|
İslam Tarihi
>>
Osmanlılar >>
Fatih Sultan
Mehmet Dönemi
FÂTIH SULTAN MEHMED DEVRI
(II.
MEHEMMED)
Kaynaklarin,
âdil, akil, heybetli, cesaretli, idrak sahibi,
iyi giyimli, kadirsinas, âlimlerin dostu,
sairlerin hâmisi, hakka kail ve maarif erbabina
meyilli bir pâdisah olarak tavsif ettigi Fâtih
Sultan Mehemmed Han, tarihin kayd ettigi büyük
sahsiyetlerin basinda gelir. Bu bakimdan onun,
sahsiyet ve karekterini oldugu gibi bütünüyle
ortaya koymak çok zordur. Çünkü o, beser
kudretinin ulasabilecegi en yüksek noktalara
çikmis ve kendinden önce veya sonra gelmis
olanlarla mukayese edilemeyecek derecede büyük
bir hüviyet kazanmisti. Onun, Manisa'da
geçirdigi ikinci sehzadelik devresi, gerek sahsi,
gerek Osmanli Devleti için çok verimli ve
faydali olmustu. Zira, 5 yil süren bu dönemde o,
sahsiyetini olgunlastiran ciddi bir çalisma ve
fikrî faaliyet içinde bulunmustu.
Bu
bes senelik müddet zarfinda o, bir yandan
akademik bir faaliyet devresine girerek
liyakatli hocalarin refakatinda malumatini
genisletmis, felsefe ve riyaziye (matematik)
okumustu. Döneminin önemli iki dili olan Arapça
ve Farsça'yi ana dili gibi ögrenmisti. Bu
meyanda o, Latince, Yunanca ve Sirpça ögrenme
imkânlarini da bulmustu. Tarih, cografya ve
askerlik bilgisine de iyice vâkifti. Bir yandan
da dünya cihangirlerinin biyografilerini
dikkatle tedkik ederek her birinin dogru ve
yanlis taraflarina parmak koymustu. Böylece,
yasanmis tarih maceralarinin muhasebe ve yekûnu,
onu, plan ve sistem fikrinin lüzumuna esasli bir
sekilde inandirmisti.
Devletin,
gelecekteki ihtiyaçlarini karsilamak yolunda
kendini geregi gibi hazirlamak için gece
uyumamis, gündüz dinlenmemis, hayatinin bir
solugunu dahi bos geçirmemis olan genç sehzâde,
hesapli ve sistemli gelecegin genç fâtihi,
saltanatinin devaminca, daima baslanacak bir
isin plani ve bitecek bir isin endisesi ile
yorulacakti.
Babasi, II.
Murad'in vefati üzerine 16 Muharrem 855 (18
Subat 1451) Persembe günü Edirne'de Osmanli
tahtina geçen II. Mehmed'in dogum tarihi 27
Receb 835 (30 Mart 1432) olarak kabul edilmekle
birlikte, buna yakin farkli tarihler de
verilmektedir. Dogum tarihi hakkinda farkli
görüslerin bulunduguna temas edilen Fâtih Sultan
Mehmed'in annesinin kimligi hakkinda da degisik
görüsler bulunmaktadir. Bu farkli görüsler,
Batili yazarlarca öne sürülmüslerdir ki,
kaynaklarimiz bu görüslerin tamamini reddedecek
sekilde açik ve net bilgiler vermektedirler.
Zira kaynaklarimiz, konuyu, II. Murad'in
evliliginden itibaren takib ederler. Nitekim
kaynaklarimiz, Fâtih Sultan Mehmed'in annesinin
Müslüman Türk oldugu ve Isfendiyar Beyi'nin kizi
veya torunu oldugu, isminin de Hüma Hatun
oldugunu belirtirler. Ayni sekilde Ismail Hami
Danismend de Bursa mahkeme (ser'iyye)
sicillerine dayanarak konuyu tafsilatli bir
sekilde ele alarak söyle der:
"Fâtih'in annesi
olarak gösterilen Türk prensesi, Kastamonu ve
Sinop'ta hüküm süren Candarogullari hanedanindan
Isfendiyar Bey'in kizi veya torunu Halime,
veyahut Hatice Hatun'dur. Ikinci Murad'in bu
kizla izdivaci hicretin 827 (m. 1424) yilindadir."
Müellif, arastirmasinda bu ihtilaflarin
sebeplerini de açiklar. Ama konuyu fazla
dagitmamak için biz bunun üzerinde fazla
durmayacagiz. Bununla beraber yeni
arastirmalarin ortaya çikardigi gerçek isim ve
hüviyeti ile ilgili bilgiyi aynen nakletmeden
geçemiyecegiz. "Daha sonralari Bursa mahkeme
sicillerinde yapilan tedkiklere göre Fâtih'in
muhterem annesi, Hüma Hatun'dur. Bu bahtiyar
kadinin türbesi Bursa'da Muradiye Câmii'nin sark
tarafinda müze idaresince istimlak edilen bir
bahçe içindedir. Câmiden çarsiya dogru
gidilirken bu zarif âbide, câmiden yüz metre
kadar ilerdedir. Memduh Turgud Koyunluoglu'nun
Bursa Halkevi nesriyati içinde çikan "Iznik ve
Bursa Tarihi"nin 152-153. sayfalarinda "Hâtuniye
Künbedi" ismiyle bahsedilen bu türbeyi Fâtih,
babasi Sultan Ikinci Murad daha hayatta iken
ölen annesi için hicrî (m. 1449) tarihinde, yani
Istanbul'un fethinden dört sene evvel
yaptirmistir. Kitabesi Arapça'dir.
Bu kitâbenin en
büyük kiymeti, Fâtih'in annesinin yabanci
rivayetlerde iddia edildigi gibi Istanbul'da
medfun olmayip türbesinin Bursa'da bulundugunu
ve yine ayni yabanci masallarinda iddia edildigi
gibi Hiristiyan olarak öldügü için türbesi
kapali olmayip, Müslüman oldugunun kitâbe ile
sabit oldugunu artik hiç bir tereddüde imkân
birakmayacak bir kesinlikle ortaya koymasidir.
Yalniz kitâbede bu Hatun'un ismi yoktur, ancak
bu da Bursa mahkeme sicillerinin 31,201 ve 370
sayili defterlerinin 35, 64 ve 40. sayfalarinda
bulunmustur. Fâtih'in annesinin ismi Hümâ
Hâtun'dur.
FÂTIH'IN CÜLÛSU
VE KARAMAN SEFERI
Fâtih diye
tarihe geçen ve Türklerin yetistirdigi en büyük
sahsiyetlerin basinda gelen Sultan II. Mehmed,
Manisa'da sancak beyi bulundugu sirada, babasi,
Edirne'de vefat etmisti. Vezir-i azam
Çandarlizâde Halil Pasa, bu ölümü gizli tutarak
durumu Manisa'da bulunan genç sehzâdeye bir
ulakla bildirir. Edirne'den yola çikan ulak, üç
gün sonra ölüm haberini Manisa'ya getirir.
Bizans tarihçisi Dukas, bu haberlesmeyi su
ifadelerle dile getirerek o dönemde bile Osmanli
Devleti'nde posta vazifesi gören ulak (tatar)larin
nasil sür'atli yol aldiklarini ve gizlilige
nasil riayet ettiklerini anlatir:
"Subatin besinci
günü bir ulak, kuvvetli kanatli kartal kusu gibi
Manisa'ya geldi ve Mehmed'e iyice mühürlenmis
bir mektup verdi. Mehmed, mektubu açip okuyunca,
babasinin vefat ettigini gördü. Mektup, Halil ve
diger vezirler tarafindan imza olunmus
bulunuyordu. Mektupta babasinin vefatini
yazdiklari gibi, vakit kaybetmeksizin ve mümkün
ise Pigasos (mitolojide kanatli atlara verilen
bir isim) cinsinden uçar bir ata binip,
pâdisahin vefati, civar milletlerce duyulmadan
evvel, Trakya'ya gelmesini yaziyorlardi. Mehmed,
mektupta yazilanlara uygun olarak hemen çok (sür'atli)
kosan Arap atlarindan birine atladi ve sarayi
erkânina: "Beni seven armamdan gelsin" dedi.
Önünde sarayindaki kullarindan okçular ve çabuk
yürüyenler, iki yanlarinda kahraman dilâverler
yaya olarak ve kiliç takinanlar ile mizrakli
süvariler arkadan geliyorlardi. Bu suretle
tertip olunan alay, iki günde Manisa'dan Bogaz'a
vararak, Gelibolu Bogazi'ni geçtiler. Mehmed,
maiyetinden geride kalanlarin gelebilmeleri için
Gelibolu'da iki gün daha bekledi. Bu arada
Edirne'ye bir ulak göndererek, Gelibolu Bogazini
geçtigini bildirdi. Halkin bas kaldirip
karisikliklarda bulunmamasi için, yeni pâdisahin
Gelibolu'da bulundugu her tarafa yayildi."
Gelibolu'dan hareket eden genç pâdisah,
Edirne'ye ulasmakta pek acele etmedi. Sehrin
disinda vezirler, beylerbeyiler, sancakbeyleri,
ulema ve ordu tarafindan karsilandi. Lehinde
büyük tezahüratlar yapildi.
Fâtih Sultan
Mehmed'in, babasinin ölüm haberini almasi ve
Manisa'dan hareket etmesi yeni arastirmalarda su
sekilde verilmektedir:
"Vezir-i a'zâm,
kimseye duyurmadan acele Manisa'ya ölüm haberini
eristirdi. Yedi gün sonra haberi alan Sultan
Mehmed, yaninda atabegi Sehabeddin Pasa oldugu
halde, sür'atli bir sekilde hareket ederek iki
günde Çanakkale Bogazi'na geldi. Bizans'in
bogazlari kesmeleri ve Orhan'i 1444 yilinda
oldugu gibi Rumeli'de serbest birakmalari uzak
bir ihtimal degildi. Genç Sultan, Gelibolu'ya
geçmeye muvaffak oldu. Bundan sonra onun, o
derecede telas ve endise etmedigini görüyoruz.
Gelibolu'da babasinin ölümü ve yeni pâdisahin
geldigi haberi yayildi. Chalkondyles'in sözünü
ettigi Edirne'deki yeniçeri ayaklanmasi, yeni
Sultan'in, Gelibolu'ya varmasindan sonra
olmalidir. Buna göre Yeniçeriler, sur haricinde
toplanip sehri yagmaya hazirlanmislardi. Ancak
Çandarli Halil'in büyük otoritesi ve enerjisi
sayesinde büyük bir kargasanin önü alindi.
Halil, kalan kapikulu askerleri ile alelacele
topladigi kuvvetleri, bunlarin üzerine sevk
ederek, silahlarini birakmazlarsa kiliçtan
geçirileceklerini, yeni sultani beklemelerini ve
o geldikten sonra kendilerine ihsanda
bulunacagini söyledi. Asker "Çandarli'ya olan
hürmetleri dolayisiyla" isyandan vazgeçti. Bunun
akabinde Sultan Mehmed, pâyitahta girerek tahta
oturdu ve yeniçerilerden sadakat yemini aldi.
Bu rivayetteki
unsurlar, olaylarin gelismesi ile tam bir
uygunluk halindedir. Halil Pasa'nin, yençeriler
üzerindeki nüfuzu, Sultan Mehmed'in ancak onun
müdahalesinden sonra tahta gelip yerlesebilmesi,
bilhassa kayda deger. Yeni Sultan adina vaad
edilen bahsis ise, yeniçeriler tarafindan,
Karaman seferinde adeta tehdidle alinacaktir.
Babasinin
ölümünden onbes gün sonra Sultan II. Mehmed,
Osmanli ülkesinin pâdisahi sifatiyla Edirne'de
ikinci defa tahta çikti (16 Muharrem 855/18
Subat 1451).
Sultan Murad'in
zamansiz ölümü ve oglu Mehmed'in tahta geçmesi
sonucunda devletin iç ve dis siyasetinde bir
degisikligin olmasi bekleniyordu. Sultan Ikinci
Murad'in ölümünden sonra hükümdar olarak
Edirne'de gördügümüz müstakbel Istanbul Fâtihi,
inzibatli ve sistemli bir hazirlik ile manevî
bir olus devresinin suurunu tasiyarak artik is
basinda bulunuyordu.
Osmanli devlet
teskilâtinda da, büyük ve köklü degisiklikleri
yapacak olan genç hükümdarin büyük talihi,
devlet otoritesinin politika ahlâkini kuran ve
kontrolü altinda tutan âlimlerden mürekkep
müsavir kuvvetlerle kendi kendini çevrelemis
olmasi idi. Zira bu zümre, bagli bulunduklari
prensiplerin müdafaasini, imanlarinin geregi
bildiklerinden, pâdisahlik makamina karsi
serdengeçti bir pervasizlikla daima medenî
cesaret gösterirlerdi. Iste hükümdarin karar ve
hareketlerinin tosladigi duvar, bu salâbet ve
müeyyideler sistemi idi.
Dünyanin hiç bir
devrinde, hiç bir idarenin bas çeviremeyecegi bu
mücahidler sinifi, kendi prensiplerinin sasmaz
ölçüleriyle, hükümdarlik makamina karsi bir
tasfiye cihazi vazifesini görmüslerdir.
Devrandan nimet beklemedikleri ve dünyanin
varligindan sâd, yoklugundan ise nâsâd
olmadiklari için, kimseden çekinmemis,
kendilerini kimseye borçlu ve zebûn
hissetmemekle de hürriyetlerini kimseye
bagislamamislardir.
Iste genç
hükümdar, çocuk yasindan itibaren böyle bir
muhit ve bu anlayista bir hoca ve müsahib
kadrosu tarafindan çevrelenmistir. Bunlardan
Molla Hüsrev, Molla Güranî, Hocazâde, Hizir Bey
Çelebi, Ali Tusî, Molla Zirek, Sinan Pasa, Molla
Lütfi, Fahreddin-i Acemî, Hoca Hayreddin gibi
ilim, irfan ve san'at erbabi, feyzine feyz
katarak fikrî ve edebî istiklâlini hazirlamis,
bir yandan da baraj vazifesiyle coskun ve taskin
kararlarinin demlenip durulmasina hizmet
etmislerdir.
Su kadar var ki,
bu halkanin tam merkez yerinde, hepsinden
imtiyazli ve hepsinden cesaretli bir hocasi daha
vardi ki, tek basina gözünü hükümdara dikmis
olan bu meydan erinin adi Ak Semseddin idi.
Sultan Mehmed,
tahta oturur oturmaz durumun nezaketini kavramis
ve bu sebeple babasinin vezirlerini yerinde
birakmisti. Inalcik, Mehmed'in cülûsu ile
Vezir-i a'zam Halil Pasa'nin rakiplerinin,
iktidara geldiklerini söylemektedir. Bu konuda
Bizans tarihçisi Dukas asagidaki ifadeleri
kullanarak mevzuya bir açiklik getirir: "Mehmed,
tahtina oturdugu sirada bütün valiler ve
babasinin vezirleri, Halil Pasa ile Ishak Pasa,
karsi tarafta uzakta duruyorlardi. Kendi
vezirleri ise Hadim Sahin (Sehabeddin) ve
Ibrahim, âdet vechiyle pâdisahin yaninda yer
almislardi. O zaman Sultan Mehmed, kendi veziri
Sahin'e sordu: "Babamin vezirleri neden uzakta
duruyorlar? Bunlari çagir ve Halil'e eski yerini
almasini söyle. Ishak da Anadolu ordulari
komutanlari ve esrafi ile beraber, babamin
cesedini Bursa'ya gömsünler. Sark vilayetlerinin
(Anadolu Beylerbeyi) de idaresine nezâret etsin"
dedi. Vezirler, pâdisahin bu sözünü duyunca
hemen kosarak usûlleri vechiyle pâdisahin elini
öptüler. Bu suretle Halil basvezir oldu. Ishak
da Murad'in cenazesini alarak birçok esraf ve
âyâniyle beraber ve büyük bir intizam içinde
Bursa'ya gitti. Cenazeyi orada kendisinin
hazirlatmis oldugu türbeye defnetti. Bu cenaze
alayinda fukaraya pek çok paralar verildi."
Genç pâdisah,
tahta çikar çikmaz devletin hududlarinda
tehlikeler bas göstermeye basladi. Ilk defa,
henüz bir çocuk olarak tahta çiktigi zamanki
buhranli durumlar tekrarlanmak üzereydi. Enverî
(Düstûrnâme, s. 94) bu durum için "Fitne ve âsûb
doldu her diyar" diyerek durumun vehametini
ortaya koyar. Gerçekten de Anadolu ayaklanmisti.
Karamanoglu Ibrahim Bey harekete geçerek,
Fâtih'in babasi Murad tarafindan ele geçirilmis
bulunan yerleri zaptetmis ve Alaiye üzerine
yürümüstü. Ibrahim Bey, Bati Anadolu'da, Sultan
Ikinci Murad'in son defa ortadan kaldirdigi
beylikler için, Karaman'dan gönderdigi saltanat
davasi güden iddiacilar, Aydin, Mentese ve
Germiyan'da faaliyete geçmislerdi. Bu konularda
fazla tafsilata sahip olmamakla beraber, Anadolu
Beylerbeyi'nin bunlarla ugrasmak zorunda
kaldigina bakilirsa bu hareketler ilk etapta
basarili olmuslardi denebilir. Öyle anlasiliyor
ki, Anadolu'da durum endise verecek bir boyuta
ulasmisti.
Genç hükümdar,
bu müskül ve sikintili durumda, ister istemez
babasinin baris politikasini sürdürmek zorunda
kalacagini anlamisti. Bu bakimdan. Anadolu'yu
kurtarmak için, batida birçok fedakârliklarda
bulunmak zorunda kaldi. Böylece, o tarafi (bati
sinirlarini) emniyete alarak barisi saglamaya
çalisti. Gelen Sirp elçisinin istekleri kabul
edildi. Despot'un, Sultan Murad'la yaptigi
"Yeminle musaddak" muahede ve ittifaklari
yenilemeye razi oldu. II. Murad'in resmî
müsaadesiyle 1449 yilinda Bizans tahtina geçmis
olan eski Mora Despotu Konstantin de, yeni
pâdisahin durumundan azamî sekilde istifadeye
çalisti. Fâtih, tahta geçince, Konstantin hem
tebrikte bulunmak, hem de eski andlasmalari
tastik ettirmek için bir Bizans elçisi gönderdi.
Yeni Sultan, barisi teyid ve eski ahidleri
tastik ettigi gibi, ayrica, yaninda bulunan
Osmanli saltanatinin müddeisi, Orhan'in
masraflarina karsilik, Bati Trakya'da Karasu
irmagi üzerindeki yerlerin hasilatindan yilda,
300 bin akça isteyen imparatorun bu dilegini de
kabul etti.
Gelecegin
Istanbul Fâtihi'nin bu sekildeki hareket ve
davranislari, onun iyi bir diplomat oldugunu
göstermektedir. Bu bakimdan, Edirne'deki cülûsu
esnasinda, Bizanslilara karsi mültefit
davranmasinin elbette bir sebebi ve mânâsi vardi.
Onun, o zamandaki düsüncelerine yaklasmak ve
onlari kesfetmek pek güç bir is olmakla beraber,
muhtemelen Fâtih, henüz hazirlikli bulunmadigi
su siralarda, Bizans'in tesviki ile Hiristiyan
milletlerin kendisine bazi engelleri
çikarabileceklerini hesaba katarak Bizans'la
dost kalmayi uygun görmüstür. Ilk defa hükümdar
oldugu zaman, çocuklugundan faydalanmak üzere
Hiristiyan milletlerin nasil harekete geçmis
olduklarini hiç süphesiz unutmamis olan genç
pâdisah, herhalde yine böyle bir durumla
karsilasabilir endisesiyle olacak ki, simdilik
bu sekilde davranmayi uygun görmüstü. Öyle
anlasiliyor ki Fâtih, Bizans hakkinda baska
türlü düsünüyordu. Ancak henüz tahta çikmis olan
bu gencin, etrafini ürkütmemesi gerekiyordu.
Böyle bir davranis tabii bir hareketti. O da
öyle yapti. Onun için Karaman seferi esnasinda
kendisine yapilmis bulunan teklifleri sukûnetle
dinlemis ve onlari kabul eder bir tavir
takinmisti. Fakat Karamanoglu Ibrahim Bey itaat
altina alinir alinmaz is degismis ve bu seferin
dönüsünde pâdisah, Rumeli Hisari'nin yapilmasini
emredecektir. Bu hisarin yapilisi, Bizans'a
yersiz isteklerinin güzel bir cevabi idi.
Böylece Bizans, yakin gelecekte ne gibi bir
tehlike ile karsilastigini ancak o zaman idrak
etmis ve hemen agiz degistirerek kuvvetli
hasimlari karsisinda her zaman yaptigi gibi, bu
sefer de yalvarmak, bunu yapamayinca da igfal
etmekle durumunu kurtarmaya çalismistir. Bu
bakimdan, hisarin yapilmak istendigi yerin,
Galatalilara ait oldugunu ileri sürerek meseleyi
diplomatça halletmeye çalismis ise de, Fâtih'in
verdigi cevap, hem susturucu hem de oksayici
olmustur. Anlasma geregince genç pâdisah,
Istanbul kusatmasi müddetince Galata
Cenevizlileri ile dost kaldi. Hatta
Galatalilarin, gizliden gizliye Bizanslilara
yardim ettiklerini bildigi halde bunu, açiga
vurmayi menfaatlerine uygun bulmadi. Istanbul
alinincaya kadar onlarin bu sekildeki düsmanca
hareketlerine göz yumarak onlari görmezlikten
geldi. Halbuki Istanbul'un fethini müteakip
günlerde, Galatalilar için, kendi bahs
ettiklerinden baska hiç bir hukuk tanimayarak,
orayi da dogrudan dogruya Türk topraklarina
bagladi.
Ülkesinin,
içinde bulundugu nazik durum sebebiyle,
düsmanlari ile olan eski antlasmalari yenilemeyi
uygun gören genç hükümdarin bu davranisi, Avrupa
tarafindan yanlis bir sekilde degerlendirilmisti.
Bunun için de Avrupa, onun hakkinda yanlis
fikirler beslemekteydi. Onun, devletlerle olan
muahedeleri yenilemesi ve onlara karsi yumusak
davranmasi böyle bir fikrin ortaya çikmasina
sebep olmustu. Zira onlara göre, birkaç defa
tahtindan mahrum edilerek Manisa'ya gönderilen
Sultan Murad'in bu genç sehzâdesi hakkinda
Bizans'ta ve bütün Avrupa'da acele hükümler
verilmis ve o, kabiliyetsiz bir delikanli olarak
taninmisti. Bundan dolayi Sultan Murad'in ölümü
ve Fâtih'in tahta çikisi her tarafta büyük bir
memnuniyet uyandirmisti. Çünkü bu delikanlinin
beceriksizligi yüzünden, Osmanli Devleti'nin
kendiliginden sona erecegi hülyasi, Avrupa'da
tekrar kök salmaya baslamis ve Hiristiyanlik
âleminin kuvvetlerini, birlikte ve sür'atle
hareket etmeleri lazimgelen bu devrede,
tamamiyle felce ugratmisti. Aslinda yeni ve genç
hükümdar da Avrupa'da böyle bir fikrin
yayilmasini istiyordu. Onun yumusak tavri,
onlarda böyle bir düsüncenin meydana gelmesini
saglamisti. Bu yüzden hiç kimse, Osmanlilara
karsi harekete geçmeyi düsünmüyordu. Yalniz
Franciccus Phlelphus bu düsünce ve fikirde
degildi. O, Sultan Murad'in ölümünü takib eden
günlerde, Osmanlilar ve onlarin devleti hakkinda
fikirlerini kaleme aldigi bir mektupla Fransa
krali VII. Charles'a bildirmisti. Avrupadaki
mevcud fikirleri, pesin hükümleri ve yanlis
düsünceleri aksettiren bu mektubunda Phlelphus,
Fransa kralina öbür Hiristiyan devletlerin
basina geçmesini ve Osmanlilara karsi yürümesini
istiyordu. Çünkü ona göre Osmanlilarin kudreti
çoktan kirilmisti. Harbe sokabilecekleri kuvvet
olsa olsa 60 bin kisi olabilirdi. Baslarinda da
harp görmemis, tecrübesiz, sefih, kadinlara
düskün ve budala bir delikanli vardi. Phlelphus,
bu kadarla da yetinmiyor, Fransa kralinin takib
edecegi yolu bile gösteriyordu. Ona göre uygun
bir rüzgârla Hiristiyan ordusunun bir günde
Tarent'den Peleponez'e geçecegini, Mora
despotlarinin, bütün kuvvetleriyle bu orduya
katilacagini, Arnavutlarla Italyanlarin bu
orduyu destekleyecegini ileri sürüyordu.
Böylece, çok kisa bir zamanda Türklerin
Avrupa'dan kovulacagini, hatta Asya'da Müslüman
hakimiyetinin kirilacagini iddia ediyordu.
KARAMAN SEFERI
Her firsatta,
Osmanlilara karsi hasmâne (düsmanca) bir tavir
içine giren Karaman Beyligi, yasadigi müddetçe,
Osmanli Devleti'ne karsi mümkün olabilen bütün
fenaliklari yapmis, "Hiristiyanligi takviye
ederek Müslümanligi zaafa götürmeye" çalismisti.
