Misir
hükümdari, devletin ileri gelenlerini toplayarak
Cem'in de hazir bulundugu bir meclis akdeder.
Uzun münakasalar esnasinda, sehzâdenin
Anadolu'ya gönderilmesini dogru bulmayan Emîr
Özbek ile Cem arasinda sert tartismalar olur.
Meclis dagildiktan sonra Sultan Kayitbay,
sehzâdeye vatanina dönme müsaadesi verir. Cem,
ailesini Misir'da birakarak 27 Mart l482 Sali
günü Kahire'den hareketle, 6 Mayis günü Haleb'e
girer. Bu sehirde, yaninda züemadan ve
subasilarindan meydana gelen bir topluluk ile
Gedik Ahmed Pasa'dan kaçan Ankara Beyi,
Trabzon'lu Mehmed Bey, sehzâdenin yanina gelir.
Bunlar, Anadolu hakkinda Cem Sultan'a bilgi
verirler. Cem Sultan, Adana'da Karamanoglu Kasim
Bey ile bulusarak, ikisi arasinda muvafakat
hasil olunca, Karaman ülkesinin Kasim Bey'e
birakilacagi ve onun da ömrü oldukça Cem
Sultan'a itaat üzre bulunacagi esasina göre bir
anlasma yapilmisti.
Sultan Bâyezid,
Cem'in Anadolu'ya geçmesini, ötedenberi
süphelendigi Gedik Ahmed Pasa'ya atf ederek onu
yanina çagirmis, kendisi de Bursa taraflarina
geçerek hazirliklara baslamisti. Yapilan
mücadeleler sonucunda birlikleri dagilmis olan
Sultan Cem, daglara siginmak zorunda kalmisti.
Bu arada Sultan Bâyezid ile Cem arasinda barisi
saglamak ve Cem'i bu davadan vazgeçirmek için
haberciler gönderilmisse de bir netice
alinamamisti. Bâyezid, Cem'e ailesi ile birlikte
Kudüs'te oturmasini ve senelik vâridatini (l
milyon akça) almakta devam etmesini buna
karsilik taht ve tacdan feragatini yeminle teyid
ve ilan etmesini teklif etmisti. Feridun Bey'in
Münseâti'nda bu konuda söyle denilmektedir: "
Sen ki, akrabalarin en yakinisin. Seni baska
kapilara muhtaç edip onlardan yardim istemen
padisahlik mürüvvetine yakismaz. Sayet huzur ve
tahttan feragati seçersen, sana nakden l0 kerre
yüzbin bin ( l milyon) akça salyâne tayin ettim.
Ber vech-i takaud mutasarrif olup iki nimetin
sükrünü eda edesin". Bu teklife karsilik "Kadimî
resmdir, sehzâdeler davay-i taht eyler"diyen Cem
Sultan, Bâyezid'in bu arzusunu reddeder. Çünkü
onlar için kader, ya saltanata geçmek veya
ölmekti. Cem Sultan bu anlayisini agabeyine su
siirle bildirmisti:
"Sen, bister-i
gülde yatasun sevk ile handân
Ben, kül dösenem
külhan-i mihnette sebep ne?" diyen Cem, "mülk-i
mevrustan hisse talebinde musirr" olarak
Anadolu'da kendisine istiklâl ve bagimsizlik
üzere hakim olacagi bir yer ayrilmasini istemek
suretiyle, eski iddialarina nazaran daha
mütevazi bir saltanata riza gösteriyordu. Küçük
te olsa bir saltanat hissesi koparamayan ve
bütün muvaffakiyetsizliklerine ragmen, hala bir
köseye çekilmeyi nefsine yediremeyen Cem, güneye
çekilmek istediyse de Karamanoglu Kasim Bey,
Yildirim Bâyezid'in oglunu örnek göstererek
Rumeli'ye geçerse orada muvaffak olabilecegini
söyler. Cem, Rodos sövalyelerinin kendisine
yardim edebileceklerini düsünerek, önce reisleri
Pierre d'Aubusson (Grand Maître)'a bir elçi
gönderir. Bundan bir cevap alamayinca Frenk
Süleyman ile Dogan'i gönderdikten sonra kendisi
de Kasim Bey'in delâleti ile sahile Korycos (Kerküs)
limanina iner. Bir müddet sonra Cem, 30 kadar
adami ile Kerküs limanindan bir gemiye binerek
(l5 Temmuz l482), Anamur'a gider. Bu sirada
sövalyeler de, onun Rodos'a serbestçe girip
çikmak üzere, istedigi ruhsatn‹meyi hazirlamis
ve Don Alvaro de Zuniga komutasinda üç gemiden
meydana gelen bir filoyu, Anadolu sahiline
göndermislerdi. Cem, Süleyman Bey'in Rodos'a
iltica etmemesi tavsiyesine karsilik, Frenklerin
"ahidlerinde müstakim" (sözlerinde dogru,
ahidlerine bagli) olduklarini söyleyerek l8
Temmuz'da bir Rodos gemisine biner. Fâtih'in
oglunun Rodos'a gelisi esnasinda çok parlak bir
tören yapilir. Geçecegi yollar çiçekler ve
bayraklarla donatilir. Gemiden ati ile inmesi
için tertibat alinir. O, sokaklara dökülen
halkin arasindan, d'Aubusson ile yan yana at
üzerinde geçerek satoya girer. Cem Sultan,
gördügü bütün bu hürmet ve saygiya ragmen, artik
St. Jean sövalyelerinin menfaatine alet olarak
kullanilacak kiymetli bir esirdi. D'Aubusson,
verdigi ruhsatnâmeye önem vermiyor ve Cem'i ele
geçirdigini Papa Sixte IV ile Avrupa
hükümdarlarina bildiriyordu. Papa, açiktan açiga
memnuniyetini ilan ederken, Macar Krali Corvin
Matyas, d'Aubbusson'a her türlü yardim vaadinde
bulunarak bütün Hiristiyan devltelerinin
Osmanlilar aleyhine bir sefer açmasini
istiyordu. Zaten Sövalyelerin reisi de papaya
yazdigi mektupta, Cem'den istifade edilerek
Hiristiyan devletlerinin tamaninin birlikte
Islâmiyet aleyhine harekete geçirilebilecegini
ve Türklerin Avrupa'dan atilma zamaninin
geldigini belirtiyordu. Cem Sultan, d'Aubusson
ile konusmasinda, Osmanli saltanatinin varisi
sifati ile yardim istemis ve onlardan alinan
adalar ile diger topraklari iade edecegi vâdinde
bulunmustu.
Cem'in nerede ve
hangi memlekette muhafaza edilecegi hususunda
tereddüde düsen sövalyeler, kendi aralarinda
uzun müzakerelerden sonra nihayet onu, Fransa'ya
nakl etmeye karar verirler. Bu gelismeler
karsisinda sehzâde, ugradigi felaketin
vehametini anlamis bir kimse olarak, Bâyezid'e
yazdigi mektupta kendisinin küffâr elinde esir
oldugunu, bunun da ( ) diyen bir Müslüman için
çok büyük bir haksizlik oldugunu, binaenaleyh
kendisini "küffar elinde" birakmamasini rica
etmisti.
Gerçi Cem,
Fransa Krali XI. Louis ve kendisine taraftar
oldugu bilinen Macar Krali Matyas Corvin'in
yardimlarini temin etmek suretiyle Rumeli'ye
geçecegini ümid ediyordu. Maiyetinde 50 kisi
oldugu halde Fransa'ya dogru yola çikarilan Cem
Sultan, önce Istanköy'e, oradan da Siracuza
(Sicilya)'ya ve sonunda Mesina'ya ugrayarak
yoluna devam eder. O, l6 Ekimde Fransa'nin güney
sahilindeki Villefrache'a varir. Ancak bu
sehirde veba hastaliginin bulunmasindan dolayi
Savoie Dükaligina ait Nice'e götürülerek burada
uzun müddet alikonur.
Bâyezid, Cem'in,
Rodos'a gitmesinden son derece endiselendiginden,
Gedik Ahmed Pasa'yi sövalyelerle anlasmak üzere
oraya gönderir. Pierre d'Aubbusson, Gedik Ahmed
Pasa'nin talebi ve Papa'nin müsaadesiyle
Bâyezid'e iki elçi göndererek onunla bir anlasma
yapmisti. Anlasma geregince Bâyezid, sövalyelere
Cem'i muhafaza etmeleri sartiyla her sene
Agustos basinda 45.000 düka vermeyi kabul
ediyordu. Bununla beraber Bâyezid, Venedik'e de
müracaat etmis, Cem sövalyelerden alinarak
muhafaza edildigi takdirde onlara Mora'yi
verecegini vaad etmisti. Fakat tecrübeli ve
ihtiatkâr Venedik siyaseti, olaylarin
gelismesini beklemeyi menfaatine daha uygun
bulmustu.
Sultan Bâyezid,
memleket dahilinde de Cem taraftarligini ortadan
kaldirmaya azm etmisti. Kardesine olan sevgi ve
bagliligini bildigi Gedik Ahmet Pasa'yi siyaset
(öldürme) ettikten sonra, Iskender Pasa'ya
gönderdigi mahrem emirde, Cem'in oglu olan Oguz
Han'i öldürmesini emretmisti..
Osmanli
Devleti'ne karsi bir tehdid vâsitasi olarak
kullanilan Cem Sultan, hemen hemen bütün Avrupa
devletlerinin ele geçirmek istedikleri bir
rehine idi. Papa Innocent VIII, Napoli Krali
Ferrand, Macar Krali Corvin Matyas onu
d'Aubusson'dan isterlerken, sövalyelerin reisi
Bâyezid'den aldigi paradan baska, Cem'in
agzindan sahte mektuplar yazdirarak, annesinden
de para çekmenin yolunu bulmus ve Rodos'un
emniyeti bakimindan sehzâdeyi elde tutmayi
faydali ve vazgeçilmez bir firsat olarak
görmüstü. Sayet Bâyezid, Rodos'a karsi tesebbüse
geçecek olursa, basta Papa olmak üzere diger
Hiristiyan devletlere müracaat edecek, Cem'i
bahane ederek onlari, Osmanlilarin aleyhine
tesvik edip hucum etmelerini teklif edecekti. Bu
arada Bâyezid, Cem'in, Misir'daki annesi ve
zevcesi ile mektuplasmasindan süphelenerek,
Kayitbay'dan, Cem'in ailesini ister. Fakat red
cevabini alir. Bunun üzerine, esasen çesitli
sebeplerden dolayi ihtilaf halinde bulundugu
Misir Devleti'ne savas açar.
Bu arada
Venedik, bir taraftan Papa'ya Cem'i
sövalyelerden almasini tavsiye ederken, bir
taraftan da, Avrupa'da meydana gelen hadiseleri
günü gününe Bâyezid'e bildiriyordu. Bir müddet
sonra bizzat VIII. Charles de bu meseleye
karistigindan, Paris büyük bir siyasî faaliyete
sahne olur. Bu diplomatik pazarliklar esnasinda,
Macar elçisinin Cem'i elde etmek üzere tesebbüse
geçtigi bir sirada, Venedik elçisi bu tesebbüsü
sonuçsuz birakmak maksadiyle Floransa'yi da ise
karistirir. Cem'e gelince o, muhafizlarini
aldatmak için her çareye bas vuruyordu. Nitekim,
Sofu Hüseyin Bey'e Frenk kiyafeti giydirmek
(kâfir kisvetine koyup) suretiyle onu Anne de
Beaujeu'nun aleyhtari olmasindan dolayi satosu
muhaliflerin toplanma yerine dönen Duc de
Bourbon'un nezdine gönderdigi gibi, Bourg - Neuf
satosunda kalan Celal Bey'in dönüsünde de onunla
birlikte firar hazirligina baslar. Ancak
sövalyeler bunu sezerek, Cem'i adi geçen satoda
yeniden insa etmis olduklari Tour de Zizim (Cem
Kulesi) denilen, yedi katli bir kuleye nakl
ederler.Bu arada, bizzat Cem'in adamlarindan
Ayas, Celal, Sinan ve Sofu Sadi Bey'lerin, sabah
gezintisi esnasinda muhafizlarini öldürüp, onu
kaçirmak tesebbüsleri de basarisizlikla
sonuçlanir. Bunun üzerine Cem, siki bir sekilde
göz hapsine alinir.
Bütün bu
gelismelerden sonra Papa'nin, Cem'i Macarlara
birakmasindan endise eden VIII. Charles, verilen
talimat üzerine, Cem'in Italya'ya gitmesine razi
olur. Sövalyeler de bunu kabul ettiklerinden bu
hususta 5 Ekim l488'de bir anlasma yapilir. Bu
anlasma geregince ll Ekim l488'de Bourg -
Neuf'ten hareket edip Toulon'a varan Cem,
Bâyezid'in, Fransa Krali nezdine gönderdigi
elçinin vaadleri üzerine durdurulmak istenir.
Zira tam selahiyetle Fransa'ya gelen Osmanli
elçisi, Cem Fransa'da kaldigi takdirde, Kamame
Kilisesinin Hiristiyanlara birakilacagini,
ayrica mukaddes esyalarin krala gönderilecegini
bildirmisti. Kralin durdurma emrine ragmen,
acele ile Toulon'dan gemiye bindirilen Cem,
adeta Fransa'dan kaçirilir. Bu suretle l3
Mart'ta sahili takib ederek önce Ostinya'ya,
Tiber nehri yolu ile de Roma'ya ulasan Cem,
Vatikan'da kendisine tahsis edilen yere gelir.
l4 Mart'ta VIII. Innocent tarafindan resmen
kabul edilir. Papa ile görüsmelerinde Avrupa'ya
hangi maksatla geldigini anlatarak artik Misir'a
gidip ailesine kavusmaktan baska bir düsünce ve
arzusunun kalmadigini açiklar. Bu konuda onun
yardim ve araciligini ister. Ancak, Cem'in
teessürüne istirak edip onunla birlikte göz yasi
döken Papa, gerçekte onu alet ederek, Osmanli
üzerine bir Haçli seferi açmak emelinde
oldugundan, kendisine Macaristan'a gitme
tavsiyesinde bulunur. Onun bu teklifine karsi
Cem, böyle bir hareketin bütün Islâm âleminde
büyük bir nefretle karsilasacagini belirterek
cevap vermis olur.
Görüldügü gibi,
sehzâdenin bir bakima esâret hayati
diyebilecegimiz Bati'daki serüveni, gerçek bir
felâketzedenin hayatidir. Vatandan uzak kalmis
ve onun hasretiyle yanip tutusan Cem, çektigi
elemleri siirlerinde dile getirir. Bulundugu
çevrede, sahsiyeti ile ilgili olarak büyük
menfaat temini ve siyasî spekülasyonlar icra
ediliyordu. Böyle kiymetli bir esire sahip
olmakla politik kozlar elde edilecegine
inaniliyordu. Sehzâdeye sahip olmak için
hükümdarlar birbirleri ile yarisiyor ve bunun
için çesitli tesebbüslerde bulunuyorlardi.
Bahtsiz sehzâde, Rodos Sövalyelerinin
dolandiricilik aleti haline gelmis bulunuyordu.
Nihayet, yedi sene kadar devam edecek bir esâret
döneminden sonra Papalik makaminin sikistirmasi
sonucunda, sövalyeler tarafindan Katolik
dünyasinin reisine satilir. Daha önce de
görüldügü gibi bu müddet zarfinda kuleden kuleye
ve kaleden kaleye nakl edilerek, sehir sehir
dolastirildi. Buralarda "devlet bana yar olmadi
ah" misralari ile elem ve izdirabini dile
getirdigi gibi, hac farizasini ifa edip dinî
vecibelerini yerine getirdigi için de
"Olsan sehinsah-i
Rum, olmazdi hac nasibin
Bin sükür oldu
rûzi bu devlet-i muazzam"
misralariyla da
kendini teselli ediyordu. Cenab u Allah'a ve
Resûlüne olan iman ve muhabbeti o kadar büyük
idi ki:
"Ka'betullah'a
varup bir kez tavaf eyledigin
Bin Karaman,bin
Acem, bin memleket-i Osman'dur"
misralari ile de
bunu dile getiriyordu. Böylece o, Islâm'a olan
bagliligi ile kendisini teselli ediyordu.
Islâm'a olan
bagliligi ile taninan Sultan Cem, Papaya satilip
Italya'ya getirildikten sonra Vatikan'a
yerlestirilir. Tesrifat memurunun bütün
israrlarina ragmen Papanin huzurunda diz çöküp
ondan bagislama dilememisti. Hatta o: "Onlar,
Papa'dan magfiret umarlarmis, ben magfireti
Allah u Taâla'dan umarim. Bu hususta Papa'ya
ihtiyacim yok. Ölümüme razi olurum, dinime zarar
olacak is islemezem" diyerek basindaki Osmanli
sarigini da çikarmadan Papa ile konusur. Içinde
bulundugu durumu, vakarli bir sekilde Papa'ya
anlatarak Misir'da bulunan ailesinin yanina
gitmek istedigini ve bu konuda kendisine
yardimci olmasini istemisti. Papa ise, tahti ele
geçirebilmesi için, Rumeli sinirinda bulunmasi
gerektigini, Macar Krali'nin kendisini orada
bekledigini ve Hiristiyan fakirlere sadaka
vermesinden dolayi da Hiristiyanliga olan
sevgisini anladigini, sayet Hiristiyan olursa,
büyük bir Haçli ordusu toplayarak emrine
verebilecegini söylemisti. Cem Sultan böyle bir
teklif karsisinda hüngür hüngür aglayarak " öyle
günlere kaldik ki bizi dine davet ediyorsunuz.
Ben sizden Misir yolunu istedim, siz bana bâtil
yol mu gösterirsiz. Itikadimca Muhammed dini hak
iken siz hiç dininizden dönüp Muhammed dinine
girebilirmisiz? Herkese kendi dininden baskasi
bâtildidir." diye bu teklifi siddetle
reddederek" Ben dinimi, kardinallik ve papalik
degil, Osmanli Sultanligi degil, bütün bir dünya
padisahligina degismem. Böyle sözler bize ezadir"
cevabini vermisti. Bundan sonra o, sözlerine
söyle devam eder: " Eger bu sû-i zan, bizim
Nasara (Hiristiyan) fukarasina merhametimizden
vaki olduysa, bizim dinimizde sadakat-i fukara
vardir. Gerek Müslüman, gerek kâfir olsun" der.
Bütün bu sözler, talihsiz Cem Sultan'in Islâm'a
ne kadar bagli oldugunu göstermektedir.
Cem, üç sene
kadar Papa'nin yaninda kaldi.Bu arada Fransa
Krali VIII. Charles, l494 senesi Eylül ayinda
büyük bir ordu ile Italya'ya yürüyüp Napoli
Kralligi'ni elde etme ve yanina Cem Sultan'i
aldiktan sonra Kudüs'e dogru bir Haçli seferi
yapma arzusunda idi. Cem'in, kralin eline
geçegini anlayan Papa, tesiri zamanla görülecek
sekilde onu zehirledikten sonra Napoli'ye
gönderir. Sehzâde, kendisinin bütün varligi ile
inandigi Islâmiyet aleyhinde kullanildigi
ihtimali ile titreyerek böyle bir durumda Islâm
ve Müslümanlara zarar vermemek için Allah'in,
onu "Dergah-i izzetine almasi için" dua
ediyordu. Etrafindaki adamlarina da son
vasiyetini yaparak "Benim mevtim haberini
intisar ediniz (yayiniz) ki, kâfirlerin
Müslümanlar üzerindeki oyunlari dursun. Bundan
sonra karindasim Hüdâvendigâr Sultan Bâyezid
Hazretlerine varasiz. Diyesiz ki beni
reddetmesin. Ne vechle olursa olsun benim
tabutumu kâfir memleketinde komasin. Islâm
memleketine çikarsin ve cemi-i borçlarimi eda
eylesin. Ve benim anami ve kizimi vesair
taallukatimi ve üstümde hizmette sabikasi olan
(bana hizmeti geçen) hüddamimi unutmayip hallü
haline göre riayet eylesin" dedi. Nihayet l3
senelik aci ve elemlerle dolu bir esâret
hayatindan sonra 36 yasinda iken 25 Subat l495
(25 Cemaziyelevvel 900) Çarsamba günü sabaha
karsi vefat eder.
Sultan Bâyezid,
Cem'in vefatini duyunca bütün memlekette üç gün
yas ilan ettirdigi gibi onun irâdesiyle de bütün
câmilerde giyabî cenaze namazi kildirilmisti.
Cem Sultan'in cenazesi, daha sonra Sultan
Bâyezid tarafindan memlekete getirtilerek,
Bursa'da, Fâtih Sultan Mehmed'in oglu ve Cem'in
agabeyi olan Sultan Mustafa'nin türbesine
defnedilir. Sultan Bâyezid, kardesi için yüzbin
akça sadaka dagitmis, onun anne ve kizlarina her
türlü riayeti göstermisti. Bâyezid, onun
hizmetinde bulunanlari da takdir ve iltifatlarla
karsilayarak onlari çesitli memuriyetlere tayin
eder. Böylece o, an'ane geregince hareket ediyor
ve kardesi ile aralarindaki çekismenin, memleket
adina siyasî sebeplerle oldugunu anlatmaya
çalisiyordu.
Türkçe ve Farsça
siirleri bulunan Sultan Cem, iyi yetismisti.
Saltanat hirsi yüzünden hem kendisini felakete
sürüklemis, hem de sövalyeler ile Papa'nin
elinde Osmanli Devleti aleyhine bir alet olarak
kullanilmisti. O, uzun süre, gerek devletine,
gerekse hânedanina karsi, Hiristiyanlarin elinde
bir alet oldugunun farkina varamamisti.
BÂYEZID
DÖNEMININ BAZI ÖZELLIKLERI
Cem Sultan olayi
ve bu olay yüzünden Avrupa'da Istanbul'u geri
alma yolunda dogan umutlar, Bâyezid'i çok
dikkatli ve barisçi bir siyaset takip etmeye
zorladi. Her ne kadar bazi müelliflerce
Bâyezid'in bu tutumu, Cem Sultan korkusuna haml
edilirse de, gerçekte is sadece bir taht kavgasi
degil, bir devlet meselesiydi. Nitekim, devletin
durgun ve hareketsiz bir çagi olarak
nitelendirilen Bâyezid devrinin siyasî ve askerî
olaylarina baktigimiz zaman, (özelikle Cem
Sultan'in vefatindan sonra ) insani sasirtacak
bir faaliyetin ortaya çiktigi görülür. Zira
Bâyezid, gerektigi zaman faal bir rol alarak
savastan da çekinmiyordu. Böylece Osmanli
topraklarina yeni yerler katmak suretiyle
fetihlerde bile bulunmustu.
Dönemin
olaylarina baktigimiz zaman bu olaylarin sebep
olduklari degisik karekterdeki çizgilerle
karsilasiriz. Nitekim Batida Fransa Krali VIII.
Charles'in, Cem Sultan'i bir koz gibi kullanarak
Osmanli Devleti'ni parçalayip dagitmak, bu
suretle de Bizans'i yeniden kurdurup ihya etme
hülyasi ile Kudüs'ü Müslümanlarin elinden alma
emeline dayanan gayreti; Doguda ise, Iran
Sahi'nin Sîîligi bir ileri karakol olarak
vazifelendirip Osmanli ülkesini istila
tasavvuru; Güneyde Memlûk Devleti ile
Dülkadirogullarinin Osmanlilar aleyhindeki
müsterek faaliyetleri; Içte ise Sah -Kulu isyani
gibi genis ölçüde yari siyasî, yari ictimaî
hurûc olarak göze çarpar.
Bütün bu
hareketlerin seyir ve neticesi üstünde duruldugu
zaman, Bâyezid devrine menfi bir not verilemez.
Zira bu dönemde Osmanli cografyasi Draç, Hersek,
Karadag, Kili, Akkirman, Inebahti, Mora, Modon
gibi sehir ve kaleleri kazanmis, Macarlara karsi
Belgrad seferi açilmis, Osmanli Türk akincilari,
Transilvanya, Karinyola, Karintiya ve Polonya'ya
akinlarda bulunmuslardir. Bu arada Midilli'ye
hücum eden kuvvetli bir Fransiz donanmasinin
hücumu püskürtülerek, Venedik ve Fransiz
sövalyeleri bozguna ugratilmislardir. Burak
Reis'in sehâdetiyle sonuçlanan Osmanli Venedik
deniz muharebesi, Endülüs'te son Müslüman
Devleti olan Girnata Sultanligi'nin Bâyezid'e
müracaati ve Kemal Reis'in komutasinda giden
Osmanli donanmasinin Ispanya sahillerinden
Müslümanlari alip Afrika kitasina geçirmesi de
Türk denizcilik tarihinde parlak bir sayfa
açmisti.
Kaynaklarin
verdigi bilgiye göre, Osmanli Rus
münasebetlerinin baslangiç tarihi de Ikinci
Bâyezid dönemine rastlamaktadir. Devletin nüfuz
ve itibari öyle bir mertebeye ulasmistir ki,
Kirim Hani Mengli Giray'in tavassutu ile Moskova
Prensligi'nin gönderdigi elçi, protokoldan
anlmayan, yol yordam bilmez bir adam oldugu için
geri gönderilmis, bir müddet sonra gelen ikinci
elçi ise, Rus tacirlerine ticaret müsaadesi
almisti. Hammer ( IV, 34 ) 'de bu konuya temas
edilir. Ona göre Kirim Hani Mengli Giray
araciligi ile yapilan görüsmelerden sonra Çar
III. Ivan, 3l Agustos l492'de Bâyezid'e bir
mektup yazarak Azak ve Kefe pasalarinin, Rus
tüccarlarina zorluk çikarmalarindan yakinmistir.
Ticaret serbestilgi saglamak amaciyla l495'te
bir Rus elçisi daha Istanbul'a gelmis, bunu da
l499'da yeni bir elçilik heyeti takip etmisti.
SAH - KULU
ISYANI
Sultan Ikinci
Bâyezid döneminin önemli ve devleti sarsan
olaylarindan biri de Teke Sancagi'nda patlak
verip Kütahya'ya kadar yayilan Sah- Kulu
vak'asidir. Bu olay, siyasî oldugu kadar, iç
inzibat ve asayisi ilgilendiren tipik bir
eskiyalik hareketidir. Sâmiha Ayverdi, bu ve
benzer sakavet (eskiyalik) örneklerini
degerlendirdigi ifadesinde güzel ve yerinde
noktalara parmak basarak söyle der:
"Selçuklular
devrinin Babaî isyani, Çelebi Mehmed devrinin
Seyh Bedreddin isyani, nihayet Sah Kulu vak'asi,
hatta daha ilerde patlayacak olan Celalî
hareketleri, Sia menseli muayyen bir mikrobun,
huruc için ictimaî aksakliklardan faydalanma
zemini bulmasi kadar, diger bir yüzüyle de âdi
sekavet hareketi olarak görülebilir.
Babaî isyanlari,
Selçuklularin ictimaî buhran ve siyasî tazyikler
ortasinda kalan halkin, bir ölüm kalim kaygisina
düstügü devirlere rastlamis, Seyh Bedreddin'in
hurucu da yine mes'um Timur macerasinin, devlet
ve cemiyet mekanizmasini alt üst ettigi devrin
mahsûlü olmustu.
Dikkat edilecek
olursa, bu bas kaldirma vak'alari, Sünnîler
arasinda degil, daima Siî - Bâtinî topluluklar
içinde inkisaf zemini bulmustur. Bu Sia menseli
ve görünüste bir mezhep ve akide mücadelesi
damgasini tasiyan hurûclarin asil gayesi, komsu
Iran'dan gelen siyasî tertiplerle, topluluklarin
arasina ayirici ve yikici bozgunlar sokmakti.
Dikkat edilecek olursa bir Mehdîlik motifi
etrafinda hareketlenen bu isyanlar, derhal renk
degistirerek, bir iktidar davasina çevrilmis,
tenkil kuvvetlerine galebe çalan bu sakilerden
bir kisminin, namlarina hutbe okuttuklari,
dirlik ve mesned dagittiklari dahi görülmüstür."
Anadolu'da
meydana gelen düzensizlik, Sah Ismail
taraftarlarinin serbestçe teskilât kurmalarina
ve propaganda yapmalarina imkân vermisti. Sah -
Kulu ( Osmanli tabiri ile Seytan-Kulu), adi ile
anilan Kizilbas Seyhi, Hasan Halife'nin ogludur.
Babasi desturunu , Sah Ismail'in babasi Seyh
Haydar'dan almisti. Uzun yillar hizmetinde
bulunmus, daha sonra Antalya civarinda Yalinlu
köy yakininda bir magaraya yerleserek gizli ve
sirlarla dolu bir hayat yasamaya baslamisti.
"Hasan Halife
ölünce, onun postuna oglu Sah - Kulu geçti.
Toroslar bölgesi, öteden beri Iran ve
Horasan'dan gelen göçmenlerin yasadigi belli
basli yerlerdendi. Bu göçmenler, yasayislarina
uygun tarikatlara mensubtular. Aralarinda Alevî,
Tahtaci ve Kizilbaslar çoktu. Hasan Halife ve
oglu Sah - Kulu, bunlari kisa zamanda saflari
arasina aldilar. Hükümetten memnun olmayan
köylüler, asiretler ve çiftlikleri ellerinden
alinan timar erleri ile sipailer, Sah - Kulu ve
babasindan destur alarak Kizilbas'ligin en sadik
bendesi oldular. Bilhassa Sehzâde Korkud'un
Misir'a gidisinden faydalanan Sah - Kulu,
faaliyetlerini artirdi.
Taraftarlari,
Sah - Kulu'nun, Allah, Peygamber ve Mehdi
oldugunu iddia ediyorlar, memleketin, düstügü
felaketten ancak onun sayesinde kurtulacagini
ileri sürüyorlardi. Sah - Kulu, zaman zaman
Kapulu Kaya'da Döseme Derbendi'nde toplanti ve
âyinler yapiyor, Anadolu'yu Iran'la birlestirmek
için bütün gayretini sarfediyordu. Garip hayati
ve labirente benzeyen meskeni, onu, halk
arasinda tanrilastirmis idi. Sah - Kulu isyani,
sanildigi kadar basit ve gelisigüzel
tertiplenmis bir hareket degildir. Sah - Kulu,
isyanindan önce ve sonra, devlet dahilindeki
bütün taraftarlarina mektuplar yazmis ve
casuslar göndermisti. Bu mektuplarda,
hazirlanmalarini emretmisti. Bu suretle Sah -
Kulu hareketi planli tertiplenmis, Anadolu'yu
Kizilbas yapmak için esasli surette
hazirlanmistir.
Siî - Bâtinî
karekterli bir hareket olan Sah Ismail'in
faaliyetleri, Osmanli Devleti için büyük bir
tehlikeye isaret ediyordu. Devletin varligina
kast eden Sah Ismail'in faaliyetleri, daha
önceki iki faaliyetle benzer özellikleri
tasimasindan dolayi Uzunçarsili tarafindan su
ifadelerle degerlendirilir: " Osmanli
Devleti'nin Anadolu'da genislemesi, kendisini
muhtelif tarihlerde üç büyük tehlike ile
karsilastirmisti: l.Timur, 2. Uzun Hasan ve 3.
Sah Ismail. Belli bir mezhebin inanç sistemi
(akidesi) üzerine kurulan Safevî Devleti'nin
kurucusu Sah Ismail tehlikesi, sinsi bir sekilde
ülkeye sokularak gelmekte idi. Gerçekten Sah
Ismail, Iran, Azerbaycan ve Irak'i aldiktan
sonra bir hayli cüretlenmis görünmektedir. Bu
dönemde Osmanli ülkesinde ona bagli epey
taraftari vardi. Sah Ismail, meydana getirdigi
askerlerine kirmizi çuhadan taclar
giydirdiginden dolayi taraftarlarina "Surhser"
yani "Kizilbas" denilmis ve bu isim genellik
kazanmistir. Sah Ismail, Anadolu'daki Alevîleri
iyiden iyiye kendine baglamak için buraya
(Anadolu'ya) kendi adamlarini gönderip
propaganda yaptiriyor ve el altindan Osmanlilar
aleyhine genis bir isyan hazirliyordu. Bu gizli
faaliyet, Anadolu'da Osmanli idaresindeki
Kizilbaslari, alttan alta ayaklanmaya
hazirliyordu. Bunun için Anadolu'ya, halife ismi
verilen bir takim alevîler gönderiliyordu.
Bâyezid'in, Arnavutluk Seferi'nden dönüsü
esnasinda Isik adinda bir Kizilbasin, kendisine
suikast yapmak üzere iken öldürülmesi, Sah
Ismail taraftarligi faaliyetinin ne kadar
genisledigini gösterir. Bâyezid, bunlarin
Anadolu'daki faaliyetlerine son vermek için,
Iran'a gitmelerine müsaade etmedigi gibi
yakaladiklarini da Rumeli'ye sürmüstü. Sah
Ismail'in, ülkedeki tahriklerini ve takip ettigi
siyaset ile maksadini iyi anlayan Trabzon Valisi
Sehzâde Selim, ona ilk silleyi vurmustu.
Anadolu'dan, kendisi ile görüsmek için gelen
ziyaretçilerin men edilmesi, Sah Ismail'i hem
taraftarlari ile görüsmekten, hem de "nezir"
denilen önemli bir gelir kaynagindan mahrum
etmisti. Sah Ismail, bu yasagin kaldirilmasi
için Osmanli hükümdari nezdinde tesebbüste
bulunduysa da bu arzusu kabul edilmedi.
Hem yerli hem de
yabanci kaynaklara dayanarak Tekeogullari ve
Sah-Kulu baba Tekeli Isyani haklarinda makaleler
yazan Sehabeddin Tekindag, bu konuda daha
detayli bilgi vermektedir. Onun, bu
makalelerinde Osmanli Devleti'ne karsi olan
isyani açiklayan ve ortaya koyan bölümlerini
kisaca vermek istiyoruz. Böylece, Sultan Bâyezid
döneminin, görünüste dinî karekterli olan bu
isyani hakkinda bilgi saibi olmaya çalisacagiz.
"Sah Ismail'in,
Akkoyunlulari bertaraf edip Safevî Devleti'nin
temellerini atmasindan sonra, daha önce oldugu
gibi bu sefer de On iki Imam'a mütemayil
taraftarlar, kisim kisim Iran'a göç etmekle yeni
kurulan Siî Devletin kudretini artirmaya
baslamislardi. Bilhassa on iki dilimli kizil taç
veya külah (= Tâc-i Hayderî ) in kabulünden
sonra Kirsehir, Tokat, Amasya, Yozgat ve Çorum
çevresinde Safevî (Siî)lere taraftar olanlar,
Hataî mahlasiyla siirler yazan Sah Ismail'e
büyük bir baglilik göstererek onu bir kurtarici
olarak kabul etmislerdir. Nitekim Egriboz'lu
Yeminî gibi sairler, Safevîleri müdafaa
ettikleri gibi, Sah Ismail, sonra da Sah Tahmasb
ile siki münasebetleri bilinen Hoy'lu Pir Sultan
Abdal, Osmanli Türklerine karsi mezhebinin
zaferini ve sahinin galebesini temenni eden
nefesler kaleme almistir. Bu nefeslerde
Sünnîlere karsi büyük bir kin göze çarpmaktadir:
Lânet olsun sana
Ey Yezid Pelid
Kizilbas mi
dersin söyle bakalim
Biz ol asiklariz
ezel gününden
Rafizî mi dersin
söyle bakalim.
Ey Yezid,
geçersen Sahin eline
Zülfikarin çalar
senin beline
Edeple girdik
biz kirklar yoluna
Kizilbas mi
dersin söyle bakalim.
Yuf etti erenler
e münkir size
Iftira ettiniz
sizler de bize
Muhammed sizleri
tas ile eze
Rafizî mi dersin
söyle bakalim
Pir Sultan'im
eder lânet Yezid'e
Müfteri yalanci
Yezidler sizi
Iste Er meydani
çik meydan yüze
Rafizî mi dersin
söyle bakalim.
Sah Ismail'e
gösterilen bu baglilik, Osmanli Devleti
tarafindan daima dikkatle takip edilmis ve
Iran'dan gelen Kizilbaslar ile onlara yardim
eden Anadolu'daki taraftarlari
cezalandirilmistir.
Bu arada Sah
Ismail, bazi diplomatik tesebbüslerle
taraftarlarinin takipten kurtulup rahatça Iran'a
gelmelerini saglamak istemis ve bu maksatla II.
Bâyezid'e müracaat etmisti. Iste bu Teke -eli
(sonradan: Tekeli) sipahîleri, l500 de, Bâyezid
II. devrinde Sah Ismail'in müridleri olarak
Erdebil'i ziyarete gitmislerdir ki, bunlarin
gidip dönmediklerini, bu yüzden sipahî sinifinin
günden güne azalmakta oldugunu gören Bâyezid,
bir tedbir olmak üzere Iran'a gideceklere geri
dönmek sartiyle izin verilebilecegini açiklamis
ve bundan sonra Sûfî (Sah Ismail) nâmina
kimsenin hududdan geçirilmemesi için siddetli
emirler vermistir.
Yine bu Tekeli
sipahîleri, l5l0'da bazi fena niyetli kimseler
yüzünden timarlarinin (dirlik) ellerinden alinip,
layik olmayanlara devredilmesi sebebiyle eski
imtiyazlarini kaybetmeleri yüzünden, devlete
isyan ile Sah Ismail'e meyl etmislerdir. Bu
yüzden, Sah Ismail'in halifesi Karabiyik oglu
Sah -Kulu Baba Tekeli (Osmanli tarihlerinde
Seytan-Kulu) ile birlesmisler ve çikan isyanin
büyük bir sür'atle genisleyip bütün Anadolu'yu
tehdid etmesinde de mühim bir rol oynamislardir.
Sah - Kulu Baba Tekeli, II. Bâyezid'in yasliligi,
yumusakligi ve sehzâdeler arasindaki
anlasmazliklari firsat bilerek artik harekete
geçme zamaninin geldigine karar verir. Bu
sebeple o, devletin her tarafina dagalmis olan
taraftarlarini çogaltmak için babasinin
ölümünden sonra memleketin hâli (bos ) olup
firsatin kendisinde oldugunu ileri sürerek
bilhassa maiyetindeki sipahilerden Çakir-oglanlari,
Kizil-oglu, Göle-oglu, Dede-Alisi ve Hizir,
Kapulu-Kaya'daki Döseme Derbendi'nde devlet
aleyhine gizli toplantilar tertip etmis ve
müridlerinden Safer'i Siroz'a, Imam oglu'nu
Selanik'e, Taceddin'i Zagra yenicesi'ne ve Pir
Ahmed'i Filibe'ye göndermek suretiyle genis bir
propaganda faaliyetine girisir. Bu arada,
Sah-Kulu'nun Döseme Derbendi'nde yaptigi
ayinleri ve giristigi propaganda faaliyetlerini
dikkatle takip eden Antalya Kadisi, sehrin
Subasisi'ni göndererek, bu toplantilari bastirdi
ise de Sah Kulu kaçip kurtulmayi basarir. Onun
bu kurtulusu, müridleri tarafindan baska bir
propaganda vasitasi yapilarak bir mânada
ilahlastirilmasina sebep olmustur. Nitekim,
Antalya Kadisi'nin Sehzâde Korkut'a gönderdigi
9l6 Zilhicce (l5l0 Nisan) tarihli belgeden,
müridlerinin onun hakkinda: "Allah budur,
Peygamber budur, sûr-i hesab bunun önünde olsa
gerektir, buna itaat etmeyen imansiz
gider"dedikleri anlasilmaktadir. Anadolu'nun
maruz kaldigi en büyük tehlike, sehzâdelerin
birbirleri ile ugrasmaya basladiklari bir sirada,
Antalya'dan Manisa'ya gitmekte olan Sehzâde
Korkud Çelebi'nin adamlarina saldirip,
Antalya'dan üzerine gönderilen kuvvetleri de
maglub eden Sah - Kulu Baba Tekeli, Teke-eli'nin
sehir,kasaba, karye (köy), dag, yayla ve
obalarinda bulunan Siî ve Alevîlige mütemayil
bütün Türkmenleri etrafina toplamis, timarlari
ellerinden alinmis kizgin sipahîlerin de
yardimlari ile Teke-eli'nin kendine tabi olmayan
bütün köy ve kentlerini yagma edip halkini da
öldürtmüstür. Kaynak ve vesikalardan
anlasildigina göre, Istanoz (Korkuteli)
kasabasini tahrib edip, Elmali'nin mescid ve
zâviyelerini yikan Sah - Kulu Baba Tekeli, eline
geçirdigi Kur'an'lari da atese atip mahvetmistir.
Bundan sonra Gölhisar'i alarak her tarafi yakip
yikmaga eline geçen canlilari ise insan ve
hayvan ayirmaksizin, acimadan öldürtmeye
baslamistir. Onun bu vahsice hareketleri,
Sehzâde Osman'in Divân'a gönderdigi arîza
(rapor)da oldugu gibi, Sehzâde Korkud Çelebi
tarafindan daha sonra Istanbul'a sevk edilen
Sûfî'nin ikrarlarindan da bütün çiplakligi ile
ortaya çikmistir. (TSMA.Nr.5053). Bundan sonra
Baba Ishak-i Horasanî gibi, kendisinin Mehdî
oldugunu iddia edip Burdur'a kadar gelen Sah -
Kulu Baba Tekeli'nin etrafina 20.000 kisi
toplanmistir ki, bunlarin ekserisini,
çoluk-çocuk, mal ve hayvanlari ile gelen Tekeli
Türkmenleri teskil ediyordu. Yine vesikalardan
anlasildigina göre, Teke - eli'nde Sah adina bir
Türkmen devleti kurmak isteyen Sah - Kulu Baba
Tekeli, bundan sonra Keçiborlu, Sandikli,
Kiçisiçanlu, Ulusiçanlu'yu geçip Altuntas'i
yaktiktan sonra "dagdan bosanmis hanazir-i tir
horde gibi deprenüb" Kütahya önüne geldi.Tekeli
sipahîlerin tesvikleri ile Kütahya kalesini
muhasara ve zaptetmis, Anadolu Beylerbeyi olan
Karagöz Pasa'yi kaziga vurdurmakla yetinmemis,
demire sarilan etlerini de ocakta pisirmistir.
Bundan sonra Kütahya Hisarini zapt eden
Sah-Kulu'nun askerleri, sehri atese verirler.
Adamlari ile müsavereden sonra Alasehir
Ovasi'nda Sehzâde Korkud tarafindan üzerine
gönderilen Hasan Aga ile maiyetini maglub eden
Sah -Kulu'nun bu basarisi, bütün Anadolu'ya
dehset saçmaya yetmisti. Onun, Bursa'ya dogru
harekete geçmesi üzerine, Sadrazam Hadim Ali
Pasa, Rumeli'den Anadolu'ya geçer. Bunun üzerine
Sah - Kulu, Teke-eli'ni Karaman'a baglayan
Kizilkaya Bogazi'na çekilmek zorunda kalir.
Bunun üzerine Sadrazam ile Amasya valisi Sehzâde
Ahmed, Kizilkaya Bogazi'ni 38 gün muhasara
ettilerse de Sah - Kulu Baba Tekeli, önce
Incirli Derbendi'nden, sonra da Döseme
Derbendi'nden kayalar arasindan kendine bir yol
açarak Beysehir önlerine gelmeye muvaffak olur.
Daha sonra Kayseri yolu üzerinden Sivas
yakinindaki Gedik Hani mevkiine gelen Sah - Kulu
Baba Tekeli üzerine az bir kuvvetle yürüyen
Hadim Ali Pasa, Tekeli Türkmenlerinin siddetli
mukavemeti ile karsilasmis, girisilen savas
sonunda Sah - Kulu ve Hadim Ali Pasa okla
vurulmuslardir. Bu savastan sonra sür'atle
Iran'a dogru çekilen Tekeli sipahîleri ve
Türkmenler, Erzincan'da hacca giden bir Iran
kervanina saldirdiklari için Sah Ismail'in
hakaretlerine maruz kalmislardir. Anadolu'da
50.000 kisinin ölümüne sebep olan bu isyan..."
diye verdigi bilgi, bizim burada nakl
ettigimizden daha uzun olmakla birlikte, bu
kadari ile yetinmek istedik. Zira bu kadari bile
o dönemde, ülkede estirilen Siîlik havasi ve
propagandanin sebep oldugu olalar hakkinda bir
fikir vermektedir.