Yildirim Bâyezid'in müthis pençesi altinda bir
an ezilmeye mahkum olan bu beylik, Yildirim ile
Timur (Timur-i bî-nûr) arasindaki mücadele ve
Yildirim'in maglubiyeti ile sonuçlanan Ankara
Savasi'ndan sonra tekrar meydana çikarak, gerek
Çelebi Sultan Mehmed zamaninda, gerekse Ikinci
Murad dönemlerinde durmadan Osmanlilar aleyhinde
faaliyette bulunmustu. Fâtih'in, küçük yasta
tahta çikmasini firsat bilen bu beylik, Orta
Anadolu'da yine bir gaile meydana getirmeye
çalismis ise de, genç hükümdarin çok sür'atli
hareket edisi, buna imkân birakmamisti. Ancak,
Fâtih biliyordu ki, Karamanlilar, bir firsat
vukuunda tekrar ortaya çikacaklardi.
Gerçekten, genç
hükümdarin ilk gailesi, yine Karamanoglu'nun,
Anadolu'daki diger beyliklerle elele vererek bir
talih denemesine daha kalkismasi olmustu.
karamanoglu Ibrahim Bey, bu defa da saltanat
degisikliginden istifade etmek istedi. Bu
yoldaki gâye ve düsüncesini gerçeklestirebilmek
için de Venedik Cumhuriyeti ile bir anlasma
yapti. Alaiye'ye giderek Venediklilerle irtibat
kurmak istedigi gibi, Anadolu beylerinin
ogullarindan bazilarina da kuvvet vererek onlari,
Osmanli hududlari içine gönderdi. Bunlar,
Germiyan, Aydin ve Mentese beylikleri idi.
Kaynaklarimiz bu
konuda su bilgiyi verirler: Karamanoglu, birkaç
haramzâde tutup, her birini bir taifeye serdar
edüp, biri Germiyanogludur diye Kütahya üzerine,
biri Menteseogludur diye Mentese yöresine, biri
de Aydinogludur diye Aydin vilayetine
göndermisti. Bunlar, o vilayetleri talan edüp
halka karsi olmadik iskenceler yapip, salginlar
saldilar. Kendisi de edepsizlik ve sirrette
yardimcilari olan adamlari ile Alaiye üzerine
yürümüstü. O günlerde Özgüroglu Isa Bey, Anadolu
Beylerbeyi idi. Karamanoglu'nun uygunsuz
davranislarini ve cezalandirilmasi gereken
islerini tahta (Pâdisah) arzetmis, Karaman'la
savasmak için izin istemisti. Genç hükümdar, Isa
Bey'in böyle zor bir hizmeti basaramayacagini
düsünerek onu görevinden alir. Bosalan bu göreve
Vezir Ishak Pasa'yi tayin eder. Anadolu
Beylerbeyi olan Ishak Pasa, bas kaldiran bu
kalabaligi dagitmak üzere öncü olarak
gönderilir. Pâdisahin kendisi de devlet ve
ikballe Gelibolu Bogazi'ndan geçip Bursa'ya
gelir.
Genç hükümdar,
Karamanoglu Ibrahim Bey'in, bu faaliyetleri ile
kendisine bagli olan Aksehir, Beysehir ve
Seydisehir gibi yerleri isgal etmesi üzerine,
ilk seferini Karamanoglu üzerine yapmak zorunda
kaldi. Bu arada bir taarruza maruz kalmamak için
Rumeli Beylerbeyi olan Dayi Karaca Pasa'yi,
Rumeli askeri ile Sofya'da birakti. Sultan
Mehmed, Ishak Pasa'yi Karaman'a dogru
gönderirken, kendisi de onu takip etmeye basladi.
Bursa yolu ile Karaman topraklari üzerine
hareket ettigi zaman, veraset iddia ederek
ayaklanmis olanlarin tamaminin Karaman'a iltica
ettiklerini isitmisti. Yasli Ibrahim Bey ise
artik her seyden ümidini kesmisti. Isyan için
kiskirttigi bütün elemanlar, hareketten kalmis,
Fâtih'in geldigi yerlerde de halkin ona tabi
oldugunu görmüstü. Bu durum karsisinda Taseli
daglarina çekilmek zorunda kalan Ibrahim Bey,
oradan, suçunun bagislanmasini istemek ve barisi
saglamak üzere bir mektupla Molla Veli'yi
pâdisaha gönderir. Ayrica, sulhun
yapilabilmesine tavassutta bulunmalari için
pâdisahin vezirlerine çok miktarda hediyeler
yollamisti. Filhakika vezirlerin "ve ulema ve
eimme ve mesayih"in sefaatiyle pâdisah sulha
razi oldu. Yapilan anlasmaya göre Aksehir,
Beysehir ve Seydisehir tekrar Osmanlilara
birakiliyor, seferlerde de bir miktar Karaman
askeri bulundurulacagi taahhüd ediliyordu. Yine
bu anlasmaya göre Ibrahim Bey, kizini da
pâdisaha verecekti. Fakat Fâtih'in böyle bir
evliliginin olduguna dair kaynaklarimizda bir
bilgiye tesadüf edilememektedir.
Öyle anlasiliyor
ki, ta Edirne'den kalkarak Anadolu ortalarina
kadar gelen pâdisahin, Karamanoglu isine bir son
vermeden barisa riza göstermesi, vezirlerin
sefaatinin bir sonucu olmasa gerekir. Ç ünkü her
firsatta, Osmanliya karsi olan düsmanligini
açiga çikaran ve düsmanca hareketlerde bulunan
Karamanoglu için Fâtih, hiç te iyi düsünmüyordu.
Onun, Karamanoglu hakkinda:
"Bizümle
saltanat lafin idermis ol Karamanî
Huda fursat
verirse ger kara yire karam âni"
demesi, onun
Karamanoglu hakkinda nasil düsündügünü
göstermektedir. Zaten o, Karaman Beyligi'ni
ortadan kaldirmak emeli ile sefere çikmisti. Bu
durumda, ele geçen bu firsat aninda onu ortadan
kaldirmasi gerekirken, birdenbire barisçi bir
sekilde hareket etmesinin elbette bir sebebi
olmalidir. Gerçekten de hadiseler, Karaman
seferinde zaman kayb etmesine müsait
görünmüyordu. Çünkü en küçük firsatlardan bile
faydalanmayi ihmal etmeyen Bizans, yine
kipirdanmaya baslamisti. Zira, daha önceki
anlasmaya göre, kendilerine Çorlu'dan berisi
birakilmis ise de Bizanslilar, bu sefer
esnasinda Fâtih'i rahat birakmamislar ve ortada
bir sebep yokken onu tehdid etmek istemislerdi.
Bunu da Osmanli ordusunun Frikya'da bulundugu
bir sirada, elçilerin ordugaha gelmesi ile
açikça ortaya koymuslardi. Bu sartlar altinda
genç hükümdar, Karamanoglu'nun tekliflerini
yeterli bulmak zorunda kaldigi için barisa riza
göstermisti. Çünkü o, hem Bizans'in uygunsuz bir
zamanda harekete geçip taht ve saltanat müddeisi
olan Orhan'i serbest birakmasindan, hem de
Hiristiyan dünyayi onun aleyhinde harekete
geçirmesinden endise ediyordu. Ayrica o,
Istanbul'un fethi hakkindaki ulvî tasavvurlarini
endisesiz bir sekilde tatbikten baska bir sey
düsünmüyordu. Bunun için de karada ve denizde
bütün komsulari ile baris durumunda bulunmak,
Sultan Mehmed için önemli ve gerekli idi.
Karaman
seferinden dönüp Bursa'ya yaklastigi sirada
yeniçeriler hünkari karsilayip ilk seferi oldugu
için töre geregi sefer bahsisi istediler.
Pâdisah, Sehabeddin Pasa ve Turahan Bey'in
tavsiyesiyle on kese akça verilmesini emrettiyse
de onlarin bu sekildeki hareket ve cür'etleri,
canini sikmisti. Bu yüzden birkaç gün sonra
Yeniçeri Agasi Dogan Bey'i azletti.
Yayabasilarini da asker arasinda disiplini
saglayamadiklarindan dolayi dövdürterek Yeniçeri
Agaligi'na Mustafa Bey'i tayin etti.
Genç hükümdar,
Karaman seferi dönüsünde Bursa'ya geldikten
sonra Anadolu Beylerbeyi olarak tayin ettigi
ishak Pasa'yi, Mentese Beyligi'ne göndermisti.
Ishak Pasa, Menteseogullarindan Ahmed Bey'in
oglu Ilyas Bey üzerine gitmis, onun agir isiten
kulagina hiç olmazsa görmek suretiyle, onun
anlayacagi sekilde sözleri okuyup,
dilâverliginin geregi olarak kendisini, adi
geçen ülkeden atmaya niyetlenmisti. Ishak
Pasa'ya karsi tutunamayacagini anlayan Ilyas
Bey, Rodos'a kaçmisti. O ana kadar Ankara'da
oturmakta olan Anadolu Beylerbeyileri bundan
böyle Kütahya'yi merkez edindiler. Solakzâde,
gerek Bursa'daki olay, gerekse Mentese konusunda
su bilgileri vermektedir:
"Sulhtan (baris)
sonra azimetlerini Bursa yönüne çevirdiler.
Sehre yakin geldiklerinde, Yeniçeri alay
baglayip, saadetli pâdisahtan bahsis ricasinda
bulundular. Sehabeddin Pasa ile Turahan Bey,
yeniçerinin durmalarinin sebebini beyan
eyleyince, ihsan için on kese akça ferman
buyurdular. Lakin bu uygunsuz hareket, pâdisahin
hatirinda kirginliga yol açti. Birkaç gün
geçtikten sonra, agalari mesabesinde olan
Sekbanbasi Kazanci Dogan Bey, iyi bir sekilde
dövüldükten sonra azl olundu. Agaliga, Mustafa
Bey adinda akilli ve yigit birisi getirildi.
Bütün yayabasilar ve dabcilar dayaktan geçti.
Bursa'ya dahil olduklari gün, Anadolu
Beylerbeyisi Ishak Pasa'yi Mentese iline
gönderdi. Böylece Mentese oglu Ilyas Bey, bu
vilayetten çikarildi. Rodos adasina kaçti.
Tasarrufu altinda olan memleketlerini ele
geçirme yoluna gittiler. O zamana kadar Anadolu
Beylerbeyileri, Ankara'da oturmakta idiler.
Ishak Pasa'dan sonra bugün de oldugu gibi
Kütahya'da sakin olmalari kanun haline geldi.
ISTANBUL'UN
FETHINE DOGRU
Istanbul,
Schlumberger'in ifadesine göre, babasi Sultan
Murad'in vasiyetiyle kendisine tavsiye edilmis
ve ecdadi olan bütün sultanlarin zihinlerini
isgal etmis oldugu bu muazzam tesebbüsü
gerçeklestirmek isteyen Sultan Mehmed, devamli
olarak bu fethi nasil basarabilecegini
düsünüyordu. Zira bu sehrin fethi, Osmanli
Türklerine sadece yeni bir baskent
kazandirmayacak, ayni zamanda kurduklari
devletin, Avrupa kitasindaki topraklarinin
garantisi olacakti. Egemenlikleri altindaki
ülkelerin merkezinde ve Avrupa-Asya geçidi
üzerinde bulunan bu yeni baskent ellerinde
olmadan Türklerin kendilerini güvenlik içinde
hissetmeleri imkansizdi. Kendilerini tedirgin
eden Rumlar degil, Hiristiyanlarin birleserek
Constantinopolis gibi bir üsten harekete
geçmeleri ihtimaliydi.
Sultan Mehmed,
Konstantiniye'yi ele geçirmek suretiyle "müjdeli
emîr" olmak ve Osmanli Asya'si ile Avrupa'sini
birbirine baglayip devletin tabiî sinirlarini,
cografî ve siyasî birligini saglamak istiyordu.
Hammer, hükümdara bu düsünceyi gerçeklestirme
imkanini veren olaylari su ifadelerle dile
getirir:
"Bizans
Imparatoru Kostantin, mevsimsiz olarak ve
maharetsizce bir hareketle, pâdisahin fetih
arzusunu hemen uygulamasini tacil (sür'atlendirecek)
edecek davranislarda bulundu. Sultan Ikinci
Mehmed, Anadolu'da, Ibrahim Bey tarafindan
saçilmis olan nifak tohumlarini gidermeye
çalistigi sirada, Bizans elçileri ordugaha
gelerek Orhan'a tahsis edilmis olan akçanin
hemen ödenmesini istemisler ve belirtilen
paranin iki misli olarak verilmeyecek olmasi
halinde, sehzâdenin serbest birakilacagini
tehdid edici bir dille beyan etmislerdi." Bu
neviden bir hareket, bir bakima Fâtih'i tehdid
ediyordu. Öyle anlasiliyor ki, bu tehdidin sonu
da gelmeyecekti. Zira isi santaja kadar götürmek
demek olan bu istek, Osmanlilari devamli surette
rahatsiz edecekti. Gerçekten, Karaman seferi
esnasinda Imparator Konstantin ve senato, bu
seferi firsat bilerek gönderdigi elçilerle
Sehzâde Orhan'a verilen tahsisatin
arttirilmasini ve sayet bu yapilmazsa sehzâdeyi
Rumeli'ye saliverecegini de tehdid olarak
bildirmekte idi. Gelen elçilerin önce vezir-i
azami görerek arzularini bildirmeleri, protokol
geregi oldugundan elçiler, imparatorun
tekliflerini Halil Pasa'ya bildirdiler.
Bu tekliflere
göre imparator, Istanbul'da bulunan Sehzâde
Orhan'in her sene verilmekte olan tahsisatinin,
masraflarini karsilayamamasindan dolayi
artirilmasini istemekte, sayet bu teklifi kabul
edilmeyecek olursa adi geçen sehzadeyi Rumeli'ye
saliverecegini tehdidkarâne bir sekilde
bildirmekte idi. Bunu ögrenen Halil Pasa, henüz
imzasi kurumayan ahde muhalif hareketlerinden
dolayi agir sözler söyleyerek elçileri tehdid
ettikten sonra:
"Simdi
Anadolu'ya sefer ettigimizi ve Frikya'da
bulundugumuzu gördügünüzden istifade ederek,
âdetiniz oldugu üzre uydurdugunuz sözlerle bizi
korkutmak istiyorsunuz. biz çocuk degiliz,
elinizden ne gelirse yapiniz. Orhan'i Trakya'ya
pâdisah yapmak istiyorsaniz hiç durmayin.
Macarlari da getirmek istiyorsaniz dâvet ediniz.
Yalniz sunu biliniz ki hiç bir seye muvaffak
olamayacaksiniz. Aksine ellerinizdekini de kayb
edeceksiniz. Mamafih söylediklerinizi pâdisahima
arzedecegim. O, ne der ve nasil arzu ederse o
olacaktir". diyerek durumu Sultan Mehmed'e
bildirir. Hükümdar, imparator ve senatonun bu
istekleri karsisinda hiddetlenecektir. Fakat
uygun zamani bekledigi için elçileri güler yüzle
karsilar. Onlara, yakin zamanda Edirne'ye
dönecegini ve orada görüserek arzularini yerine
getirecegini söyledikten sonra onlari tatli dil
ve ümitli bir sekilde geri gönderdi.
Imparatorun,
Sultan Mehmed'i tahrik eden bu istekleri ve
elçilerin söyledikleri, Bizans tarihçisi Dukas
tarafindan tafsilatli bir sekilde su ifadelerle
nakledilir:
"Budala
Bizanslilar, iyi düsünmeden, bos bir fikir
ortaya atarak Mehmed'e elçiler gönderdiler. Âdet
oldugu üzre elçiler, söyleyeceklerini önce
vezire söylerlerdi. Bu elçiler vezire dediler
ki: "Imparator Konstantinos her sene kendisine
verilmekte olan 300 bin akçayi almaya razi
olmuyor. Sizin pâdisahiniz gibi,
Osmanogullarindan olan Sehzâde Orhan, kemal
çagina ermis bir gençtir. Her gün birçok kimse
kendisine gelerek, ona "emîr" diye hitab ediyor
ve kendisini pâdisah ilan etmek istiyorlar.
Orhan ise bunlara ihsanlarda bulunmak ve
kendilerine hediyeler vermek istiyor ise de,
parasi olmadigindan ve para istemek için
müracaat edecek baska bir yeri bulunmadigindan
imparatora basvuruyor. Ya tahsisati iki misline
iblag ediniz veya Orhan'i serbest birakacagiz.
Osmanogullarini beslemeye mecbur degiliz.
Bunlarin, beytülmaldan infak olunmalari gerekir.
Orhan'in, tarafimizdan vaki olan tevkifi ve
sehirden disari çikmamasi için aldigimiz
tedbirler yeterlidir."
Halil Pasa,
bunlari ve daha baska sözleri dinledikten ve
Pâdisah Mehmed'e söylemek üzere imparator ve
senatonun bu tekliflerini duyduktan sonra,
elçilere sunlari söyledi: Ey akilsiz ve saskin
Bizanslilar! Tasavvurlarinizdaki seytanliklari
çoktan bilirdim. Bu bildiklerinizi unutun...
Daha dün denecek derecede yakin bir zamanda
sizinle yeminle teyid olunmus ahitnâmeyi yaptik
ve diyebiliriz ki, mürekkebi henüz kurumamistir.
Simdi ise Anadolu'ya sefer yaptigimizi ve
Frikya'da bulundugumuzu gördügünüzden
faydalanarak, âdetiniz oldugu üzre uydurdugunuz
korkuluklari bize göstermek suretiyle bizi
ürkütmek istiyorsunuz. Biz, fikir ve kudretten
mahrum çocuk degiliz. Elinizden ne gelirse
yapiniz. Orhan'i Trakya pâdisahi yapmak
isterseniz hiç durmayin. Macarlari Tuna'dan bu
tarafa geçirtmeyi düsünüyorsaniz onlar da
gelsinler. Siz de daha önce kayb ettiginiz
yerleri geri almak için taarruza geçmek
isterseniz bunu da yapiniz. Yalniz sunu biliniz
ki, bunlardan hiç birine muvaffak
olamayacaksiniz. Aksine ellerinizde bulunani da
kayb edersiniz. Mamafih, söylediklerinizi
pâdisahima arzedecegim, o ne arzu ederse o
olacak."
Mehmed, basvezir
ile elçiler arasinda konusulan yukaridaki
hususlari duyunca çok hiddetlendi. Ancak bunu
belli etmedi. Bizans elçilerini kabul ederek,
bunlara dedi ki: "Az zamanda Edirne'ye dönmek
niyetindeyim. Oraya geliniz, imparatoru ve sehre
ait bütün hususlari orada bana söyleyiniz.
Istenilen her seyi vermeye hazirim." Mehmed bu
sözleri ve daha buna benzer tatli sözler
söyleyerek bunlara yol verdi. Birkaç gün sonra
Bogazi geçip Edirne'ye gelen Mehmed, Karasu
civarinda bulunan köylere, sâdik kölelerinden
birini göndererek imparator için tahsis olunan
iradin (gelirin) verilmesini yasakladi. Bu
gelirin tahsiline memur olanlari ve buna nezaret
edenleri oradan kovdu. Bu suretle sadece bir
sene bu gelir alinmis oldu."
BOGAZKESEN (RUMELI)
HISARI'NIN YAPILMASI
Ikinci Mehmed,
gerkek dedelerinin ve gerekse babasinin girismis
olduklari büyük ve cür'etli tesebbüsü
gerçeklestirmek istiyordu. Tabiat ve cografya,
Istanbul'u, dogu ve batidaki Osmanli ülkelerine
merkez yapmisti. Kostantiniyye, baska bir
devletin elinde kaldikça Osmanli ülkesi,
Hiristiyan istilasina açik bulunacagi gibi,
Avrupa ile Asya arasindaki bag ve alaka da
emniyete alinamazdi. Böylece devlet, tam ve
saglam bir vücud olacak yerde, gövdesi
ortasindan ikiye bölünmüs olarak parçalanmak
tehlikesine maruz kalirdi.
Gerçekten su ana
kadar, Osmanlilar tarafindan Istanbul'un fethi
için yapilan tesebbüslerin her birinde bir engel
çikarak veya çikarilarak muvafakiyet önlenmisti.
Fakat burasi, imparatorun elinde bulundukça
Osmanlilarin Rumeli'ye tamamen hakim olmalari
mümkün degildi. Nitekim, Varna muharebesine
gidilirken, Çanakkale'nin ve hatta Sarayburnu
ile Bogaza dogru olan yerlerin düsman tarafindan
tutulmus olmasi, bu arada Istanbul'un da,
düsmani tesvik eden imparatorun elinde bulunmasi
yüzünden büyük tehlikeler altinda Ceneviz
gemilerine 40 bin duka altin verilerek Rumeli
sahiline geçilebilmisti. Su halde, iki kitadaki
Osmanli hakimiyetinin, devamli olarak sinsi bir
siyasetle, Osmanlilar aleyhinde çalisan
Bizanslilar yüzünden, ne kadar korkunç
tehlikeler arzettigini hadiseler göstermektedir.
Ikinci Mehmed,
Karaman seferinden dönerken Çanakkale Bogazi'nin
Frenk gemilerince tutuldugu haberini alinca,
Istanbul Bogazi'na gelip babasinin geçtigi
yerden Rumeli sahiline geçer. Bu geçis esnasinda,
Anadolu Hisari'nin karsisina bir kale
yapilmasini emreder. Istanbul'un fethinden baska
bir sey düsünmeyen Sultan Mehmed, bütün
planlarini onun üzerine koruyordu. Bunun için
atilan ilk adim, Bogazkesen Hisari'nin insasi
oldu. Askerî ehemmiyeti kadar âbidevî degeri de
yüksek olan bu muazzam kalenin insasi, Türk
tarihinin varmis oldugu seviyeyi göstermesi
bakimindan önemlidir. Dört buçuk ay gibi akil
almaz derecede kisa bir zamana sigdirilan bu
insaat, gerek tuttugunu koparan bir tesebbüs,
teskilât, idâre ve ikmal dehasi olarak
hükümdarin; gerek yardimci ve tatbikatçi olarak
fikri, madde planinda gerçeklestiren kütlenin
yüksek bir teknik seviyesine sehâdet etmektedir.
Osmanlilarin,
iki kita arasindaki gidip gelmeleri esnasinda,
tehlikelerle karsi karsiya gelmelerinin
kazandigi tecrübeleri, henüz kuvvetli bir
donanmaya sahip olamayan bu devlet için,
Istanbul'a sahip olmaktan baska çare olmadigini
ortaya koymustu. Zira tehlikeli durumlar, ancak
bu sayede atlatilabilirdi. Böylece, pâdisahin
emri üzerine, Karadeniz'den gelecek her türlü
yardima mani olmak ve iki sahil arasinda
karsidan karsiya geçmeyi saglayabilmek için,
Bogazkesen Hisari denilen Rumeli Hisari'nin
yapilmasiyla ise baslandi. Sultan Mehmed,
Karaman seferinden Edirne'ye döner dönmez,
Anadolu ve Rumeli'ye fermanlar göndererek bin
kisilik bir insaat ustasi kadrosu ile o miktarda
amele ve kireçci istedigi gibi insaata ait
malzemenin ilk bahara kadar hazirlanmasini emir
ile bogazda bir hisar yaptirilacagini bildirir.
Bizans tarihçisi Dukas, bu haber üzerine gerek
Istanbul, gerekse diger yerlerdeki
Hiristiyanlarin nasil büyük bir telasa
kapildiklarini su cümlelerle belirtir:
"Istanbul'da,
bütün Asya ve Trakya ile adalarda bulunan
Hiristiyanlar, bu haberi duyunca çok üzüldüler.
Aralarindaki konusmalarda bundan baska bir
seyden bahsetmiyorlardi. Ancak "artik
Istanbul'un son günü geldi, milletimizin yok
olma çanlari çalmaya basladi. Deccal'in günleri
geldi, ne olacagiz? Veya, ne yapalim? Ey
Allah'imiz! Canimizi al ki, bu kullarin, sehrin
yok olusunu kendi gözleri ile görmesinler. Senin
düsmanlarin, bu sehri muhafaza eden azizler
nerededirler demesinler." Bu münacati yalniz
Istanbul halki degil, Anadolu'da daginik surette
ikamet eden, adalarda ve garp vilayetlerinde
bulunan Hiristiyanlar aglayarak bagiriyorlardi."
"Kulle-i cedide"
diye de isimlendirilen günümüzdeki Rumeli
Hisari'nda, Fâtih'in vakfiyesinden anlasildigina
göre bir de cami vardi. Bu camide vazife gören
imam (hitabet vazifesi dahil), bu hizmete
karsilik her gün 6 akça, müezzin (temizlik
isleri dahil) 4 akça ücret aliyordu. Adi geçen
hisarin yeri tesbite çalisilirken bogazin en dar
yerindeki (660 m.) bu noktanin seçimi, askerî
sevk ve idare bakimindan önemli idi. Bu yeni
hisarin, karsisindaki hisar ile birlikte bogaz
geçisini kapatabilmesi tasarlanmisti. Geçisi,
makaslama ates ile önlemek ve akintilar yüzünden
gemilerin burada, yani hisarin bulundugu kiyiya
yaklasmak zorunda kalacaklarindan istifade
ediliyordu. Hisar, yaklasan hedefleri toplarinin
en uzak mesafesinden karsilayarak, güneyde en
uzun mesafeye kadar takip edebiliyordu.
Sultan Mehmed'in
kale yaptirmak istedigi mevki, Bizanslilarin
Hermaneum Promontarium dedikleri, bogazin en dar
yeri olup, milattan bes asir önce Iran Sahi
Dârâ, muazzam ordusu ile buradan Avrupa kitasina
geçmisti.