Ikinci Bâyezid,
hükümdar oluncaya kadar ömrünü, silahtan çok
ilim ve ilmî eserleri mütalaa etmekle geçirmisti.
Amasya valiligi esnasinda sükûnet içinde
yasamisti. Karekter bakimindan yumusak ve rahata
meyilli idi. Siirden hoslanir, dünya olaylarini
hayret aynasindan temasayi severdi. O, mecbur
kalmadikça savasmayi istemezdi.
Onun, Amasya
valiligi dönemindeki hal ve hareketi ile
hükümdarligi dönemindeki hal ve hareketi
birbirinden çok farklidir. Vali olarak bulundugu
Amasya, Selçuklular devrinden beri Anadolu'nun
mamur bir sehri, yüksek âlim ve sairleri ile bir
fikir merkezi oldugundan, Bâyezid burada hem
ilim muhitinde, hem de eglence âlemleri içinde
yasamisti. Bu bakimdan, babasi Fâtih Sultan
Mehmed tarafindan azarlanmis, kendisini sefahata
alistiran Müeyyedzâde Abdurrahman Efendi'nin
öldürülmesi bile emrolunmustu. Fakat Bâyezid,
daha önce bu emirden haberdar olunca yol
harçligi vererek Abdurrahman Efendi'yi
kaçirabilmisti. Bundan sonra babasina yazdigi
arizada zayiflamak için aldigi bazi "müferrihat"
tan vaz geçtigini bildirerek af edilip
bagislanmasini dilemistir. Böylece o,
sismanligini gidermek için böyle bir yola bas
vurdugunu bildirerek aleyhindeki cereyani
durdurmustur.
Bâyezid, Osmanli
hükümdarlarinin âlim ve sairlerindendir. Siirde
"Adlî" mahlasini kullanirdi. Yaratilis itibari
ile huzur ve sükûneti severdi. Bu haslet, onun
mücadeleden uzak durmasina sebep olmustu.
Nitekim, o, kendisine karsi tahti ele geçirme
davasi ile silaha sarilmis olan kardesi Cem
Sultan'a galip gelince, o dönemde Memlûk
Devleti'nin bir vilayeti olan Kudüs'te yasamasi
sartiyla ona baris teklifinde bulunmus ve
kendisine büyük rakamlarla ifade edilebilecek
miktarda para yardiminda bulunacagini va'd
etmisti. Fakat sonralari, yedi Hiristiyan
devletin, Osmanlilar aleyhine bir araya gelip
kendisine karsi yapacaklari bir savasta, onu
bayrak yapmak istemeleri ve kendisinin basi
üzerinde sürekli bir tehdid gibi tutmak amaci
ile hareket etmeleri üzerine Bâyezid, kardesinin
uyusmaz bir düsmani olmustu. Zira o, (Cem
Sultan) bahane edilerek Osmanli Devleti yok
edilmek isteniyordu.
Sultan
Bâyezid'in karekterini ortaya koyan belgelerden
biri de l496 senesinde Osmanli ülkesine gelen
Venedik elçisi Sagadino'nun senatoya verdigi
rapordur. O, raporunda Bâyezid'in 56 yasinda,
simasinin esmere yakin bir sarilikta oldugunu,
uyku, sükût ve rahati seven. iyi yeyip içen,
zevkine düskün ve harpten kaçinan bir hükümdar
oldugunu belirtir. Keza l503 senesinde Andrea
Gritti'nin tasviri daha da dikkat çekicidir. O,
Bâyezid'i söyle tasvir eder: "Etli ve dolgun
çehresinde hiç te zâlim ve korkunç bir insan
belirtileri yoktur. Boyu, ortadan uzun, zihnen
mesgul oldugunu belirten karayagiz çehreli ve
fitratan magmum ve mahzundur. Az yemek yer, hiç
sarap kullanmaz, O, makina san'atlarini çok
sever, iyi kesilmis kirmizi akiklerden, islenmis
gümüsten, güzel yapilmis esyadan çok hoslanir.
Ata binmekten hoslanir, fakat buna simdi nikris
hastaligi manidir. Kimse ondan daha iyi ok
kuramaz. Daima ibadet ile mesgul olur, câmiye
çok gider, sadaka dagitir, felsefede behre ve
malumati olmakla ögünür ise de en çok vâkif
oldugu ilim, ilahiyât ve hey'et ( astroloji)dir."
Sonuç olarak
Sultan Bâyezid hakkinda sunlari söylemek
mümkündür: O, ortadan biraz uzunboylu, yagiz
çehreli, ela gözlü, genis gögüslü bir kimsedir.
Yumusak bir yaratilisa sahipti. Gençliginde
serbest bir hayat sürdürdügü halde
padisahliginda ibâdet ve hayir islerine
yönelmisti. Bu sebeple de Bâyezid-i Velî diye
anilir olmustu.Mecbur olmadikça savastan uzak
kalmaya dikkat etmis, "nizâm-i memleket" için
Istanbul'dan ayrilmamayi tercih etmisti.
BÂYEZID
DÖNEMINDE ILIM, ULEMA VE IMAR FAALIYETLERI
Sultan Bâyezid,
sehzâdeliginden beri etrafina ünlü bilginleri
toplayip kendisini yetistirmeye gayret etmisti.
Ayni zamanda sair olan ve siirlerinde Adlî
mahlasini kullandigini daha önce gördügümüz
Bâyezid'in bu siirlerinin büyük bir kismini (l25
kadar) gazellerin meydana getirdigi küçük
hacimli divani Istanbul'da l308'de basilmistir.
O, hat san'atinda da oldukça yetenekliydi. Uygur
yazisini okumayi ögrendigi ve biraz da Italyanca
bildigi belirtilir.
II. Bâyezid,
babasi Fâtih Sultan Mehmed'den sonra bütün
Osmanogullari'nin en bilgini olarak kabul
edilmektedir. O, mükemmel bir tahsil görmüstü.
Türkçe, Farsça ve Arapça'yi edebiyatlari ile
ögrenmis, Islâmî ilimler, felsefe, matematik ve
mûsiki tahsil etmisti. Türkçe'nin Çagatay
lehçesi ile Uygur alfabesini ögrenmisti.
Bestekâr, hattat ve sairdi. Besteledigi
eserlerden yalniz bazilarinin notasi zamanimiza
kadar gelebilmistir.
Bilginler ve
sanatkârlar için ayrilmis özel bir bütçesi vardi.
Kendisine takdim edilen eserlerden degerli
bulduklarini tesvik ederdi. Merhametli, vefakâr
ve kadirsinasti. Bu meziyetlerinden dolayi
ölümü, Islâm âleminde büyük bir teessürle
karsilandi. Dünyanin en büyük devletinin
faziletli hükümdari olarak, hayatinda büyük
hürmet görmüstür. Ölüm haberi alindigi zaman
Kahire'de basta Sultan Kansu Gavri oldugu halde
bütün halk, onun giyabinda cenaze namazi kildi.
Dinî emirlere
bagli bir hükümdardi. Bunun için o, ilim ve ilim
adamlarini seviyor, ilmî gelismeye vesile
olabilecek bütün çarelere basvuruyordu. Bu
sebeple o, dinî ve ilmî kurumlarin meydana
gelmesi için çalisiyordu. Onun bu sekildeki
çalismasi, döneminin ileri gelen devlet adamlari
ile zenginler için de itici bir güç oluyordu.
Nitekim, padisahin bu uygulamasini örnek alan
birçok vezir, imâret ve bunlara gerekli olan
tahsisatlari temin ediyorlardi. Bu bakimdan Ali
ve Mustafa Pasa'larin isimleri zikredilmeye
deger. Daha önce de temas edildigi gibi ibâdetle
çokça mesgul oldugundan olsa gerek ki bu
sebepten kendisine "Sofu" deniyordu. Saltanati
müddetince ilim adamlarini, sair ve sanatkârlari
himaye etmisti. O, bu himayenin karsiligini da
nâmina yazilan birçok eserle almisti. Kendisine
takdim edilen eserleri okumak onun en büyük
özelligi idi. Amasya'da maiyyetinde bulunan
Müeyyedzâde Abdurrahman Efendi'nin tavsiyesi ile
Ibn Kemal diye söhret bulan Ahmed Semseddin'e
meshur tarihini yazdirmistir. Daha önce
Akkoyunlularin hizmetinde bulunan ve Safevîlerin
galebesi üzerine, Osmanliara iltica etmis olan
Idris-i Bitlisî'yi de himaye ederek ona meshur "Hest
Behist" isimli tarihini kaleme aldirmisti.
Saltanati
müddetince ilim ve ilim adamlarini himaye eden
II. Bâyezid'in hattatlikta da mahir oldugu
bilinmektedir. Nitekim, Amasya'daki valiligi
sirasinda, Seyh Hamdullah'tan hat dersleri
almisti. Seyh Hamdullah ile aralarinda siki bir
münasebet bulunan II. Bâyezid, Seyh'in mânevî
dünyasinda kendini bulurken, ayni zamanda
dizinin dibinde hokkasini tutarak yazi
mesketmistir. Böylece Sultan II. Bâyezid'in
tesvik ve himayesiyle Amasya'da Seyh'in
etrafinda bir hat mektebi (ekol) dogmustu.
Ikinci Bâyezid, saltanata geçince Seyh,
Istanbul'a davet edilerek , saray-i hümayun'a
hat hocasi olarak tayin edilir. Seyh Hamdullah
hakkinda ciddi arastirmalarda bulunan ve onun
eserlerini arastiran Muhittin Serin, Seyh
Hamdullah ile II. Bâyezid arasindaki hocalik
talebelik münasebetlerini su ifadelerle dile
getirir: " II. Bâyezid, Seyh Hamdullah'i
kendisine hat hocasi tâyin etmis, mesk almis ve
mezun olmustur. Bir zaman sonra Osmanli tahtinin
sahibi olacak Bâyezid-i Veli'nin, iç bünyesinin
tesekkülü, zararli duygulardan arinarak
sahsiyetini bulmasi, Seyh ile Sultan arasindaki
bu muhabbet ve teslimiyetin mahsûlüdür. Seyh'e
ekseriya "Biraderim" diye hitab eden Bâyezid-i
Veli, yazi yazarken hokkasini tutar, arkasini
yastiklarla besleyip rahatini temin ederdi.
Annesine dahi selam gönderip duasini ister,
hürmet ve muhabbet gösterirdi. Hatta sik sik
beraber sürek avina da çikarlardi. Bu suretle
aralarinda bir manevî râbita ve dostluk meydana
gelmisti. Bâyezid'in saltanat tahtina cülûsundan
kisa bir müddet sonra Seyh Hamdullah davet
edilmis, o da ailesi ve damadi ile birlikte
Istanbul'a gelmisti. Seyh Hamdullah, saraya
kâtip ve saray hüddamina muallim tayin edilir.
Kendisine, günlük 30 akçaya ilaveten Üsküdar'da
iki köyün bütün gelirleri arpalik olarak
verilir. Ayrica, bir köyün gelirleri de
mührezenlerine tahsis edilir.
Surasi bir
gerçektir ki, onun döneminde ilim ve ilim
adamlarina gösterilen himaye, ilmin
ilerlemesinde etkili olmustur. Özellikle "Fikih"
denilen Islâm Hukuk ilmi, sür'atle gelismis ve
muhterem Islâm hukukçulari onun devrinde
müstesna bir sekilde itibar görmüslerdir.
Bunlardan Sari Gürz (öl. 929/l522), Bâyezid ile
Selim arasinda bir anlasma zemini bulmakla
görevlendirilmisti. Imam Ali (öl. 927/l520)
elçilikle Misir Sultani Kayitbay katina, daha
sonra da Sehzâde Korkut'a gönderilmistir.
Niksarî ve Yusuf Cüneyd ( Sadru's-Seria adli
esere çesitli hasiyeler yazan Tokatli Ahi Yusuf
b. Cüneyd), câmilerde tesis olunan
kütüphanelerin idareleri (hâfiz-i kütüb) ile
görevlendirilmislerdi. Fukahadan bir kismi,
isgal ettikleri yüksek mevkilerde çok zengin
olmuslardi. Bunlar da sahip bulunduklari bu
servetleri ile özel kütüphaneler tesis
etmislerdi.
II. Bâyezid
dönemi alimlerinden bahseden Âsik Pasazâde, bize
su isimleri vermektedir: "Hocazâde, Mevlana
Alaeddin Arabi, Seyyidzâde Seyyid Hamiduddin,
Mevlana Kestelli, Hatipzâde, Manisazâde. Bunlara
benzer azizler dahi çok vaki oldu."
Siirleri ile
söhret kazanmis olan Mihrî Hatun ile aralarinda
temiz ask iliskileri bulunan Müeyyedü'd-Din,
taninmis bilim adamlarindandir. Ölümünde
biraktigi kütüphanede yedi bin cild kitap vardi.
Bâyezid devrinde söhreti kadar, hayatinin
felaketle sonuçlanmasi bakimindan Sinan Pasa'nin
talebelerinden Molla Lütfi'yi de hatirlamak
yerinde olacaktir.
Hammer'in
ifadesiyle " Bâyezid asrina seref veren altmis
fakih arasinda ikisi diger bir sube-i malumatta
yüksek söhret kazanmislardir." Buna göre Ikinci
Bâyezid çaginda tipta Hekimsah, ve matematikte
Mirim Çelebi çok büyük söhret kazanmislardir.Yine
bu zamanlarda, Taci Bey'in iki oglu Cafer ve
Sa'di'nin eserleri ile Osmanli yazisma
(diplomatik, insa, protokol) modelleri iki iyi
örnek olarak taninmistir. Osmanli tarihçiligi
bakimindan önemli bir dönem olan II. Bâyezid
devrindeki Nesrî ile Idris-i Bitlisî'yi burada
kayd etmek gerekir. Bunlar, hükümdarin buyrugu
üzerine, kurulusundan kendi zamaninin sonlarina
kadar devletin tarihini yazmislardi. Nesrî,
eserini Osmanlica ve sade bir uslupla yazdigi
halde Bitlis'li Idris, Farsça'yi tercih ederek
Arap tarihçisi Yemînî ile Iran tarihçisi
Vassaf'in agdali ve tumturakli tarzini seçmistir.
Bâyezid'in,
edebiyat sahasinda gösterdigi koruma ve himaye,
yabanci ülkelere, hatta Horasan ile Iran'in
diger vilayetlerine kadar genislemistir. O,
büyük sair ve mutasavvif Abdurrahman Câmi ile
büyük bilgin Fakih Devvanî'ye her yil para
gönderiyordu ki bu, ilki için bin, ikincisi için
de besyüz altin idi. Bu arada Iran Müftüsü
Mevlânâ Seyfeddin Ahmed ile Hadis âlimi
Cemaleddin Ataullah da Pâdisah'in ihsanlarindan
pay alip faydalaniyorlardi. Bu dönemin en büyük
seyhi Iskilip'li Yavusî'dir. Bâyezid, Amasya
valisi iken, Hac'tan döndügü zaman, onun
sultanlik tahtina kavusacagini kesfetmis ve bunu
Sehzâdeye de açiklamisti. Yavusî'nin söhreti,
kendisine "Seyhu's-Selâtin" ve "Sultanu'l-Mesayih"
gibi ünvanlarin verilmesine sebep olmustu. Onun
zâviyesi, devletin ileri gelen görevlileri ve
taninmis bilginlerle dolup tasardi. Bâyezid,
daha birçok seyh ve tasavvuf ileri gelenleri ile
sohbetlerde bulunacaktir ki, bu da siirlerine
mistik bir hava ve renk katmistir.
Sultan Bâyezid,
ilme ve zamanindaki teknik gelismelere önem
veren bir hükümdardi. Âlimler için özel bütçesi
bulunan Bâyezid Han, onlari, eser vermeye tesvik
ederdi. Okçuluga çok merakli idi. Hiç kimsenin,
onun kadar güzel ok ve yay yapamadigi rivayet
edilir. Bu sanat için kitap yazdirdigi gibi,
kendi elinden çikmis bir yay da Topkapi Sarayi
Müzesi'nde teshir edilmektedir. Bâyezid, ne ilk
pâdisahlar gibi üsküf, ne de Ikinci Murad gibi
ulema kisvesi giymistir. O, mahrutî ve etrafina
tülbent sarili bir kavuk seçmistir ki, sonralari
"Mücevveze" ismiyle tesrifat serpusu olarak
kullanilmistir. Sicill-i Osmanî'de onun kiyafeti
ile ilgili olarak su bilgi verilmektedir: "
Tenhalarda salih insanlarin elbiselerini giyer,
disarda da babasinin elbisesini giyerdi."
Bâyezid Han
dönemi, iç ve dis gailelerin bulundugu bir dönem
olmasina ragmen, yine de devlet gelirleri bir
hayli artis kayd etmislerdi. Onun döneminde
Anadolu'da 24, Rumeli'de 34 sancak vardi.
Kendisi sulha meyyal olmakla birlikte gazâ ve
cihad sevabini kaçirmak istemedigi için, bizzat
seferlere çikardi.
O, denizcilige
de ehemmiyet vermis, Fâtih devrinde olmayan ve "Güge"
denilen, hem kürek, hem de yelkenle hareket eden
ve manevra kabiliyeti yüksek olan gemiler
yaptirdigi gibi kalyonlar da insa ettirmisti.
Ayrica Venedik gemileri tarzinda kirk kadar top
mavnasi da tezgahlatmistir. Onun devrinde
donanmadaki degisiklikler sadece bunlardan
ibaret degildir. Bilhassa muharebe gemilerini
uzun menzilli toplarla techiz ettirip
gelistirmistir. Bunda, Türk bahriyesinin en
büyük üstadlarindan biri olan Kemal Reis'in
emegi büyüktür. O, kara ordusunu da yeni bir
nizam ve disiplin altina almistir.
Sultan Bâyezid
dönemi, imar faaliyetleri ile de dikkat çeken
bir devirdir. O, Istanbul'un yedi tepesinin
üçüncüsünde bugün kendi adi ile anilan bir cami,
imâret, kervansaray, mektep ve medrese
yaptirmistir. Medresenin müderrisligini, müftü,
yani seyhülislâm olanlara sart kilmistir.
Yaptirdigi bu eserlerle bir külliye (kampüs)
meydana getirmistir. Câmi, 906 Zilhicce'sinin
sonunda baslayip 9ll' (Miladi l50l - l505) de
bittigine göre (Hadikatu'l-Cevami' ve mevcud
kitâbesi), insaat bes sene sürmüstür. Bununla
beraber bütün külliyeyi meydana getiren kompleks
(kampüs), dokuz senede tamamlanmistir. Edirne'de
Tunca Nehri kenarinda 889 - 893 (l484 - l488)
yillari arasinda, Istanbul'dakine benzeyen bir
câmi, medrese, imâret, hamam ve mükemmel bir
hastahane (dârussifa) yaptirmistir ki bu
külliye( II. Bâyezid Külliyesi) Osmanli
külliyelerinin en büyük ve önemlilerinden
biridir. Mimarinin kimligi tartismali olan bu
yapi toplulugunun insa sebebi tarihî bir olaya
baglanir. Buna göre II. Bâyezid, Tunca Nehri'nin
kenarinda yer alan Kili ve Akkirman kalelerinin
fethi için l484 yili baharinda Istanbul'dan
hareket etmis, Ordunun, Rumeli'deki önemli durak
ve ikmal merkezi olan Edirne'de bir süre
konaklamisti. Bu sirada sehir halki Sultan'dan,
yoklugundan dolayi büyük sikintisi çekilen bir
Dârussifa (hastahane) yaptirmasini istemis,
hayirseverligi ile taninan Pâdisah da, halkin bu
istegini kirmayarak basta dârussifa olmak üzere,
çesitli ihtiyaçlara cevap verecek yapilardan
olusan külliyesine ilk harci bizzat kendisi
koymustur. Böylece Tunca Irmagi'nin sag
kenarinda Eski ve Orta Imâret adiyla taninan
mevkiler ile Yeni Saray'in yer aldigi Sarayiçi
semti arasinda, sehir merkezinden nisbeten
uzakta ve daha önce iskân görmemis olan, önemli
sayilabilecek bir bölgede câmi, tabhâne,
medrese, dârussifa, mutfak, firin, depo, yemek
salonu, ahir, köprü, çifte hamam, su degirmeni
ve dolaplar, tuvaletler, dükkânlar ve
meskenlerden olusan büyük bir külliyenin temeli
atilmis olur. Külliyenin kurulusu ile birlikte,
yogun iskân görmemis olan bölgenin etrafi
hareketlenmisti. Böylece külliyenin kurulus
amaçlarindan biri olan mahalle dokusu
kendiliginden tesekkül etmis olur. Yeni kurulan
bu mahalle de Yeni Imâret adiyla taninmaya
baslamistir. Insaat için sarf edilen paranin
miktari simdilik tam olarak bilinemezse de bunun
kaynaginin fetihlerden (Basarabya) elde edilen
ganimetlerden saglandigi bilinmektedir. O,
buradaki hayir eserlerine vakiflar tahsis etmek
suretiyle faaiyetlerinin devamini saglamistir.
Yine onun emri ile Amasya'da bir câmi, bir
tekke, bir mektep, bir imâret ve bir medrese
yaptirilmak suretiyle sehir adeta süslenmistir.
Bu medresenin idaresi ile görevlendirilen sahsa
da günde (yevmiye) seksen akça tahsis etmistir.
O, bütün bu hayir isleri için genis vakiflar
kurmak suretiyle bu eserlerin kiyamete kadar
devam etmesini saglamaya çalismistir. O, bütün
bunlarin yaninda Mekke ve Medine fukarasina
dagitilmak üzere külliyetli miktarda "Sürre"
göndermisti. O, saraya alinacak iç oglanlarina
mahrec olmak üzere Galatasarayi'ni bina ile
orada ilk defa bir mektep açtirmistir. Sultan
Bâyezid'in, imar ve yapi isleri sadece bunlardan
ibaret degildir. Babasinin, Seyh Ebu'l-Vefa için
yaptirdigi gibi kendisi de Seyh Semseddin Buharî
için bir tekke ve bir medrese insa ettirmistir.
Keza o, Ergene Nehri üzerinde bir köprü
yaptirmis olan büyükbabasina uyarak Osmancik'ta
Kizil Irmak üzerinde dokuz, Sakarya üzerinde
ondört,Gediz üzerinde de ondokuz kemerli birer
köprü kurdurmak suretiyle ulasim ve yolculugun
daha kolay ve rahat yapilmasini saglamaya
çalismistir. Hicrî 9l5 (m. l509) senesinde
Istanbul'da meydana gelen ve "Küçük Kiyamet"
denilen zelzelede (deprem) Istanbul'un birçok
evi, kale surlari, câmi, medrese vs. gibi
binalari yikildigi için sehir harabe haline
gelmisti.Sultan Bâyezid, hasarlarin tamamen
izalesi için büyük gayretler sarfetmistir. Bu
esnada padisah, bir müddet, tahtadan yapilmis
bir evde oturmaya mecbur olmustu. Istanbul'da
ahsab insaatin bu tarihten sonra yayildigi
rivayet edilir. Bu büyük harabeyi yeniden sehir
haline sokmak için o, 3000 bina ustasi ve
dülgerden baska 77 bin isçi çalistirmak
suretiyle kisa bir müddet içinde Istanbul'u
âdeta yeniden insa etmistir. Onun, yapi isleri
ile sadakalara verdigi ve kabarik bir yekun
tutan paradan baska, (Hoca Saadeddin'in , II,
2l0) ifadesine göre 909 (m. l503) senesinde bu
miktar 86.000 akçadir. Her yil, fakihlere,
müftülere, müderrislere, kadiasker ve seyhlere
külliyetli miktarda paraya balig olan hediyeler
verdigi de bilinmektedir.
Bütün bunlar
gösteriyor ki, II. Bâyezid dönemi, ilim, kültür
ve hayir müesseselerinin insa edildigi, ilmî
inkisâfin yüksek bir gelisme gösterdigi ve Islâm
hukuku denilen fikhin bir bakima tedvin ve
terakki ettigi bir devirdir. O dönem, askerî
bakimdan deniz ve kara kuvvetlerinin emsalsiz
bir kudrete ulastigi, insa ve imar islerinin
büyük bir hiz kazandigi, güzel sanatlarda da
büyük bir gelismenin kaydedildigi, bir
toparlanma ve ilerleme devridir. Onun döneminde
tipta bir Hekimsah, matematikte bir Mirim
Çelebi, insa san'atinda (yazi, diplomatik ilmi,
protokol) Tâci Beyzâde Cafer ve Sâdi Çelebiler,
tarihçilikte bir Idris-i Bitlîsî ve Nesrî, hat
san'atinda bir Seyh Hamdullah yetismistir.
Bizzat kendisi, astronomi ve ser'î ilimlere
merakli olup bu konularda genis bir bilgiye
sahipti. Ilmî müesseseleri çogaltip ilim
adamlarini etrafina toplamisti. Kendi döneminden
itibaren Istanbul, Islâm âleminin ilim merkezi
olmus ve bu serefi uzun müddet muhafaza etmistir.
Onun, bazi tarihçiler tarafindan sönük kabul
edilen devri, sadece parlak askerî zaferler
isteyenlerce belki hakli görülebilir. Bununla
beraber askerî basarilarin saglanmasi ve
devaminin, ilmî, iktisadî ve idarî gelismelerin
bir sonucu oldugu dikkate alinirsa, Bâyezid'in
vücud verdigi tekâmülün, oglu ve torunu
zamanindaki fetihlerin meydana gelmesinde önemli
ve büyük bir rol oynadigi gözden kaçmayacaktir.
Bu yüzden onun, Yavuz ve Kanunî dönemlerinin
hazirlayicisi olarak düsünmek mümkündür.
FETIH
HAREKETLERI
Fâtih'in, son
senelerinde baslayan Italya Seferi, Bâyezid
döneminde ayni enerji ve canlilikta devam
ettirilemedi. Kardesi Cem Sultan'in Bati'ya
ilticasi, II. Bâyezid'e babasinin arzusunu
gerçeklestirme firsatini vermiyordu. Zira Bati,
Cem Sultani Osmanlilarin aleyhine bir koz olarak
kullanmaya devam ediyordu. Bu yüzden Italya ve
daha baska yerlere seferler sonuçsuz kalmisti
denebilir. Bu yüzden, Cem'in Bati'da bulundugu
bir sirada yapilan askerî hareketler, Bogdan
Seferi ile Memlûk savaslari istisna edilecek
olursa, daha ziyade Osmanli akincilarinin
Macaristan, Venedik ve Lehistan'a karsi
giristikleri münferid tesebbüslerden ibaret
kalmisti. Ancak Cem'in ölümünden sonra girisilen
Mora Seferi, Bâyezid devrinin baslica olaylarini
teskil eder.
BOGDAN SEFERI
Fâtih Sultan
Mehmed, l476 yilinda Akdere (Valea Alba) denilen
mevkide çok zorlu dögüsen Bogdanlilari maglub
etmek suretiyle Stephan Cel Mare (l457-l504)'nin
faaliyetlerini önlemekle kalmamis ayni zamanda
Bogdan'in merkezi olan Suçeva'yi da yikmisti.
Ancak, çekilirken her tarafi tahrip eden
Bogdanlilarin bu hareketi üzerine kitlik
basgöstermisti. Is bu kadarla yani sadece
kitlikla da bitmiyordu. Zira orduda veba salgini
bas göstermisti. Bunun üzerine Fâtih,
tasavvurlarini gerçeklestiremeden geri dönmek
zorunda kalmisti. Bununla beraber, Tuna
sancakbeyleri ile Kirimlilarin, Bogdan'a
akinlari devam etmis, fakat Bulgaristan'a
yapilan tazyik kalkmamisti. Bulgaristan'in,
Bogdan tazyikinden kurtulmasini saglamak
maksadiyla, önce Polonyalilar, l483'te de
Macarlarla bir anlasma imzalayan Bâyezid,
Balkanlar'da durumu emniyet altina almak ister.
Zira, Fâti'in vefatindan sonra II. Bâyezid'in
Osmanli tahtinda henüz mevkiini saglam görmedigi
ve kardesi Cem ile mücadelelerini diplomatik
saada da olsa devam ettigi devirlerde, Bati
devletlerine karsi yumusak bir siyaset takip
ettigi bilinmektedir. Bu sebepledir ki, l483 (
h. 888 ) de Morava bölgesindeki kaleleri tahkim
etmek üzere Filibe'ye, oradan Samakov, Çamurlu
ve Sofya'ya gittigi sirada Macar Krali Korvin
Mathias ile mütareke akdetmek üzere müzakerelere
girismis ve bu arzuya o sirada Bohemya'da harp
ile mesgul olan Macar Krali'nca da uyularak bes
senelik bir mütareke imzalanmisti. Bâyezid,
böyle bir ortami meydana getirdikten sonra
Stephan üzerine yürümeye karar verir. Bu
maksatla l Mayis l484'te Edirne'ye gelen Bâyezid,
muhasara toplari ile levazimati Karadeniz yolu
ile Tuna üzerine gönderdigi gibi, Edirne'deki
ikameti esnasinda, Allah'in rizasini kazanmak
için Tunca kenarinda kendi adina izafe edilen
câmiin temelini attirdi (23 Mayis l484). Bu
arada Tunca üzerinde bir medrese, bir imâret ve
dârüssifa ile müstemilatindan meydana gelen bir
külliyenin insasina baslanmistir.
Karadeniz
sahilinin dörtte üçüne sahip bulunan Osmanilarin,
hem ticaret, hem de yapacaklari seferler için
Polonya yolu üzerinde bulunan ve önemli birer üs
durumunda olan bazi sahil sehirlerini almalari
gerekiyordu. Zira ancak bu sayede Kirim'la
irtibat saglanabilirdi. Bu sebeple Bogdan (Moldavia)'in
ticaret iskelelerinin alinmasi, ister istemez bu
prensligi, Osmanli nüfuzu altina sokacakti.
Bâyezid,
Edirne'deki imar faaliyetlerini müteakip, 27
Haziran'da Ishakli (Isakçi)'yi geçer. Bu esnada
Eflak Voyvodasi Rahip Vlad Calugarul (l482-l495)
komutasinda 20 bin kisilik kuvvetiyle orduya
iltihak eder. Sultan Bâyezid, bu kuvvetlerle
Kili (Chilia)'ye gelir.Osmanlilar, 6 Temmuz'da
Bogdan'in kapisi sayilan Kili kalesini karadan
ve denizden kusatmak suretiyle l5 Temmuz'da
zaptederler. Hadidî, bu kusatmayi su misralarla
nakl eder:
Seh emr itdi vü
cem' oldi çeriler
Karadan
gendideryâdan gemiler
Kesüp menzilseh
irdi ol diyara
Çeriler yakin
irisdi hisara
Erisüp seh
Kili'ye bir seherden
Kusatdurdi
hisari bahr ü berrden
Fethin ertesi
günü kalenin büyük kilisesi câmie tahvil edilir.
Sultan, burada Cuma namazini eda eder. Bâyezid,
Kili'nin zaptindan sonra Karadeniz kenarinda
bulunan Akkerman üzerine yürür.Burada iken
Mengli Giray komutasindaki 50 bin kisilik Kirim
kuvvetleri de Osmanli ordusuna katilir. Osmanli
padisahlarinin maiyetinde harbe istirak eden ilk
Kirim Hani'nin bu zat oldugu rivayet edilir.
Kirim ve
Eflaklilar'in iltihaklari ile daha da
kuvvetlenen Osmanli ordusu, l6 günlük bir
muhasaradan sonra sulh yoluyla Akkerman'a girer.
Burasi, Kili'ye göre daha müstahkem olup her
seyi boldu. Kale, karadan genis ve derin bir
hendekle çevrilmisti. Padisah, Kirim Hani'na
sirmali bir kalpak ve degerli hediyeler vererek
kendisini taltif eder. Bilindigi gibi Osmanlilar,
alinan yeni yerlerin hemen tahririni yapmak
suretiyle bölgenin ekonomik, sosyal ve dinî
durumlarina uygun olarak hareket ederlerdi. Bu
sebeple, Kili ile Akkerman kalelerinin
civarindaki yerler, Bogdan Beyligi'nden
ayrilarak Osmanli Türk hâkimiyeti altina
girdikleri gibi Akkerman halki, istedigi yere
gidebilme bakimindan serbest birakildi. Akkerman
halkindan bir kismi da Marmara kiyisindaki Eski
Biga'ya naklolundu. Bu arada halkin bir kisminin
iskan edilmek üzere Istanbul'a gönderildigine
dair rivayetler de bulunmaktadir.
Bu savaslarda,
Osmanlilara yardimci olan Kirim Hani ile Eflak
Voyvodasi, harp ganimetlerinden büyük paylar
aldilar. Sultan Bâyezid, bu sefer esnasinda
almis oldugu ganimet malini Edirne'de
baslattirmis oldugu ilmî, dinî ve sosyal
müesseselerin yapilip tamamlanmasina sarf etti.
Bu seferle,
Karadeniz, tamamen bir Türk ve Müslüman gölü
haline gelmis bulunuyordu. Bu denizin, Kafkas
sahillerindeki çok küçük bir bölgesinden baska
her yeri Osmanli hâkimiyetine girmisti.
Bu arada,
Akkerman'i geri almak maksadiyla birkaç defa
harekete geçen Stephan'in bütün gayretleri bosa
gitti. l485'te Lehistan Krali Kazimierz'den
yardim istemesi de ona bir fayda saglamadi. Zira
onun hareketlerine mukabele etmek üzere Bogdan'a
giren Rumeli Beylerbeyi Hadim Ali Pasa, pek çok
tahribatta bulundugu gibi ertesi sene Silistre
komutani Bali Bey de Trut'u geçerek birçok esir
ve ganimetle dönmüstü. Bunun üzerine Osmanli
kudretine boyun egmekten baska çare bulamayan
Stephan, 4.000 altina çikarilan senelik vergiyi
ödemeye razi oldu.
MORA
SAVASLARI
Fâtih döneminin
siyasî olaylarindan bahsederken temas edildigi
gibi Mora'da, Osmanliarla Venedikliler arasinda
uzun müddet çetin savaslar olmustu. Cem'in,
Avrupa'daki ikameti sirasinda önemsiz hudud
olaylari seklinde cereyan eden münasebetler, adi
geçen sehzâdenin ölümü ile büyük bir gelisme
göstermistir. Nitekim, Italya'daki muhalif
devletlerin Venedik Cumhuriyeti ile
mücadelelerinden istifade eden Sultan II.
Bâyezid, bu devletlerin de tesvikleri üzerine
Venedik ile olan anlasmayi bozmustu. Gerçekten,
Venedik ile Fransa'nin ittifaklari sonucunda
elinden Milan sehri alinmis olan Ludvik Sforça
ile Floransa ve Napoli devletleri, Papa ve Alman
Imparatoru'nun muvafkatalariyla Osmanlilari,
Venedikliler aleyhine tahrik etmis ve bunda da
muvaffak olmuslardi.Gerçi, Osmanlilarla büyük
ticarî münasebetleri bulunan Italya'daki küçük
devletlerin tesviklerinden baska Venedik'e karsi
harbin açilmasinin baslica iki sebebi vardi.
Bunlardan biri, Venediklilerin, Arnavutluk'ta
bulunan Iskender'in oglu Jan Kastriyota'ya
yardim etmeleri, digeri de Memlûklularla yapilan
harpte, Hersekzâde komutasinda Iskenderun'a
giderken firtinaya yakalanan ve Kibris'a
siginmak isteyen Osmanli donanmasinin adaya
kabul edilmemesi idi. Öyle anlasiliyor ki bu
dönemde Italya'nin küçük devletleri, Osmanli
dostlugunu kazanmak için büyük çaba
gösteriyorlardi. Hammer'in ifadesiyle o dönemde
Italya'nin alti devleti, Papa, Floransa, Piza,
Milan, Napoli ve Venedik, Osmanli padisahinin
dostlugunu kazanmak için birbirleri ile yarisa
girmislerdi. Osmanli Divan'i, Venedik'e ilan-i
harb etmeden önce Mora'daki Venedik
müstemlekeleri üzerine yapacagi hareketi
kolaylastirmak ve Venediklilerin buraya yardima
gelememeleri için Bosna Beyligi'ne tayin edilen
Iskender Pasa vâsitasiyle, Kuzey Venedik
arazisine siddetli bir akin yaptirtmisti. Sultan
Bâyezid, Iskender Pasa'nin, Bosna Eyâleti'ne
getirilmesinden sonra, Mora'nin, henüz
fethedilmemis kisimlarini elde etmek gayesiyle
3l Mayis l499'da bizzat sefere çikar.
INEBAHTI
( LEPANTO )'NIN FETHI
Mora
Yarimadasi'nin büyük bir kismi daha önce
Osmanlilarin idaresine geçmis olmakla birlikte
Venedikliler, buranin güney kiyilarinda bulunan
Navarin, Moton ( Modon, Muton ) ve Koron gibi
limanlarinda hala yönetimi ellerinde bulundurup
hüküm sürüyorlardi. Bu arada Kuzey Yunanistan'da
bulunan Inebahti (Lepanto)'yi da tasarruflarinda
bulunduruyorlardi.Osmanlilar, takip ettikleri
siyasetleri geregi, stratejik önemleri de
bulunan bu ticaret limanlarini elde etmek
zorunda idiler. Sultan II. Bâyezid, buralarin
zapti için donanma hazirlanmasini emreder. Bu
gayenin tahakkuku için Osmanli tezgahlarinda
(tersane) yeni ve büyük gemilerin yaptirilmasina
baslandi. Bu durumu ögrenen Venedik, baris için
elçi göndermis ise de donanma, Hammer'in
ifadesiyle "yirmi büyük gemi ve altmis yedi
kadirgayi havi ve cem'an yüz altmis yelkenden
mürekkeb olan Osmanli donanmasi, Mora
sahillerinden Moton ve Inebahti taraflarina 28
bin Rumeli ve l8 bin Anadolu askeriyle sekiz bin
sipahi ve bir o kadar yeniçeriden müretteb 63
bin kisilik bir ordu götürmek üzere yelken
açmisti.
II. Bâyezid,
denizden donanmayi gönderdikten sonra kendisi de
20 Sevval 904 (Haziran l499)'da Istanbul'dan
Edirne'ye, oradan da Mora'ya dogru hareket eder.
Rumeli Beylerbeyi olan Koca Mustafa Pasa'yi kara
tarafindan Inebahti'nin kusatilmasi ile
görevlendirir. Ama Osmanli donanmasi, firtina
yüzünden üç ay kadar denizde çalkalanip duracak
ve bu yüzden önemli bir gelismesaglayamayacaktir.
Osmanli
donanmasinin firtinaya tutulmasi, Venediklilerin
isine yaradi. Çünkü bunlar, deniz tarafindan
Inebahti'yi savunmak için Amiral Antoniyo
Grimani komutasinda l50 veya l60 parça gemi ile
Inebahti limanini kapattilar. Bu sirada Osmanli
donanmasi, Navarin limani ile Brodano adasi
arasindaki kanala girmis ve düsman tarafindan
yolunun kesildigini görmüstü.
Kara ordusu,
Inebahti civarina gelip karadan kaleyi kusattigi
halde, donanmadan henüz bir haber çikmamisti.
Sonunda donanma Moton önüne geldiyse de
Venediklilerin kuvvetli müdafaalari yüzünden
limana giremedi. Donanmadaki asker açlik ve
susuzluktan dolayi büyük sikintilarla karsilasti.
Nihayet donanma Hersekzâde Ahmed Pasa kuvvetleri
ile takviye edildikten sonra Inebahti limanina
dogru yol alabildiler.
Öbür taraftan,
Lepanto kalesinin komutani olan Zuano Mori,
Mustafa Pasa'nin teklifini reddetmisti. Hoca
Saadeddin, onun teslimi kabul etmeyisini,
Venedik hakiminin, donanmanin gelmedigini,
kendilerinin ise dayanabileceklerini, bu yüzden
de kaleyi teslim etmemesi gerektigine dair haber
gönderdigine baglayarak söyle der: "Kale
komutani olan kâfir haber gönderdi ki,
padisahimiz olan Venedik hakimi böyle haber
göndermistir ki, madem ki Müslüman gemileri
gelmeye ve muhasara-i hisara yol bulmaya, hisari
teslimden imtina edesin ki, donanmalarina yol
vermemek için azim (büyük) tedarikler görüp
felek peyker u guh lenger gemiler ihzar idüp
rehgüzerlerine göndermisim. Derya tarafi mesdud
(Deniz tarafi kapali) ve kale muhafizinin esbabi
nâ madud iken hisari teslim edersen sonra özrün
makbul degildir" Bu esnada Antonio Grimani
komutasindaki Venedik donanmasi da Kemal ve
Burak Reis komutasindaki Osmanli donanmasinin
Korint körfezine dogru ilerleyisini önlemek
üzere harekete geçmisti. Içinde Yenisehir hâkimi
Kemal Bey'in kara askerinin bulundugu Burak
Reis'in gemisi, Prodano adasi (Burak adasi)
civarinda Venedik donanmasinin hücumuna ugradi.
Burak Reis'in üzerine saldiran gemilerin sayisi
yirmi civarinda idi. Her birinde biner kisi olan
iki büyük karaka ile her birisinde beser yüz
kisi bulunan diger iki karaka, Burak Reis'in
gemisinin üzerine atilarak Osmanli gemisini
ortaya adilar.Burak Reis'in gemisine iki
taraftan kancalar atilarak rampa yapilmisti. Çok
kalabalik olan düsmana her ne pahasina olursa
olsun karsi koymak gerekiyordu. Kiyasiya cereyan
eden muharebe devam ederken Burak Reis, Türk
denizcileri arasinda asirlarca derin bir
ihtiramla sânini yüceltecek kahramanca bir
harekette bulunacaktir. O, kendi kuvvetlerinden
çok daha kalabalik olan düsman kuvvetlerine
karsi sayilarinin azaldigini görünce, kurtulus
çaresinin kalmadigini anlar ve sogukkanli bir
sekilde son çareye bas vurur. Burak Reis,
birbirlerine siki sikiya çengellenmis olan
gemileri neft ile tutusturur. Kisa sürede
yayilan yangin üç gemiyi birden sararak
batmalarina sebep olur. Bu son deniz savasinda
basta Burak reis olmak üzere 500'e yakin Türk
levendi ( denizcisi ) ile Kara Hasan Reis ve
Yenisehir Sancakbeyi Kemal Bey sehâdet serbetini
içmislerdi. Göz kamastiran bu kahramanlik örnegi,
din ve devlet için isteyerek kendini feda edis,
asirlardan asirlara, nesillerden nesillere
nakledildi. Burak Reis, bu hareketiyle Türkleri,
Akdeniz hakimiyetine eristiren bir "Burak" oldu.
Bu savasta Venedik kaptanlarindan Loredano ile
Armeniyo da ölmüslerdi.
Bes yüz mevcudlu
Burak Reis'in gemisinden, sadece doksan kadar
asker kurtulmustu. Türk gemicileri bu
muharebenin cereyan ettigi Prodano adasina Burak
Reis adasi ismini vererek bu büyük Türk
denizcisinin adini unutmadilar.
Lepanto
civarindaki Çatalca ovasinda bulunan II. Bâyezid,
bu olayi ögrenir ögrenmez, 2000 yeniçeri ile
takviye ettigi Anadolu sipahilerini, Hersekzâde
Ahmed Pasa komutasinda Mora'ya gönderip siki
tedbirler alma lüzumunu duydu. Nitekim,
Hersekzâde'nin, Hulumiç'te askerini bindirdigi
Osmanli donanmasi, sür'atle ilerleyerek Lepanto
Bogazi'na yaklasmisti. 22 gemiden meydana gelmis
olan Fransiz donanmasinin yardimiyla bogazin
girisini kapamak üzere giristigi tesebbüste
muvaffak olamayan Grimani, rakibi olan
Loredano'nun ölümünden memnun olmustu. Grimani,
fazla bir sey yapamayacagini anlamis olacak ki,
Inebahti yolunu Türk donanmasina açik birakarak
Korfo'ya çekilir. Böylece, takviye birliklerle
desteklenen Türk donanmasi, sahilden kuzeye
dogru seyrederek Inebahti körfezine dogru
ilerler.