Hisarin
yapilmasi ile ilgili hazirliklar üzerine telasa
düsen imparator, Edirne'ye elçiler gönderdi.
Bunlar, aldiklari talimat geregi, Sehzade
Orhan'in tahsisatindan bahsetmeyeceklerdi.
Pâdisahla anlasabilmek için her fedakârliga
katlanacaklardi. Imparator, elçiler vâsitasiyle
I. Murad'dan itibaren gelip geçmis bütün
pâdisahlarin, Istanbul'un hariminde bir kale
yapmak ve hatta bir kulübe bile yapmak
istemediklerini, Yildirim Bâyezid'in, Manuel'in
muvafakati üzere Türklerle meskun olan Anadolu
sahilindeki kaleyi (Anadolu Hisari) yaptirdigini
bildirdikten sonra, kale yaptirmak suretiyle
Frenklerin gidip gelmelerine mani olmak ve
gümrük resimlerini (vergi) hiçe indirip
Istanbul'u aç birakmak istedigini beyanla bunu
yapmamasi için ne istiyorsa onu vereceklerini
bildirmisti.
Sultan Mehmed,
imparatorun gönderdigi elçiler vâsitasiyle
söylenilen seyleri dinledikten sonra:
"Ben, sehirden
bir sey almiyorum. Imparator, sehrin hendeginden
disari hiç bir seye malik degildir. Sayet
Mukaddes Agiz'da (Bogaz'da) bir kale insa etmek
istersem, beni men etmeye hakkiniz yoktur. Her
yer benim mülküm altinda bulunuyor. Anadolu
yakasinda bulunan kaleler benimdir ve bunlarin
içinde oturanlar da Türktürler. Garpta meskûn
olmayan yerler de benimdir. Bizans'in orada
oturmaya haklari yoktur. Macar Krali üzerimize
yürüdügü zaman o karadan gelirken, Frenklerin
kadirgalari Ege Denizi Bogazina gelerek Gelibolu
Bogazini kapatarak, babamin Trakya'ya geçmesine
mani oldular. O zaman babam, Mukaddes Agiz'in
yukarisina çikarak babasinin*
insa eyledigi kaleye yakin bir yerden Allah'in
inayeti sayesinde kayiklar ile bogazi geçti.
Binaenaleyh, babamin bogazi geçmek için ne
zorluklara katlandigini ve ne sikintilara
girdigini pekala bilirsiniz. Babamin, Istanbul
Bogazi'ni geçmemesi için imparatorun kadirgalari
kesiflerde bulunuyorlardi. Ben, daha çocuktum.
Edirne'de oturuyor, Macarlarin gelmelerini
bekliyordum. Macarlar, Varna civarindaki yerleri
yagma ediyorlardi. Bunlari gören imparatorunuz
seviniyordu. Müslümanlar ise izdirap
çekiyorlardi. Kâfirler de sevinç ve meserret
içinde idiler. Çok büyük tehlikeler ile bogazi
geçen babam, karsi tarafa geçer geçmez, Anadolu
kiyisinda bulunan kalenin karsisina, garp
tarafinda diger bir kale yaptiracagina yemin
etti. O, bu yemini yerine getirmeye muvaffak
olamadi. Allah'in inayeti ile bunu ben yapmak
istiyorum. Neden buna mani olmak istiyosunuz?
Memleketimde istedigimi yapmaya gücüm yetmiyecek
mi? Gidiniz ve imparatora deyiniz ki, simdiki
pâdisah eski pâdisahlara benzemiyor. Onlarin
yapamadiklari seyleri bu kolayca yapabilecektir.
Onlarin istemedikleri seyleri, bu isteyecek ve
yapacaktir. Simdiden sonra bu husus için
gelenlerin derisi yüzülecektir."
Dukas'in, bu
ifadelerinden anlasildigina göre Sultan Mehmed,
Rumeli Hisari'nin insasina mani olmak isteyen
Bizans Imparatoru'na, tarihî hadiseleri
hatirlatmak suretiyle bu tesebbüsündeki
hakliligini isbat etmeye çalisir. Onun için bu
isten vaz geçmesinin mümkün olamayacagini tehdid
yollu bir tarzda ona bildirir.
Rumeli
Hisari'nin yapilmasi hazirliklarina 1451-52
kisinda baslanmistir. Ilkbaharin baslangicinda
Mart ayinin sonlarina dogru, Rumeli tarafina
Anadolu Hisari'nin karsisina bol miktarda insaat
malzemesi, usta, amele ve kireççi gelmisti.
Kereste Izmit ile Karadeniz Ereglisi'nden,
taslar ise Anadolu tarafindan getirilmisti.
Çalismak üzere külliyetli miktarda insan
gelmisti. Sultan Mehmed, bu sirada kara yolu ile
bogaza gelerek bilirkisilerle (teknik eleman,
mühendis) o havaliyi gezdi. Denizin akintisi
hakkinda malumat aldi. Iki sahil arasindaki
mesafeyi ölçtürdü. Kalenin yapilacagi sahayi
kendisi tayin ile hududunu tesbit ettirdi.
Bundan sonra bir rivayete öre önce kiyida,
hisarin güney-dogu kösesindeki kule insa
edilerek malzeme ve çalismalarin selameti
emniyete alinmistir.
Fâtih Sultan
Mehmed, hisarin duvarlarinin Arapça "Muhammed"
kelimesi seklinde olmasini istediginden planini
da ona göre tasarlamisti. Buna göre her "Mim"
(M) harfinin yerinde bir kule bulunmasini
arzuluyordu. Kulelerden ikisi, birbirinin
yaninda ve burunun eteginde idi. Üçüncüsü denize
daha yakindi. "H" ve "D" harflerinin
bulunduklari yerlerde istihkamlar yapildi.
Pâdisah, bunlarin yapilmasina özen gösteriyor ve
bizzat nezâret ediyordu. Gerçekten üç köseli
olarak düsünülen hisarin projesi, bizzat Sultan
Mehmed tarafindan tasarlanmisti. Eski an'aneye
uyularak, hisarin yapilmasinda devletin ileri
gelenlerinden de faydalanildigi ve bunlarin,
masraflara katildiklari görülür. Bu insanlarin,
kule ve surlarin bir kisminin yapilmasina
nezâret ettikleri anlasilmaktadir. Nitekim
hükümdar, kale insasini üç vezir arasinda taksim
eder. Üç kösenin doguda, yani deniz sahilinde
olan bir kösesine akropol olarak gayet metin bir
burç yaptirma vazifesini Halil Pasa'ya verdi.
Yamaçta, yani güneyde bulunan diger köseye büyük
bir burç yapilmasini Zaganos Pasa'ya, ve üçüncü
köseye, yani kuzeye düsen tarafa yapilacak burcu
da Saruca Pasa'ya verdi. Vezir Sehabeddin Pasa
da bütün insaata nezâret etti.
Kaynaklar,
Rumeli Hisari'nin, bizzat Sultan Mehmed'in
idaresinde 1000 kadar usta ve onun iki misli
isçi çalistirilarak dört ay gibi çok kisa bir
zamanda (Hammer'e göre üç aydan daha az)
tamamlandigini belirtmektedirler. Bununla
birlikte insaatin bütün mekan ve safhalarinda
çalisanlarin sayisinin, yukarida verilenden daha
fazla olduguna isaret edilmektedir. Zira Dukas,
"insaati arsin üzerine ustalara taksim etti.
Ustalar bin kisi kadardi. Her ustanin yanina iki
yardimci koydu. Kale duvarinin iç ve dis
taraflarinda da miktari kâfi ustalar ve yardimci
ustalar çalistirdi." demektedir. Buna göre 21
Mart 1452'de insaatina baslanan Bogazkesen
(Rumeli) Hisari, bes-alti bin kisinin çalismasi
sonucunda Temmuz ayinin sonlarinda tamamlandi.

Fatih zamaninda Osmanli
Rumeli
Hisari'nin askerî önemi üzerinde duran ve bu
konuda epey bilgi veren Hüseyin Dagtekin, adi
geçen hisarin, insa edildigi yerin aslinda
insaata müsait olmadigini, buna ragmen Osmanli
hükümdarinin, günümüz askerî tekniklerine uygun
bir sekilde onu nasil mükemmel bir sekilde insa
ettirdigini söyle anlatir:
"Gerçekten,
Rumeli Hisari tahkimatinin, en gayr-i müsait
arazi sartlarina ragmen, kiymetinden hiç bir sey
kaybetmeden, bir benzerine güç tesadüf
eildebilecek kadar büyük bir maharet
gösterilerek, insa edildigi yere ve çevreye
intibak ettirilmek suretiyle vücuda getirilmis
tipik bir tahkimat örnegi teskil ettigi görülür.
Bundan baska, yeni hisarin en mühim bahsi olan
bu konuyu islerken kalenin, görülen arazi
üzerine yerlestirilmesinde hakim olan askerî
görüsün, günümüzün tabiye esaslari hakkindaki
görüsleri kadar ileri oldugunu müsahede
ettigimizden, besyüz yil önce insa edilmis
oldugu halde, modern bilgilerin verdigi
görüslerle tedkik etmekte herhangi bir tehlike
olmadigini sözlerimize ilave edebiliriz."
Ilk dönem,
Osmanli askerî mimarisinin güzel bir örnegi olan
bu hisara yerlestirilen silah ve diger
mühimmattan bahsetmeden, sadece bu dönemdeki
askerî mimarînin ne denli saglam olduguna bir
iki örnekle isaret etmek isteriz. Bilindigi
gibi, Istanbul'un fethinden önce Yildirim
Bâyezid tarafindan, Bogaziçi'nde yaptirilan
Anadolu Hisari ile Fâtih Sultan Mehmed
tarafindan yaptirilan Rumeli Hisari surlari ve
Istanbul'un alinmasindan sonra Theodosius
surlarinin stratejik bir noktasinda yapilan
Yedikule, Osmanlilarin ilk müstahkem mevkileri
hakkinda bize bir fikir vermektedir.
Hisarin insaati
esnasinda, deniz tarafindan gelebilecek bir
saldiriya ugramamak için, Gelibolu
tersanesindeki donanmadan otuz kadar harp ve bir
hayli nakliye gemisi bogaza getirilmisti. Bu
yeni kaleye top ve topçular kondu. Böylece karsi
karsiya bulunan iki hisar sayesinde, bogaz
geçisleri kontrol altina alinmis oldu. Hisarin
komutanligina Firuz Aga'yi tayin eden hükümdar,
onun maiyetine dört yüz yeniçeri askeri ile
silah ve cephane verdi. Bundan sonra, Edirne'ye
gitmek üzere olan hükümdar, iki gün Istanbul
surlarini ve hendeklerini tedkik ettikten sonra
buradan ayrilip, Eylül ayinin ilk günü Edirne'ye
döner.
ISTANBUL
FETHININ HAZIRLIKLARI
Fâtih Sultan
Mehmed, Rumeli Hisari (Bogazkesen)'nin
tamamlanmasindan sonra ordusu ile birlikte
Istanbul surlarina iyice yaklasarak sehri
yakindan görebilmisti. O, hem arazi hem de
surlarla ilgili tedkikler yaptiktan sonra 1
Eylül günü Edirne'ye dönmüstü. Onun buradaki en
önemli düsüncesiIstanbul'u almakti. Nitekim
Dukas, genç hükümdarin Istanbul'u almak için ne
denli kararli oldugunu verdigi su bilgi ile
ortaya koymaktadir:
"Harman vakti
geçti, sonbahar baslamak üzere idi. Sultan
Mehmed, Edirne'deki sarayinda vakit geçiriyor,
fakat gözüne uyku girmiyordu. Gece gündüz
Istanbul'u nasil alabilecegini ve nasil bu
sehrin sahibi olabilecegini düsünüyordu."
Iç dünyasinda,
Kostantiniyye'nin fethi mevzuunda kendisini,
uzun asirlarin gönlünden ve dilinden
yuvarlanagelen bir manevî müjdenin son ve gerçek
temsilcisi olarak gören hükümdar, zihnî ve ruhî
imkanlarini bütün hizi ve bereketiyle hep bu
nokta üzerinde toplamisti. Bununla beraber
çevresini teskil eden devlet adamlarinin mühim
bir kismi, hakli veya haksiz endiselerle onu
böyle bir maceraya atilmakta desteklemiyorlardi.
Hatta daha da ileri giderek, tecrübelerinden,
bilgilerinden, hamiyetlerinden ve korkularindan
söz açarak önüne yiginlarca engeller
çikariyorlardi. Böylece, onun kararini tasvib
etmediklerini ortaya koyuyorlardi. O devri
yasamis bir tarihçi olarak Tursun Bey, bu
mücadeleleri özetle söyle anlatir: "Her çend
erkân-i devlet ve mülâziman-i hazret, tasrih ü
kinaye birle, ânun metânet ü menâatini, ve mülûk-i
mâzinin fethü kasdinda hazayn (hazineler) harc
idüp, cem'-i asakir eyleyüb çare bulmadiklarin
sem'-i serifine ilka ederler idi. Ve âna
taarruzdan ziyade fitneye sebep olmak
tevehhümatin ve ihtimalatin söylerler idi."
Fakat pâdisah bunlara asla iltifat etmezdi."
Öyle anlasiliyor ki Pâdisah, zaman zaman,
Vezir-i a'zam Halil Pasa'nin, Rumlari himaye
etmekte oldugunu duyuyordu. Buna inanmasa bile
pasanin bazi süpheli hareketlerini kendisi de
görmüstü. Bu sebeple, devlet erkâni ile ulema ve
komutanlarin fikirlerini ögrenmek üzere onlari
bir toplantiya çagirdi. Herhalde bu toplantinin
mahiyetini kimse bilmiyordu. Zira toplantiya
gelenler agirlanmis, yedirilip içirildikten
sonra dualar edilmis ve bundan sonra da vezirler
tarafindan devlet isleri ile ilgili olarak
hükümdara bilgi verilmisti. Iste bundan sonradir
ki Fâtih Sultan Mehmed, meclistekilere "müddet-i
medid ve ahd-i baiddir ki, âyine-i zamir-i
münirimde bir suret mürtesem olmustur. Âni
sizinle müsavere muraddir" diyerek söze baslar.
"Insanlar, fikir, anlayis ve zeka bakimindan ne
kadar ileride olurlarsa olsunlar, bu meziyetler,
kendilerini baskalari ile müsavere etmekten
alikoymamali." düsüncesine sahip olan hükümdar,
Hz. Peygamberin dahi bundan müstagni kalmadigini
ve böyle yapilmasini tavsiye ettigini*,
bu tavsiyesinde de onun, Kur'an-i Kerim'in
âyetini**
gözönünde bulundurdugunu söyleyerek, ortaya
atacagi konu üzerinde herkesin fikrini açikça
belirtmesini istemisti. Meclistekiler, pâdisahin
düsüncesi yaninda kendilerininkinin bir sey
ifade etmeyecegini, fakat pâdisahin emirlerini
yerine getirmis olmak için düsünebildiklerini
arzedeceklerini söyleyince pâdisah tekrar söze
baslayarak: "... Dünya devleti müebbed olmaz ve
cihan-i fânide kimesne baki ve muhalled kalmaz"
der. Bundan sonra yaratilistaki gayenin, Allah
Teâlâ'yi bilip onun birligini kabul etmek ve
yasandigi müddetçe onun "dergâhina takarrub"
etmeye gayret etmek oldugunu, bu vesile ile en
iyi ve faziletli insanin, küfür ve dalalet
içinde bulunanlara karsi cani ve mali ile cihad
eden insan oldugunu hadislerle belirtir. Bundan
sonra Sultan Mehmed, "Belde-i tayyibe-i
Kostantiniyye ki bag-i irem andan bir kûse ve
süreyya nâk bostanindan bir kemterin kûse, ismi
ve resmi ile illerde meshur ve dillerde mezkûr
ve kütüb-i tevârihte mesturdur. Ne vechi vardir
ki, ânun gibi menzil-i serif ve makam-i latif
benim vast-i memleketimde ve arsa-i vilayetimde
olup dahi eyyam-i devletimde küfr ocagi ve
bagiler yatagi ve tagiler duragi ola. Elhasil
niyetim ve himmetim ânun üzerine mukarrer ve
musammam olmustur." der. Günümüzün Türkçesiyle
söylemek gerekirse o söyle diyordu: Irem baginin
kendinden bir köse oldugu Kostantiniyye, adi ve
sani ile dillerde söylenmis, illerde ünü
taninmis ve tarih kitaplarinda yazilmistir.
Niçin böyle güzel ve degerli bir yer ülkemin
ortasinda ve idarem arasinda olup ta saltanatim
günlerinde küfür ocagi, taskinlar yatagi ve
âsiler duragi olsun. Kisacasi Bizans'in üzerine
gitmeye niyetliyim. Umarim ki, tedbirimiz
Allah'in takdirine uygun düser. Bu arada
devletin kurulusundan, Rumeliye geçisten,
Istanbul'un, ülkesinin ortasinda bir küfür
beldesi olarak kalisindan, Bizans'in tezvirat ve
çevirdigi entrikalardan bahseden pâdisah,
sözlerine söyle devam eder: "Kendimizi
ecdadimiza layik olmayan halefler olarak
göstermeyelim, aksine, onlarin en has nesli
oldugumuzu, onlarin kahramanlik ve
meziyetlerinin benzerini gösterebilecegimizi
ortaya koyalim. Zira onlar, nice tehlike ve
sikintilarla kisa bir zaman içinde Asya ve
Avrupa'daki bütün bu yerleri ele geçirip
oralarin hakimi oldular. Nice büyük sehir ve
kaleleri fethe kadir oldular. dedikten sonra
Bizans isini halletmeden hiç bir mühim tesebbüse
girismeyecegini, bundan dolayi devlet erkâninin
bu husustaki fikirlerini ögrenmek istedigini
belirtir. Bunun üzerine meclis, isi müzakereye
baslar. Bir kisim devlet erkâni, pâdisahin
fikrine uyar, bir kismi da muhalif kalir.
Muhaliflere göre Istanbul, alinmasi güç bir
sehirdi. Çünkü içinde bol nüfusu ve etrafinda
çok kuvvetli bir suru vardi. Sehrin, siddetle
müdafaa edilecegine göre, alinamama ihtimali de
vardi. Böyle bir durumda, devletin prestiji
azalacakti. Onun için böyle bir tesebbüse
girismemek icab ederdi. Gerçi hükümdar,
Bizans'in bol malzemeye ve külliyetli miktarda
silaha sahip oldugunu biliyordu. Fakat meseleyi
isten anlayan kimselerle müsavere etmis ve
buranin "akl ü tedbir"le alinabilecegi sonucuna
varmisti. Nisanci Mehmed Pasa, gerek sehrin
zaptinin zorlugu, gerekse Fâtih'in kararligi
hakkinda su bilgiyi verir: "Bu sehri, Rum, Sam
ve Trabzon denizlerinin kucakladigi iki kita
sarmisti. Kâfirlerden büyük bir kalabalik bu
sehri gece, gündüz koruyordu. Dogru ve saglam
düsünce sahibi olanlar, buranin fethine imkân
bulunmadigina, kâfirlerin elinden alinmasinin
muhal (imkânsiz) olduguna, buraya mâlik olmaya
çalismanin soguk demiri dövmeye, burayi elde
etmek istemenin seytandan hayir ummaya
benzedigine hükmediyorlardi. Lakin yüce hazrete
yüksek himmet, kutlu kuvvet, saglam ve
kötülüklerden arinmis nefs verildigi için,
unsurlar kendisine pek açik surette boyun
egiyordu. Bu sehrin, savasçi kâfirlerin eli
altinda kalmasini iyi görmüyordu.*
Tacizâde Cafer
Çelebi de (s. 8) Meclisteki bu farkli iki görüsü
söyle nakleder: "Vezirlerden degisik görüsler
geldi. Isabetli görüsleri olan zeki, akilli,
cesur ve celâdet sahibi olanlar, pâdisahin bu
düsüncesini yerinde bulup gerekenin yapilmasi
için hazirliklara baslanmasini istiyorlardi. Bir
kismi ise surlarin saglamligi, giris ve çikis
noktalarinin zorlugunu ileri sürerek Istanbul
fethini, Anka kusunu avlamaya benzettiler. Keza
onlar, buranin zaptini, gök kubbenin fethine
denk sayilacagindan, bundan vazgeçilmesinin daha
uygun olacagini söylediler. Bu fikirler
karsisinda genç sultan:
"Allah'in
takdiri olunca, alisilagelmis nice
imkânsizliklar, kolaylasir. Bütün kâinat onun
aksine çalissa da fayda vermez. Bunun aksine
basit ve elde edilmesi kolay bir isi de, sayet
Allah dilemez ise, cümle âlem onu yapmaya
yönelse, yine de basaramaz. Bu konudaki ümidim
ne mal ve mülk bolluguna, ne ordu ve
kahramanlarin çokluguna, ne de savas âlet ve
vasitalarinin fazlaliginadir. Aksine, sadece
Hakk'in lütuf ve yardiminadir. Esas gayem de,
Islâm'in yüce prensiplerini ortaya koymaktir.
Eger o kalenin benim tarafimdan fethi takdir
buyurulmus ise, kale burçlari tas ve topraktan
degil, saf demirden de olsa öfke ve kahr atesi
ile onu eritip mum gibi yumusatirim" der.
Muhalif grup,
Çandarli Halil Pasa etrafinda toplaniyordu.
Pâdisahin, bu muhalefetten fena halde cani
sikilmis olmalidir ki "eger o kal'anin benim
elimde feth olmasi mukadder olmus ola, burç ve
barulari tas ve topraktan degil de demirden
olmus olsa ates-i hism ve kahrla mum gibi eritip
yumusak eylerim." diyecektir. Hükümdarin
yakinlarindan bir zümre ise, bu fikrinde
kendisini destekliyor, hamleci kararlarina,
emekleri, hevesleri ve heyecanlari ile yardim
ediyorlardi. Meclis disinda, bu ikinci grubun
fikrine katilanlarin basinda Aksemseddin
geliyordu. O, bir taraftan genç hükümdarin ruh
yapisinda bir cihad açarak onu kendi kendisinin
emîri kilip kütle emrine kostuktan sonra, bu
orta malini "fi-sebilillah" cihada tesvik etmesi
pek tabii idi.
Meclisten,
Istanbul'un feth edilmesine dair karar çiktiktan
sonra, beylerbeyilerine, sancakbeyleri ile
subasilarina ve askerlikle ilgili olanlarin
tamamina "ahkâm-i serife" yazilarak bahara kadar
hazirlanmalari ve savasa katilmak üzere
toplanmalari emrolundu. Bu sebeple, Rumeli ile
Anadolu'daki Osmanli sehir ve kasabalarinda
geceli gündüzlü çalismalara baslandi. Fakat
Gelibolu ile Edirne'deki faaliyet hepsinden daha
fazla idi. Gelibolu'da tezgahlara yeni yeni
gemiler konuyordu. Bu arada bakir kapli (zirhli)
gemilerin de yapilmasina itina gösteriliyordu.
Kritovulos, genç hükümdarin bu neviden
faaliyetlerinden bahsederken sunlari söylüyor:
"Bir taraftan yeni gemilerin insasi, öbür
taraftan da, zaman asimi yüzünden tamire muhtaç
olanlari da tamir ettiriyordu. Bu gemilerin bir
kismi zirhli olarak yapilmisti. Otuz ve elli
çift kürekle sür'atli bir sekilde hareket eden
hafif gemiler de yaptirdi. O, gerek yeni gemi
insaati, gerekse tamir konusunda hiç bir
masraftan kaçinmamisti. Bundan baska o,
ülkesinin kiyilarinda bulunan gemileri toplayip
onlara komutan, dümenci ve diger görevlileri
yerlestirdi. Gerek savas, gerekse kusatma için
kara ordusundan çok, deniz kuvvetlerine önem
verdiginden bu ordunun daha iyi ve itinali
seçilmesine gayret etti. Komutasi Gelibolu
valisi olan Baltaoglu Süleyman Bey'e verilmis
olan bu donanma, 1453 baharinda Gelibolu'dan
Istanbul'a dogru hareket etti."
Donanmadaki bu
gemilerin sayisinda farkli rakamlar verilmekle
birlikte genellikle su rakamlar üzerinde
durulmaktadir: Donanma, Gelibolu'dan hareket
ettigi aman 147 harp gemisinden mürekkepti.
Bunlarin 12'si çektirme, 80 tanesi çifte
güverteli kürekli, 55 tanesi de küçük çaptaki
gemilerdi. Bu gemilerin içinde kürekçilerden
baska yirmi bin kadar azeb askeri bulunuyordu.
Edirne'ye
gelince: Buradaki hazirliklarla bizzat padisahin
kendisi mesgul oluyor, geceli gündüzlü durmadan
çalisiyordu. Uyku zamanlarinda bile fethi
düsünen padisah, çok defa yataginin içinde
rahatsiz bir gece geçiriyordu. Dukas, onun bu
andaki halet-i ruhiyesini su sözlerle bize
nakleder:
"Mehmed, gece
gündüz, gerek yatarken, gerek uyanik bulundugu
zamanlarda, ister sarayinda bulunsun, ister
sarayin haricinde olsun, ne sekilde harb ederse
ve ne gibi vasitalari kullanirsa Istanbul'u
zapta muvaffak olacagini düsünüp zihnini
yoruyordu. Çok defalar aksam olunca, ata binerek
yalniz basina, bazan yanina iki kisi alarak,bazan
yaya yürüyerek, asker kiyafetinde bütün
Edirne'yi dolasiyor ve hakkinda söylenen sözleri
bizzat dinliyordu."