Bu deniz
savaslainda firtina yüzünden büyük hasara
ugrayan, aylarca yiyecek ve içecek sikintisi
çeken Türk donanmasinin, Venedik donanmasini
yenebilecek dereceye gelmis olmasi, artik
Osmanli denizcilerinin Akdeniz hâkimiyetini ele
almaya namzed olduklarini göstermekteydi.
Kara ve deniz
kuvvetlerinin ortaklasa hareketi üzerine sayisiz
yarma (hurûc) tesebbüslerinde bulunmasina ragmen,
her seferinde maglub olan kale komutani Zoano
Mori, Venedik donanmasinin yardimlarindan da
ümidini kesmis oldugundan, kalenin anahtarlarini
Rumeli Beylerbeyi olan Mustafa Pasa'ya gönderir.
Böylece Lepanto ( Inebahti) Agustos (26 veya 28)
l499'da Osmanlilarin eline geçmis olur.
MOTON ( =
MODON )'UN FETHI
Inebahti gibi
önemli bir limanin elden çikmasi, Venediklileri,
önce karsi koyma, sonra da karsilik verme
hareketlerine sevketmis ise de kendi zaaflarini
bildiklerinden ve çok büyük bir masrafa mal
olacak uzun harplere tahammül edemeyiceklerini
anladiklarindan Osmanlilarla iyi geçinmeyi
siyasetleri bakimindan daha uygun görmüslerdi.
Bu sebeple, Osmanlilarla baris yapmak üzere Lui
Maventi adinda bir elçi vâsitasiyle Osmanlilara
müracaat etmislerdi. Venedik elçisi, Venedik
tüccarlarinin serbest birakilmasini ve
Inebahti'nin iade edilmesini istemisti. Sayet
Osmanlilar bu maddeleri kabul etmeyecek
olurlarsa hiç olmazsa baris yenilenmeliydi.
Elçinin bu teklifine karsilik Sultan Bâyezid:
"Eger benimle
baris yapmak istiyorsaniz, Mora'da elinizde
bulunan Mudon, Koron ve Napoli (Napoli di
Malvazya) sehirlerini teslim ile senede belli
miktarda bir vergi vermelisiniz" demisti. Böyle
bir seyi beklemeyen elçi, böyle bir anlasma
yapma yetkisinin bulunmadigini söyleyerek
ayrilir. Padisah, kis ortasinda Yakup Pasa'nin
donanma ile birlikte hareket ederek Modon'u
muhasara etmesini emreder. Kendisi de ilkbaharda
Ramazan 905 ( 7 Nisan l500) da Edirne'den
hareket eder. Temmuz ayinin yedisinde
donanmasinin Moton önüne geldigini haber alinca,
dört günde Güney Mora'ya iner. Aslinda burasi
bir aydan beri Rumeli ve Anadolu kuvvetleri
tarafindan sarilmisti.
Venedik amirali,
Türklerin ilk önce Mora'nin güneyindeki
Napoli'ye hücum edeceklerini zannederek buraya
bir miktar donanma göndermisti. Gerçekten
Türkler, Venediklileri sasirtmak için bir miktar
kuvvetle karadan buraya taarruza geçmislerdi. Bu
taarruz, sadece Venediklileri sasirtmak için
yapilmisti. Venedik amiralinin buraya donanma
göndermis olmasi, Osmanlilarin bu
tesebbüslerinde basarili olduklarini
göstermektedir.
Davut Pasa'nin
komutasinda bulunup Inebahti limaninda yatan
donanma, 27 Temmuz l500'de bu limandan çikip
Navarin limani önünde Venedik donanmasi ile
çarpisir. Davut Pasa kendi gemisiyle (Bastarda)
düsman amiralinin bastardasina rampa ettiyse de
baska bir düsman mavnasi da Davut Pasa gemisine
rampa ettiginden Kaptan Pasa tehlikeli bir
duruma düsmüstü. Tam bu esnada Pirî Reis kendi
gemisiyle yetiserek Kaptan Pasa'yi kurtardigi
gibi donanmanin bozulup bir felaketin meydana
gelmesini de önlemisti.
Çok saglam ve
müstahkem bir kale olan Modon'un halki, kalenin
saglamligina ve kara yönünü çeviren üç kat derin
hendegin yürüyüse engel olacagina güvenerek
teslim olmak istemiyordu. Hatta halk,
kendilerini kusatan ordunun kusatmayi kaldirip
geri dönmek zorunda kalacagini gözlemekte idi.
Bu yüzden de savunmayi sürdürüyordu. Topçulari
ise sanatlarinda pek mahir olmuslardi. Nitekim,
bir mil mesafede bulunan hedeflere tam isabet
ettiriyorlardi. Bu yüzden kale bir türlü
düsmüydrdu. Bu gayretlerinin bir sonucu olarak
kale, üç hafta kadar muhasara altinda kaldi. Son
günlerde Venedik Amirali Melchior Trevisano,
donanma ile yardima geldiyse de fazla bir sey
yapamadi. Trevisano, sehre yardim etmek için
Türk donanmasini yararak ikindi namazi vaktinde
dört kadirgayi limana sokmus ise de bunlar, daha
önce limana gerilen zincir yüzünden pek ileriye
gidemediler. Kale muhafizlarindan bir kismi,
gemilerin zinciri geçmesi için istihkamlarini
birakarak yardima geldikleri sirada Sultan
Bâyezid, hücum emri verdiginden Anadolu
Beylerbeyi Damad Sinan Pasa kuvvetleri,
açtiklari gediklerden içeri girerek Modon'u
aldiklari gibi limana girmis olan dört Venedik
gemisini de yakmislardi. l3-l4 Muharrem 906
(9-l0 Agustos l500)'de gerçeklesen fetihten
sonra sehre giren Sutan Bâyezid, Hoca Saadeddin
( ll,l02 )'in ifadesine göre fethin besinci günü
sehrin en büyük kilisesi olan Saint Jean'i câmie
tahvil ederek maiyetiyle birlikte burada Cuma
namazini kilmistir. Sultan Bâyezid, duvarlarin
yüksekligini ve hendeklerin derinligini görünce
"Beylerbeyim Sinan Pasa'nin ve yeniçerilerimin
kahramanliklari sâyesinde bu kaleyi Tanri verdi"
der. Hammer'in dedigi gibi bu yüksek duvarlardan
ilk tirmanan yeniçeri, devletin en mamur
sancaklarindan birine bey olmustu. Kalenin
bütünüyle onarilmasi ve yanan yapilarin yeniden
yaptirilmasi, Anadolu Beylerbeyi olan Sinan
Pasa'ya havale edildi.
Modon'un,
Türkler tarafindan zaptedildigi haberi,
Venedik'te büyük ve derin bir matemin meydana
gelmesine sebep oldu. Içine düsülen ümidsizlik,
Doge Augustinos Barbarigo'nun, 7 Eylül tarihi
ile Papa ve diger Hiristiyan hükümdarlara
gönderdigi yazidan anlasilmaktadir.
Venedikliler, tek teselliyi Venedik donanmasinin
Modon'u geri alacagi hususunda besledikleri
temelsiz ümitte buluyorlardi. Venedik senatosu,
Modon'dan kurtulan bir kisim halki Kefalonya
adasina yerlestirmekle mesgul oluyordu. Bu arada
Pâdisah, tahkimatina hayran kaldigi sehrin
fethini Allah'in kendisine bir lütfu olarak
telakki ediyordu. Bâyezid, Modon'a girdigi
sirada sehrin bir kismi muhafizlar tarafindan
yakilmisti.
KORON VE
NAVARIN'IN FETIHLERI
Biraz önce
görüldügü sekli ile Osmanlilarca Modon
kalesinden sonra Koron ve Navarin de feth
edilmislerdi. Sinan Pasa, Modon'un tamiri ile
ugrasirken, Hadim Ali Pasa kara ordusu ile,
Kaptan Davud Pasa da denizden gitmek suretiyle
Koron kalesini almakla görevlendirildiler. Hadim
Ali Pasa, Koron'a giderken önce Anavarin (Navarin)
veya Zensiyo kalesini de aldi. Gerek Koron,
gerekse Navarin halki, Modon'un durumunu
ögrendikleri için harp yapmadan teslim oldu.
Solakzâde, sehrin teslimi ile ilgili olarak
sunlari söyler: " Modon kalesi, Osmanli ülkesine
ilave edildi. Yakininda vaki olan Koron
kal'asinin fethine Ali Pasa tayin olunmustu.
Deniz tarafindan da Davud pasa'yi gönderdiler.
Her iki taraftan üzerine varildiginda, Koron
kalesi muhafizlari Modon halkinin ahvalinden
ibret almakla ailelerini ve çocuklarini
Frengistan'a nakil için izin, mal ve
menallerinin korunmasi için de emân istediler.
Böylece kaleyi kendi rizalariyla teslim
eylediler. Pasa da istediklerine müsaade
gösterdi. Osmanli müsamahasinin güzel bir örnegi
olan bu anlayistan dolayi b uralarda bulunan
Latinler sehri terk edip giderken, yerli halk
yani Rumlar, "Cizye" denilen basvergisine
baglandi. Sultan Bâyezid, 20 Agustos l500'de
Koron'a girip büyük kiliseyi camie tahvil ederek
orada namaz kildi. O, Modon'da oldugu gibi bin
Azeb ve bin besyüz yeniçeriyi kale muhafazasinda
birakarak 23 Agustos'ta sehri terk edip
Istanbul'a dönerken bu iki sehrin gelirini Mekke
ve Medine (Haremeyn)'e vakf eyledi.
Inebahti, Mudon
( = Modon ), Koron ve Navarin'in feth edilip
Venedikliler'den alinmalari üzerine
"Fetihnâme"ler yazilip etrafa gönderilmisti. Bu
fetihnâmeler, beylerbeyiler, Müslüman ve
Hiristiyan devletlere, bu meyanda Macaristan,
Lehistan, Fransa ve Ispanya krallarina, Ceneviz
Cumhuriyeti ile Rodos Sövalyelerine
gönderilmislerdi.
DENIZLERDEKI
HAÇLI SEFERI
Venedik,
Inebahti, Modon, Koron ve Navarin gibi yerlerin
ellerinden alinmasinin yaninda, iki sene üst
üste inen Osmanli darbesine karsi koyamayacagini
anlamisti. Bu sebeple Osmanlilara karsi Alman
Impraratoru, Papa, Ingiltere, Fransa, Ispanya,
Napoli, Lehistan ve Macaristan'dan yardim
talebinde bulunur. Bu yardimla Osmanlilar
aleyhine bir "Haçli Ittifaki" ortaya çikmis
oluyordu. Baslangiçta, menfaatleri geregi
Türkleri, Venedikliler aleyhine harekete geçiren
Papa, bu sefer de çagrisi üzerine Osmanlilar
aleyhine bir ittifak kurmaya çalisiyordu. Papa
IV. Aleksandr, Venedik'e verdigi cevapta
kendilerine yardim gönderecegine degindikten
sonra, Türklerin yaptiklarini, kiliselerin
ugradigi hakaretleri ve Hiristiyanligin içine
düstügü tehlikeleri tasvir ederek Haçli
Birligini saglayacagini açikliyordu. Hammer'in
ifadesine göre Papa'nin bu sekildeki davranisi,
kutsallik perdesine bürünmüs olan nefret,
gönlünde Padisah II. Bâyezid'e karsi yakip
yikmalardan gelen bir üzüntüden çok, Sehzâde
Cem'in tahsisatini kaybindan dolayi öfkelenen
Aleksandr Borciya'nin öfkesine benziyordu.
Sonunda ortak menfaatler, Venedik, Papa ve
Macaristan Krali'ni saldirma ve savunma
konusunda bir anlasma ile birlesmeye
götürdü.Bunun için Venedik, Papa ve Macaristan
arasinda l500 yilinda bir muahede imzalanir. Bu
anlasma, Roma'da l50l yilinda Papa Kilisesi'nde
Pantekot Yortusu'nun Pazar gününde ilan olundu.
Bu, Hiristiyan devletlerin, Türkiye aleyhindeki
ikinci ittifaklaridir. Bu sekildeki taahhütler,
Osmanlilara karsi "Haçli Savaslari"nin yerini
almisti. Buna göre müttefik kuvvetler denizde
Osmanlilari mesgul ederken, Macarlar da karadan
taarruz edeceklerdi.
l500 senesi
sonbaharinda Venedik Âmirali Pisaro, Osmanlilara
ait Egine adasini isgal ederken, Ispanya ve
Venedik donanmasi da Kefalonya adasini
zaptetmislerdi. Bu arada Fransa Krali'nin
yegenini komutan olarak tayin ettigi ve l5 bin
kisilik askerî gücü bulunan Fransiz donanmasi da
Zanta adasina gelip demirlemisti. Bundan baska,
Aragon ve Sicilya Krali'nin donanmasi da Korfo
adasina yanasmisti. Amiral Ravestayn
komutasindaki donanma ile birlesen Venedik
gemilerinin de dahil bulundugu donanmanin
mevcudu 200 kadirgadan ibaretti. Iste "Haçli
Ittifaki"nin meydana getirdigi bu muazzam
donanma, Ege Denizi'ne açilarak Midilli adasini
kusatma altina almisti.
Midilli'nin
kusatilma haberi, Istanbul'a ulasir ulasmaz, bir
anda büyük bir kargasanin yasanmasina sebep
oldu. Çünkü buranin düsman eline geçmesi, diger
adalar halkinin isyanina ve dolayisiyle onlarin
da elden çikmasina sebep olabilirdi. Bunun için
adaya büyük bir kuvvetin gönderilmesi
gerekiyordu. Asker toplanmasi için memleket
içine seksen "Ulak" gönderildigi gibi Pâdisah
bizzat bu isle mesgul olarak, sehirliden ve
sanat erbabindan adam yazip Hersekzâde Ahmed
Pasa komutasinda 300 parça gemi ile adaya
gönderildi.
Bu esnada,
müttefik donanmasinin bir kismi, Ege sahillerini
tahrib ederken Rodos Sövalyelerinin reisi emri
altindaki donanma da Akdeniz'deki Osmanli
adalarini vuruyordu.
Gerçi
Istanbul'dan önce, Midilli'nin Haçlilar
tarafindan kusatilma haberi, buraya en yakin
olarak Saruhan Sancakbeyi Sehzâde Korkut
tarafindan duyulur duyulmaz o, Kethüdasi
komutasinda 800 kisi ile Karesi Sancakbeyi
maiyetindeki timarli sipahi kuvvetlerini derhal
adanin yardimina gönderir. Ayazmend'e gelen
Sehzâde'nin kuvvetleri karanlik bir gecede
düsman saflarini yararak hisara girerler.
Bununla beraber, askerlerden bir kismi, kaleye
girmeye muvaffak olduysa da bir kismi giremedi.
Bu esnada Sehzâde'nin Kethüdasi sehid olur.
Kaynaklarimiz,
burada geçen olaylari tafsilatli bir sekilde
verirler. Biz de onlarin dil özelliklerine fazla
müdahele etmeden, onlarin ifade ettikleri
sekilde olanlari nakl etmeye dikkat edecegiz.
Ahmed Pasa, Cemaziyelevvel (Aralik l50l)'de
Midilli yakinina geldigi zaman kâfirler, Midilli
Kalesine dogru yürüyüse geçtiler. Fransa
birliklerinin komutani ve Krali'nin yegeni,
kaleye girmek için kosup öne çiktigi zaman,
Islâm gâzilerinden bir yigit, bu gâvuru öldürüp
kellesini kuleye dikti. Bunu gören Fransiz
askerleri bozulmaya basladilar. Fransiz Amirali,
kendisine yardima gelmekte olan Rodos
Sövalyelerinin 29 parçadan mütesekkil
donanmasini beklemeden demir alip kaçar. Yolda
Cerigo adasi civarinda firtinaya tutulan Fransiz
donanmasi, tamamen batar. Artik, Venedik
askerlerinin yapabilecekleri bir sey kalmamisti.
Müttefiklerinin kaçtiklarini görünce onlar da
gemilerine binip memleketlerine dogru yol almaya
basladilar. Bütün çabalarina ragmen, Midilli'yi
ele geçiremeyen Birlesik Haçli ordusunun
çekilmesi üzerine Midilli kalesi, yeniden tamir
edilerek muhafaza için buraya asker konur.
Fransiz
donanmasi Midilli'den kaçarken, Rodos ile
Ispanya donanmalari Ege'ye girip Çanakkale
Bogazi'na kadar sokulmuslardi. Amiral Gonzalvo
de Cordova'nin komutasindaki Ispanyollar, Kemal
Reis'in yaptiklarinin öcünü almak için
çalisiyorlardi. Fakat Fransiz donanmasi ile
birlesemedikleri ve tanimadiklari bu yabanci
sulardan ürkmüslerdi. Bu yüzden de umduklarini
bulamadan ve hiç bir sey yapamadan dönüp
gitmislerdi.
Görüldügü gibi,
Venedik, Ispanya, Macaristan, Lehistan, Fransa,
Almanya, Rodos ve daha baska devletlerin, daha
dogru bir ifadeyle bütün bir Avrupa'nin
Osmanli'ya karsi güç birligi edip birlesmelerine
ragmen, birlikte hareket etme imkânina
kavusturulmadiklari için bu Haçli Seferi'ni
kaybetmislerdi. Böyle büyük bir orduyu tam
anlamiyla maglub etmek, II. Bâyezid döneminin
mühim olaylarindan biridir.
Osmanli iktisat
tarihiyle ilgili kaynak ve eserlerin
belirttiklerine göre "Avâriz", "Kürekçi Bedeli"
ve "Azeb" gibi "Örfî Vergi"lerin ilk defa tarh (
konmasi) edilmesi, Midilli hadisesinden sonra
olmustur. II. Bâyezid döneminin devam eden ve
tehlikeli bir hal alan savaslari, külliyetli
miktarda askerin beslenmesini ve donanmanin
hazirlanmasini gerektiriyordu. Zira harpler,
sikintili günler yasayan hazineyi, daha da zor
durumda birakiyorlardi. Iste bu sebeple devlet,
bu dönemde ilk olarak "Imdadiye-i Seferiye" adi
verilen yukaridaki vergileri koymustu.
Venedikliler,
bütün ittifak faaliyetlerine ragmen,
Osmanlilarla basa çikamayacaklarini anlamis
olmalilar ki, harpten çekilmek isterler. Bu
konuda, arabuluculuk yapmalari için Fransa Krali
XII. Lui veya Lehistan Krali'na vas vururlar.
Venediklilerin bu istekleri, Osmanlilar
tarafindan da müsbet karsilanir. Çünkü bu
dönemde dogu hududunda Akkoyunlu Devleti'nin
yerine Siî Safevî Devleti'ni kurmus olan Sah
Ismail tehlikesi bas göstermisti.
Osmanli Devleti
ile Venedikliler arasindaki müzekere esaslarini,
harpten önce Istanbul'da Venedik elçisi olarak
bulunan ve casuslugundan dolayi tevkif edilen
Andre Gritti isminde biri idare ediyordu.
Müzakereler sonunda l4 Aralik l502 (Receb 908
)'ta Osmanlilarla Venedikliler arasinda 3l
maddeden mütesekkil bir anlasma imzalanir. On
gün içinde uygulamaya konacak olan bu muahedenin
en önemli maddeleri sunlardi:
l. Venedik
Cumhuriyeti, Inebahti, Modon ve Koron ile
oralardaki diger küçük kaleleri Osmanlilara terk
ettigi gibi Arnavutluk'ta elinden alinan Drac'in
zaptini da taniyordu .
2. Venedikliler,
Osmanlilardan zaptettikleri adalardan
Kefalonya'yi kendilerine alikoyup Santamavra
adasini iade ediyorlardi.
3. Osmanlilar
tarafindan harp esnasinda müsadere edilen ve
halka ait olan esya geri verilecekti.
Venediklilerin her sene verecekleri on bin duka
altinin ve Santamavra'nin zapti esnasinda
Venedik Amirali Pesaro'nun eline geçmis olan
yirmi dört bin dukanin Osmanlilara iadesi
gerekiyordu.
20 Agustos l503
( Rebiülahir 909 ) senesinde Osmanlilarla
Macarlar arasinda da bir anlasma imzalandi.
Macarlar tarafindan gönderilen Barhabas Belabi
adindaki elçi ile yapilan anlasma yedi yillik
olacakti. Buna göre Osmanli Devleti, Macar
Krali'ni, Isklovanya, Moravya, Silezya ve Lozasi
hükümdari olarak da tanimaktaydi. Buna karsilik
Macaristan Krali, Osmanli akincilarinin Kuzey
Bosna'da son olarak aldiklari yerlerin
Osmanlilarda kalmasini kabul ediyordu. Bu arada
Bogdan, Eflak ve Raguza'lilar da anlasmadan
istifade edeckelerdi. Buna karsilik bu üç
devlet, hem Osmanlilara hem de Macarlara vergi
vereceklerdi. Iki taraf ticaret serbestisini ve
bu münasebetle tüccarlarin birbirlerinin
ülkelerine gidip gelmelerine müsaade
edeceklerdi. Macar Krali dört Incil (Matta,
Markos, Luka, Yuhanna) üzerine, Osmanli Vezir-i
A'zami da Kur'an-i Kerim üzerine yemin ederek bu
muahedenâmeyi tasdik etmislerdi. Gerek Venedik,
gerekse Macarlarla yapilan anlasmalardan sonra
devletin dis güvenligi emniyet altina alinmis
oluyordu.
OSMANLI -
MEMLÜKLÜ MÜNASEBETLERI
Osmanlilar ile
Misir, Suriye, Güney Anadolu ve Hicaz'da
hakimiyet süren Memlûk sultanlari arasindaki
münasebet, ilk zamanlardan yani XIV. asrin
ikinci yarisindan itibaren dostane bir sekilde
baslamisti. O dönemlerde, küçük bir beylik olan
Osmanlilarin Rumeli'deki muvafakiyetleri ve
Islâm dünyasinin sinirlarini genisletmeleri,
Memlûk Devleti tarafindan memnunlukla takip
ediliyordu. Fakat daha sonra gerek Sultan II.
Murad, gerekse onun oglu Fâtih Sultan Mehmed
zamanindaki bazi olaylar, iki devletin arasinin
açilmasina ve bir müddet sonra da birbirlerine
karsi hasmâne (düsmanca) tavirlarin ortaya
çikmasina sebep olmustur.
Sultan II.
Bâyezid, kendisine muhalefet edip Osmanli
tahtinda hak iddiasinda bulunan kardesi Cem'i,
dostça karsilayip himaye eden ve ayni zamanda
onu mücadeleye tesvik eden Memlûk Sultani
Kayitbay'in, Çukurova bölgesindeki Üç-Oklar ile
Maras ve Elbistan'a hakim olan Boz-Oklar'i
devamli bir surette baski altinda tutmasi
üzerine, Dulkadir'li Türkmen Bey'i Alâüddevle
Bozkurd Bey'i himayeye karar verir. Sultan
Kayitbay, Cem'in Anadolu'ya geçmesine müsaade
etmesi onun, Osmanli Devleti'nin aleyhine
çalistigini gösteriyordu.Bununla beraber
ihtiyati da elden birakmiyordu. Nitekim
Bâyezid'in culûsundan sonra Istanbul'a gelen
Memlûk elçisi, hem Bâyezid'in saltanatini tebrik
etmis hem de biraz sonra bahsedecegimiz ve
gaspedilen esyayi getirip teslim ettikten sonra
Sultan Kayitbay adina özür dilemisti. Bu hal,
aradaki gerginligi bir derece hafifletmisti.
Gerçekten, Sultan Kayitbay için baslica siyasî
mesele Osmanlilar ile olan münasebet meselesi
idi. Arsiv Begelerinden anlasildigina göre (Topkapi
Sarayi Müzesi Arsivi, nr. 620l - 6385) Dulkadir
Beyi, Sultan II. Bâyezid'i, Memlûk Devleti
aleyhine tesvik ediyordu. Öbür taraftan,
Hindistan'da Dekkan'da hüküm süren
Behmenîler'den III. Muhammed Sah ( l463-l482)'in
, Vezir-i A'zam'i Hâce-i Cihan ( Hoca Mahmud
Gâvân ) ile Osmanli hükümdarina göndermis oldugu
hediyeler, Kayitbay tarafindan müsadere
edilmisti. Bu yüzden, Memlûk Sultani'na karsi
kirginligini izhar eden II. Bâyezid'in
tutumundan endiselenen Memlûklular, bazi
tedbirler almak zorunda kalmislardi.Nitekim
Karaman Beylerbeyi Hadim Ali Pasa tarafindan
"Kubbe Vezirleri"ne gönderilen 888 ( l483 )
tarihli arizadan anlasildigina göre Atabekü'l-Asakir
Emir Özbek ez-Zahirî emrinde Halep'te toplanan
Memlûk kuvvetleri, Ramazanoglu Eflatun Bey ile
maiyetindeki boybeylerinin yardimlarini
sagladiklari gibi, Turgutoglu Mahmud Bey'i
Osmanlilara müskilat çikarmak maksadiyla Ermenek
üzerine göndermislerdi. Turgutoglu'nun, Süleyman
Bey'le savastigi bir sirada Alaüddevle harekete
geçer.
Baslangiçta
Osmanlilar'dan himaye gören Alaüddevle Bozkurd
Bey, Nisan l484'te Memlûklular'in Haleb ve Safed
naiblerini arka arkaya maglub ettikten sonra
Kayseri Valisi Yakub Pasa kuvvetleri ile
birleserek, Misirlilarin kurmus oldugu
tuzaklardan kurtulmustu. O, Elbistan ovasinda,
Osmanli askerinin gayret ve yardimi ile Haleb
Naibi'ni öldürüp Kal'atu'r-Rum (Rum Kalesi),
Bire (Birecik) ve Anteb Naibleri ile Haleb büyük
hacibi basta olmak üzere birçok Çerkez beyini
esir etmisti.
Bununla beraber
Emir Özbek es-Seyfî, Emir Özdemir ve Emir
Mogolbay gibi emirlerin yönettigi Memlûk ordusu,
sür'atle Malatya'ya giderek burasini takviyeye
muvaffak olur. Malatya kalesine karsi
giristikleri tesebbüste muvaffak olamayan
Osmanli - Dulkadirli kuvvetleri, Malatya
derbendinde kurulan pusuya da düsmüslerdi.
Böylece, Eylül l484 yilinda Kayseri Valisi Yakub
Pasa'nin komutasindaki Osmanli kuvvetleri ile
Dulkadiroglunun kuvvetleri maglub olmuslardi.
Yakub Pasa,
zorlukla kaçabilmis, birdenbire Osmanlilarin
aleyhine dönüp Yakub Pasa'nin odugâhini
yagmalayan Alaüddevle ise Trablus-Sam ve Tarsus
Naiblerini serbest birakmak suretiyle
Memlûklulara basvurmustu.
Içinde bulundugu
malî ve idarî sikintilar yüzünden Osmanlilarla
karsilasmayi arzu etmeyen Memlûk Sultani,
emirleriyle bir görüsme yapmisti. Bu görüsme
esnasinda Atabey Özbek ile diger emirler,
Osmanli hükümdarina elçi ve hediye gönderip
aralarinin düzelmesini teklif etmislerdi. Bu
teklif kabul edildiginden Emir Cani Bey Habib
elçi olarak gönderilmisti. Memlûk Sultani
Kayitbay, II. Bâyezid'e uygun tekliflerde
bulunuyordu. Bu tekliflerden en mühimi de
Osmanli Padisahi'nin, elindeki bütün yerlerde
"Sultan" olarak kabul edilmesiydi. Memlûk
Sultani'nin emriyle Kahire'deki Abbasî Halifesi
I. Mütevekkil Alallah tarafindan, buna isaret
olmak üzere, Bâyezid'e bir de "Sultanlik
Mensûru" gönderilmisti. Sultanlik mensûrunu
göndermekle yetinmeyen halife, iki Müslüman
hükümdar arasindaki ihtilafin bertaraf
edilmesini de tavsiye ediyordu.
Bütün bu
tavsiyelere ragmen aradaki rekabet ve bazi
kiskirtmalar sonucu iki taraf arasinda savas
kaçinilmaz hale gelmisti. Bu yüzden Osmanlilarla
memlûklular arasinda l485'de baslayan ve l490 (
hicrî 890 - 895 ) senesine kadar bes sene devam
eden ve alti seferde biten savaslar
görülmektedir. Osmanlilarin, Karamanogullarini
tamamen ortadan kaldirmalarindan sonra,
Ramazanogullari ile ayni hududu paylasir
olmalari ve Osmanlilardan himaye gören
Alaüddevle Bozkurd Bey'in, Memlûklular
tarafindan sikistirilmasi da iki devleti karsi
karsiya getirmistir.
Bu dönemde,
Misir'la son veya altinci sefer diyebilecegimiz
seferde, Dulkadiroglu Alaüddevle Bey'in,
Osmanlilardan yüz çevirip Memlûk tarafina geçer.
O, bununla da kalmayacak oglunu rehine (kulluk)
olarak Misir'a gönderdigi gibi, kizini da
Atabekü'l-Asâkir Emir Özbek'in ogluna verir.
Öyle anlasiliyor ki bu durum, Osmanlilarin,
Çukurova'da memlûklulara maglub olmalari üzerine
olmustu. Alaüddevle Bey'in Misirlilarla
anlasmasi üzerine Osmanlilar yeni tedbirler
almak zorunda kalmislardi.
Iki Müslüman
devletin birbirleri ile olan mücadeleleri, her
ikisinin de yipranmasina sebep olmustu. Zamanla
yön degistiren muvaffakiyetlere ragmen devam
eden savaslar, özellikle Memlûk idaresini zor
durumlarda birakiyordu. Bu yüzden devlet, yeni
tedbirler alma mecburiyetini hissediyordu.
Memlûk idaresi, iyi teskilâtlanmis bir vergi
sistemine sahip degildi. Osmanlilarin, savasa
devam edebileceklerinin anlasilmasi üzerine
Kayitbay, halktan zorla yeni vergiler almaya
karar verir. Dönemin müelliflerince siddetli bir
tenkide maruz kalan Kayitbay, Osmanlilara karsi
Napoli Krali ile anlasir. Müslüman Osmanli
Devleti'ne karsi kurulan bu ittifak üzerine
Kayitbay'a tehdid mektubu gönderen Sultan II.
Bâyezid'in bizzat kendisi sefere çikma
niyetindedir. Bunun için, padisahin otagi,
Besiktas'a nakledilmis ve Üsküdar'a geçme
hazirliklari baslamisti.
Kismî
muharebeler tarzinda uzayan Osmanli - Memlûk
çekismesi, Dulkadir Beyi Alaüddevle'nin,
Memlûklularin geçici zaferlerine kapilip,
onlarin tarafina geçmesi ile daha da gergin bir
hal aldi. Bunun üzerine Sultan Bâyezid,
kayinpederi Alaüddevle'yi beylikten azlederek,
yerine onun kardesi olan ve Vize Sancakbeyi
bulunan Sah Budak Bey'i tayin eder. Osmanli
sultani, Sah Budak Bey'in yanina Mihaloglu
Iskender Bey'in kuvvetlerini de vererek onu
Alaüddevle üzerine gönderir. Fakat Memlûk
kuvvetlerinden de yardim alan Alaüddevle, Sah
Budak Bey'i Elbistan yakinlarinda yenip esir
alir. Esir alinan Sah Budak, Kahire'ye
gönderilerek orada idam edilir.
Bu basarilar
üzerine daha çok cesaretlenen Memlûklular, Emîr
Özbek komutasinda Misir ve Dulkadir
kuvvetleriyle Kayseri'yi muhasara ile Nigde,
Eregli ve Larende'ye kadar akinlarda bulunurlar.
Üzerlerine gönderilen Hersekzâde Ahmed Pasa
kuvvetlerini yenerek Ahmed Pasa'yi esir alirlar.
Iste bu haberi alan II. Bâyezid, bizzat sefere
katilmaya karar verecek ve otaginin Besiktas'a
nakledilmesini isteyecektir.
Osmanli devlet
ricali, Memlûklularla olan savaslarda ugranilan
basarisizliklarin, gevseklikten ve isin siki
tutulmamasindan meydana geldigini biliyor,
ayrica sefer için acele edilmemesi gerektigini
düsünüyordu. Ancak bunu hükümdara nasil
bildireceklerini bilemedikleri gibi buna cesaret
te edemiyorlardi. Nihayet ulemadan Molla Arap
demekle söhret bulmus olan Müftü Alaeddin Ali
el-Arabî (öl. l496) bu hali, yani harb için
acele etmenin muhatarali oldugunu arzederek isi
önledi. O, daha önce Ebu Bekir adindaki kadisini
Misir'a göndererek basta Atabekü'l-Asâkir Emîr
Özbek oldugu halde Memlûk ümerasini barisa
yanastirmis, savasin tehlikelerini arzederek
dostluk kapisini açmisti. Hoca Saadeddin,
Alaeddin Ali el - Arabî'nin mektubundan
bahsederken, onun gönül alici sözler söyledigini,
"Dinin Nasihat olduguna" temasla bunun geregi
olarak barisin yapilmasi icab ettigini
söyledigini, Misir Sultani'nin da bundan çok
memnun oldugunu yazar. Esasen bu siralarda
Istanbul'a kadirgalarla gelip bir nüsha Kur'an-i
Kerim ve bazi Hadis-i Serif kitaplarindan ibaret
hediyeleri Bâyezid'e takdim eden Tunus Emiri
el-Mütevekkil Alallah Osman'in elçisi, bir
sefaatnâme ile tavasutta bulunmus ve Tunus'un,
Ispanyollar tarafindan hücuma ugradigi su sirada,
iki Müslüman devlet arasinda sulh yapilmasi için
Emir'in ricasini arzetmisti. Böylece barisa
dogru bir adim atilmis oldu.
Nihayet,
Cemaziyelahir 896 (Nisan l49l)'de daha önce
elçilik vazifesi ile Osmanlilara gönderilmis
olan Mamay Haseki serbest birakilir. Bundan
sonra o, Osmanli Devleti'nin murahhaslari ile
Kahire'ye döner. Osmanli elçisi Bursa Kadisi
Seyh Ali Çelebi adinda bir kimse idi. Memlûk
Sultani tarafindan huzura kabul edilen elçi,
Adana ve Tarsus'un Mekke ile Medine evkafina ait
yerler olmasindan dolayi, buralarla diger
kalelerin anahtarlarini Memlûk hükümdarina
iadeye memur edilmisti. Memlûk Sultani, elçiye
büyük ikramlarda bulundu. Daha önce esir edilip
hapsolunan Mihalzâde Iskender Bey'le diger
esirleri serbest birakir. Bu arada Iskender
Bey'i sadece serbest birakmakla kalmaz, ayni
zamanda ona hil'at da giydirir. Sultan, Osmanli
elçisine karsilik, Emîr Canbulat b. Yasbek'i
elçilikle Osmanli padisahina gönderir. Nitekim
Istanbul'a gelen müstakbel Memlûk Sultani Emîr
Canbulat, birçok siyasî tesebbüslerde bulunmus,
daha sonra, yaninda Seyh Bedreddin b. Cum'a
oldugu halde tekrar Istanbul'a gelen Mamay
el-Haseki, ayni siyaseti devam ettirmistir.
Memlûk elçileri, Tunus elçisinin de
yardimlariyla barisin yapilmasina muvaffak
olmuslardi. Buna göre Gülek Hisari sinir kabul
edilerek Çukurova eskiden oldugu gibi Sam'a
ilhak edilmistir.
Cem'in sebep
oldugu siyasî buhran yüzünden müskül durumda
bulunan Osmanlilar, Halil Bey'in ( öl. l5ll)
Ramazanogullari'nin basina geçip, Memlûklularin
rizasi ile Adana ve Tarsus'a hakim olmalarini
kabul ettikleri gibi, anlasma geregince adlari
geçen sehirlerin Haremeyn evkafi olan vâridatini
( gelirini) da, kendi gemileri ile
Iskenderiye'ye tasimislardir. Nitekim Âsik
Pasazade ile Ibn Kemal'den anlasildigina göre
meshur Türk denizcisi Kemal Reis, Mekke ve
Medine vakif malini l498 ( 903)'de,
Iskenderiye'ye gemilerle götürüp, buranin beyine
teslim etmistir.
Anlasma ile iki
taraf arasindaki baris iade edilmis ise de bu
hal, Osmanlilari tatmin etmiyordu. Baris, zaman
zaman çikan bazi engeller bertaraf edilmek
suretiyle l5 sene kadar devam etmistir.
OSMANLI
DEVLETI VE ENDÜLÜS MÜSLÜMANLARI
II. Bâyezid'in
hükümdar olarak bulundugu dönemin önemli
olaylarindan biri de süphesiz ki Islâm
cografyasinin en bati ucunda, baska bir ifadeyle
Endülüs'teki Müslümanlarin basina gelen felaket
idi. Bu felaketin baslangici esnasinda Osmanli
donanmasi, uzak denizlerde savasacak kadar güçlü
degildi. Bölgenin Osmanlilara olan uzakligi ve o
siralarda Cem Sultan'in, Avrupa'da siyasî bir
alet olarak kullanilmasi bir anlamda
Osmanlilarin elini ve kolunu bagliyordu.
Bunlardan baska, Akdeniz'in öbür ucundaki bu
bölgeye ulasmak için, Osmanli donanmasinin
gerektiginde yardim alabilecegi bir liman veya
sehir de mevcud degildi. Bütün bu olumsuz
sartlar da nazari dikkate alindigi zaman
Osmanlilarin bu konuda neden daha faal bir rol
oynayamadiklari anlasilir.
Hicrî 92 (M. 7ll
) tarihinde Kuzey Afrika'yi bastan basa kat eden
Müslüman mücahidler, Ispanya'ya girdikten sonra
orayi terk edinceye kadar Iberik yarimadasini
medenî eserlerle süslemis, çok sayida kültürel
ve sosyal müesseseler meydana getirmislerdi.
Müsümanlar,
Ispanya topraklarina ayak basar basmaz, irk,
din, dil, mezheb ve soy farki gözetmediler. Got,
Vandal, Romali, Hiristiyan ve Yahudi demeyip
herkese Müslümanlar gibi haklar tanidilar.
Endülüs ( III. Abdurrahman, II. Hakem gibi)
büyük hükümdarlar gördü. Parlak devirler yasadi.Orada
(Kurtuba Camii gibi) âbideler, (Medinetü'z-zehra
gibi) saraylar yapildi. Doguda Bagdad, batida
Kurtuba, dünya yüzünde Islâm medeniyetinin
gözler kamastiran merkezleri haline geldi.
Kurtuba'da kadinlardan alimler, sairler ve
muallimler yetisti.
Yedi asri askin
bir süre bütün Ispanya, Portekiz ve hatta Güney
Fransa'da hükümranligini kabul ettirmis olan
Islâm hakimiyeti, bütünüyle yok edilmek
isteniyordu. Halbuki bu medeniyet, bütün medenî
sahalarda Avrupa'nin üstadi, hocasi ve mürebbisi
olmustu. Bu hâkimiyet öyle bir medeniyet vücuda
getirdi ki, cihanin en yüksek medenî seviyesine
ulasti. Bu medeniyet, Insanligin yüz aklarindan
olan ilim, fen, edebiyat ve felsefe dahileri
yetistirmisti. Medreselerinde okuyan Hiristiyan
ögrenciler, sonradan Avrupa'da kral ve Papa
olmuslardi. Endülüs Müslümanlari, Avrupa'daki
Hiristiyanlara sadece maddî degil, manevî
hasletlerde de öncülük yapmislardi. Insanlik,
baskalarini da düsünme, müsamaha gibi konulari
anlayip kavramada onlara hocalik yapmislardi.
Bilindigi gibi
Endülüs (Vandelozya veya Andalousie),
Ispanya'nin güney eyaletinin adi idi. Müslüman
ordulari Iberik yarimadasini (günümüzde Ispanya
ve Portekiz devetlerinin bulunduklari yarimada)
feth etmeye basladiklari zaman bu topraklara
"Endülüs" adini verdiler.
Istanbul'un l453
senesinde fethi, diger Islâm ülkelerinde oldugu
gibi Beni Ahmer Devleti'nde de büyük bir
sevinçle karsilanmisti. Zira, Istanbul'un fethi,
Endülüs'teki bu son Islâm devleti açisindan,
Hiristiyan dünyasinin tehdidlerine karsi yardim
taleb edebilecekleri yeni ve büyük bir Müslüman
gücünün dogusu anlamina gelmekteydi. Böylece
Endülüs Müslümanlari ile Osmanlilar arasinda
hissî bir alaka tesis edilmis oluyordu. Gerçi
l477 senesinde Girnata halkinin, Hiristiyanlarin
baskilari yüzünden içinde bulunduklari zor
sartlardan haberdar etmek ve yardim istemek
üzere, Fâtih Sultan Mehmed'e bir elçi
gönderdikleri belirtilmektedir. Bununla beraber,
Endülüslülerle Osmanllar arasindaki bilinen bu
ilk dogrudan iliski ve haberlesme hakkinda daha
fazla bir bilgiye sahip degiliz. Iç
çekismelerden dolayi küçülüp Hiristiyanlara yem
olmaktan kurtulamayan Endülüs'ün (Beni Ahmer
Devleti), son sehri olan Girnata da Kral
Ferdinand ile Kraliçe Izabella'nin eline düsmek
üzereyken Girnata'nin son hükümdari Ebû Abdullah
es-Sagir, Afrika hükümdarlarindan oldugu gibi
Istanbul'dan da yardim ister. Fakat beklenen
yardim saglanamaz. Ebû Abdullah es-Sagir, 89l (
l486) yilinda Istanbul'a bir elçi göndererek
Bâyezid'den yardim istiyordu. Elçinin elinde
parlak bir de kaside vardi. Ebu'l-Beka Salih b.
Serif er-Rundî'ye ait olan bu mersiye,
Hiristiyanlar tarafindan Endülüs'teki
Müslümanlara yapilan zulüm ve iskenceyi
anlatiyor, onlarin çektikleri izdirabi dile
getiriyordu. Manzum olarak Türkçe'ye de çevrilen
bu mersiyenin bir kismi söyledir:
Hengam-i
tamaminda gelir her seye noksan,
Ömründeki
hosluklara aldanmasin insan,
Her sey
mütehavvil, bu fena sence de meshûd,
Bir lahza
meserret göreni, kahreder ezman
......
Siz, Endülüs'ün
halini hiç duymadiniz mi?
Her kafile
etmisken onu âleme destan,
Acizleri, sizden
ne kadar istedi imdad,
Hep öldü, esir
oldu, kimildanmadi insan.
......
Dün, her yere
sultan iken onlar, bugün eyvah...
Küfr ellerinin
hükmüne kulluk ile nalân,
Görseydin eger
onlari bikes ve mütehayyir
Eylerdi sana
zilletin envaini ilan
......
Görseydin o
aglasmayi onlar satilirken,
Saskin hale
getirirdi seni ahval ile ahzân
Ya Rabbi!
Ayirdilar mâder u tifli (çocuk ile annesini)
Eylerse teferruk
nasil ervah ile ebdân (ruhla bedenin ayrilmasi
gibi).
Yardimin
istendigi sirada II. Bâyezid, bir taraftan
Çukurova'da Memlûklular'la, diger taraftan
kendisine karsi taht mücadelesi veren kardesi
Cem Sultan olayi ile mesgul idi. Nitekim,
Endülüs Tarihi adli eserde, bu konuya temasla,
elçilerin gönderildigine dair eski tarih
kitaplarindaki bilginin dogru olmadigi
anlatilarak söyle denir: Hakan-i müsarunileyh (II.