Iste yine böyle
uykusuz geçirdigi gecelerin birinde Çandarli'yi
huzuruna getirterek, altin ve gümüse
aldanmamasini kendisine ihtar ettikten sonra,
muharebenin yakinda baslayacagini, Allah'in
inayeti ve Peygamberin imdadi ile Istanbul'u
alacagini, bu iste kendisine yardim etmesini
söyledi.
Bu gece sohbeti
ve olaylari ile ilgili olarak Bizansli tarihçi
Dukas, çok mühim bilgiler vermektedir. Ona göre:
"Bir aksam, gece
yarisindan sonra, saray bekçilerinden birkaç
tanesini göndererek Halil Pasa (Çandarli)'yi
saraya getirtti. Bu bekçiler, pasanin konagina
giderek, pâdisahin iradesini, pasanin harem
agalarina bildirdiler. Bunlar da pasanin yatak
odasina giderek, pâdisahin kendisini davet
ettigini söylediler. Halil Pasa bayilacak
derecede korktu. Karisi ile çocuklarini öptükten
sonra çikti. Beraberinde altinlar ile dolu bir
de altin tepsi aldi. Daha önce de belirttigimiz
gibi pasanin kalbinde bir korkusu vardi. Halil
Pasa, pâdisahin yatak odasina girdigi vakit,
pâdisahi oturmus ve elbisesini giyinmis bir
vaziyette gördü. Hemen etek öperek altin tepsiyi
önüne koydu. Pâdisah altinlari görünce, "Lala,
bunlar nedir?" diye sordu. O da cevaben dedik
ki, "Sevketmeâb! Devletin büyüklerini, pâdisah
fevkalade bir saatte huzuruna davet ettigi
vakit, elleri bos girmek âdet degildir. Ben ise,
huzurunuza çikmak için getirdigim bu altinlar
benim degildir. Sana ait olan altinlari sana
takdim ediyorum". Pâdisah da cevap olarak dedi
ki, "Senin altinlarina ihtiyacim yoktur. Hatta
sana bunlardan fazla altin ihsan edecegim.
Senden yalniz bir sey istiyorum. Bana Istanbul'u
ver." Halil Pasa, pâdisahin bu son sözü ve
talebi üzerine titredi. Zira öteden beri
Bizanslilarin hukukunu müdafaa ediyordu. Onlarin
sag eli mesabesinde idi. Bizanslilar da, pasanin
bu sag elini hediyelerle doldururlardi. Türkler
pasaya "kâfir ortagi" adini taktilar ve herkes
ona "dinsizlerin ortagi ve yardimcisi" diyordu.
Halil, pâdisahin
son talebine karsi dedi ki: "Sevketmeâb! Bizans
Imparatorlugu'nun büyük bir kismina seni sahip
etmis olan Cenab-i Hak, Istanbul'u da sana ihsan
edecektir. Ben eminim ki, senin elinden
kurtulmayacaktir. Allah'in inayeti ile ben ve
bütün kullarin, büyük iste muvaffak olmak
ugrunda birbirimiz ile yarisarak mallarimizi,
canlarimizi feda edecegiz ve kanlarimizi
dökecegiz. Binaenaleyh bu hususta müsterih ol."
Halil Pasa'nin bu sözleri, bu korkunç ejderi
biraz teskin etmisti. Halil'e dedi ki: "Yatagimin
bu bas yastigini görüyor musun? Bu yastagi bütün
gece yatagimin bir ucundan öbür ucuna ve diger
uctan öteki uca nakletmekle mesgul oldum. Yataga
yatiyor ve kalkiyordum, gözüme uyku girmiyordu.
Altin veya gümüs paralar seni aldatarak, intac
etmek istedigim büyük isi geri birakmaya sevk
etmesin! Bizanslilarla yakinda ciddi bir sekilde
harp yapacagiz, Allah'in yardimi ve Peygamberin
imdadi ile Istanbul'u alacagiz". Mehmed, bunlari
ve buna benzer baska oksayici sözleri söyledi.
Halbuki pâdisahin bu oksayici sözleri arasinda
kalbi burkan, kani kurutan ve isiran ihtarlar da
vardi. Bu ihtarlardan sonra pâdisah, Halil
Pasa'ya ruhsat verdi ve "sulh ve müsâlemetle"
git dedi.
Mehmed o
gecelerde, sabahlara kadar Istanbul'un fethi isi
ile mesgul oluyordu. Eline sehrin haritasi ile
mürekkep alarak ve sehrin etrafindaki mevkilerin
seklini resm ederek, harp fennine asina olanlara
toplarin ve muhasara aletlerinin nerelere
konmasi lazim geldigini tesbit ettigi gibi,
lagim açilacak yerleri de resim (plan) üzerinde
isaret ediyor, hendeklerin baslarini ve
merdivenlerin surun hangi tarafina konmasi lazim
geldigini gösteriyordu. Velhasil bütün gece bu
hazirliklarla mesgul oluyor, sabahlari, gece
verilen kararlarin akillica ve düsmana karsi
hilekârane tatbik ve icrasini emrediyordu."
Edirne'de
bulunan Fâtih Sultan Mehmed'in, yakindan
ilgilendigi baska bir konu daha vardi. Bu da
ordusunu toplarla techiz etme isi idi. Tarihte
bir topçu parkina sahib olan ilk hükümdarin
Fâtih oldugu belirtilmektedir. Surasi bir
gerçektir ki, Istanbul'un fethinde en önemli
rolü oynayan vâsitalardan biri toptur. Gerçi
topun bir harp silahi olarak kullanilmasi
Istanbul'un kusatilmasi ile birlikte baslamis
degildir. Fakat o tarihe kadar toplar, çaplari
ve sayilari itibariyle fazla bir sey ifade
etmiyorlardi. Fâtih Sultan Mehmed, bu silahin
tahrib gücünün büyüklügüne inandigi içindir ki,
o tarihe kadar görülmeyen sayi ve çapta top
yapilmasina önem verdi. Büyük çapta toplarin
yapilma isini Orban (Urban) adindaki Macarla
Türk mimarlarindan Müslihiddin ve mühendis
Sarica üzerlerine aldilar. Saruca büyük bir top
dökmeye muvaffak oldu. Orban da çok büyük çapta
bir top yapabilecegini, fakat gülle yapmasini
bilmedigi için bu ise karismayacagini söyledi.
Bunun üzerine pâdisah, mermi isini bizzat
üzerine aldi. Kaynaklar, genç hükümdar ile Orban
arasinda geçen muhavereyi su sekilde verirler:
Orban: "Büyük toplarinizi dökebilirim, ama mermi
ve ince hesaplardan anlamam" deyince hükümdar
"Benim senden istedigim sadece topu iyi
dökmenden ibarettir. Kalani ben düsünürüm"
demisti.
Ikinci Mehmed,
Istanbul muhasarasinda çok büyük rol oynayacak
olan bu essiz toplarin en ince teferruatina
kadar bütün hesap ve planlarini kendisi yaptigi
gibi, resimlerini de bizzat çizmisti. Kendi
nezâreti altinda döktürmüs oldugu toplardan biri
çok büyüktü. Büyük emek ve masraflarla yapilan
bu toplara "sahî" denmisti. Bu toplarla atilan
gülleler, Kara Deniz sahillerinden getirilen
kara bir tastan veyahut yuvarlak hale getirilen
mermerlerden yapiliyordu. Dukas, büyük topun
Edirne'deki ilk deneme atisindan, uzun uzadiya
bahseder. Bu topun, Edirne'den Istanbul'a kadar
getirilebilmesi için iki ay kadar bir zamana
ihtiyaç hasil olmustu. Top, otuz araba ve altmis
manda ile çekiliyordu. Onun her iki tarafinda,
ikiser yüz adam bulundugundan yolda kaymamasi
saglaniyordu. Yollarin kötü yerlerine tahta
dösemek ve köprü yapmak üzere ayrica elli usta
ile ikiyüz amele önden gidiyordu. Istanbul'u
kusatmak üzere hareket eden Türk ordusunda üç
büyük top ile ondört batarya top vardi. Subat
baslarinda Edirne'de baslayan sevkiyat, Mart
sonlarina dogru, Istanbul'dan bes mil kadar
uzakta bulunan bir yere gelmis oldu.
Anadolu ve
Rumeli'de beylerbeyiler ile sancakbeyleri
gerekli miktarda askeri topluyor, techiz ediyor
ve belirlenen zamanlarda yerlerinde
bulunmalarini saglamak için çalisiyorlardi.
Anadolu askerleri, Bogazin dogu sahilindeki
Beykoz kasabasinin üstündeki ormanliklarda
toplandilar. Fâtih, bunlari karsiya geçirmek
üzere Beykoz, Kilyos ve Fenerbahçe'de dalyanlari
bulunan Rallis Petropulos adindaki Rum'a emir
verdi. Petropulos bu emri, iki gemisiyle
askerleri ve mühimmati karsiya geçirmek
suretiyle yerine getirdi.
Genç hükümdar,
kusatma boyunca Istanbul'a yapilabilecek bütün
yardimlara mani olmak için her çareyi düsünüyor
ve her tedbire basvuruyordu. Bu maksatla o,
Turhan Bey ile ogullari Ahmed ve Ömer Beyleri
Mora topraklarina akina memur etti. Çünkü
Mora'da, Bizans Imparatoru'nun kardesleri
Dimitrios ile Thomas hüküm sürmekte idiler.
Fâtih, Imparator Constantinos'un, bunlardan
yardim istedigini ögrenmisti. Bu sebeple, Turhan
Bey, 1 Ekim'de sefere çikmisti. Osmanli
hücumlari, Despotlarin kuvvetlerini yok ederek
onlara göz açtirmadigi gibi Bizans tarafindan
beklenen yardimin gelmesine de engel olmuslardi.
Bu arada Subat 1453'te hükümdarin emri ile Dayi
Karaca Bey, Istanbul civarindaki Rum
kasabalarini teker teker ele geçirdi. Bu
kasabalar, Karadeniz sahilindeki Misivri, Ahyolu,
Vize ile Ayios Stefanos idi. Bigados da
kendiliginden teslim oldu.
Hükümdar,
savasla ilgili bütün tedbirleri aldiktan ve
bütün hazirliklarini tamamladiktan sonra 23 Mart
1453 (12 Rebiulevvel 857) günü Edirne'den
hareket eder. Kesan mevkiinde mola veren
hükümdar, Çanakkale Bogazi'ndan geçecek olan
Anadolu kuvvetlerinin gelmesini bekler. Kesan'da
kendisine iltihak eden bu orduyu alan pâdisah,
yoluna devam ederek 1453 Nisan'inin besinde
Istanbul surlari önüne gelir. Ertesi gün, yani 6
Nisan (26 Rebiülevvel) Cuma günü de sehri
kusatma altina alir. Bizans tarihçisi Dukas ve
ondan naklen Hammer, Fatih'in gelisini ve
otagini kurusunu söyle anlatirlar: "Paskalyayi
takib eden Cuma günü (6 Nisan) Mehmed, sehir
önünde görünerek (Egrikapi) karsisina gelen
tepenin arkasinda çadirini kurdu. Ordusunun
meydana getirdigi çizgi, sarayin Tahta
kapisindan Yaldizli kapiya kadar uzaniyordu.
Yine Tahtakapidan Kosmidi (Eyüb civari)'ye kadar
cenup tarafta bulunan baglara ve ovalara yaymis
idi. Bu yerler, esasen daha evvel Karacia
(Karaca Bey) tarafindan tahrib olunmuslardi.
Nisanin 6. Cuma günü, sehir muhasara edildi.
Büyük top, imparatorun yeniden tahkim ettirmis
oldugu Egrikapi (Kaligarya) önüne konmustu.
Pâdisah, bu kapinin tahrib edilemeyecegini
anlayinca topu Sen-Romen kapisi önüne tasitti.
Bundan dolayi bu kapi "Topkapi" adini almistir."
Takriben iki ay
sonra "Fâtih" diye anilacak olan Mehmed'in
ordulari, Istanbul surlari önünde göründükleri
zaman, Katolik Hiristiyan dünyasi, Katolik ve
Ortodoks kiliselerinin birlesmesi gerektigini,
bu birlesme için, bundan daha iyi bir zamanin
olamayacagini düsünüyor ve ancak bu sayede
Bizans'a yardim yapilabilecegine inaniyordu. Bu
yardimla o, Ortodoks Kilesisi'ni asimile edip
tamamen ortadan kaldirmayi hedefliyordu. Dönemin
Hiristiyan âlemindeki bu çekisme ile, Islâm'dan
alinan ilhamla, Osmanlinin sahip oldugu dinî
müsamahasi (hosgörü)ni karsilastirma bakimindan
bu mevzuda kisaca ve özet olarak bilgi vermek
istiyoruz. Böylece, Ortodoks Mezhebi'ndeki
Rumlarin, içinde bulunduklari psikolojik durumu
anlama imkânini da bulmus olacagiz. Bu
karsilastirmayi da bizzat kendi kaynaklarindan
yapmakla meseleye daha rahat bir açiklama
getirmis olacagiz.
"Mehmed'in
askerleri tahribat için Istanbul kapilarina
dayanirken, sehir halki Rum ve Latin
kiliselerinin birlesmelerini saglamak veya
engellemek için birbirleri ile budalaca
çekisiyorlardi. o tarihten bir önceki yilin 12
Araliginda, Ayasofya'da iki firka (mezheb)
arasinda seklî bir uzlasma saglanmistir. Fakat
bu uzlasma, Avrupa'nin büyük devletlerini, kendi
sonuçlari ile ilgilendirip bu yoldan biraz
yardim saglamak ümidi ile yapilmisti. Sizmatizm
atesi henüz sönmemis oldugundan, her gün bir
takim çirkin çekismeler görülüyordu.
Muhaliflerin düsmanligi son dereceyi bulmustu.
Bir grup papaz ve ileri gelenler, imparator ile
birlikte Katolik âyininde hazir bulunurlar iken,
baska kesisler ile halkin bir kismi
manastirlardan çikmiyorlardi." Hammer, bu konuda
daha fazla tafsilat vererek iki kilisenin nasil
birbirleri ile çatistiklarini anlatir. Fakat
biz, dönemin Bizans tarihçisi olan Dukas'in
verdigi bilgiyi de vermek suretiyle Katolik ve
Ortodoks kiliselerinin birbirlerine karsi olan
bu hasmâne tavirlarini ortaya koymaya
çalisacagiz.
"Gennadios, her
gün birlesme taraftarlari aleyhine va'z etmekten
ve yazilar yazmaktan geri kalmiyordu. Saint
Thomas Akinu'nun sahsi ve eserleri aleyhine yeni
mütalaalar ve itirazlar tertip ediyordu. Bir de
Dimitri Kidoni aleyhinde bulunuyor ve bunlarin
rafizî olduklarini isbat ediyordu. Senatodan bas
amiral büyük duka (Lukas Notaras), Genadios ile
ayni fikri paylasiyor ve onunla is birligi
yapiyordu. Istanbul aleyhine toplanmis olan
sayisiz Türk askerlerini gören halka hitaben bu
büyük duka, Latinler aleyhine sunlari söylemeye
cesaret etti: "Istanbul'un içinde, Türk sarigini
görmek, Latin serpusunu görmekten daha iyidir."
Görüldügü gibi
Imparator, Avrupadan yardim alabilmek için Papa
tarafindan sart kosulan Katolik kilisesi ile
birlesmeyi kabul etmis, onun gönderdigi Kardinal
Izidor vasitasiyle Ayasofya'da âyin yapilmisti.
Bu hareket, Hiristiyanligin, Ortodoks Mezhebi'ne
bagli olan halkta, büyük bir nefret uyandirmisti.
Latinlere karsi olan bu nefretin kökleri çok
eskilere dayaniyordu. Zira 1204'teki Latin
istilasinin aci hatiralari, halkin hafizasindan
daha silinmemisti. Sehirde yaptiklari yagma ve
Rumlara yapilan iskenceler ile onlari her türlü
haktan mahrum edisleri, henüz unutulmamisti. Bu
istila esnasinda Istanbul'daki âbidelerin çogu
tahrib edilmis, mezarlar soyulmus, birçok eser
mahvolmus ve Türk fethine kadar bu facianin izi
silinememisti. Türkler, Istanbul'a girdiklerinde
bir kismi çok harab 50'ye yakin kilise, bazi
resmî binalar, yikilmis müesseseler, bozuk
yollar ve terk edilmis saraylar bulmuslardi. Bu
sekildeki tahribata karsilik, Müslüman Türk'ün
müsamahasi biliniyor, Osmanli hükümdarlarinin
vicdan hürriyetine, din ve mezheb serbestisine
verdikleri mukaddes mânâ farkediliyordu. Rumlar,
her mezhepteki hiristiyanlarin, mal, can ve din
hürriyetine sahip olarak Osmanli ülkesindeki
rahat hayatlarini gipta ile karisik bir
hayranlikla müsahede ediyorlardi. Bu, Müslüman
ve büyük devletin, gayr-i müslim tebeasina (vatandasina)
verdigi büyük rahatlik ve kazanç imkanlari da
bunlara ilave edilince, bazi Bizanslilarca
Osmanli idaresi bir nimet ve kurtulus olarak
görülüyordu. Bu anlayisin bir sonucu olarak,
imparatordan sonra, en yüksek dereceli devlet
adami olan Grandük Notaras: "Konstantinipolis'te
kardinal sapkasi görmektense Türk sarigini
görmeyi tercih ederim" diyordu. Makamindan
uzaklastirilan eski patrik Gennadios (fetihten
sonra Fâtih tarafindan Rum Patrikligi'ne
getirilen kimse) da Ortodoksluk için en iyi
tercihin bu olduguna inaniyordu. Zira Türk
sarigi, düsmanlari olan milletler tarafindan
dahi hakkin, dogrulugun, adaletin, din ve vicdan
serbestisinin isareti olarak görülüyordu. Tazim
ve tekrim ediliyor, onun hakim oldugu idare
araniyordu. Hatta bir rahibe bütün
hiristiyanlarin saskin bakislari önünde mezheb
degistirmeyi red ederek tamamen Islâmî olan
kiyafeti kabul edip, Hz. Peygamberin nübüvvetini
tasdik ettigini haykirmisti. Çünkü, Sultan
Mehmed'in temsil ettigi idare, insan tabiat ve
yaratilisina son derece uygun idi. Devrinde
hayal edilen ve arzu edilen esaslara dayanmis
bulunuyordu. Bu, onun Islâm mümessilligini ne
kadar azametle temsil ettigini gösterir.
KUSATMA VE
ISTANBULUN FETHI
Bilindigi bi
Cuma, içinde Cuma Namazi bulundugundan
Müslümanlarcaek olarak kabul edilmektedir. Iste
böyle bir günde Edirne'den baslayan hareket, 6
Nisan (26 Rebiülevvel) gününe tesadüf eden baska
bir Cuma günü, genç hükümdarin, ordusu ile
birlikte edâ ettigi (kildigi) Cuma Namazi'ni
müteakip baslayan kusatma ile ilgili yerli ve
yabanci bir çok kaynakta bilgi bulunmaktadir.
Birbirlerini tamamlar mahiyette olan bu
bilgileri kisaca ve ana hatlari ile vermek
gerekiyor. Zira tafsilatina girdigimiz zaman
sadece bu kusatmanin, hacimli bir eseri
dolduracak kadar genis olacagi görülecektir. Bu
sebeple biz, konunun detaylarina girmeden vermek
ve kaynaklarina dipnotta isaret etmekle yetinmek
istiyoruz.
Cuma namazindan
sonra muhasara hareketine baslanilmasini emreden
genç hükümdar, maddî kuvvet kadar mânevî
kuvvetin de tesirine inaniyordu. Bu sebeple
sultanin etrafinda, ulema, mesayih ve bunlarin
talebelerinden meydana gelen bir halka
bulunuyordu. Bunlar, asker arasinda gazâ ve
cihadin faziletinden bahsederek onlari "Feth-i
Mübin"e tesvik ediyorlardi. Onlar, bununla da
yetinmeyerek "Feth-i Mübin"in muhakkak oldugunu,
Kostantiniyye fethinin Sultan Mehmed tarafindan
gerçeklestirilecegini askere telkin ediyorlardi.
Âlimler, seyhler ve seyyidlerden meydana gelen
halkadan bahseden Hoca Sa'duddin Efendi bu
konuda su bilgileri vermektedir:
"Ulema, mesayih
ve seyyidler, eski âdetleri üzre ol gazi
hükümdarin katinda bulunmak, gaza sevabini elde
etmekle yüceldiler. Onun otagi yaninda yürüyüp
dua etmekten bir an dahi geri kalmadilar.
Sultan-i âlisan (sani yüce sultan)la at basi
giderek onun
*
âyet-i kerimesinde belirtildigi gibi "onun
verdigi nimetlere sükr ederler" derecelerine
dogru yöneldiler. Her an, fetih ve zaferin nasib
olmasi duasina, emel ve dileklerinin
gerçeklesmesi için yakarista bulundular.
Gerçekten de rehberi zafer olan bu seferde,
temiz ruhlar birlikte, gayb ordulari ise askerin
öncüsü olarak ilerlemekte idi. Ama o tarihlerde
hayatta olan ve gizli sirlari bilenlerden ve
kerametleri zahir olan Aksemseddin Hazretleri
ile Akbiyik Dede, Islâm askerlerine yüz akligi
olmak için duaya devam ediyor ve hükümdarin emri
geregince otag yaninda yürüyorlardi. Böylece
onlar da, dilekleri gerçeklestiren Allah'in
yardimlarini taleb için ayni yola düstüler."
Bizans surlari
önünde saf tutan Osmanli ordusunda, piyadeler
sagli sollu ayrilmis, arka ve yanlara süvariler
konmustu. Üç adet büyük hücum firkasi teskil
edilmis ve 14 bataryalik bir topçu parki
kurulmustu. Kisa bir zaman içinde muhasara için
mevki alan ordu, hazirliklarini yürütürken
Sultan, Bizans Imparatoru'na, Mehmed Pasa'yi,
baska bir rivayette de Isfendiyar oglu Ismail
Bey'i elçi olarak gönderip, sayet teslim
olurlarsa, halkin mal ve canlarinin güvenlikte
bulunacagini, isteyenlerin bütün esyasiyla
birlikte arzuladiklari yere gidebilmekte serbest
olacaklarini, aksi takdirde harp hukukunun
gerektirdigi seylerin yapilacagini bildirdi. Bu
teklifin reddedilmesi üzerine, kusatma
hareketine hiz verildi. Sahî denilen büyük top,
günümüzde Topkapi denilen yerde mevzilendirildi.
12 Nisan'da safakla birlikte topçu bataryalari
atese baslayarak, surlar bombardimana tutuldu.
Bu bombardimanlarin çok ustalikli yapildigi,
nokta atislari ile surlardaki muhayyel bir üçgen
dövülerek, zedelenen kenarlarin üzerine,
ortasina yapilan top darbeleriyle büyük gedikler
açildigi rivayet edilir. Bu sekildeki bir
bombardiman, Türk topçusunun harp teknigindeki
maharetlerini göstermektedir. Schlumberger, bu
konuda asagidaki ifadeleri kullanarak Osmanli
topçusunun, bu fetihteki rolüne isaret eder:
"Yine Nisan'in
on ikinci günü büyük bombardimanin basladigi
gündü. Bu elem verici tarihten itibaren
muhasaranin son buldugu 29 Mayis tarihine kadar
yedi hafta boyunca o korkunç toplar, günün her
saatinde sasmaz bir intizam dahilinde dehset
saçan bir gürültü ile agir mermer güllelerini
Bizans surlarina firlatmaktan bir an dahi geri
kalmadilar. Simdiye kadar hiç kimsenin asla
isitmemis oldugu bu harikulade top patlamalarini
isiten hurafe perest (hurafelere inanan) halkin,
duçar oldugu canhiras feryad ve dehset, tasavvur
edilsin. Tesirin tahribkarligi derhal görüldü.
Asirlar oyunca nice güçlü milletlerin
hücumlarina dayanmis olan bu asirlik duvarlarda,
derhal gedikler açilmaya baslandi. Bu gülleler,
kesif bir toz ve duman bulutu içinde müthis bir
gürültü ile geliyor, surlara çarpip tahribatini
yaptiktan sonra bin parça oluyorlardi.
Kusatilmis olanlar, çok kisa bir mesafeden
yapilan bu ilk top atesini müteakip, bin seneden
beri bu sevgili beldenin maglup edilemez bir
tanriçasi makaminda tuttuklari ve varligiyla
magrur olduklari bu köhne surun kendilerini
korumaya yetmeyecegini anladiklari zaman, tarifi
imkansiz bir ye's ve kedere kapildilar."
Mutlak surette
galip gelmek azmiyle bütün hazirliklarini
tamamlayan Sultan Mehmed, ortaçagin en büyük
kalesini yikmak için yaptirdigi müthis toplari
ile Istanbul surlari önüne gelip muhasaraya
baslar. 6 Nisan - 29 Mayis arasinda 54 gün süren
kusatmanin tafsilatina girmek istemiyoruz.
Ancak, Fâtih ünvanini alacak olan Sultan Mehmed,
Istanbul surlari önünde, kendisini bütün
mukadderatla karsi karsiya getiren iki çetin
imtihan daha geçirmisti. Durumun nazikligini
ortaya koymasi bakimindan kisaca bunlardan söz
etmek gerekiyor.
20 Nisan'da
bugday yüklü bir Bizans gemisiyle dört Ceneviz
gemisi, Baltaoglu Süleyman Pasa'nin bütün
gayretlerine ragmen, Lodos rüzgari ve Bogaz'daki
akinti sebebiyle Halic'e girmeyi basardilar. Bu
basari, Bizans'ta büyük bir ümit ve sevinç
uyandirdi. Bu gemilerin, batililar tarafindan
gönderilen donanmanin öncüleri oldugu sayiasi
yayildi. Tursun Bey'in ifadesiyle bu hadise, "ehl-i
Islâm arasina fütur ve perisanî saldi. Amma
ma'nide âyet-i kerimesinin isaretine uygun
olarak bu hadise, alinan tedbirlerle
Müslümanlarin lehine tecelli edecektir.
Gerçekten, muhasarayi basarisizliga ugratacak
büyük bir tehlike belirmisti. Ümitsizlik, bozgun
dogurabilirdi. O zaman, Aksemseddin tarafindan
Pâdisaha sunulmus olan bir mektup, bu
muvaffakiyetsizligin, umumî bir hayal kirikligi
dogurdugunu ve zaferi süpheye düsürdügünü isbat
etmektedir. Mektup, alinmasi gereken tedbirleri
de tavsiye etmektedir.
Düsman
gemilerinin Halic'e girmesi üzerine, hisimla
atini denize dogru süren ve kaftani islanincaya
kadar denize girmis olan genç hükümdar, bu
durumu hazmedemeyerek Baltaoglu'nu komutanliktan
azlip, onun yerine Hamza Bey'i tayin eder.
Sultan, bütün
vezir ve komutanlarin katildigi bir Divan
toplar. Orada, Çandarli ile ona tabi olanlar,
ortaya çikan durumdan istifade ile Imparator'la
müzakerelere girisilmesi ve muhasaranin
kaldirilmasi fikrini tekrar ortaya atarlar. Genç
hükümdar için durumun ne kadar nazik bir hale
geldigini tasavvur etmek mümkündür. Vaziyeti,
Çandarli Halil Pasa'nin eski rakibi ve fetih
fikrinin kuvvetli müdafii Zaganos Pasa kurtarir.
Sehabeddin Pasa ve Koca Turahan Bey'le
Aksemseddin'in ve Sultanin hocasi Ahmed Güranî
(Molla Güranî)'nin yardimlari ile bu bedbin
görünüsü yenmeye ve savasa devam azmini
yenilemeye muvaffak olurlar. Bunlar, tesci'
edici sözleriyle askerin cesaretini
yükselttiler. Hoca Sa'duddin bu konuda sunlari
söyler: "Ulemanin ileri gelenlerinden Seyh Ahmed
Güranî, büyük seyhlerden Aksemseddin ve makami
yüce vezirlerden Zaganos Pasa, ülkeler hakimi
sultan ile ayni görüs ve fikirde olup, baris ve
anlasma yolunu benimsememislerdi. Fetih
alâmetleri belirdigi sirada isten el çekmek
vazife anlayisina sigmaz diyerek zaferleri gölge
edinen askerlere nasihatlarda bulundular ve
tatli bir dille "sonra Rum ülkesi size
açilacaktir" hükmünde belirtilen gerçek vaadi
hatirlatarak "büyük savas, Kostantiniyyenin
fethidir" gerçeginden hareketle ortaya konan
gayret ve ihtimami bir bir gazilere anlattilar."
Bizans'in, Haliç
tarafindan da tazyiki için limana girise mani
olan zincirin kirilmasi denenmisse de basari
saglanamamisti. Bunun üzerine ince donanmanin
Halic'e karadan geçirilmesi genç hükümdar
tarafindan düsünülmüstü. Bizans Rumlari arasinda
da "Gemilerin karadan yüzdürüldügü görülünceye
kadar Istanbul'un zaptinin kimseye müyesser
olmayacagi" hususunda bir inanç ve anlayis
bulundugundan, kusatilanlarin bütün ümitlerini
kirmak için bu ise tesebbüs edilmistir. O sirada,
Galata, Cenevizlilerin elinde bulunup ayri bir
kalesi vardi. Bura sakinleri, Türklerle dost
olmakla beraber geceleri de Bizanslilara yardim
etmekteydiler. Halic'e denizden girmenin
imkansizligi yüzünden 50-70 kadem uzunlugundaki
15-22 sira kürekli 70 kadar gemi, 22 Nisan
gecesi sabaha kadar Halic'e geçirildi. Solakzâde
bunu "Himmet-i merdân ile Besiktas dedikleri
yerden Kasim Pasa deresine dogru, dag parçasi
gibi gemilerin altina rugan (yag) ile terbiye
olunmus kütükler döseyip, bir rivayette
yelkenler açarak yürüttüler ve gemileri
birbirine baglayarak üzerine metrisler koydular"
cümleleri ile anlatir. Bu sevkiyat yapilirken
Beyoglu tepelerine yerlestirilen bataryalarla
Haliç'teki Bizans donanmasi taciz edilip
hareketsiz birakildigi gibi surlarin etrafinda
da bombardimana devam edilip, esas faaliyet, iyi
bir sekilde gizlenmisti. Sabahleyin 70 parça
kadar geminin, Haliç'te yelken açtigini gören
Bizanslilar, hayret ve dehsetle bu manzarayi
seyre baslamislardi. Bu sekilde, karadan gemi
yürüterek denize indirme teknigi büyük bir
basari idi.
Fâtih, bununla
da kalmadi, ihtiyaç karsisinda büyük dehâsinin
yeni bir kesfini de ortaya koydu. Havan toplari
döktürdü. Onlarin, balistik hesaplarini bizzat
yaparak tecrübelerinde bulundu. Beyoglu
sirtlarindan ve Galata surlarindan asirma
atislarla Haliç'teki düsman gemilerini batirmaya
basladi. Böylece yeni bir cephe açilmasi ve
Bizans'in her taraftan sikistirilmasi,
Imparator'u, en agir sartlari kabul ederek baris
teklifinde bulunmaya zorladi. Fakat Fâtih,
Imparator'un gönderdigi elçilere: "Ya ben
Bizans'i alirim, ya Bizans beni" diyecek kadar,
fetih isinde azimli oldugunu ve teslimden baska
bir teklifi kabul etmeyecegini bildirmisti.
Gemilerin
Halic'e indirilmesinden sonra Defterdar ile
Kumbarahane Iskelesi arasinda bin kadar duba
üzerine, bes askerin yan yana yürümesine imkân
verecek ve top geçirilebilecek sekilde muntazam,
saglam dösemeli bir köprü kurdurdu. O dönem
tekniginin bir harikasi kabul edilen bu köprü,
Rumlarin mâneviyatlarini yeniden ve esasli bir
sekilde sarsti.
Fâtih Sultan
Mehmed'in karsilastigi ve âdeta imtihan edildigi
buhranli ikinci hadiseye geçmeden önce, onun
düsmani olan ve Fâtih'i sahsen taniyan Bizans
imparatorluk prensi meshur tarihçi Dukas'in
karadan yürütülen gemiler ile pâdisahin bu
husustaki faaliyetleri hakkindaki düsüncelerini
buraya almayi faydali buldugumuzu belirtmek
isteriz. O, söyle diyor:
"Pâdisah,
cesurâne ve cür'etkârane bir planin tatbik ve
icrasini düsündü. Galata'nin sark tarafinda ve
Çifte sutun altindaki cihette olan yer ile,
Galata'nin diger cihetinde ve Kosmidion denilen
yerin karsisindaki Haliç sahili arasinda bulunan
ve Galata'nin arkasinda olan ormanlik dag
yolunun düzeltilmesini emr etti. Bu yolu, mümkün
oldugu kadar düzelttiler ve makaralar ile
gemileri denizden karaya çikardilar. Bu
gemilerin, geçidin (Bogaz) mukaddes agzindan
çekerek, kara yolu ile,Halic'e nakl olunmalarini
emr etti. Bu suretle emir icra olundu. Gemiler
çekiliyordu. Her birinin bas tarafinda bir
kaptan ve arka tarafinda bir dümenci oturuyordu.
Bir digeri de elinde küregi tutarak, yelkeni
harekete geçiriyordu; biri de davul, baska
birisi de borazan çaliyor ve denizcilere ait
sarkilar okuyordu. Muvafik rüzgarin esmekte
oldugu sirada, ormanlari ve dereleri asarak,
denize varincaya kadar karadan geçiyorlardi. Bu
gemilerin sayisi seksen idi. Bunlar arasinda iki
sira kürekli kadirgalar da vardi. Geri kalan
gemileri orada biraktilar. Böyle bir harikayi
kim gördü ve kim isitti? Keyahsar (Keyhüsrev)
denizde köprü insa ederek, karada yürür gibi bu
köprü üstünden karsiya asker geçirdi. Bu yeni
Makedonyali ve bana kalirsa neslinin en son
pâdisahi olan Mehmed, karayi denize tahvil etti
(çevirdi). Ve gemileri dalgalar yerine, daglarin
tepelerinden geçirdi. Binaenaleyh bu, Keyahsar'i
da geçti. Zira Keyahsar, Elispondos (Çanakkale
Bogazi)'u geçti ve Atinalilara maglub olarak
muhakkar (hakarete ugramis) bir halde geri
döndü. Mehmed ise, karayi denizde oldugu gibi
geçti ve Bizanslilari mahv etti. Ve hakiki altin
gibi parlayan Atina'yi (burada kastedilen
Istanbul'dur) yani dünyayi tezyin eden
(süsleyen) sehirlerin kraliçesini feth etti."
Istanbul'un,
kusatma altina girdigi günden, düsecegi gününe
kadar Haliç'te büyük bir Venedik gemisinde
bulunarak, olup bitenleri yakindan takib etmis
olan vak'anüvis Nicolas Barbaro, efsanevî
mes'ale isigi altinda gemilerin, dag ve
tepelerden geçisinin dehset saçici cereyanini,
taifelerin sevk ve setaretini, tekbir seslerini,
sevinç nârâlarini ve davul âvâzelerini uzun uzun
anlattiktan sonra "Bu gemilerin, sanki denizde
imis gibi karada hareketleri hadisesini
gözleriyle takib etmemis bir kimse için bunun,
inanilmayacak kadar garip bir manzara oldugunu
tekrar ederim. Ben bunu, Keyhüsrev'in Athos
dagini yarmasinda gösterdigi cearet ve
fedakârligin kat kat üstünde bulurum. Bunlari
bizzat gözlerimle gördüm. Eger bu harikulade
olayin meydana gelmesinde hazir bulunmamis
olsaydim, buna inanilmaz ve garip masallar gibi
görünmüs olacak olan diger rivayetlere de artik
inanirim" der.
Fâtih Sultan
Mehmed'in, muhasara esnasinda karsilastigi ve
âdeta imtihan edildigi ikinci önemli hadise,
Mayis sonlarina dogru kendisini göstermisti.
Hemen hemen bütün kaynaklarin belirttigine göre
o günlerde Osmanli ordugâhinda, Bati
hükümdarlarinin birlestikleri, Hunyad'in sehri
kurtarmak üzere kuvvetli bir ordu ile yolda
oldugu ve büyük bir Haçli donanmasinin Agriboz'a
veya Sakiz Adasi'na ulastigi sayialari yayilip
büyük bir endiseye sebep oldu. Tekrar
mirildanmalar basladi. Basindan beri kusatmaya
karsi gibi görünen Çandarli, hakli çikacak
gibiydi. Gerçekten, Venedik, 7 Mayis'ta
hazirladigi bir donanmayi G. Loredano
komutasinda Ege sularina göndermisti. Papa da
kendi hesabina bes kadirga techiz ettirip yola
çikarmisti. Öbür tarafta Karamanoglu,
Venediklilere verdigi söz üzerine Istanbul
surlari önünde herhangi bir gevseme halinde
harekete geçmeye hazir bulunuyordu. Kuvvetli bir
casus sebekesine sahip olan Osmanli hükümdarinin,
bu faaliyet ve hazirliklardan habersiz kalmasina
imkan yoktu. Bir gecikme, sonucu çok tehlikeli
ve mes'um neticeler dogurabilirdi. Tâcîzâde'nin
ifadesiyle: "Te'hir olicak mebada derya yüzünden
dahi küffardan muavin gelip halka zaaf-i kalb
târi olmaga sebep ola". Gerçekten de Istanbul
muhasarasinin sonlarina dogru (25, 26 Mayis) bir
Macar heyeti, Osmanli karargâhina gelir. Bu
heyet vâsitasiyle, Jan Hunyad'in, naiplikten
çekildigi ve Ladislas'in kral oldugu
ögreniliyordu. Bu yüzden Jan Hunyad, Sultan
Mehmed'le üç seneyi kapsayacak sekilde yapmis
oldugu mütarekenin, ahidnâmesini geri istiyordu.
Zira idareyi genç krala devr etmekle imzalamis
oldugu ahidnâmenin geçersiz oldugunu ve bu
yüzden onu geri isteyerek ve Osmanli
hükümdarinin ahidnâmesini de iade ediyordu.
Macar heyeti, vezir-i azam ve onun yaninda
bulunan iki vezirle görüsür. Sefir, efendisinden
aldigi talimat üzerine, pâdisahtan Istanbul
kusatmasinin kaldirilmasini ister. Aksi takdirde
Macarlarin, Bizans'in lehinde hareket edip
onlarin yaninda yer alacaklarini bildirir. Macar
elçilik heyeti, Bati devletlerine ait bir
filonun da Bizans'a yardima gelmekte oldugunu
bildirir.
Macar elçisiyle
olan görüsme, genç hükümdara bildirilir.
Macarlarin Rumlara yardim edeceklerine dair olan
tehdidi ve bir Bati filosunun yardima gelecegi
sözleri, Sultan Mehmed'i düsündürür. Bunun
üzerine, 27 Mayis aksami bir meclis toplayarak
vaziyeti görüsür. Vezir-i a'zam Halil Pasa, daha
önce görmüs oldugu üç Haçli seferinin
tehlikelerini yakindan bildigi ve Bati
Hiristiyanlarinin yeni bir Haçli seferi
düzenlemelerinden korktugu için, imparatorun
agir bir vergiye baglanarak muhasaranin
kaldirilmasini teklif eder. Özellikle Hiristiyan
Bati'nin birleserek Müslüman Türkleri
Balkanlardan atmak üzere harekete
geçebileceklerini, bunun da daha büyük bir
felakete sebep olacagini söyler. Zira o,
Yildirim Bâyezid'in akibetini, Izladi, Varna ve
Ikinci Kosova muharebelerini hatirliyordu. Buna
karsilik Zaganos Pasa, Istanbul'a yardim
yapilamayacagini, Bati devletleri arasindaki
rekabetin bu yardima engel olacagini, yardim
yapilsa bile önemli olamayacagini söyler. Onun
bu görüsüne bazi ümera ile ulema ve Aksemseddin
istirak ediyorlardi. Benimsenen bu görüs
üzerine, genel bir hücuma karar verilir.
Gerçi, Venedik
veya Papa'nin donanmasinin Sakiz'a geldigi
haberi alinmisti. Son olarak yapilacak hücumun
neticesine kadar Macar elçisi iade edilmeyerek
alikonuldu. Bu arada muhasaranin uzamasi, bazi
dedikodulara sebep olmustu. Pâdisah da endiseli
ve sikintili idi. Ancak Aksemseddin'in sebat ve
hücum edilmesi ile ilgili mektubu ve manevî
tebsirati havi yazisi, herhalde Sultan Mehmed
üzerinde tesirli olmustur.
Fetih esnasinda,
Sultan Mehmed ile Aksemseddin arasindaki ilgi,
tesvik ve sabri tavsiye hususu, su ifadelerde
açiklik kazanir. "Bâhusus, fetih tarihinin iç
yüzünü idare eden Aksemseddin, cepheden cepheye
at oynatan, kafasi ve bedeniyle de en agir ve
zorlu yükü tasiyan pâdisahin bir dinamo gibi
zaman zaman bosalir olan mâneviyatini besliyor
ve takviye ediyordu.
Genç hükümdar,
sihirbaz kudretiyle kal'alar kurdurmus, toplar
döktürmüs, donanmasina bir gecede daglari
asirtmis, genç, dinç, nizamli ve talimli
ordusuyla karalari denizlere çevirtmis,
denizleri tutusturtmustu. Ama yine de Bizans
surlarina çarpip püsküren ve uzadikça uzayan
muhasaradan da zaman zaman ümitsizlige düser
gibi oluyordu. Ne ki genç hükümdarin kulagina
durmaksizin "Korkma, sehri alacaksin" diyen ses,
ona her zaman deste ve yar olmakta bulunuyordu.
Ama bir türlü
neticelenmeyen kusatma ve Ortodoks kiliseninin
son ve tek ümid olarak Katolik kilisesine boyun
egmesine karsilik, Papa'nin da Avrupa'li
kuvvetleri, sehre yardimci olmak üzere gönderme
ihtimallerinin kizistigi bir gerçekti. Iste
biçagin kemige dayandigi bu çok nazik demde,
pâdisahin, Veliyüddinoglu Ahmed Pasa'yi, Ak
Seyh'in çadirina niyaz ve sual babinda
göndererek seyhinden fethin gününü, hatta
saatini ve sehre girilecek noktayi ögrenmis
görüyoruz.
Fakat, Seyh'in
ogullarindan biri, babasinin mustuladigi an
gelip çattigi halde, fetih haberinin gelmemesi
üzerine, pâdisahin gazabindan korkarak, merakla
babasinin çadirina geldigi vakit, kapida bulunan
nöbetçi: "Içeri kimseyi komayasuz diye siparis
olundu" diyerek delikanliyi Ak Seyh'in yanina
almaz. Bu esnada çadirin bir yanindan etegini
kaldirip içeri bakan genç adam, babasinin basi
secdede, göz yaslari ve enin ile aglayip
yalvarmakta oldugunu görür. Bu uzun niyaz ve
yanik münacattan sonra, Seyh'in basi secdeden
kalkar. Bu esnada da ordu, yatagini asmis sel
gibi, tasa köpüre sehre girmekte, Ak Seyh de
kendi kendine "Elhamdülillah, Elhamdülillah"
diye Cenabu Hakk'a sükr etmeye, tekbir getirmeye
baslamis bulunmakta idi."
Aksemseddin ile
Fâtih arasindaki münasebetlere temas etmis
olmakla birlikte, daha önce toplanmis bulunan
harp meclisinden kisaca söz etmemiz gerekiyor.
Zira bütün teklif ve çabalara ragmen Bizans
teslime yanasmadigi gibi, Fâtih'i zor durumda
birakacak bazi tesebbüslerde de bulunuyordu.
Bunun için 27 Mayis'ta, Fâtih'in baskanliginda
toplanan bir harp surasinda uzun münakasalar
yapilmisti. Vezir-i a'zam Halil Pasa'nin
muhasarayi kaldirma taraftari oldugunu bu surada
açikça söyledigine daha önce isaret edilmisti.
Buna karsilik Zaganos Pasa ile hem tib hem de
manevî ilimlerde derin malumata sahip bulunan
Aksemseddin, fethin, Müslümanlarin 850 senelik
en büyük idealleri bulundugunu, Bizans'in mânen
tefessüh ettigini, maddeten de hiç bir gücünün
kalmadigini, Rum halkin büyük bir kismi ile bazi
ileri gelenlerin Osmanli idaresini bir kurtarici
olarak kabul ettiklerini, Istanbul'a hakim olan
devletin hem Islâm, hem de Hiristiyan dünyasinda
büyük bir manevî nüfuza sahip olacagini, bu
sebeple kat'i neticenin alinmasina kadar
muhasaraya devam edilmesini istediklerine temas
edilmisti. Hz. Peygamberin ashabindan ve hicret
esnasinda kendisini Medine'de evinde misafir
etme serefine nail olan Ebu Eyyub el-Ensarî'nin
kabrini kesf ettigi gibi, Kur'an'da Istanbul'a
isaret ettigi kabul edilen
*
"beldetün tayyibetün" lafzinin "ebced hesabi"
ile içinde bulunduklari 857 hicrî senesini
isaret ettigini söyleyen Aksemseddin, bu sebeple
"feth-i mübin"in muhakkak bulundugunu, derin bir
vecd ile dile getirir. Bütün bu görüsmelerden
sonra meclis muhasaraya devama karar vererek
dagilir.
Sultan Mehmed,
harp hazirliklarini tamamladiktan sonra sehre
bir elçi göndererek Imparator'a "sehri menkul
serveti ve yakinlari ile terk edebilecegini"
bildiren bir mesaj gönderdi. Imparator bu talebi
reddedince Fâtih, bütün orduya tellallar
çikararak genel hücumun yapilacagi günü tesbit
etti. O, yemin ederek askerlere söyle dedi: "Bu
muharebede kazanç olarak yalniz sehrin
binalarini ve surlarini istiyorum. Sehrin diger
bütün menkul servetini ve mahsurlarini ganimet
olarak size birakiyorum."
Bundan sonra,
bütün ulema, mesâyih ve gazi dervisler, asker
içinde zaten coskun bulunan hücum ve kazanma
halet-i ruhiyesini, mânevî tebsirlerle bir kat
daha artirdilar. Bu esnada genç hükümdar da
münadiler vâsitasiyle orduya tebligatta
bulunarak "ilk defa sura çikacak olan askerlerin
rütbelerinin artirilacagini, eline hükm-i serif
sadaka olunarak (verilerek) tâ nesli munkariz
oluncaya degin evladinin, kiyamete kadar baki
olacak bulunan Devlet-i Âl-i Osmanî'de, her
zaman muhterem sayilacagini" bildirdi.
Bu esnada
Osmanli toplari surlari dövmeye devam ediyor,
Bizansli muharipler, devamli mesgul edilerek
yorgun birakiliyorlardi. Fetih sabahinin gecesi,
Türk ordusunda "Mum donanmasi" denilen ates ve
isik senliginin icrasi ile geçti. Istanbul'u
tamamen kusatan Türk deniz ve kara ordusunda
kandiller, fenerler, mes'aleler ve atesler
yakilarak Kostantiniyye (Istanbul) bir isik
çenberi içine alindi. Askerin hep bir agizdan
getirdigi tekbir ve tehlil sedâlari, ortaligi
inletiyordu. Gecenin karanligini yirtan bu isik
çenberi ile tekbir sesleri, tatli bir ahenk
meydana getiriyordu. Isik ve seslerden meydana
gelen bu ugultuyu gören Bizans, önce Osmanli
ordusunda yangin çiktigini zannederek sevinecek,
fakat kisa bir müddet sonra, bunun bir donanma
oldugunu anlayinca derin bir ye's ve ümitsizlige
düsecektir. Bu esnada Bizans, Ayasofya'da
Imparatorun da hazir bulundugu son bir âyine
katiliyordu. Bu âyin, Bizanslilarin Ayasofya'da
icra ettikleri son âyindi.
20
Cemaziyelevvel (29 Mayis) Sali sabahi ezan ve
namazdan sonra, Türk ordusunun büyük ve tarihî
hareketi basladi. Ordu, hem kara, hem de
denizden bütün cephelerden harekete geçti.
Toplar, hep birden sehir üzerine çevrilerek
ateslendi, etrafi kesif bir duman ve barut
kokusu kapladi. Ilk hamlede iki bin merdivenle
50 bin yigit ileri atilmis, harbin en siddetli
aninda, Aksemseddin ile Molla Güranî ates
hattina girerek, gazâ yolunda sehidlik
mertebesine ulasmayi taleb ile askere önderlik
edip örnek olmuslardi. Bizzat genç hükümdar
dahi, askeri tehyic edici sözlerle, elinde kiliç
ile Topkapi gedigine saldirmisti. Bu sirada
Ulubatli Hasan adindaki muazzez nefer,
tekbirlerle Topkapi suruna sancak dikti. Böylece
Islâm dilâverlerinin ve Oguz kavminin,
asirlardan beri hayal ettigi mukaddes bir rüya
gerçeklesiyordu. Ulubatli, Hz. Peygamberin
müjdesine mazhar olarak 30 kadar arkadasiyla
sehâdet mertebesine ulasti.*
Bu sirada
Osmanli sancaginin surlarda dalgalandigini gören
ve daha önce yaralanmis bulunan Latin komutani
General Giustiniani, gemisine çekilmek ister.
Kalmasi hususunda israr eden Imparator'a "Allah'in,
Türklere açmis oldugu yolu takip edecegim"
cevabini verdi. Bu, artik Osmanli'ya mukavemet
edilemeyeceginin bir ifadesi idi.
Bizans'in,
surlardaki bayraginin indirilip yerine Osmanli
bayraginin dikilmesinden sonra, ezanlar okunmaya
baslandi. Sultan Mehmed Han, surlardaki bu
manzarayi görünce, atindan inerek, Hz.
Peygamber'in medih ve senâsina nail olmanin
verdigi bir sevinç, ayrica devletini, Islâm'in
mukaddes serefine mazhar kilan medhiye-i
Resulullah'a**
kavusmanin verdigi heyecanla sükür secdesine
kaparak Cenab-i Hakk'a hamd eder. Sonra otag-i
hümâyununa çekilerek devlet erkâninin
tebriklerini kabul eder.
Bu sirada, sehri
koruyan gruplarla birlikte Bizans Imparatoru da
öldürülmüstü. O, ayakkabisindan taninmisti.
Fâtih, vatanini müdafaa için ölen bu serefli
askerin cenazesine saygi göstererek onu
merasimle defn ettirdi.
Istanbul'un
fethi, genç sultan için ayni zamanda
saltanatinin da fethi olmustu. Fâtih, sehrin
zaptini müteakip Sehzâde Orhan'i aratti. Ölü
veya diri getirene büyük mükâfatlar vaadetmisti.