Bâyezid) reis-i mezheb-i ruhanî olan Papa'ya iki
elçi göndermekle, sayet kral Girnata
muhasarasinda israr ve Müslümanlari zarara
sokarsa, ülkesindeki Hiristiyanlar hakkinda da
ayni muamelenin yapilacagini bildirerek krala
vasiyette bulunmasini istemisti.Cem Sultan
meselesi gözönüne alindigi zaman bu rivayetin
(yani elçi göndermenin ) dogru olmadigi
anlasilir. Osmanlilar, bu dönemde, Memlûk
gailesi ile mesgul olmalarina ragmen, Girnata
heyetini ümitsiz ve üzüntülü bir sekilde
göndermek istemiyorlardi. Bunun için bir donanma
tertibi ile Akdenize açilmasini saglamis ve
Cebel-i Tarik ile Sebte sahillerine taarruz
etmek suretiyle Hiristiyanlarin, Müslümanlar
üzerindeki agirligini hafifletmek istemislerdi.
Bununla beraber o dönemde Portekiz deniz
kuvvetlerinin diger devletlerle mukayese
edilmeyecek kadar büyük olmasi ve o siralarda
Osmanlilarin ne Misir, ne de Tunus gibi bir
Kuzey Afrika devleti ile anlasmasinin
bulunmamasi, donanmanin fazla bir sey yapamadan
dönmesine sebep olmustur. Böylece bu müracaattan
önemli bir sonuç alinamadi. Bununla beraber,
Girnata'nin müracaatindan bir sene sonra Kemal
Reis komutasinda, Ispanya sularina bir Türk
donanmasi gönderildi. Ispanya kiyilarini vuran
Kemal Reis, buralardaki bir kisim Müslüman ve
Yahudiyi kurtararak Istanbul'a getirmisti.Hammer
ise, Sultan Bâyezid'in Endülüs Müslümanlari ile
ilgili faaliyetleri hakkinda su bilgiyi verir:
"Davud Pasa,
Karaman asi asiretlerini itaat altina aldigi
sirada Sultan II. Bâyezid, Istanbul'da elçileri
kabul ediyordu. Bunlar içinde gerek
itimatnâmesinin sekli, gerek maiyetindeki
sahislar bakimindan en çok dikkat çekeni,
Ispanya'nin son Islâm hükümdarinin elçisi idi.
Beni Ahmer'den Girnata hükümdari olan bu zat,
Aragon ve Kastil Krali Ferdinand tarafindan agir
bir baski altinda bulunuyordu. Müslüman
olmayanlarin istilalari karsisinda "Sultanu'l-Berreyn
ve Hakanu'l-Bahreyn'den yardim dilemekte idi.
Elçinin itimadnâmesi, Elhamra padisahlarinin
romantik ve sövalye ruhuna uygun yazilmisti. Bu,
Müslümanlarin ugradiklari izdirabi belirten ve
Islâm'in Ispanya'da içinde çirpindigi düsüsü
dile getiren ve nihayet 700 yildir bu kitada
hüküm sürdükten sonra yakinda buradan
çikarilacaklarini ifade eden Arapça bir kaside
idi. En etkili ve dokunakli tarzda Islâm
milletlerinin ve hükümdarlarinin yardim ve
merhametlerini diliyordu. Bâyezid, dindar ve
ayni zamanda sair oldugu için, Ispanya
sahillerini tahrib etmek üzere bir donanma
göndermekle buna cevap vermis oldu. Donanma
komutanligini Kemal Reis adi ile Hiristiyan
donanmalarina korku salan amirale tevdi etti."
Beni Ahmer
Devleti, Osmanlilara bas vurdugu gibi Memlûk
Devleti'ne de müracaat etmisti. Fakat kuvvetli
donanmalarinin bulunmamasi yüzünden onlar da
yardim edemediler. Bununla beraber Memlûk
hükümdari, Endülüs Müslümanlarina yapilan
mezâlimi önlemek için Papa'yi ve Ferdinand'i
tehdid ederek, sayet Ispanyollar Girnata
Müslümanlarindan el çekmezlerse bütün Filistin
Hiristiyanlarini Kamame (Kimame) Kilisesi'nde
kestirecegini ve Hiristiyanlara Suriye ile Kudüs
kapilarini kapatacagini söylemek üzere bir heyet
göndermisti. Fakat bunun da bir tesiri olmadi.
Bütün bu
olaylardan sonra Beni Ahmer Devleti, Ocak l492
(29 Safer 897)'de 55 maddeden mütesekkil bir
muahede ile teslim oldu. Böylece hakimiyetleri
sona erdi. Akd edilen muahede ve teslim
sartlarina göre Müslümanlara hangi sekilde
olursa olsun kötü muamelede bulunulmayacagi gibi
onlarin cemaat haklari da taninacakti. Fakat bu
ahde ancak üç hafta riayet edildi. Bundan sonra
gün geçtikçe dozu artirilmak suretiyle orada
kalmis olan Müslümanlara yapilmadik eza ve
iskence kalmadi. Bu arada kurtulmak için oradan
çikmak isteyenlere de müsaade edilmiyordu. Çünkü
Müslümanlar, san'atkâr ve is sahibi idiler. Fen,
ilim, san'at ve ziraat erbabinin çogu
Müslümanlardandi. Bunlarin gitmesi halinde
memleket bu islerden mahrum kalacakti. Bununla
beraber firsat bulanlar kafileler halinde Afrika
sahillerine can atiyorlardi. Bunlardan bir kismi
da korsanlik yapmak suretiyle Ispanyollari
tehdid ediyorlardi.
Öyle anlasiliyor
ki Osmanli Devleti, muhtelif sefer ve gaileler
sebebiyle Endülüs Müslümanlarina istenildigi
sekilde yardimda bulunamamisti. Ancak XVI. asrin
ortalarindan itibaren bu isi Cezayir beylerine
birakmisti. Bunun için, Kaptan-i Derya ve
Cezayir Beylerbeyi olan Kiliç Ali Pasa'ya
gönderilen Zilkade 977 (Nisan - Mayis l570)
tarihli bir hükümle Ispanya'daki Müslümanlara
yardim etmesi emredilmisti. Bunun sonucu olarak
birçok Müslüman ve Yahudi Afrika sahillerine
geçirilmisti. Bunlardan bir kismi da Adana,
Uzeyr, Tarsus, Sis ve Trablussam sancaklarina
yerlestirilmistir. Bu muhacirler, kendilerini
toplayip üretici bir hale gelineye kadar bes
sene müddetle bütün vergi ve resimlerden muaf
sayilmislardir.
Müslümanlarin,
Ispanya ve Portekiz'in bulundugu Iber
yarimadasindaki hâkimiyetleri sekiz asra yakin
sürmüstü. Bu hâkimiyet, 2 Ocak l492'de
Girnata'nin Katolik hükümdarlara teslim olmasi
ile son bulmustu. Böylece, tarihin bir devresi
kapanmis oluyordu. Zira Ispanyollarin Girnata'yi
isgalleri ve bu esnada isledikleri cinayetler,
medeniyet tarihi bakimindan silinmez bir leke
olarak kalacaktir. Onlar, yaptiklari ile tam bir
barbarlik örnegi sergilemislerdir. Kendilerine
medeniyet ögreten ve bu konuda üstadlari olan
Müslümanlarin seviyesine ulasamadiklarini isbat
etmislerdir. Katolik bir Kardinal'in emriyle
Girnata sehrinin büyük meydaninda 500.000 küsur
cild yazma kitap yakilmisti. Müslümanlar, bütün
Avrupa kütüphanelerindeki kitaplarin yekûnundan
fazla olan bu kitaplari, sekiz asirdan beri
dünyanin her tarafindan toplamislardi. Insanlik
âlemi, bu kitaplarin yakilmasindan dogan boslugu,
bugüne kadar telafi edememistir. En degerli
müelliflerin en degerli eserleri, atese
atilmisti. Bu tarihlerde Avrupa'da l0.000 cild
kitabi bir araya getiren hiç bir kütüphânenin
bulunmadigini belirtmek gerekir.
Kral Ferdinand
ile Kraliçe Izabella'nin, Müslümanlara
verdikleri sözlerini tutmadiklarini, medeniyet
ve kültür ürünü kitaplarin nasil yakildigini,
Müslümanlarin nasil iskencelere tabi tutuldugunu
Hiristiyan bir arastirmaci su sözlerle ifade
eder:
" Katolik
majesteleri Ferdinand ve Isabella, Müslümanlarin
tabi tutulduklari teslim sartlarina bagli
kalmada basari gösteremediler. Kraliçenin özel
günah çikarma papazi Kardinal Ximenes de
Cisneros'un komutasi altinda tertiplenen ve
geride kalan Müslümanlarin kiliç ve zor
kullanilmak suretiyle irtidad (Islâm'dan dönme)
ettirilip Hiristiyan dinine sokulmalari
maksadina matuf bir askerî harekat l499 yilinda
baslatildi. Bu kardinalin ilk isi, Islâmî
konularda kaleme alinmis el yazmasi kitaplari
toplatip yaktirmak suretiyle piyasadaki
dolasimini durdurmak olmustur. Simdi artik
Girnata sehri, Arapça yazilmis bu kitaplarin
yiginlar halinde yakilmasindan olusan "senlik
atesleri"ne sahne oluyordu. Engizisyon adi
verilen iskence ve zulüm hareketleri, müessesevî
bir hale getirilmis ve yogun bir biçimde devamli
isler halde tutuluyordu." Bu yazar, Müslümanlara
karsi yapilan iskence ve yakilan binlerce cild
kitabin maruz kaldigi insanlik disi davranisi ne
kadar yumusatmaya çalissa da yine de
dindaslarinin isledigi bu câniyane hareketten
bahs etmeden geçemiyor.
Girnata,
Araplarin her türlü dinî hürriyetlerine, can ve
mallarina dokunulmamak sartiyla teslim olmustu.
Fakat Katolikler'e göre " Kâfir Müslümanlar"a
verilmis sözün hiç bir ehemmiyeti olamazdi.
Böylece, Yeniçagin esiginde beser tarihinin en
büyük yüzkaralarindan biri irtikâb edildi.
Insanligin müsterek mali olmasi icab eden
medeniyetin, o çag için en zarif olan
dallarindan biri sistematik bir sekilde imhaya
baslandi. Hele cihanin en büyük kütüphânesinin
merasimle yakilmasi, yakin zamanlarda bütün
Ispanyollar tarafindan bile lanetlenmis bir
hadisedir.
BÂYEZID'IN
SON SENELERI
Gençliginde,
eglenceli ve tatli bir hayat sürmüs denebilen II.
Bâyezid, devletin basina geçtikten sonra tamamen
farkli bir hayat sürmeye baslar. Saltanatinin
sonlarina dogru, kendini tamamen ibâdete veren
II. Bâyezid, yasinin ilerlemesi üzerine, devlet
islerinin büyük bir kismini vezirlerine birakir.
Onun saltanatinin son senelerinde önemli bazi
hâdiseler meydana gelmisti. Bunlardan biri hemen
hemen bütün bir Osmanli ülkesini ilgilendirecek
olan ve "Küçük Kiyamet" denilen büyük depremdi.
Ikincisi de sehzâdeler arasindaki rekabet ve
tahti ele geçirmek için birbirlerine karsi
giristikleri çekisme idi.
KÜÇÜK KIYAMET
Hicrî 9l5
senesinin Rebiülahir ayinin 25. Sali gecesi (l4
Agustos l509) Memaliki - Rûm denilen Amasya,
Tokat, Sivas, Çorum ve havalisinde baslayip 45
gün siddetle devam eden depremde halk, iki ay
kadar disarda çadir ve örtüler altinda kalip
hayatini devam ettirmek zorunda kalmisti. Bu
deprem, ayni siddette Istanbul ve Edirne'de de
oldu. Gerçekten, l4 Eylül l509'da Istanbul,
Osmanli tarihinin kayd ettigi en siddetli ve
hizli depremine maruz kalmisti. Küçük kiyamet
denilen bu depremde Istanbul'da yüz dokuz cami
ve mescid ile bin yetmis ev harab olmustu.
Halktan da bes bin kadar insan ölmüstü.
Istanbul'un, Egrikapi'dan Yedikule'ye kadar olan
üç kat suru yikildigi gibi, Yedikule'den de
baslayip deniz kenarindaki Ishak Pasa Semti
kapisina kadar harab oldu. Bunlardan baska Fâtih
Camii'nin kubbesi ve direklerinin baslari
çatladigi gibi imâret, hastahane ve Sahn
Medreseleri'nden bazilari ile diger medrselerden
bir kisminin kubbeleri yikildi. Fâtih
civarindaki Karaman Mahallesi, bastan basa harab
oldu. Sultan Bâyezid Camii'nin kubbesi dagildi.
Hadim Ali Pasa Camii'nin (Divanyolundaki Atik
Ali Pasa Camii) kubbesi düstügü gibi
Atmeydani'ndaki sütunlardan alti tanesi
devrildi. Yeni Saray (Topkapi Sarayi )'in deniz
tarafi yer yer harab oldu. Bu büyük depremde
binlerce insan yikintilar altinda gömülü
kalmisti. Sadece Vezir Mustafa Pasa'nin
konaginda atlari ile birlikte üçyüz süvari
hayatlarini kayb etmisti. Köpürmüs ve azgin bir
hal almis olan deniz dalgalari, Istanbul ve
Galata surlarini asarak sokaklarda tufan meydana
getiriyordu. Bu arada eski su bentleri de
yikilmisti. Sultan II. Bâyezid, sarayinin
duvarlarina güvenemediginden bahçesinde gayet
hafif ve tehlikesiz bir çadir kurdurarak orada
on gün kadar ikamet eder.
Kirkbes gün
kadar araliklarla devam eden bu deprem, Istanbul,
Rumeli ve Anadolu eyaletlerinin sâkinlerini
sürekli bir heyecan içinde yasatti. Çorum
halkinin üçte ikisi, sehirlerindeki toprak
kaymalari yüzünden yarilip açilan topraklar
içinde yok oldular. Yine bu esnada Gelibolu
istihkâmlari da yikildi. Sultan II. Bâyezid'in
dogdugu sehir olan Dimetoka bir toprak yigini
halini almisti.
Sultan Bâyezid,
bu deprem (zelzele) münasebetiyle devletin
ikinci payitahti olan Edirne'ye gittiyse de ayni
sene Receb ayinin dokuzunda, yani Istanbul
zelzelesinden l5 gün sonra Istanbul'dakinin
benzeri olan ve ayni siddette bir deprem meydana
geldi. Mimar Hayreddin, onbes gün içinde Pâdisah
için Edirne'de ahsab bir ev yapti. Pâdisah, bu
ahsab evde ikamete basladi. Ayni sene Saban'in
üçünde Edirne'de yine benzer siddette bir deprem
daha oldu. Tunca Nehri tasarak ve yatagini da
asarak depremin yikintilarini kapladi. Üç gün
geçit vermeyen Tunca'nin tasmasiyla da bir çok
insan öldü.
Rivayete göre
Sultan Bâyezid, bu siddetteki bir depremi, vezir
ve komutanlarinin halka yaptigi zulmun bir
sonucu olduguna inanarak onlari: "Zulüm ve
fesadiniz cevr ve bid'atiniz elinden,
mazlumlarin ahlarinin atesi, Allah'in gazabina
sebep olmustur. Bu, sizin zulmünüzün semeresidir
ki, iste ortaya çikti." diyerek ilgilileri
azarlamis ve bundan sonraki hareketlerinde
dikkatli olmalarini, halka zulüm etmemelerini,
haksizlik yapmamalarini söylemistir. Bundan
sonra Istanbul'un tamiri için neler yapilmasi
gerektigi hususunda ilgililerle istisarede
bulunur. Istisare sonunda Istanbul'da yikilan
yerleri yeniden yapmak veya tamir etmek için
yirmi evden bir kisi ve ev basina yirmi ikiser
(yirmi beser oldugu görüsü de bulunmaktadir)
akça takdiriyle "Cerahor", yani ücretli amele
tedarik edildi. Bu sekilde Anadolu'dan 37 bin,
Rumeli'den de 29 bin cerahor çikarilip üç bin
kadar mimar ve marangoz getirildi. Bunlardan
baska "Yaya"lardan sekiz bin, "Müsellem"lerden
de üç bin kisi kireç yakmakla görevlendirildi.
Böylece devlet ve millete ait olan yerlerin
insaati, 9l5 senesinin l8 Zilhiccesi'nde ( 29
Mart l5l0) baslamis ve altmis bes günde sona
ermisti. Bu insaat ve tamiratta, Istanbul
surlarindan baska Galata'daki mahzenler, Galata
kulesi, Kiz kulesi, Rumeli ve Anadolu hisarlari
fenerlikleri, Çekmece köprüleri ile Silivri
kalesi gibi önemli yerler de vardi. Sutan II.
Bâyezid'in bu çabalari üzerine Istanbul kisa bir
sürede adeta yeniden insa edilmis oldu. Bu
insaat, bütünüyle Mimar Hayreddin'in nezâreti
altinda yapilmisti. Insaatin tamamlanmasindan
sonra hükümdarin emri üzerine üç gün ve gece,
fakirlere yemek dagitildi.
SEHZÂDELER
MESELESI
Sultan II.
Bâyezid'in, Abdullah, Sehinsah, Alemsah, Mahmud,
Mehmed, Ahmed, Korkud ve Selim isimlerinde sekiz
oglu olmustu. Bunlardan Abdullah, Sehinsah,
Alemsah, Mahmud ve Mehmed, babalarinin
sagliginda ölmüslerdi. Geriye yas sirasina göre
Ahmed, Korkud ve Selim kalmislardi. Sehzâde
Korkud Saruhan (Manisa), Sehzâde Ahmed Amasya,
Sehzâde Selim de Trabzon valiliklerinde
bulunuyorlardi.
Pâdisahin
yaslanmasiyle birlikte memleketteki
düzensizlikler de artmaya basladi. Hayatta kalan
sehzâdelerden her biri, iktidari ele geçirmek
için gayret ediyordu. Bu gayrete sebep olan
saltanat hirsi yaninda, Fâtih Sultan Mehmed
Kanunnâmesi'ndeki "Nizam-i âlem için öldürülme"
korkusu da vardi. Bu düsünceler, her üç
sehzâdeyi de, hayatinin son günlerini yasayan
babalarinin yerine geçmek için harekete getirdi.
Devlet adamlari,
Ahmed'in yasça büyük, çocuklarinin çok ve babasi
gibi uysal olmasi sebebiyle padisah olmasini
istiyorlardi. Bütün bunlar, o dönem anlayisi
bakimindan Ahmed için birer avantajdi. Ortanca
ogul olan Korkud, sessiz, ilim ve musikî ile
hayatini geçiren sair ruhlu bir sehzâde idi.
Onun bu hali, birçoklari tarafindan sevilmesine
sebep olmustu. O da içtenlikle tahta geçmeyi
istiyordu. Fakat erkek çocuklarinin olmayisi
onun padisah olmasini zorlastiriyordu.
Sehzâdelerin en küçügü Yavuz Sultan Selim'di.
Onun da Süleyman adinda bir oglu vardi. Sert
olusundan ve devlet adamlarini, yaptiklari
yanlislarindan dolayi acimasizca tenkid
ettiginden, devlet ileri gelenleri tarafindan
pek sevilmedigi gibi, padisah olmasi da
istenmiyordu. Devlet adamlarinin bu sekildeki
görüslerine karsilik ordu, Selim'i destekliyor
ve onun, babasinin yerine geçmesini istiyordu.
Böylece ülke, asker ve sivil güçler arasinda iki
farkli ve birbirlerine tamamen zit olan iki
anlayisla karsi karsiya kalmisti.
Sehzâde Korkud
Bâyezid'in,
hayatta kalan üç sehzâdesinin ortancasi idi. 872
(M. l467)'de dogan Korkud, dedesi Fâtih'in
yaninda yetistiginden, tahsiline itina edilmisti.
Bu sebeple âlim, fâzil, sair ve musikisinas bir
sahisti. Islâm hukukuna dair genis bilgisi olup
Arapça'yi hem anlar hem de yazardi. Babasina
gönderdigi bazi mektupari Arapça idi. "Harimî"
mahlasiyle siirleri vardi. Dedesi Fâtih'in
vefatinda, babasi yetisinceye kadar onun adina
saltanata vekâlet etmisti. Babasi zamaninda 888
( l483 M. ) senesinde önce Manisa Sancagi'na
tayin edilmisken, bilahere agabeyi Ahmed'in
tesiriyle Istanbul'a uzak olan Teke ili
(Antalya) Sancagi'na naklolunmustu. Ilk
sancaginin kendisine tekrar verilmesi hususunda
babasina mektup yazip istekte bulunduysa da bu
istek, sarayca reddedildi. Babasinin ,Ahmed'e
olan meyli de onu kizdiriyordu. Keza, Vezir-i
A'zam Has'larindan olan ve kendisinde bulunan
bir Has'sin, Hadim Ali Pasa'ya verilmesi
kendisini çok üzmüstü. Bu sebepler ve memleketin
fena idaresi onu kizdirir. Bu sebeple Hacca
gitmek için hazirlik yapar. Böylece 8 gemi, 80
kadar asker ve 50 kadar maiyyeti ile l8 yük akça
kadar para alir. Durumdan haberdar olan Sultan
Bâyezid, Mevlâna Alaeddin (Imam Ali )'yi
gönderip Izmir'in, sancagina ekledigini
bildirir. Buna karsilik Korkud:
"Bana saltanat
gerekmez. Ben, Hz. Peygamber'i rüyamda gördüm.
Beni, Hacca davet etti" diyerek babasinin
gitmeme teklifini reddeder. Elçi dönüp durumu
babasina anlattiginda Bâyezid: "Kazaya, rizadan
baska çare yoktur" diyerek adamlarinin yerinde
kalmasini emreder. Misir Sultani, Korkud'u çok
güzel bir merasimle karsilar. Ona hediyeler
verip ikramlarda bulunur. Hatta ona günlük 3000
filorilik bir maas baglar. Memlûk Sultani ile
ilk görüsmede Sultan, onu evladi yerinde saydigi
için gözlerinden, o da Memlûk Sultani'ni baba
makaminda gördügü için gerdanindan öper.
Görüldügü gibi Misir'da çok iyi karsilanan
Korkud, amcasi Cem Sultan gibi bir maceraya
atilmak üzeredir.