Bizanslilarin yaninda kendisine karsi surlar
üzerinde savasmis olan bu Osmanli sehzâdesinin
ölümü ile Yildirim Bâyezid'in ogullari
arasindaki taht kavgasi kesin olarak sona
ermisti. Gerçekten de sehrin düstügünü gören
Sehzâde Orhan, surlardan atlayarak vefat etmisti.
Feth-i mübinin
gerçeklestigi 29 Mayis 1453 Sali sabahini
anlatan bir yazar, o günü su ifadelerle tasvir
eder: "O gün, her zamankinden daha parlak dogan
günes, göz kamastirici altin sarisi isinlari ile
âdeta Islâm'in zaferini kutluyor, cihanin incisi
Kostantiniyye'ye sel gibi akan sanli Türk
ordusunu sicak bir içtenlikle kucaklayip üzerine
mukaddes nurlar saçiyordu. 29 Mayis 1453 sali
sabahi, muhakkak ki bir baska sabahti. Bu parlak
ve essiz ilkbahar sabahinin cihan tarihindeki
yeri ise, apayri bir özellik tasiyordu. Zira o
mukaddes Sali sabahi ile bir çag kapaniyor, yeni
bir çag açiliyordu. Bu yeni çaga, essiz dehasi,
rakipsiz kuvvetiyle, Avrupa barbarlari dahil,
bütün cihana saskinliktan küçük dilini yutturup,
henüz 21 yaslarinda çok genç bir pâdisah olarak,
Fâtih ünvanina hak kazanan büyük türk, Fâtih
Sultan Mehmed Han damgasini basmisti. Iste o
mukaddes Sali sabahi, böyle essiz bir sabahti."*
Osmanli
ordusunun sehre girip hakim olmasi üzerine
bileginin gücü ile Fâtih ünvanini almaya hak
kazanmis olan genç serdarin da sehre girdigi
görülür. Yaninda, emîr, vezir, solak, sipah ve
yayalardan baska, devlet ricali, âlimler,
hocalari, seyhler, dervisler, kalenderîler ve
erler bulunuyordu. Bütün bunlarin yaninda
özellikle saginda ve solunda Aksemseddin ile
Akbiyik sultanin bulunmasi dikkat çekiyordu.
Fâtihâne bir
ihtisam ve büyük tezahüratlarla sehre girmis
olan pâdisah, Hammer'in (II, 302) dedigi gibi,
Hiristiyanligin sarktaki merkezini teslim almak
üzere, Ayasofya'nin önünde atindan inmis ve
mâbedin esiginde sükür secdesine kapanmisti.
Tursun Bey'in ifadesiyle haraba yüz tutmus olan
Ayasofya, fetih hakki olarak câmiye
çevrilecekti. Rivayete göre Fâtih Sultan Mehmed,
Ayasofya'da iki rekaat sükür namazi ile ikindi
namazini kildiktan sonra mâbedin üç gün içinde
bu mâbedin Cuma namazi için hazirlanmasini
emreder. Cuma günü, Aksemseddin Hazretleri,
Sultan Fâtih'in koluna girip minbere çikartarak
hutbe okumasini istemis. Fâtih de Hak Teâlâ
Hazretlerine hamd ve senâdan sonra hutbeyi okur.
Aksemseddin de Cuma namazi kildirmisti.**
Fâtih Sultan
Mehmed, fetihten sonra Bizans ahalisi hakkinda
Hiristiyan dünyasinda esine rastlanmayan bir
müsamaha hareket etmisti. O, askerlerine,
mukavemet edenlerden baskasinin öldürülmemesini,
emrederek, sadece esir edilmelerini istemisti.
Daha önce de temas edildigi gibi o, Imparator'un
cesedini buldurmus, onu Rumlara teslim ederek
inançlarina göre defn etmelerini saglamisti.
Rumlardan, sehir disina kaçanlarin tekrar
evlerine dönebileceklerine de müsaade etmisti.
Fethi takib eden
ilk Cuma namazindan sonra meydana gelen ikinci
önemli hadise, Ok Meydani'nda yapilan fetih ve
zafer alayidir ki, üç gün üç gece süren senlik,
ziyafet, oyun ve eglencelerden sonra, basardigi
büyük iste, çevresinin yardimlarini unutmayan
pâdisah, "Sühedaya rahmet-i Rahman, gazilere
seref ü san, tebeama fahr ü sükran" dedikten
sonra asker ve sivil yüzbinlerce kisiye zafer
hediyesi olarak mal, mülk ve arazi dagitmistir.
Fakat bu noktada
da mühim olan yine Aksemseddin'in, orada hazir
bulunan gazilere sesini yükseltip "Ey gaziler,
bilin ki, cümleniz hakkinda ahir zaman
peygamberi " Ne güzel askerdir onlar" diye
buyurmustur. Insallah cümleniz magfursunuz. Ama
gazâ malini israf etmeyip hayir ve hasenatta
sarf edin. Pâdisahiniza da itaat ve muhabbet
eyleyin, diyerek gâzilerin tamamini sehrin
imarina ve amme müesseseleri kurmaya tesvik
etmis olmasidir.
Istanbul,
Osmanlilarin eline geçtigi zaman perisan ve
harab bir vaziyette idi. Fakat bu tahribat ve
yoksulluga sebep olan Müslüman Türkler degil,
Hiristiyan Avrupa idi. Zira Comnene'ler
devrinde, taht çekismelerinden ve iç
idaresizliklerinden faydalanarak sehri basan
Haçli ordulari, bu zengin ve mamur beldeyi sefil
ve yoksul bir harabeye çevirmislerdi. Böylece
sehir, bir daha belini dogrultamayacak bir hale
gelmisti. Bundan sonra ne yikilan saraylar bir
daha yapilmis, ne yagmalanan kiliseler bir daha
doldurulabilmis, ne kaçirilan sanat eserleri, ne
tahrib edilen âbideler bir daha yerlerine
getirilebilmisti. Yarim asirdan fazla süren kan
kokusu içinde, vahset ve zulüm ile ezilen bu
sehir, bir yazarin ifadesi ile yeni sahipleri
olan Müslüman Türkler sâyesinde "ba'sü ba'de'l-mevt"e,
bir yeni dogusa ugramak talihine ermis
bulunuyordu.
Öyle anlasiliyor
ki sehir ve mabedlerin yagmalanmasi bir bakima
Imparatorun eliyle de oluyordu. Nitekim Istanbul
fethine tanik olan Bizansli Yeorgios'un verdigi
bilgilere göre, devletin, askerlerin maasini
verecek parasi olmadigi için kral, Allah'a
adanmis kutsal esyalarin kiliselerden alinip
paraya çevrilmesini emretmisti. Böylece gerek
Ayasofya, gerekse sehirdeki diger kiliselerde
bulunan esya fetihten önce alinip paraya tahvil
edilmisti.
Fâtih, fetihten
sonra Galata'daki Ceneviz kolonisini de teslim
alarak, onlara hukukî beratlar verdi. Bu arada
Sultan Fâtih, Latin Kilisesi ile birlesme
taraftari olmayan ve bu birlesmeye muhalefet
ettigini daha önce gördügümüz Gennadius'u
Patriklik makamina getirmek suretiyle
Ortodokslari himayesi altina almis oluyordu.
Böylece Hiristiyan dünyasindaki iki kilise
ayirimini desteklemis oldu. Merasimle bu yeni
Patrige mürassa bir asâ ve at hediye edip
iltifatlarda bulundu. Böylece Fâtih, Roma'ya
hakim oluyordu. Bu sebeple kendisine "Roma Cihan
Imparatoru" denebilirdi. Bu anlayistan
hareketledir ki, Roma'yi elinde bulunduran ister
Müslüman, ister Hiristiyan olsun; ister kavuklu,
ister sapkali bulunsun, Roma âleminin hükümdari
idi. Bu âlem, hukuken onun ülkesi sayilirdi.
Böylece, Yildirim'dan beri kullanilan "Sultan-i
iklim-i Rûm" tabiri, Istanbul'un fethi ile
Ortodoks dünyasi tarafindan da kabul edilip
tasdik edilmis oluyordu. Bu tasdikin, Avrupa
fetihlerinde büyük faydasi görüldügü gibi,
kuvvetli oldugumuz devirlerde de Patriklik
makaminin bizde bulunusu, yararimiza olmustur.
Fâtih, bu hareketiyle Dogu Hiristiyanligini
Katolik Roma'dan tamamen ayiriyordu. Buna kendi
gücünü de katarak asirlardan beri dogu
dünyasinin Roma'liya karsi gösterdigi reaksiyonu
âdeta yeni bir senteze kavusturuyordu. Gerçekten
de Istanbul'u fetheden Türkler, Sark, yani
Ortodoks kilisesinin, Bizans Imparatorlugu
zamanindaki bütün haklarini tanimak suretiyle
Rumlari memnun etmis ve onlari müteaddid
müzakerelere ragmen bir türlü yanasmak
istemedikleri Garp (Katolik) Kilisesi'nin nüfuz
ve hakimiyeti altina düsmekten kurtararak eskisi
gibi kiliselerinin istiklâlini emniyet altina
almislardi. Nitekim, Osmanli hükümdari, Istanbul
fethinden sonra ilim ve faziletle taninmis olan
Gennadius'u Rumlara Patrik olarak tayin etmis ve
Patrikhâne'ye Bizans imparatorlari zamanindakine
benzer selâhiyetler vermisti.
Osmanli
Devleti'nin bu ince hesapli siyaseti, bir buçuk
asirdan beri zaman zaman kileselerin birlesmesi
için Papa'ya yapilan müracaat kapisini tamamen
kapatmisti. Is bu kadarla da bitmemis, devlet,
Galata'daki Cenevizlilerle Galata halkina da bir
fermanla teminat vermisti. Bu hareketiyle
Osmanli Devleti, gerek Balkanlar'da kendi
idaresi altindaki ve gerek Mora, Sirbistan,
Eflâk ve Güney Arnavutluk'taki Ortodokslari
samimi olarak kendi idaresine baglamisti.
Istanbul'un, 29
Mayis 1453 (20 Cemaziyelevvel 857)'de Osmanli
Türkleri tarafindan feth edilmesi, Avrupa'yi ve
özellikle Papa ile Napoli Kralligini, ayrica
Güney Avrupa memleketlerini hayret ve dehsete
düsürmüstü. Bununla beraber, gerek Osmanlilarin
büyük bir cihad ruhu ile askerî güce sahip
olmalarinin etrafa verdigi korku, gerekse artik
Hiristiyanlik taassubunun yerini, tedricen de
olsa aklî muhakemenin almis olmasi yüzünden
birçok devlet, sesini çikaramaz hâle gelmisti.
Bu sebepledir ki, Papa V. Nikola'nin, yapmak
istedigi ve yeni bir Haçli Seferi için saga sola
bas vurmasi sonuçsuz kalmisti. Nitekim, Papa'nin
bütün Hiristiyanlari silaha sarilmaya davet eden
30 Eylül 1453 tarihli beyannâmesi, fazla bir
alaka uyandirmadigi gibi, Papa'nin, Osmanlilar
aleyhine harekete getirmek istedigi Adalar halki
ile Balkan yarimadasi'ndaki despotluklar ve bu
meyanda Sirp, Eflâk, Bosna, Mora, bazi Arnavut
kral devlet ve senyörleri, Osmanlilarin Enez
zaferinden sonra 1454 senesi ilkbaharinda
göndermis olduklari elçileri vâsitasiyla
Istanbul fethinden dolayi Osmanli hükümdarini
tebrik ediyorlardi.
Hiristiyan Bati
dünyasinda beklenmedik bir felâket olarak kabul
edilen Istanbul fethi, zafernâmelerle Islâm
dünyasina bildirilmisti.Resûlullah (s.a.v.)'in
hadiseleri ile ta'ziz edilmis olan Fâtih Sultan
Mehmed ve ordusu, büyük bir tebcile layik
görülmüslerdi. Misir, Sam, Bagdad ve diger
Müslüman sehirler ile ülkelerde merasimler
tertiplenip kutlama törenleri yapilmisti.
Kahire'de bulunan Abbasî halifesinin emriyle
camilerde Müslüman Türk sehidlerine dua edilmis
ve Fâtih'in ismi hutbelerde zikredilmisti. Bu
andan itibaren bütün Islâm dünyasi,
Peygamberlerinin müjdesine (tebsirât) mazhar
olan Osmanli Devleti'ni, Islâmiyetin büyük bir
temsilcisi olarak kabul etmeye baslamisti. Haçli
sürülerine karsi Islâm'i, Selçuklu ve Osmanli
devirlerinde serefle müdafaa etmis olan Türk
milleti, bu fetihle, bütün Müslüman dünyasinin
sönmez ve eksilmez muhabbetini kazanmisti. Bu
sebeple Memlûk Sultani, Fâtih'e elçi göndererek
kendisini tebrik etmisti. Keza, Güney Hindistan
(Behmenî) Sultani Alaeddin II. Ahmed Behmen Sah
(1435-1457) da elçiler gönderip Fâtih'i tebrik
edenler arasindaki yerini almisti.
Islâm dünyasinin,
Istanbul'un fethinden dolayi bu kadar
sevinmesinin sebeplerini, çok derinlerde aramak
gerekir. Zira bu sehrin fethi, Müslümanlar için
önemli bir hedef haline gelmisti. Bu hedefe
ulasmak gerekiyordu. Çünkü bu, peygamberlerinin,
asirlarca önce haber verdigi bir olayin
gerçeklesmesi demekti. Ayrica, bu olayda basari
saglayan, onun müjdesine nail olacakti. Bunun
içindir ki, Hz. Peygamberin vefatindan kisa bir
müddet sonra, önce Emevîler, daha sonra da
Abbasîler tarafindan defalarca muhasara
edilmesine ragmen ele geçirilemeyen Istanbul,
Fâtih'ten önceki Osmanli hükümdarlarinca da
kusatma altina alinmisti. Bununla beraber fetih
basarisi, henüz 21 yaslarinda bulunan genç
Osmanli hükümdarina nasib olmustu. Hz.
Peygamber, Istanbul Fâtihi'ni ve fethi basaracak
olan orduyu, tebsir etmisti. Kur'an-i Kerim'deki
"beldetün tayyibetün" âyeti, "Ebced Hesabi" ile
"Feth-i Mübin"in hicrî tarihini gösteriyordu.
Istanbul'un
fethi, bir bakima genç Sultan için saltanatin da
fethi olmustu. Bu sirada Fâtih, çesitli
sebeplerden dolayi kendisine kizdigi Çandarli
Halil Pasa'yi vezir-i azamliktan azl eder. Zira
onun hakkinda ortada çesitli söylentiler
dolasiyordu. Hatta Bizansla isbirligi ettigine
dair rivayetler de vardi. Nitekim Bizans Tarihi
adli eserinde Dukas, fetihten sonra Fâtih ile
Duka arasindaki konusmayi verirken sunlari
söyler: "Büyük Duka gelip etek öptükten sonra
Pâdisah ona dedi ki: "Sehri teslim etmemekle iyi
bir is yapmadiniz. Bak ne kadar zararlar, ne
kadar hasarlar yapildi, ne kadar kimse esir
oldu". Duka buna cevap olarak "Efendim, sana
sehri verecek kadar selâhiyetimiz yoktu, hatta
imparatorun bile böyle bir selâhiyeti yoktu.
Bundan baska, senin adamlarindan bazilari da
sözle ve mektuplarla imparatora haberler
göndererek, "korkma, pâdisah size tahakküm
edemiyecektir" diyorlardi. Pâdisah, söylenen bu
sözleri Halil Pasa'ya atfetti." Bu yüzden
azledilen Çandarli Halil Pasa, kisa bir müddet
sonra idam edilecektir. Pasa, vasiyetnâmesinde
bütün mal varliginin pâdisaha ait oldugunu
bildirmekle birlikte, mallari mirasçilarina
birakilmis, sadece nakit paralari hazine adina
alikonmustu.
Fâtih, fetihten
sonra Gennadius gibi âlim ve münevver bir
Ortodoksu patrik tayin etmekle, feth ettigi ülke
halkinin geleneksel imanini kurtarmis oldu.
Sayet bu makama katoliklige meyyal bir baska
ruhanîyi getirmis olsaydi, Ortodoksluk yavas
yavas sönüp ortadan kalkacakti. Patrik, gelenege
uygun bir merasimle pâdisahin huzuruna kabul
edilerek kendisine murassa bir asâ ve at
verilmisti. Bu meyanda eski Bizans halkinin
evlenme, bosanma, ölüm ve dinî ayin gibi sahsî
meselelerinin de kendi cemaatlerince tedvir
edilmesine müsaade edildi.
Fâtih Sultan
Mehmed, patrik tayini ve Istanbul'un ticarî,
iktisadî, ictimaî, adlî ve diger hizmetleri
görmek için görevliler tayin ettikten ve 18
Haziran'a kadar Istanbul'da kaldiktan sonra
Edirne'ye döner. O, büyük bir zafer alayi ile,
aylar önce ayrildigi sehre tekrar giriyordu.
Genç hükümdar,
Istanbul'u bir Müslüman Türk sehri haline
getirmek için, Anadolu'dan getirttigi Türk
ailelerini vergilerden muaf tutmak suretiyle
iskân edip sehrin yeniden senlenmesini sagladi.
Âsik Pasazâde'nin bu konuda verdigi bilgiyi,
dönemin dil özelliklerine de dokunmadan buraya
almak istiyoruz. Böylece o dönemde nasil sade
bir Türkçe'nin kullanilmis oldugunu da görmüs
olacagiz.
"Pâdisah,
Istanbul'u feth etti, subasiligini kulu Süleyman
Bey'e verdi. Ve cemii vilayetine kullar
gönderdi. "Hatiri olanlar gelsin evler, baglar,
bahçeler, mülkler verelim" dediler. Ve her kim
geldiyse verdiler. Bu sehri mamur ettiler.
Pâdisah yine emr etti kim, ganiden ve fakirden
evler sürdüler. Ve her vilayetin subasilarina ve
kadilarina adamlar gönderdiler. Bu gelen halka
da evler verdiler. Sehir mamur oldu. Bu
verdikleri evleri mukataaya verdiler. Öyle
olunca bu halka güç geldi. Dediler ki "Bizi
memleketimizden sürdünüz getirdiniz bu kâfir
evlerine geri vermek için mi getirdiniz?"
Bazilari avradini ve oglanini (ailesini) koyup
kaçti. "Kula Sahin" derlerdi atasindan kalmis
bir vezir-i akil (akilli bir vezir) vardi.
Pâdisaha der ki: "Hey devletlu sultanim, atan,
deden nice memleketler feth ettiler, hiç birine
mukataa koymadi. Sultanima da layik olan budur
ki bunu yapmaya" dedi. Pâdisah da onun sözünü
kabul etti. Yine hükm etti: "Her ev ki
verirsiniz mülklüge verin (verdiginiz her evi
mülk olarak verin)" dedi. Ondan sonra mektuplar
(yazili belge, tapu) verdiler ki mülkleri ola.
Sehir yine mamur olmaya yüz tuttu. Mescidler
yapmaya basladilar."
Görüldügü gibi,
Istanbul'un Müslüman Türk sehri haline
getirilebilmesi için her imkâni degerlendiren
Fâtih, bu yeni gelenlere çesitli kolayliklar
saglamaya basladi. O, Istanbul'un iskâni için
Anadolu'nun muhtelif yerlerinden sanat sahipleri
ile muhtelif siniflara mensub Türk nüfusunu
buraya celb edip iskân ettiriyordu. Ilk önce
5000 aile getirildi. Daha sonra degisik
tarihlerde Karadeniz sahilleri ile Karaman,
Aksaray, Egirdir, Bursa, Manisa, Tire, Çarsamba,
Kastamonu, Samsun, Sivas ve Izmir gibi yerlerden
gelen Türk aileleri ile Istanbul kisa bir
zamanda hüviyet degistirerek bir Müslüman Türk
sehri haline geldi. Bu hüviyet degisikligi,
sadece nüfusla degil, semt isimleri ile de
olmustu. Çünkü gelenlerin yerlestikleri bu
yerlere onlarin geldigi yerlerin ismi verilmisti.
Nitekim, günümüzde bile Aksaray, Karaman,
Çarsamba gibi semt isimleri, hâlâ o günün
hatiralarini tasimaktadirlar. Her ne kadar
Balkanlar'dan da nüfus nakli olmussa da bu, pek
fazla bir sey ifade etmiyordu. Çünkü bunlarin
sayilari çok azdi. Anadolu'dan getirilen
Türklere ev, bag, bahçe verilip vergiden muaf
tutulmalari, onlarin sehrin iktisadî hayatini
ellerine geçirip bu sahada söz sahibi olmalari
içindi.
Harap bir sehri
devralan Fâtih'in, Istanbul'u imar ve iskân
etmek gibi büyük bir problemle karsi karsiya
kaldigi anlasilmaktadir. Bu problemi çözmek ve
sehre yeni bir çehre vermek için Osmanlilarin
eskiden beri uyguladiklari bir yöntemle meseleye
yaklastigi görülmektedir. Bu da biraz önce temas
edilen göç uygulamasidir. Baska bir ifade ile
Istanbul, fetihten sonraki büyüme ve gelismesini
buraya yapilan hâne nakline borçlu
görünmektedir. Âsik Pasazâde, Nesrî, Tursun Bey,
Dukas, Kritovulos gibi çagdas kaynaklarin
verdigi bilgiler ve günümüzde yapilan
arastirmalar, Fâtih'in daha ilk günlerden
baslayarak Istanbul'u canlandirmak ve
senlendirmek için gösterdigi çabayi ortaya
koymaktadirlar. Istanbul'un eski olan ve
günümüzde bile varligini koruyan mahalle adlari,
bize bu yerlesmenin sehir içindeki dagilimi
konusunda önemli ip uçlari vermektedir. Çünkü
(daha önce de belirtildigi gibi) bu yeni
gelenler, yerlestikleri yerlere, geldikleri
sehir ya da kasabanin adini vermislerdir. Evliya
Çelebi, Seyahatnâmesinde bu yeni gelenlerin
kurduklari mahallelerin isimlerini vermektedir.
Fâtih, bir
yandan bu sürgünlerle Istanbul'un nüfusunu
artirirken, bir yandan da fetihten hemen sonra
sehirde genis bir insa faaliyetine girer. O,
fetih esnasinda harap olan surlarin onarilmasi
ve sehrin yeniden düzenlenmesi isiyle, Istanbul
Subasiligina getirdigi Karistiran Süleyman Bey'i
görevlendirmisti. Bu arada müsellem ve yaya
sancakbeylerine, hendeklerin temizlenmesi
emredilmisti. Böylece 13 km. karelik bir alani
çevreleyen surlar onarildi. 1457'den sonra daha
genis bir imar faaliyetine girisecek olan Fâtih,
bir taraftan da esirlerin yevmiye (günlük) 6
veya daha fazla akça karsiliginda çalismalarini
emretti. Böylece Rum esirlerinin refah düzeyi
yüksek bir duruma gelmeleri saglandi. Bu sayede
esirler para biriktirip kendileri için takdir
edilen kurtulus akçesini ödeyip hürriyetlerine
kavusabileceklerdi. Gerçekten Fâtih, bütün
tebeasina (vatandaslarina) özellikle de esirlere
karsi çok merhametli idi. O, herkesi ayni
standartlara sahip olan esit duruma getirmek
istiyordu.
FÂTIH'IN SIYASETI
Istanbul'u feth
etmek suretiyle ülkesinin ortasinda bulunan ve
bir ada durumuna gelmis bulunan engeli ortadan
kaldiran Fâtih Sultan Mehmed, artik Balkanlara
dogru yönünü çevirebilirdi. Bu sirada Istanbul
gibi Türk topraklari arasinda sikismis bulunan
ve Ceneviz'e bagli Enez kalesi ile buna tabi
olan Imroz, Limni ve Tasoz adalari da itaat
altina alindi.
Ikinci Kosova
zaferinden sonra Osmanlilarin Bati'da büyük bir
fetih dönemine girmemeleri ve dirayetli bir
hükümdar is basina geçtigi takdirde Orta
Avrupa'ya dogru Türk hakimiyetinin genislememesi
için bir sebep yoktu. Fetihlerinde bir sira ve
irtibat görülen Fâtih Sultan Mehmed, Istanbul'u
aldigi zaman Balkanlarda karisik bir ortam
bulunmaktaydi.
FÂTIH'IN BATI
SIYASETI
Fâtih'in, gerek
Bati, gerek Dogu, gerekse Kuzey siyasetleri
geregi, yaptigi mücadelelerinden (Sefer-i
Hümayûn) kisaca ve ana hatlari ile bahs etmek
istiyoruz. Zira bütün tarih kaynaklarimiz ve
yeni arastirmalarda bu konuda genis ve
tafsilatli bilgiler bulunmaktadir. Bu sebeple
biz, konuyu bütün teferruatiyla anlatip daha
fazla uzatmak istemiyoruz.
SIRBISTAN
SEFERLERI
Fâtih'in,
Istanbul'u fethinden sonra Balkanlar'da büyük
karisikliklarin meydana geldigi bilinmektedir.
Ilk bakista bu karisikliklarin Osmanli'ya pek
zarari dokunmayacak gibi görünüyor olmalari,
Osmanlilarin o havaliye bigane kalmalari için
bir sebep degildi. Bunun için Osmanlilar, Orta
Avrupa ve Kuzeyden gelebilecek bir tecavüze
karsi ülkelerini kolayca müdafaa edebilmek için
tedbirler almak zorunda idiler.
Kaynaklarin
verdigi bilgiye göre, fethi müteakip her
taraftan tebrik için gelen elçi heyetleri
arasinda Sirp Kirali Georges Brankovitch'in
gönderdigi heyet de vardi. Tarihlerimizde,
Vilkoglu diye tanitilan Sirp Kirali Brankovitch,
iki yüzlü bir siyaset takip ediyordu. Bir
taraftan tebrik için gönderdigi elçi heyeti ile,
vaktiyle Osmanlilardan aldigi kalelerden bir
kisminin anahtarlarini geri verirken, öte
taraftan da Ulah ve Macarlar'la münasebetlere
girisiyordu. Vergisini de zamaninda vermiyordu.
Kritovulos, Sirp Krali Brankovitch'in bu iki
yüzlülügünü su ifadelerle nakl etmektedir:
"O, saltanatinin
neye bagli oldugunu iyice anladigindan pâdisahin
babasina (Sultan Ikinci Murad) ve Fâtih Sultan
Mehmed'e daima itaat edip vergisini de zamaninda
öderdi. Fakat bir müddet sonra gizli bazi
fikirler besledigi, durumundan anlasilmisti.
Zira vergisini zamaninda vermedigi gibi,
pâdisahla yaptigi anlasmaya riayet etmeyip Macar
ve Ulah'larla Osmanlilar aleyhine olacak sekilde
münasebetlerde bulunmaya basladi." Casuslari
vâsitasiyle bu durumdan haberdar olan Fâtih,
tebrik için gelen Sirp elçilerine iltifat
etmemis ve teslim etmek istedikleri kalelerin
kafi olmadigini, vaktiyle Osmanlilardan alinan
kalelerin tamaminin iade edilmesi gerektigini
söylemisti. Buna razi olmayan Sirp Kirali,
Osmanli topraklarina tecavüze baslamis, hatta bu
yüzden Üsküp yolu kapanarak gidis ve gelisler
durmustu. Hoca Sa'duddin, bütün bu bilgileri
verdikten sonra "hatta Üsküp yolu mesdud olup
âyende ve revende (gelip gidenler, yolcu, ibn
sebil) meci' ve zehabtan munkati' oldu" diyerek
Sirp Kirali'nin sebep oldugu olaylari anlatir.
Bu arada Türk sehir ve kasabalarindan
bazilarinin Sirplar tarafindan yagma edildigini,
Pristine kadisinin arzindan ögrenen Pâdisah, bir
taraftan akincilari Sirbistan üzerine
gönderirken, öte taraftan da Sirp Kirali'na
haber yollayarak Sirp topraklarinin Lazar'in
oglu Stephan'a ve dolayisiyla kendisine ait
oldugunu söyleyerek, Sirbistan'i terk etmesini
istemisti. Bununla beraber Sofya sehrini
kendisine ihsan edebilecegini söyleyen Pâdisah,
bu sekil kabul edilmedigi takdirde, Sirbistan
aleyhine harekete geçebilecegini bildirmisti.
Haberi götüren elçi, yirmibes günde geri dönmek
için emir almisti. Geç kaldigi takdirde
öldürülecekti. Halbuki Sirp Kirali bu tarihlerde
Tuna'nin öbür tarafinda bulunuyordu. Bu halden
faydalanan Sirp ileri gelenleri, Fâtih'in
elçisini oyalamaya çalisiyorlardi. Böylece zaman
kazanarak savas için hazirliklarini tamamlamak
istiyorlardi. Elçi bunu hissettiginden,
zamaninda Pâdisahi durumdan haberdar etti. Bunun
üzerine Fâtih Sultan Mehmed, ordusunun
toplanmasini bile beklemeden yirmi bin kisilik
bir kuvvetle Sirbistan üzerine hareket etti.
Böylece Sirbistan'a ilk sefer baslamis oldu.
Ordunun büyük kismi Sivricehisar (Ostrowtz)'da
Pâdisaha ulasti. Yapilan kusatmalarda bir çok
kale zapt edilemesine ragmen bazilari da
alinamamisti. Bununla beraber Türk ordusu, büyük
basarilar saglamis sayilirdi. Bu basarilarina
yenileri eklenebilirdi. Fakat Pâdisah,
birdenbire sefere nihayet vererek Edirne'ye
döner. Kaynaklarimizin tamami bu dönüsten bahs
etmekle birlikte sebebinin ne oldugunu
zikretmezler. Bu arada, Sirp ve Macar birlesik
ordusu, Sirbistan'da birakilmis bulunan Firuz
Bey oglunu maglub edip bir kisim Osmanli
topraklarini elde ederler. Buradaki savas,
Macarlarin lehine sonuçlanmakla birlikte Jan
Hunyad, yalniz kendi ordusu ile Fâtih Sultan
Mehmed'e karsi savasamayacagini idrak ederek
1454 yilinin sonuna dogru Imparator Friedrich'e
bir mektup yazarak Sirbistan hadiselerini
anlatmis ve Hiristiyanligin kurtulmasinin bir
Haçli ordusu ile mümkün olacagini bildirmisti.
Bunun üzerine mesele Frankfurt'ta ve Wienerisch-neustad't'de
toplanan meclislerde müzakere edilmis ve
Hunyad'a yardimci bir kuvvetin verilmesi kabul
olunmustu.
1454-1455 kisini
Edirne'de geçirmekte olan Fâtih'in, harp
hazirliklarina basladigi görülmekte, fakat bu
hazirliklarin neresi için oldugu
bilinememekteydi. Bu siralarda hudud
komutanlarindan Evrenoszâde Ishak oglu Isa Bey,
Sirplarin, Osmanlilara karsi bir savasa
hazirlandiklarini, fakat iç durumu iyi olmayan
Sirbistan'in kolayca zapt edilebilecegini
bildiriyordu. Bir fesat kaynagi olan
Sirbistan'in zapt edilmesi, Pâdisahin, Bati'daki
gayelerinin tahakkuku için gerekiyordu. Ayrica
bu devletin bulundugu cografî ortam da, bunu
gerekli kiliyordu. Bu yüzden hükümdar, 1455
baharinda Edirne'den hareket ederek Sirbistan
üzerine yürüdü. Burada basta madenleri ile
meshur olan Novaberda sehrinin alinmasina karar
verilir. Gerçi bu sehir, Sultan Ikinci Murad
zamaninda Osmanlilarin eline geçmisti. Fakat
Segedin antlasmasi ile yine Sirplara terk
olunmustu. Bu sehir, Osmanlilarin eline
geçtikten ve birkaç kale daha feth olduktan
sonra Fâtih Sultan Mehmed, Karaca Pasa'yi
Sirbistan'i yagmaya memur ederek kendisi ceddi
(dedesi) Sultan Birinci Murad'in sehid edildigi
Kosova'ya gelir. Bu müddet zarfinda isini
bitiren Karaca Pasa, burada orduya katilmisti.
Buradan da hep birlikte önce Edirne, arkasindan
da Istanbul'a dönülmüstü.
BELGRAD
KUSATMASI
Fâtih Sultan
Mehmed, 1456 yilinda Macarlarin elinde bulunan
Belgrad'i almak için harekete geçer. Zira daha
önce bazi bölgeleri Osmanlilarin idaresine
geçmis bulunan Sirbistan'i elde tutabilmek ve
kuzeyden gelecek istilalari durdurabilmek, ayni
zamanda Macaristan'da basarili bir harekâta
girisebilmek için Tuna kiyilarinin ve bilhassa
Belgrad müstahkem kalesinin elde bulunmasi
gerekiyordu. Sehrin bu konudaki degerini daha
önce anlamis olan Osmanlilar, Sultan Ikinci
Murad devrinde burayi almaya tesebbüs etmislerse
de Jan Hunyad'in, Osmanli hududlarina tecavüz
etmesi, kusatmanin kaldirilmasina sebep olmustu.
Sava ve Tuna nehirlerinin birlestigi noktada
kurulmus olan Belgrad'in zapti çok zordu. Çünkü
sehir, su yollari vasitasiyle birçok yerden
yardim alabildigi gibi müstahkem bir kaleye de
sahipti. Etrafinda su ile dolu genis bir hendek
vardi. Firsat buldukça civarindaki Müslüman Türk
topraklarina saldirmaktan da çekinmeyen, böylece
Osmanli güvenligini tehdid etmekte olan bu sehir
ve sakinlerinin, kesin olarak Osmanli
hakimiyetine girmesi gerekiyordu. Kendi
topraklari üzerinde emniyeti saglamayi birinci
derecede önemi haiz bir is telakki eden Fâtih
Sultan Mehmed, 1456 baharinda Belgrad'i almaya
karar verir. Ancak bu sehrin degeri, Sirplar ve
Macarlar tarafindan da bilindiginden, her iki
devletin burayi kaptirmamak için bütün
gayretlerini harcayacaklari tabii idi. Bu
sebeple Fâtih Sultan Mehmed, esasli bir sekilde
hazirlanma ihtiyaci duydu. Bunun için Morava
kenarinda kurdurdugu dökümhânede çalistirilan
binlerce isçi tarafindan toplar döküldü. Bunlar
arasinda boylari 27 kadem olan 22 büyük top
vardi. Ayrica o zamana kadar görülmemis
büyüklükte tas gülleler atabilen yedi tane havan
topu da yapilmisti. Bunlardan baska, daha küçük
muhasara toplari arasinda muhtelif çapta üçyüz
kadar top vardi. Bütün kisi hazirliklarla
geçirmis olan Pâdisah, baharda büyük bir ordunun
basinda Sofya üzerinden Belgrad'a yürüdü. Tuna
yolu ile hareket etmis olan ve ikiyüz parçadan
ibaret bulunan donanma, Dayi Karaca Bey'in
komutasinda idi. Ayrica büyük toplar da Dayi
Karaca Bey'in nezâretinde ayni yoldan
sevkedilmislerdi. Böylece Belgrad, hem karadan
hem de nehir tarafindan kusatilmak isteniyordu.
Yapilan muhasara
ve bes yüz kadar askerin kaleye girmeyi basarmis
olmalarina ragmen, savas kazanilamadigi gibi
Dayi Karaca Bey de, bulundugu metrise bir top
güllesinin isabetiyle sehid olmustu. Jan Hunyad,
büyük bir kuvvetle yardima geldigi Belgrad'i,
simdilik Osmanli'nin eline geçmekten kurtarmisti.
Hükümdar, "tedbirlerinin takdire muvafik
gelmedigini görünce, geregi gibi sihhat ve
selâmetle Dâru's-saltana'ya avdet buyurdular."
Öyle anlasiliyor ki, bu muhasara esnasinda,
Fâtih'in karargâhina kadar gelmis bulunan
düsmandan birkaç kisiyi, genç hükümdar bizzat
kendisi kiliçla öldürmüstü. Bu davranis,
bozulmaya yüz tutmus olan Osmanli askerine
kuvvet ve cesaret asilamis olmalidir ki, yeniden
düsmana saldirmislardi. Bununla beraber Sava
nehri yolu ile gelen yardima mani olunamadigi
için muhasara kaldirilmisti. Uzunçarsili,
Fâtih'in bu savastaki durumunu su ifadelerle
vererek onun nasil bir bozgunu önledigini
anlatir: "Fâtih Sultan Mehmed'in, karargâha
hücum eden düsmana karsi gösterdigi sebat ve
mukavemet, korkunç bir bozgunu önlemis ve sonu
belki de büyük bir Haçli Seferi vücuda
getirebilecek olan tehlikeyi bertaraf etmistir.
Bu mücadelede düsman da fazlaca yipranmis
oldugundan çekilmis, Osmanli kuvvetleri de bu
seferden basarisiz dönmüslerdir." Bu savasta
yaralanmis olan Jan Hunyad da 20 gün sonra 11
Agustos 1456'da ölmüstü.
SEHZÂDELERIN
SÜNNET DÜGÜNÜ
Belgrad
seferinden dönen Fâtih Sultan Mehmed,
Edirne'deki ikameti esnasinda biri (Bâyezid)
Amasya'da, digeri (Mustafa) Manisa'da sancakbeyi
olan iki sehzâdesinin sünnet edilmelerine karar
verir. Bunun üzerine her iki sehzâde de merkeze
çagrilir. Bu dügün için Fâtih, çevre
hükümdarlara dâvetiyeler göndererek, onlarin da
bu mutlu günlerinde yanlarinda bulunmalarini
arzu eder. Fâtih'in, ilim adamlari ile halka
karsi nasil davrandigini, nasil bir protokol
uyguladigini göstermesi bakimindan önemli olan
bu dügünden, bütün Osmanli kaynaklari
bahsederler. Bununla beraber biz, bu dügünde
hazir bulundugunu söyleyen Âsik Pasazâde'nin
müsahedelerine dayanarak verdigi malumati
özetleyerek buraya almak istiyoruz:
O vakit, Sultan
Bâyezid Amasya'da idi. Onu getirtti. Mustafa
Çelebi dahi o vakit Manisa'da idi. Onu dahi
getirtti. Bunlar hep Edirne'ye geldiler. Dügüne
basladilar, Etrafa agirlikla davetçiler
gönderdiler. Bütün sancak beyleri ve her sehrin
ululari geldiler. Nice günlük yollar
dügüncülerle dolmustu. Edirne'nin çevresine
konup doldular. Pâdisahin otag ve çadirlarini
Ada'ya kurdular. Pâdisah dahi devletle Ada'ya
geçip oturdu. Her tarafin halki, tayfa tayfa
geldi. Önce ulemâ davet olundu. Pâdisah dahi
gelip tahta oturdu. Sag tarafina fâzil
kimselerden olan "Mevlânâ Fahreddin" oturdu.
Solunda ise "Mevlâna Tosyavî" oturdu. Pâdisahin
karsisinda ise "Mevlâna Sükrullah" oturdu. Onun
yanina Hizir Bey Çelebi oturdu.
Emr olundu:
Hafizlar, Kelâm-i Kadim-i Rabbanî (Kur'an-i
Kerim) okudular. Ulemâ, okunan bu âyetlerin
tefsirini yaptilar. Ilmî sohbetler olundu. Ondan
sonra izin verildi: Edipler, güzel medihler ve
gazeller okudular. Pâdisaha layik sohbetler
yapildi. Ondan sonra izin oldu: Sofralar
kuruldu, nimetler yenildi. Yemekten sonra yine
edebiyatçilar okudular. Ondan sonra tekrar
Kur'an okundu. Ondan sonra sekerli seyler
getirdiler. Her ilim ehlinin önüne sini
koydular. Bu ulemânin hizmetkârlari futalar
doldurdular. Fakir (ben) dahi bir futa
doldurdum, hizmetkârima verdim. Ondan sonra
pâdisah, gelen bu hürmete lâyik kisilere
ihsanlarda bulundu. Niceleri fakir geldi, zengin
gitti.
Ikinci gün
fukara tayfasi davet olundu. Onlara da geregi
gibi hürmet olundu. Pâdisahin ihsanlari bunlara
da yetisti. Bunlar da "Fukarâ Kanunu" geregince
saygilarini gösterdiler.
Üçüncü günü
begler (emîr) davet olundu. Bunlara dahi Pâdisah
kanunu nasilsa öylece yapildi. Bu dügünün tarihi
hicretin 861'inde vaki oldu.
d- SIRBISTAN'IN
ILHAKI: Osmanli kuvvetlerinin Belgrad'dan
çekilmelerinden sonra sira tekrar Sirbistan'a
gelmisti. Georges Brankovitch ile, Jan Hunyad'in
kayinbiraderi olan Belgrad valisi Mihail
arasinda eskiden beri bir sogukluk bulundugundan
Mihail, bir ara Brankovitch'i yakalayip haps
etmisti. Brankvitch 30 bin altin ödedikten sonra
serbest birakilmisti. Ihtiyar Brakovitch, 1457
senesinde ölmüs, Greguvar, Etyen (Istefan) ve
Lazar adinda üç erkek ile Sultan II. Murad'dan
dul kalmis olan Mara (Meryem Sultan) adinda bir
kiz evladi birakmisti.
Brankovitch'in
ölümü üzerine, Sirbistan'in idaresini ele
geçiren en küçük kardes Lazar, öldürme tehdidi
ile diger kardeslerini ülkesinden kaçirmisti.
Brankovitch'in kizi Mara da Osmanlilara
siginmisti. Fâtih Sultan Mehmed, onun taht
üzerindeki hakkini koruyacagini bildirerek
kendisine Serez taraflarinda mülk verdi. Böylece
Mara, refah içinde bir hayat geçirdi.
Yeni Sirp
despotu Lazar, bir sene sonra 1458'de öldü.
Ülkesi, esi Elen ile küçük yastaki kizina kaldi.
Elen, Sirbistan'in elinden alinma ihtimalini
düsünerek burayi malikâne olarak Papa'ya peskes
çektigi gibi kizini da Bosna kralinin ogluna
nikahladi.
Elen'in, oynamak
istedigi oyundan haberdar olan Osmanli Devleti,
Sirbistan isini kesin olarak çözüp bir sonuca
baglanmaya karar verir. Bu sebeple Pâdisah,
hicrî 862 (1458)'de Mora seferine giderken
Mahmud Pasa'nin maiyyetine bin kadar yeniçeri
vererek onu Sirbistan üzerine gönderir.
Mahmud Pasa,
Sirplarin baskenti olan Semendire etrafindaki
bazi kaleleri aldiktan sonra Semendire'yi
kusatir. Pasa, sehrin dis istihkamlarini aldiysa
da sehri zapt edemeyerek muhasarayi kaldirir. Bu
arada Ostroviç (Sivricehisar), Rodnik ve Sabaç (Bögürdelen)
gibi yerleri alir. Bögürdelen'in alinmasindan
sonra Macaristan'a akinlarda bulunur.
Bu esnada Mora
seferinden dönmüs olan Fâtih Sultan Mehmed,
Mahmud Pasa ile bulusur. Sirbistan isinin
tamamen bitmesi için Mahmud Pasa'yi Semendire
üzerine tekrar gönderir. Daha önce, çevresindeki
kaleler Osmanlilarin eline geçtikleri için
Semendire bir bakima yalniz ve yardimsiz
kalmisti. Bu durum karsisinda, direnmenin fayda
vermeyecegini anlayan Elen, hazineleri ile
birlikte gidebilme sarti ile teslim olur. 8
Kasim 1459'dan itibaren Osmanli idaresine giren
Sirbistan, bu devletin, bir sancagi olarak "Semendire
Sancakbeyligi" adi ile bir akinci komutana
verilir. Burasi, Belgrad'in zaptina kadar
Macaristan'a yapilacak akinlar için ve kuzeyden
gelecek tehlikelere karsi iyi bir üs oldu.
MORA
SEFERLERI
Istanbul'un
fethi sirasinda Mora, son Bizans Imparatoru
Konstantin'in kardesleri Dimitrios ile Thomas
tarafindan idare ediliyordu. Bizans
Imparatorlugu'nun en yakin vârisleri olan bu iki
sahsin, imparatorluga hak iddia edebilecek
durumda olmalari, bir mana ifade etmemekle
birlikte, ilerisi için bir tehlike arzediyordu.
Bu mirasçilar ortada bulundukça Bizans meselesi,
tedavisi mümkün olmayan bir çiban gibi sürüp
gidebilirdi. Nitekim Imparator Konstantin'in
ölümü üzerine Mora Rumlari, imparatorun kardesi
Dimitrios'u imparator yapmak istemisler, fakat
kardesi Thomas razi olmadigi için bunu
yapamamislardi. Sonunda Mora, bu iki kardes
arasinda taksim olunarak iki Rum devleti ortaya
çikmisti. Dimitrios'un devlet merkezi Mistra (Hammer,
III, 40, Isparta), Thomas'inki de Patras idi.
Her iki kardes, mücadelelerinde, Mora
Arnavutlarindan yardim alarak birbirleri ile
ugrasiyorlardi. Bu esnada Osmanlilar, bunlara
müdahelede bulunmayarak seyirci kalmislardi.
Iki kardes
arasindaki mücadelede, Dimitrios'a ait bazi
yerlerin Thomas'in eline geçmesi üzerine
Dimitrios'un Osmanli Pâdisahina elçi göndererek
yardima istemesi, Thomas'in anlasmalara aykiri
hareket ederek vergisini göndermemesi ve
Latinlerle ittifak kurmasi gözönünde
bulundurularak, Mora'ya sefer yapilmasina karar
verildi. Fâtih, bütün gizlilik kaidelerine
riayet ederek yapacagi seferin nereye olacagini
açiklamadan, bir ihtiyat tedbiri olarak Mahmud
Pasa'yi Sirbistan taraflarina yollar. Bu esnada
kendisi de Mora üzerine hareket eder. 1458
Mayis'inda, ordunun toplanti yeri olan Serez'de
bütün askerî tedbir ve tertibatini aldiktan
sonra Mora'ya hareket eder.
Osmanli
kaynaklari (Âsik Pasazâde, s. 149; Hoca
Sa'duddin, I, 463), Mora seferi ile ilgili
olarak baska bir sebep daha göstermektedirler.
Buna göre, Serez'den bir genç, düstügü bir ask
sevdasi yüzünden Mora'daki Ballabadra sehrine
gittigi zaman, orada Müslüman kadinlarin çok
kötü ve berbat bir hayat sürdüklerini,
kâfirlerin en bayagi ve agir islerini yapmak
zorunda kaldiklarini görür. Tamami gözü yasli
olan bu kadinlarin, kocalarinin da hapse atilmis
olduklarini, bu yüzden herkesin canindan bezmis
oldugunu ögrenir. Genç, gizlice bu kadinlarla
konusup durumlari hakkinda onlardan bilgi alir.
Insani üzüntü ve kedere gark bu vaziyeti ögrenen
genç adam, derhal pâdisahin katina gelerek yüce
divanda üzüntülerini açiklayarak Müslüman
kadinlarin, din düsmanlarinin elinden çektikleri
eziyet ve gördükleri iskenceleri bizzat
gördügünü bir bir açiklar. Pâdisah, din
düsmanlarinin, Müslümanlara yaptiklari iskence
ve çetkirdikleri eziyetleri ögrendigi zaman,
problemin, kökünden halli için, bu ülkenin de
idaresi altina girmesinden baska çikar yol
olmadigi kanaatine varir. Bu olay, daha kis
aylarinin bitmedigi bir zamanda olmustu.
Mora'nin elde
edilmesi, Osmanlilar bakimindan büyük bir önem
tasiyordu. Osmanlilar, burayi Italya'ya
yapacaklari seferler için bir üs olarak
kullanacaklardi. Zira, Balkanlari nüfuzu altina
alarak bir Akdeniz Imparatorlugu kurmak isteyen
Napoli ve Aragon Krali V. Alfons, Arnavutluk
Prensi Iskender Bey'i, Osmanlilara karsi
destekleyip ona yardim ediyordu. Adi geçen kral,
daha önce de Mora despotu Dimitrios ile Mora'yi
nüfuzu altinda bulunduracak sekilde bir anlasma
yaparak onu himayesine almisti. Bütün bunlar,
Osmanlilara karsi onun düsünce ve tavrini ortaya
koyuyordu. Böylece V. Alfons, Osmanlilarla
mücadele etmek üzere Arnavutluk ile Mora'yi üs
olarak kullanmak istiyordu. Fakat Osmanlilar,
daha atik davranarak onlara karsi olan
planlarini uyguladilar.
Teselya'ya giren
Osmanli ordulari, Korent berzahina dogru
yürüyerek yollari üzerindeki Filke kalesini
aldilar. Sarp bir mevkide bulunan ve üç kat sur
ile çevrili olan bu müstahkem kalenin zapti
kolay degildi. Bununla beraber sehir ve kalesi,
Anadolu kuvvetleri tarafindan muhasara edildi.
Genç Fâtih, buranin düsmesini beklemeden Mora'ya
girer. Burada birçok sehir ve kaleyi feth eden
pâdisah, dört ay sonra Korent'e döndügü zaman
burasi henüz fethedilememisti.
Osmanli
hükümdari, Mora'nin anahtari durumunda bulunan
Korent'in zaptinin, Mora'nin kolayca ele
geçirilmesini saglayacagini bildiginden burayi
almak istiyordu. Mücadeleler sonunda, Fâtih'e
karsi koyamayacagini anlayan sehir halki, baris
yapmak suretiyle teslim olmaya karar verdigini
hükümdara bildirir. Bunun üzerine Mora
despotlari ile Osmanlilar arasinda asagida
belirtilen sartlara göre bu anlasma yapilir:
1. Muahede
geregince Korentliler, mallarini muhafaza
edebileceklerdir.
2. Osmanlilarin,
Mora'da zapt ettikleri sehir ve kaleler, yani
Mora'nin üçte biri dogrudan dogruya Osmanli
Devleti idaresinde kalacaktir.
3. Mora'nin
diger sehir ve kaleleri, Dimitrios ile Thomas'in
idaresinde bulunacak ve bunlar her sene üçer bin
altin vergi vereceklerdir.
4. Hariçten
bunlara bir taarruz vuku buldugu zaman Osmanli
hükümdari despotlari müdafaa etmeyi üzerine alir.
Bu anlasma ile,
Mora'nin, Venediklilere ait kisimlari hariç
olmak üzere bir kismi dogrudan, bir kismi da
vergi vermek suretiyle Osmanlilara baglanmis
oldu. Fâtih, Kuzey Mora sancakbeyligine akinci
komutanlarindan Turahan Bey oglu Ömer Bey'i
tayin eder (Temmuz 1458). Mora seferi esnasinda
Atina da Türk idaresi altina alinir.
Thomas, yeminle
saglamlastirilan anlasmayi ve üzerinde ittifak
saglanan sartlari üç ay sonra bozar. Çünkü o,
Mora'daki Arnavutlara güveniyordu. Bu sebeple
hem kardesi Dimitrios, hem de Osmanlilara karsi
yeniden mücadeleye baslar. Daha sonra iki kardes,
aralarindaki çarpismadan ne kadar zarar
gördüklerini anladiklari için barisirlar.