Memlûk Sultani,
onun tahta çikmak için kendisinden yardim
istemeye veya babasi ile arasini bulmaya
geldigini zannetmisti. Fakat onun gerçek niyeti,
Kudüs ve Haremeyn gibi yerleri ziyaret edip hac
etmekti. Ancak, Memlûk Sultani'nin, Osmanlilarla
aralarinin açilmasina sebep olur endisesiyle
onun hacca gitmesine izin vermedigi
belirtilmektedir. Sehzâde Korkud'un, ülke ve
memleket arzusu ile babasindan izinsiz gelmis
olmasi, pisman olmasina sebep olmustu. Misir
Sultani, 9l7 (l5ll M. ) yilinda geri dönen
Sehzâdeyi 20 parça gemi ile ugurlar. Sancagina
dönen Korkud, babasina pekçok hediyeler
göndererek yaptiklarindan dolayi özür diler.
Bunun üzerine bazi ilavelerle Saruhan Sancagi
kendisine verilir.
Sehzâde Ahmed
Bâyezid'in,
hayatta kalan en büyük oglu olup 870 (M. l465)
yilinda dogmustur. Babasi tarafindan çok
sevildigi gibi Vezir-i A'zam Hadim Ali Pasa da
onun tarafini tutuyordu. Bu bakimdan, her an
hükümdar olabilirdi. Sehzâde Ahmed, mutedil ve
her seyi düsünerek ona göre tedbir alan bir
kimse oldugundan, bir kisim devlet erkâni da,
onun, babasinin yerine geçmesine taraftardi.
Hatta Sah - Kulu (Seytankulu)'yu ortadan
kaldirmakla görevlendirilen Hadim Ali Pasa,
Sehzâde Ahmed'le görüstügü zaman kendisinin
hükümdar olduguna dair padisah nâmina sehzâdeye
teminat vermisti. Bununla beraber bu isin, Sah
-Kulu isyaninin bastirilmasindan sonra
gerçeklesebilecegini söylüyordu. Bundan dolayi
Sehzâde Ahmed, kendisini hükümdar bilerek askere
ve komutanlara ihsanlarda bulunuyordu. Bununla
berabr kendisine bey'at ettirmek istedigi
yeniçerilerin "Padisahimiz hayatta oldukça
kimseyi hükümdar tanimayiz" diye onun bu pesin
kararina karsi çikip red cevabi vermeleri,
sehzâdeyi müteessir etmisti. Ahmed, en çok
kardesi Korkud'un hükümdar olacagindan endise
ediyordu. Sehzâde Ahmed'in en samimi taraftari
olan Hadim Ali Pasa'nin, Sah - Kulu olayinda
ölümü, bunun isini biraz bozmus ise de gerek
babasi, gerekse diger devlet erkâni, bu arada
Rumeli'de Mihalogullari ve diger beyler
kendisini istiyorlardi. Hatta Rumeli akincilari
" Biz, sana tabiyiz ne durursun" diye Ahmed'e
haber göndermislerdi. Fakat Hadim Ali Pasa'nin
ölümü üzerine onun Sah - Kulu asilerini takip
etmeyip Amasya'a gidisi yeniçerilerin
hosnutsuzluguna sebep olmustu.
Sehzâde Ahmed,
en büyük taraftari olan Hadim Ali Pasa'yi
kaybedince çok üzüldü. Anadolu ve Kapikulu
halkina agir sözler söyledi. Ordu ile arasindaki
sogukluk bir kat daha fazlalasti. Hele Yavuz
Sultan Selime'e Avrupa'da bir sancagin
verildigini isitince hiddeti bir kat daha
artmisti. Bu yüzden, Sah - Kulu isini bir tarafa
birakarak, Selim meselesini takib etmeye basladi.
Anadolu'yu Kizilbas'tan temizlemeye ugrasacagina
Afyon'da oturarak Anadolu'nun yakilip
yikilmasina ve halkin soyulmasina, devlet
kuvvetlerinin yenilmesine âdeta seyirci kaldi.
Günlerini, padisahlik hayallerinin tahakkuku
için Edirne'ye ulak ve mektuplar göndermekle
geçirdi. Sehzâdenin bu hali, Anadolu halki ve
askerlerinin gözünden kaçmadi. Böyle bir tutum
ve davranis, onun, halk nazarindaki itibarinin
düsmesine sebep oldu.
Sehzâde Selim ve
Hükümdar Olusu
Sultan II.
Bâyezid'in hayatta kalan üçüncü oglu idi. Annesi
Dulkadiroglu Alâuddevle'nin kizi Ayse Hatun'du.
Babasinin Sancakbeyi olarak bulundugu Amasya'da
dünyaya gelmis olup dogum tarihi 875 ( l470 )
olarak kabul edilmekle birlikte hicrî 87l veya
872 seneleri olabilecegi de belirtilmektedir.
Selim de Sehzâde korkud gibi dedesi Fâtih'in
yaninda büyüdü. Devrin hocalarindan ders aldi.
Sehzâde Ahmed ve korkud'un yumusak huyluluguna
karsilik Selim, sert, cevval ve hareketli idi.
Sairlik yönü de bulunan Selim,Türkçe, Farsça ve
Tatarca siirler söylerdi.
Sehzâde Selim,
babasinin, uzun zamandan beri bozulmaya yüz
tutan devlet islerinden müteessiren saltanati
terk edecegini haber aldigi için, tertibat
almayi uygun görmüs olmalidir. Bilindigi gibi bu
dönemde, hanedan içinde henüz bir "Verâset-i
Saltanat Kanunu" bulunmadigindan, Fâtih
kanunnâmesi geregince hükümdar olan sehzâde,
diger kardeslerini "Nizâm-i âlem" için
öldürebilirdi. Bu sebeple Selim, kardesleri olan
Ahmed ve Korkud'un durumlarini gözden irak
bulundurmuyordu. Bununla beraber, Istanbul'a
uzak olmasindan dolayi saglikli haberler de
alamiyordu.
Sehzâde Ahmed,
yumusakligi ve sakin hali ile bütün devlet
erkâninin takdirini kazanmisti. Halbuki Selim,
atakligi ve sertligi ile taniniyor, bu yüzden de
kendisinden çekiniliyordu. Nitekim, bu siralarda
Erzincan ve çevresinde faaliyette bulunan Sah
Ismail'i o mintikadan uzaklastirdigi gibi,
Gürcüler üzerine de sefer yaparak o taraflarda
da kendisini göstermis oldugundan onun bu hal ve
tavirlari babasina karsi " serkesâne vaziyet
aldi" seklinde gösterilmisti. Sehzâde Selim,
saltanati elde etmek isteyen kardeslerine karsi
hazirliklar yapmis, kendisine bagli olan
kuvvetlerden baska, Kirim Hani kuvvetlerinden de
istifade etmisti. Nitekim, Rumeli'ye geçtigi
sirada Kirim Hani'nin küçük oglu komutasinda
yaninda üçyüz elli kadar Tatar askeri vardi. O,
taraftarlari vâsitasiyle Yeniçeri Ocagi'ni da
elde etmisti.
Sehzâde
Selim'in, Rumeli'ye geçtigi haberi Istanbul'a
ulastigi zaman devlet erkâni, padisahi Edirne'ye
götürmek üzere yola çikarmisti. Bu sayede
Selim'in üzerine asker de sevk edilecekti. Bu
durumu ögrenen Selim, " asi olmadigini ve
babasina tazimlerini arz için geldigini "
bildirmisti. Bu arada babasi tarafindan
kendisine nasihatta bulunmak üzere gönderilen
elçiye iltifatlarda bulunmustu.
Selim'i sevmeyip
onun aleyhinde bulunan kimseler, bu durumu kabul
etmeyerek Selim'in üzerine Rumeli beylerbeyi
Hasan Pasa'yi göndermislerdi. Fakat Hasan Pasa,
harb etmeden Edirne'ye dönmüstü. Bunun üzerine
padisah bizzat kendisi Selim'e karsi harekete
geçmisti.
Bâyezid, ihtiyar
oldugundan araba ile hareket edip Çukurçayir'da
Selim'in ordugahinin karsisina gelmisti. Selim,
ordusuna, karsi taraftan bir taarruz vaki
olmadikça harekete geçilmemesi emrini vermisti.
Bu esnada, Sultan II. Bâyezid'e, binmis oldugu
arabanin penceresinden, elini öpmek üzere gelen
oglunun kuvvetleri gösterildigi zaman padisah,
üzüntüsünden aglamisti. Sehzâde Selim'e taraftar
olmalari ihtimal dahilinde buluan Rumeli akinci
ve sancakbeylerinin istirham ve istekleri
üzerine muharebeden vaz geçilerek iki taraf
arasinda bir anlasma saglandi. Buna göre Selim'e
bir heyet gönderilip simdilik babasi ile
görüsmesine imkân bulunmadigi, bununla beraber
Sehzâde Ahmed'in veliahd olarak tayin
edilmeyecegi bildirilmisti. Ayrica, Rumeli'den
istedigi Semendire sancaginini kendisine tevcih
edildigi bildirildi.
Bâyezid,
sehzâdelerinden hiç birini, digerlerine tercih
etmeyecek ve onlardan birini veliahd
yapmayacagina dair bir de ahidnâme yazdirarak bu
olayin ilk safhasini kapatmis oluyordu. Böylece
veliahd tayini isini önlmeyi basaran Selim, emri
altindaki askerle Semendire'ye gitmeyip, Rumeli
beylerinin karari ile Eski Zagra ve Filibe
taraflarinda kalarak Semendire'ye bir vekil
göndermist.
Vezir-i A'zam
Hadim Ali Pasa'nin, Sah - Kulu olayinda sehid
olmasi ve o siralarda, Karaman Valisi olan oglu
Sehinsah'in vefat haberini almasi üzerine çok
üzülen Sultan Bâyezid, Edirne'den Istanbul'a
hareket edip saltanattan çekilmeyi düsünür.
Böyle bir durumda kimin saltanata gelecegi
meselesi tekrar gündeme gelir. Devlet erkâni,
Sehzâde Ahmed'in, babasinin yerine geçmesine
taraftardir. Fakat Hadim Ali Pasa'nin yerine
Vezir-i A'zamliga gelen Hersekzâde Ahmed Pasa,
bu görüse katilmamaktadir. Bununla beraber
yapabilecegi fazla bir sey de yoktur. Daha önce
Selim'e hiç bir sehzâdenin veliahd olmayacagina
dair söz verilmis olmasina ragmen Ahmed, tahta
geçmek üzere Istanbul'a davet edilir. Filibe'de
bulunan Sehzâde Selim, adamlari vâsitasiyle
bütün bu görüsme ve gelismelerden haberdar olur.
Selim, alinan
kararin, kendisine verilen ahidnâmeye aykiri
oldugunu görünce 40 bin kisilik bir kuvvetle
Çorlu'da babasinin kuvvetlerinin bulundugu
Karisdiran Ovasi'na gelir. Sehzâde Ahmed
taraftarlari, II. Bâyezid'i, Selim'in aleyhine
tahrik için arabasinin örtüsünü kaldirarak
"Elinizi öpmeye gelen oglunuzun kuvvetini görün,
müretteb ve müsellah (silahli) askerlerle ogul
babayi böyle mi ziyaret eder?" diyerek padisahi
ogluyla savasa tahrik etmislerdi.
9l7
Cemaziyelevvel'inin sekizinci günü (Agustos l5ll
)'de iki taraf arasinda meydana gelen muharebe,
Selim'in aleyhine sonuçlanir. Bundan sonra,
Sehzâde Ahmed'in hükümdarligi kesinlesmis gibi
olur. Bu sebeple Ahmed Istanbul'a davet edilir.
Bununla beraber Hersekzâde Ahmed Pasa, daha önce
verilmis ahidnâmeye sadik kalinmasini isteyecek
ve fakat sözünü dinletemeyecektir. Sehzâde Ahmed,
aldigi emir üzerine sür'atle Istanbul'a dogru
yola çikip Gebze'ye, oradan da Maltepe'ye gelir.
Fakat yeniçerilerin kendisini istememeleri ve
Istanbul'da bazi isyan hareketlerine girismeleri
üzerine tekrar Anadolu'ya döner.
Selim'in
aleyhtarlari, Ahmed'in muvaffak olamamasi
üzerine bu defa da Sehzâde Korkud'u hükümdar
yapmak üzere onu Istanbul'a davet ederler.
Manisa'da bulunan bu sehzâde, sür'atle Mihalic'e,
oradan da kayiklarla Davut Pasa iskelesine gelip
karaya çikar. Önce yeniçeri ocagina gitmis sonra
babasini görüp kardesi Ahmed'den kaçtigini
söyler. Yeniçeriler, Korkud'a karsi saygida
kusur etmezler, ancak Selim'den baskasini
hükümdar olarak istemediklerini de münasib bir
sekilde anlatirlar.
Bütün bu
gelismeler karsisinda, idareyi Selim'e terk
etmekten baska çare bulamayan II. Bâyezid, oglu
Selim'i Istanbul'a davet eder. Sehzâde Selim,
kara yolu ile Kefe'den Akkirman'a oradan da
Rumeli'ye geçip Istanbul'a gelir.Devlet erkâni
tarafindan karsilanip tebrik edilen Selim'in,
Divân-i Hümayûn'a gelip babasinin elini öpmesi
istenir. Fakat bir suikast olur endisesiyle
Selim, ancak at üzerinde babasi ile görüsmeyi
kabul eder. Ertesi gün Selim, bütün devlet
ricalinin hazir bulundugu bir sirada babasi ile
görüsür. Bâyezid, oglunun hükümdar olmak
istedigini ve askerle bir kisim devlet adaminin
da bunu destekledigini görünce, diger
sehzâdelerden herhangi birinin kendisine
muhalefet etmedikçe öldürülmemesi sözünü de
aldiktan sonra saltanati kendisine terk eder.
Böyece 8 Safer 9l8 Cumartesi (25 Nisan l5l2)
günü vezirler saraydan çikip Selim'in saltanata
geçtigini ilan ederler. Yavuz Sultan Selim'in
tahta geçis tarihi olarak 7 Safer gününü veren
kaynaklar da (M. Süreyya, Sicill-i Osmanî, I,
38) bulunmaktadir. Bundan sonra Selim gelip
babasinin elini öper ve onun hayir duasini alir.
Bu esnada II, Bâyezid, ogluna su ögüdü verir:
Kâfirin katline
eyle ihtimam
Kim anunla tutar
din-ü mülk nizâm
Padisah oldunsa
adli pise et (önde tut)
Zulm-ü bidad
(adaletsizlik) eyleme endise et
Merhamet et âciz
u bi-çareye (çaresize)
Sefkat eyle bi-kes
(kimsesiz) u âvareye
Tangri içün it
ehl-i ilme ihtiram
Derdmend (
dertli)in hatirin hos gör müdam
Müfsidin neslini
kes ger sah isen
Adle meyl et
bende-i Allah (Allah'in kulu) isen.
Öyle anlasiliyor
ki Yavuz Sultan Selim, babasina, kardesleri
rahat durduklari müddetçe hayatlarina
dokunmayacagina dair söz vermisti. Verdigi bu
söz sebebiyle gelisi ve tahta çikisi esnasinda,
Istanbul'da bulunan kardesi Korkud'a saygi
gösterdi. Onu, Saruhan Sancakbeyligi'nde birakti.
Kirim Hani'na bir mektup yazarak padisah
oldugunu ve yaninda bulunan Sehzâde Süleyman'i
göndermesini bildirdi. Yavuzun, padisah olusu,
gerek Istanbul, gerekse bütün bir devlette büyük
bir sevinç ve cosku ile karsilandi. Hakkinda
medhiyeler yazildi. Fakat kardesi Sehzâde Ahmed
ve ogullari bu haberi hiç begenmediler. Bu
sebeple Murad (Ahmed'in oglu ) Amasya'da, Ahmed
ve Alâeddin Konya'da Selim'in hükümdarligini
tanimadilar. Onlar da müstakil birer hükümdar
gibi yasamaya basladilar.
Selim'in tahta
geçisi, gerek Osmanli, gerekse Sünnî Islâm
dünyasi için hayirli bir hareket olmustu. Zira,
bir bakima Iran'in ileri karakolu olarak vazife
gören Siîlik, II. Bâyezid döneminde Osmanli
topraklarinda faaliyet gösterirken, Sünnî akide
ve tarikatlar, bu istilaci hücuma ayni cins
silahlarla mukabele edemiyorlardi. Daha önce de
temas edildigi gibi bir "Mehdi" hikayesinin
arkasina siginan bu sekavet ve saltanat
ihtirasinin maskesini düsürmek gerekiyordu. Bu
da ancak Selim gibi ileriyi gören, ufuktaki
büyük tehlikeyi sezen, sert, cevval ve dirayetli
bir idareci ile mümkün olurdu. Ülkeye sizmaya
çalisan bu Siîlik tehlikesi, onu, babasina karsi
gelmeye kadar götürdü. Kendisinin ve memleketin
halini " pederimle görüsüp ahval-i devleti
sifahen arz etmek muktezay-i maslahattir" diye
ayak diredigi halde, kendisini istemeyen devlet
adamlari, onun bu talebini yerine getirmekten
siddetle çekindiler. Onlar, sadece babasinin
elini öpmeyi kast eden bir kimse, böyle bir ordu
ile nasil gelir diyerek babasi ile görüsmesine
bile müsaade etmediler. Onlara göre yasli
hükümdar, tahtini ogullarindan birine terk
edecekse, bu, herhalde ele avuca sigmaz Selim
degil, babasi gibi yavas ve halim Sehzâde Ahmed
olmaliydi.
Anlasildigi
kadari ile Selim, her iki kardesini de Osmanli
tahti için kifayetli görmüyor ve dedesi Fâtih
Sultan Mehmed'den sonra devletin maruz kaldigi
tehlikeleri ortadan kaldiracak ve bükülen
belini, sadece kendi çabalarinin
dogrultabilecegine inaniyordu.
II.
BÂYEZID'IN SAHSIYETI VE VEFATI
O, yaratilisi
itibariyle, babasina pek benzemiyordu. Bu yüzden
onun kadar hareketli, cevval ve atak degildi. Bu
sebeple o, daha sakin ve daha rahat bir hayati
seviyordu. Bu bakimdan, onun hayatini, iki
devreye ayirmak mümkündür. Bunlardan biri,
sehzâdelik hayati ile saltanatinin ortalarina
kadar olan dönem, digeri de belirtilen dönemden
itibaren, ölümüne kadar geçen devredir. Yerli ve
yabanci kaynaklar onun yasantisi ve özellikleri
hakkinda bize tafsilatli bilgiler
vermektedirler. Nitekim, Venedik elçisi Andre
Gritti, onu söyle tavsif eder:
"Bâyezid'in boyu
ortadan yüksek olup rengi zeytunîye çalar.
Çehresi, zihnen ciddi ve agir seylerle mesgul
bulundugunu gösteriyor. Fitratan magmum ve
mahzundur. En mes'ud hadiselerin zuhûrunda bile
asla sevinip fazla gülmez. Hiç sarap kullanmaz,
az yemek yer, ata binmekten pek zevk duyar,
giriftar oldugu nikris illeti men etmezse en
sevdigi sey av eglenceleri ve at talimleridir.
Dinî merasimin hiç birini ihmal etmez, pek çok
sadaka dagitir. Felsefede behre ve malumati
olmakla övünür, kozmografa (astronomi) ile fazla
mesgul olur."
Bâyezid, gerek
faziletli bir hükümdar olusu, gerekse iyi
ahlâkindan dolayi komsu hükümdarlar ve kendileri
ile anlasma aptigi devlet reisleri üzerinde bir
hürmet hissi uandirmisti. Kendileri ile birçok
defa muharebe etmis olmasina ragmen Misir'da
vefati duyulunca, gerek Memlûk hükümdari,
gerekse Kahire halki tarafindan giyabî cenaze
namazi kilinmisti.
II. Bâyezid,
saltanati oglu Selim'e devr ettikten sonra,
arzusu üzerine yirmi yük (2 milyon akça) yillik
maas tayiniyle dogum yeri olan Dimetoka'ya
gitmek ister. Bâyezid Han, yasli ve rahatsiz
olmasina ragmen bu yolculuga çikmak ister. Yavuz
Sultan Selim, Edirnekapi'ya kadar yaya olarak
babasina refakat edip onu tesyi eder. Bu arada
baba, ogluna devlet idaresi hakkinda
tecrübelerine dayanarak nasihatlarda bulundugu
gibi, oglu da onun hayir duasini taleb ederek
ellerini öper. Babasinin arzusu üzerine
Edirnekapi'dan geri döner. Yavuz Sultan Selim,
babasinin hizmetinde bulunmak üzere Rumeli
beylerbeyi Hasan Pasa ile Defterdar Kasim
Çelebi'yi ve Tabib Ahî Çelebi denilen Mehmed b.
Kemal'i tayin edip gönderir. Bâyezid, daha
Dimetoka'ya varamadan yolda vefat eder. Vefat
yeri hakkinda farkli bilgiler bulunmaktadir.
Buna göre onun vefat ettigi yer: Çekmece,
Sazlidere, Çorlu'nun yakinlari, Edirne
yakinindaki Sögütlüdere veya Hafsa kasabasinin
Abalar köyünden biridir. l0 Rebiülevvel 9l8 (26
Mayis l5l2)'de Nikris illetinden vefat ettigi
zaman 67 yasinda bulunuyordu. Babasinin ölüm
haberini alan Yavuz Sultan Selim çok üzüldü.
Korkud, Ahmed ve diger sehzâdeler de haberi
duyunca üzüldüler. Halk da üzülmüs olacak ki,
karalar giymeye basladi. Yavuz, Yunus Pasa'nin,
na'si Istanbul'a getirmesini emretti. Yunus Pasa
da na'si yikatip kefenleyerek Istanbul'a
getirir. Basta Yavuz Sultan Selim olmak üzere
ulema, devlet erkâni ve halk tabutu karsiladilar.
Bundan sonra cenaze namazini kilip onu,
yaptirdigi câmiin önündeki hazir olan kabrine
defnettiler. Yavuz, babasinin kabri üzerine
altigen bir türbe yaptirdi.Türbe için, türbedâr,
hafiz ve bakicilar tayin etti. Bunlar, gece
gündüz onun ruhu için hatimler indirip dualar
ettiler.
Kaynak: Osmanli
tarihi
|