Aralarinda bir ittifak kurarak Osmanlilara karsi
vaziyet alirlar. Bu durumu ögrenen Fâtih Sultan
Mehmed, Zaganos Pasa'yi Mora'ya gönderir.
Osmanlilara karsi bir sey yapamayacagini anlayan
Thomas, baris talebinde bulunur. Doguda bas
gösteren Akkoyunlu hükümdari Uzun Hasan gailesi
yüzünden, fazla agir olmayan sartlarla yeniden
bir anlasma yapilir. Bununla beraber Thomas, bu
sartlari da yerine getirmeyince, Uzun Hasan'in
bütün tahriklerine ragmen o tarafa hareket
edilmeyerek Mora isini temelden bir sonuca
baglamak için, Fâtih-'in idaresindeki Osmanli
ordusu, Mora'ya hareket eder. Korent'e gelen
hükümdar, Thomas'in üzerine gitmeden önce
birdenbire yön degistirerek Isparta üzerine
yürür. Dimitrios teslim olur. Fâtih'e karsi
koymak üzere sahildeki Matina kalesine çekilen
Thomas ise, bütün sehirlerini kaybettikten sonra
Kalamata'ya gider. Orada da tutunamayacagini
anlayinca Roma'ya Papa II. Pi'nin yanina siginir.
Böylece Mora yeniden ve tamamina yakini
Osmanlilarin eline geçer. Fâtih, Mora halkindan
bir kismini Istanbul'a naklettirip onlarin
yerine Türk göçmenleri yerlestirir (hicrî 856/m.
1460).
Teslim olup
Pâdisahin yanina gelen Despot Dimitrios'a, Enez
sehri ikametgâh olarak gösterilerek oradaki tuz
madenlerinden senelik altmis bin akça varidat
(gelir) tahsis edilir.
EFLÂK'IN
HAKIMIYET ALTINA ALINMASI:
Tuna nehrini,
devleti için tabii bir sinir kabul ettigini
tahmin ettigimiz Fatih Sultan Mehmed ve hatta
daha önceki Osmanli hükümdarlari, bu nehrin
kuzeyinde bulunan ve bugünkü Romanya'yi teskil
eden Eflâk ile Bogdan prensliklerini himayeleri
altinda bulundurmayi kafi görüyorlardi. Bununla
beraber, bunlarin kendilerini mesgul edecek
kadar kuvvetli olmalarini veya büsbütün zayif
düsmelerini de istemiyorlardi. Muhtemelen
Osmanlilar, tabii sinirlarinin disinda mütalaa
ettikleri bu prensliklerin, daha uzakta bulunan
Lehistan ve Macarlarla kendi aralarinda tampon
bir devlet olarak kalmalarina taraftardilar.
Osmanli sinirlarina yakin bulunmasindan dolayi
Eflâk'ta Osmanli nüfuzu gün geçtikçe artmaya
basladi. Bu sebeple Eflâk daha Yildirim Bâyezid
zamaninda senelik bir vergi vermeyi kabul etti.
1456 yilinda
Fâtih, Wlad'i Eflâk prensligine tayin etmisti.
Wlad, kardesi Radul ile birlikte Osmanli
sarayinda rehine olarak bulunmustu. Hüküm
sürdügü memlekete Fâtih'in yardimi ile sahip
olmasina ve Pâdisaha karsi dost kalacagina dair
yemin etmis bulunmasina ragmen Wlad, sözünde
durmayarak Osmanlilar aleyhine Macarlarla
anlasma yapacaktir.
Fâtih'in,
Karadeniz ve Trabzon'da bulundugu siralarda,
Eflâk'ta bazi hadiseler olmaktaydi. Burada
Türklerin "Kazikli Voyvoda", Macarlarin "Drakul"
(Seytan), Ulahlarin "Çepelpuç" (Cellad)
dedikleri Wlad adinda zulüm delisi bir adam,
halka idarenin en korkuncunu tattirmaktadir.
Tarihçi Tursun Bey tarafindan "Keferenin
Haccac'i" diye vasiflandirilan bu adam, vahsi ve
insanlik disi birtakim zevklere sahipti. Hammer,
onun yukaridaki sifatlarini verdikten sonra,
bunun yaptigi barbarliklara da örnekler verir.
Bu sahsin daha iyi taninmasi ve farkli milletler
tarafindan aldigi bu lakaplarda ne kadar hakli
(!) oldugunu ortaya koymasi bakimindan bir kaç
örnek vermek yerinde olacaktir. O, kaziklara
vurulmus ve iskence içinde can vermekte olan
Türklerin meydana getirdigi büyük halkanin
ortasinda, saray halki ile birlikte yemek
yemekten zevk alirdi. Eline Türk esirleri
geçince ayaklarindaki derinin yüzülmesini ve
meydana çikan kirmizi etlere tuz ekilmesini,
sonra da bunlari keçilere yalatmasini emrederdi.
Böylece, diri diri ayaklarinin derisi yüzülen
esirlerin iskencesi, daha büyük olurdu. O,
kendisine gönderilen Osmanli elçilerinin
sariklarini baslarina çiviletmistir.
Wlad'in yaptigi
hareketlerden bazilarini görmezlikten gelen
Fâtih Sultan Mehmed, onu Istanbul'a davet eder.
Ancak Wlad, düsmanlarinin çoklugundan ve
memlekette bulunmadigi bir sirada tac ve
tahtinin Macarlara verileceginden korktugundan,
Eflâk'i düsmanlarina karsi muhafaza edecek bir
kuvvetin gönderilmesini rica eder. Bunun üzerine
Pâdisah, Silistre Beyi Yunus Bey ile Çakircibasi
Hamza Bey'i Eflâk'i beklemek üzere
görevlendirir.
Yunus Bey ile
Çakircibasi Hamza Bey, Tuna kenarina geldikleri
vakit, nehrin donmus oldugunu görürler. Bununla
beraber Tuna'yi geçmek hazirliklari yaptiklari
ve dostluktan baska bir sey ümid etmedikleri,
hatta itibar göreceklerini sandiklari bir sirada
Wlad'in büyük bir saldirisina ugrarlar. Bu
baskinda Yunus Bey sehid, Hamza Bey de esir
edilmisti. Wlad, daha sonra Hamza Bey'i
öldürerek basini Macar kralina gönderir. Kan
dökücü Wlad, aldigi esirlerin tamamini kaziga
vurduktan sonra, Osmanlilara ait bazi sehir ve
kasabalari tahrip etmekten de çekinmez.
Bütün bu
olanlari haber alan Fâtih Sultan Mehmed,
hiddetinden ve üzüntüsünden yerinde duramayarak
150 bin kisilik bir ordu ve 25 büyük, 150 küçük
parça deniz kuvveti (nehir donanmasi)
hazirlayarak, Allah'in kullarina zulm eden bu
zâlimi ortadan kaldirmak için Eflâk seferine
çikar (H. 866/1462 M.) Fâtih, Eflâk ortalarina
kadar gittigi halde, Wlad'in kuvvetleri
ortalarda görünmüyorlardi. Wlad, Fâtih'in,
casuslari vasitasiyle önceden haber aldigi bir
gece baskini düzenleyerek Pâdisahi öldürmek
ister. Fakat bunda muvaffak olamadigi gibi,
perisan bir halde canini zor kurtarip kaçabilir.
Osmanli akincilari onu bulmak için bütün bir
Eflâki tararlar. Pâdisah da ordusuyla prensligin
baskentine yürür. Sehrin yakininda kaziklanmis
15 bin adamdan kurulu korkunç bir orman görünce
nefretle "Devlet kuvvetini böyle kullanmis,
tebeasina ve Allah'a karsi bu denlü cinayetler
islemis bir adam, asla itibara layik degildir"
der.
Yarali olarak
kaçip Macarlara siginan Wlad, onlardan yardim
ister. Fakat Macar Krali, hiç yoktan
Osmanlilarla bir anlasmazliga düsmek
istemediginden bu yardimi yapmamis, hatta Wlad'i
yakalayarak haps etmisti. Öte taraftan
Osmanlilar, Wlad'in kardesi Radul'u oniki bin
duka yillik vergiye baglayarak Eflâk
prensliginin basina getirdiler. Böylece Eflâk,
mümtaz bir eyâlet haline getirilerek,
Osmanlilara sikica baglanmis oldu. Wlad,
Radul'un ölümü üzerine zindandan kaçip tekrar
idareyi ele almak istediyse de öldürülerek kesik
basi memleket memleket dolastirilir.
BOSNA-HERSEK'IN
ALINMASI
Balkanlari ve
hatta Tuna'nin güneyinde kalan bütün Avrupa
topraklarini kendi devletinin sinirlari içinde
görebilecek duruma gelmis olan Fâtih Sultan
Mehmed için Bosna, özel öneme sahip bir yerdi.
Fâtih, Papalik ve Venedik'in, diger Avrupa
devletleri ile birleserek kendisine doguda sinir
komsusu bulunan Türk ve Müslüman devletleri de
kendisinin aleyhine tahrik ederek, Osmanli
Devleti'ni iki taraftan nasil sikistirmak
istediklerini, kuvvetli istihbarat teskilâti
vasitasiyle iyi biliyordu. O, Istanbul'un
fethinden sonra, Avrupa'da meydana gelen
reaksiyonu da iyi takip ediyordu.
Istanbul'un
fethi ile ticarî menfaatleri sarsilmis olan
Venedik Hükümeti, Mora'nin Türklerin eline
geçmesinden büsbütün müteessir oldu. Ege
denizindeki Osmanli faaliyetlerini de yakindan
takip eden Venedik, Osmanlilarin aleyhinde
olacak sekilde, onlarin etrafinda bir ittifak
çenberi meydana getirmeye çalisiyordu. Bunu
bilen Fâtih, büyük bir deniz kuvvetine sahip
olan Venedik'e yardimda bulunabilecek olan
Macaristan'la, ikisinin arasina girmenin askerî
bakimdan gerekli olduguna inaniyordu. Bu
sebeple, zaten Katoliklerden nefret eden Bosna
Kralligi'ni feth etmeye karar verir. Böylece
aleyhindeki ittifak çenberini kirip ortadan
kaldiracakti.
Bosnalilar,
Katolik baski ve tazyiklerinden biktiklari,
Türklerin izse din ve mezheb serbestisine büyük
bir saygi gösterdiklerini bildiklerinden,
Osmanlilara karsi koymaya pek taraftar
degillerdi. Bu sebeple Kral mukavemet edemedi.
Bu arada orduyu hümayun üç koldan Bosna'ya
girmis ve bütün bir Bosna topragini feth etmisti.
Halki, kendine yakin gören Fâtih, burayi Minnet
Bey idaresinde bir sancak beyligi haline
getirerek Osmanli topraklarina ilhak eder.
Halkin,
Osmanlilara karsi olan sevgisinden dolayi eli
silah tutanlarin tamamina yakini orduya alinir.
30 bin Bosnali ise yeniçeri gibi hizmet etmek
üzere Pâdisahin sancaklari altinda yemin eder.
Bosnalilar, bir müddet sonra da Islâmiyeti kabul
ederek "din-i mübin-i Islâm" ile sereflenirler.
Bu olaylar, hicrî 867 (m. 1463) yilinda olmustu.
Bu sefer
esnasinda, Hersek Dukasi Stefan Kosariç de küçük
oglunu rehine vererek bagliligini arzetmis
bulundugundan, yerinde birakilir. Bu çocuk
ihtidâ edip (Islhamiyeti kabul edip) "Ahmed"
ismini aldi ki, daha sonra "Hersekzâde Ahmed
Pasa" adi ile anilarak damad ve sadrazam olur.
Hersek, Duka'nin ölümünden bir süre sonra,
Osmanli topraklarina katilir.
OSMANLI -
VENEDIK MÜNASEBETLERI
Baslangiçta,
Osmanlilarla dostça geçinmeyi iyi bir tedbir
olarak kabul eden ve ekonomileri açsindan bunu
lüzumlu gören Venedikliler, daha sonra bu
fikirlerini degistireceklerdir. Zira, Türklerin
Mora ve Sirbistan'a sahip olmalari,
Arnavutluk'ta faaliyet göstermeleri ve Ege
denizini ele geçirmek istemeleri, Venedik devlet
adamlarini Osmanlilara karsi farkli bir sekilde
düsünmeye sevk etmistir. Bu yüzden onlar,
Türkleri bu faaliyetlerinden vazgeçirmek ve
hatta bunlari durdurmak için sür'atle bazi
tedbirlerin alinmasi gerektigine karar verirler.
Onlar, ya harb edecekler veya Yunanistan ile
Balkanlar'daki bütün mevzilerinden geri
çekileceklerdi. Bu durum karsisinda
Venedikliler, Fransa, Burgonya, Milano, Papa,
Macaristan, Uzun Hasan ve müttefikleri olan
Karamanlilara bas vururlar. Böylece Osmanlilari
iki cepheli bir savasla tehdid etmek
istiyorlardi. Onlar, 1463'te, Arnavutluk Prensi
Iskender ile Osmanlilarin aleyhine bir ittifak
kurdular. Bu arada Macarlarla da ayri bir
ittifaka girerler. Bununla beraber, takriben 16
sene devam edecek savaslar sonucunda Venedik
hükümeti, en agir sartlar karsiliginda bile
olsa, Osmanlilarla baris yapmayi daha kârli
görecektir. Bu sebeple Venedik Senatosu'nun 25
Nisan 1479'da tasdik ettigi Osmanli-Venedik
barisi, 25 Ocak 1479'da imzalanmis olur. 14
maddeden meydana gelen bu baris anlasmasi,
Osmanlilarin lehine ve Venediklilerin aleyhine
olmustu. Denebilir ki, bu kadar yil devam etmis
olan muharebeler, Venedik ve müttefiklerine
maglubiyet, Osmanlilara ise dünyanin en büyük
devleti olma gibi bir gâlibiyet temin etmistir.
BOGDAN
MESELESI:
1455'te Osmanli
hakimiyetini tanimak ve yilda 12.000 altin
vermeyi kabul etmek zorunda kalan Bogdan,
Osmanlilarin, karada ve denizde birçok devletle
ugrasmak zorunda kaldiklarini görünce bu
hakimiyetten kurtulmak isteyecektir. Daha sonra
temas edilecegi gibi Osmanlilar, 1473 yilinda
Uzun Hasan üzerine yürümek zorunda kalmislardi.
Sayet bu savasta maglub olsalardi, Bogdanlilar
Macarlarla birleserek Osmanlilar aleyhine
müstereken harekete geçeceklerdi. Ancak
Osmanlilarin büyük bir galibiyet elde
ettiklerini görünce bu düsüncelerinden vaz
geçerler. Bununla beraber, daha sonra Osmanlilar
ile Bogdanlilar arasinda savaslar olacak ve
Fâtih, bizzat Bogdan'a girecek, Bogdan Voyvodasi
ise kaçacaktir. Bununla beraber bir müddet sonra
Bogdan Voyvodasi, Pâdisaha müracaat ederek,
simdiye kadar vermekte oldugu "üçbin sikke-i
efrencî" yerine alti bin flori verecegini,
Osmanlilarin dostuna dost, düsmanina düsman
olacagini bildirir. Pâdisah bunu kabul etmis ve
Bogdan'i bu sartlarla affetmisti.
FÂTIH'IN EGE
DENIZI SIYASETI
Istanbul'u feth
eden Osmanli Pâdisahi, Çanakkale Bogazi'na ve
Türk sahillerine yakin olanlardan baslamak
üzere, Ege'deki adalara nüfuz etmeye çalisir.
Böylece, yabancilara siginacak bir yer
birakmamaya, ve kendi sahillerine yapilabilecek
korsanlik hareketlerini önlemeye çalisiyordu.
Gerçekte, Anadolu topraklarinin bir devami
telakki edilen bu adalarin bir kismi Bizans'a,
bir kismi da Venedik ve Cenevizlilere ait
bulunuyordu. Yalniz Rodos Adasi bunlarin disinda
idi. Istanbul'u fethetmeye muvaffak olan Fâtih,
Bizans'a ait olan bütün topraklarin kendi
idaresi altinda tekrar birlesmesini istiyor
gibidir. O, kendi topraklarina yakin yerlerde
bir yabancinin ticaret yapmasina degil,
dolasmasina bile tahammül edemiyordu. Zira böyle
bir durum, zamanla kendi ülkesini tehlikeye
sokabilirdi. Korsanlik hareketleri ile kendisine
ait sahil kentleri vurulabilirdi. Bu sebeple o,
Ege Denizi'nde Bizanslilar ile baska milletlere
ait olan adalari almak üzere harekete geçer.
Çanakkale Bogazi'na yakin adalardan baslayarak
yavas yavas Ege Denizi içlerine dogru ilerleyen
Fâtih, bu deniz üzerinde iki istikamet (yön)
takib eder. Bunlardan birincisi onu Italya'ya
götürecektir. Gerçekten, bu yolun üzerindeki
adalari teker teker aldiktan sonra Italya
topraklarina asker çikarir. Ikinci yol ise
Anadolu sahillerinin yakinindan geçmekte idi. O,
bu yol üstündeki adalarin (Midilli, Sakiz, vs.)
bir kismini haraca baglayarak bir kismini da
ilhak ederek Rodos'a kadar gider.
Surasi
unutulmamalidir ki Ege adalarinin ilhaki, pek
kolay olmamistir. Zira Osmanlilarin bu
tesebbüslerine karsi gerek Papalik, gerekse
Venedikliler ile Napoli Kiralligi,
donanmalariyla buna mani olmak istemislerdi.
Hatta zapt edilen bazi adalari tekrar geri
almislardi. Osmanlilar, buralari yeniden almak
için yeni donanma sevk etmek zorunda kalmislardi.
Böylece elden ele geçen adalar, nihayet kesin
olarak Osmanli idaresinde kalmistir.
ENEZ, IMROZ,
SEMADIREK VE TASOZ'UN ALINMALARI:
Sirbistan
seferinden sonra Enez, Imroz ve Semadirek Beyi
olan Dorya ile hükümet idaresinde ortagi olan
yengesi arasinda çikan ihtilaf üzerine kadin,
yüksek hakimiyetini tanidigi Osmanlilara
müracaat ile sikâyette bulunmustu. Gerek kadinin
müracaati, gerekse Enez Beyi'nin devletle yapmis
oldugu anlasmayi bozmasi, keza Enez halkinin
Ipsala ve Ferecik taraflarindaki Müslüman
Türklere ait köle ve cariyeleri kaçirarak
satmalari üzerine Enez'in alinmasi
kararlastirildi. Bundan sonra Enez, karadan
bizzat pâdisah ve denizden donanmanin tazyiki
ile kisa bir sürede alindi.*
Bundan sonra diger adalar da alindi. Bu adalarin
Osmanli idaresine girmesi 1456 yilinda olmustu.
LIMNI
ADASININ ZAPTI
Enez, Imroz ve
Tasoz'un alinmasindan sonra yine 1456 senesinde
Limni halki ile Midilli Prensi Nikola
Gateluziyo'nun kardesi olan Limni Prensi
arasinda anlasmazlik çikar. Ada halki, prensi
istemeyerek onun yerine bir Türk beyinin
gönderilmesini istediginden Osmanlilar da
himayelerinde bulunan Limni adasina Gelibolu'nun
eski Sancakbeyi ve kaptani olan Hamza Bey'i
gönderirler.
MIDILLI
ADASININ ZAPTI
Osmanli
sahillerinin yakininda bulunup korsan yatagi
olan ve Aragon korsanlarinin Türk sahillerini
vurup getirdikleri mallardan hisse alan, baska
bir ifade ile korsanlarla birlikte hareket eden
Midilli Prensi'nin hakkindan gelinmesi
kararlastirildi. Bu siralarda Fâtih Sultan
Mehmed, Edirne'de bulunuyordu. Edirne'ye davet
ettigi deniz komutanlari ile görüstükten sonra
büyük bir donanmanin hazirlanmasini emr etti.
Bütün
hazirliklar tamamlandiktan sonra 1462 senesinde
Mahmut Pasa komutasindaki donanma irili ufakli
ikiyüz parça gemi ile denizden ada üzerine
yürüdü. Mahmut Pasa, adanin merkezi olan Midilli
önlerine asker çikararak sehri kusatir. Bursa
yolu ile hareket eden hükümdar, adanin
karsisindaki Edremit körfezine inmis ve oradan
da Ayvalik'in güneyindeki Ayazmend (Altinova)'e
gelmisti. Sultan Mehmed, muhasaranin iyice
sikistigi bir zamanda bir harp gemisiyle adaya
geçer. Oradaki durumu inceledikten sonra tekrar
Ayazmend'e döner.
Midilli halki,
daha fazla dayanamayacagini anlayinca teslim
olur. Mahmud Pasa, ada idaresinin tanzimi ile
görevlendirilmisti. Üç kisma ayrilan ada
halkinin bir kismi yerlestirilmek üzere
Istanbul'a gönderilir.
EGRIBOZ
ADASININ FETHI
Venedikliler,
Ege Denizinde Osmanlilara ait bazi adalar ile
Foça'yi vurmuslardi. Fâtih bu harekete karsi,
Venedik'in Ege'deki en büyük müstemlekesi olan
Egriboz adasini ele geçirmeye karar verir.
Böylece bu devlete en büyük darbeyi vurmus
olacakti.
Bu sebeple
Mahmud Pasa'yi Derya Kaptanligi'na tayin ederek
üçyüz parça gemi ile denizden göndermis, kendisi
de 70 bin kisilik bir ordu ile karadan hareket
etmistir. Evripos kanalinin en dar yeri olan
Kulkis'ten gemilerden bir köprü yaptirarak
ordusunu derhal adaya geçirip birkaç hücumdan
sonra kaleyi feth etmisti. (1470)
Egriboz
Adasi'nin, Osmanlilar tarafindan zapti,
Avrupa'da büyük bir hayret ve teessür meydana
getirmisti. Bu hal, özellikle Venedik ve
Italya'nin diger devletleri arasinda derin bir
endiseye sebep olmustu. Zira Dogu Roma (Bizans,
Istanbul) gibi Bati Roma'nin da elden gidecegi
telasina kapilan Papalik, her taraftan yardim
taleb etmisti.
FÂTIH'IN
KARADENIZ SIYASETI
Bilindigi gibi
Osmanlilar, eskiden beri Anadolu birligini
kurmak ve burada güçlü bir Müslüman Türk Devleti
meydana getirmek için ugrasiyorlardi. Bu
gayelerine ulasmak için gösterdileri
gayretlerinin bir sonucu olarak onlar,
Anadolu'nun büyük bir kismini hakimiyetleri
altina almaya muvaffak oldular. Bununla beraber,
kuzeyde Karadeniz'e kiyisi bulunan kisimlar
(Samsun hariç), baskalarinin elinde
bulunuyorlardi. Bunlar, Trabzon Rum
Imparatorlugu, Isfendiyarogullari Beyligi ve
Amasra (Amasteri) Cenevizlilerin idaresinde idi.
Karadeniz'in bu sahil bölgesinde büyük ve önemli
birçok sehir bulunuyordu. Istanbul'u feth etmis
bulunan Osmanlilarin, gerek ekonomik, gerek
siyasî gerekse dinî bakimdan buralara da hakim
olmasi icab ediyordu. Osmanlilarin bu niyetini
fark eden Venedik ve Ceneviz gibi deniz ticareti
ile geçinen devletler, Istanbul'un fethi üzerine
büyük bir telasa kapilmislardi. Dogrusunu
söylemek gerekirse bu durum sadece onlari degil,
Avrupa'yi da ciddi endiselere sevk etmisti.
Dogudaki bazi küçük beylik veya emîrlikler ise,
siranin yavas yavas kendilerine gelecegini
düsünüyorlardi. Bu sebeple, Osmanlilara karsi
bir dogu ve bati ittifaki tehlikesi ufukta
görünüyordu. Bir taraftan, Bati'nin böyle bir
hareket için Anadolu emîrliklerini tahrik
etmesini önlemek, diger taraftan da Anadolu
birligine vücud vermek ve devlet merkezinin hem
jeopolitik, hem de askerî emniyetini temin için,
Karadeniz sahillerini elde bulundurmak
gerekiyordu. Bu sebeple Fâtih Sultan Mehmed,
buralari elde edebilmek için bir plan hazirlar.
O, hazirladigi planinin geregi olarak ayni
mevsimde arka arkaya üç sefer tertiplemek
zorunda kalir.
Fâtih, düsünce
ve hareketlerini gizli tutmakla meshurdur.
Seferin nereye yapilacagini kendisinden baskasi
bilmezdi. Karadeniz seferinde de bu gizlilige
riayet edilmisti. O, donanmayi, Vezir-i a'zam
Mahmud Pasa komutasinda sevk ederken, kendisi de
karadan hareket etmisti. Hedefin neresi oldugunu
bir münasebetle soran kadiaskere "Hocam, eger
sakalimin tellerinden biri, zihnimden ne
geçtigini bilecek olursa onu bile hemen koparir
yakarim" diyerek, askerî harekât esasinin
gizlilik oldugunu göstermis olur.
Fâtih Sultan
Mehmed bakimindan Karadeniz sahillerinin fethi
büyük bir önem tasiyordu. Hatta o, simdiye kadar
dedeleri tarafindan buralarin (Amasra gibi)
fethedilmemis olmasini hayretle karsiliyordu.
Gerçekten o, Amasya için Mahmud Pasa'ya: "Mahmud!
Ol hisar ne yerdir kim âni benim atam dedem
almadi?" diyerek, atalarinin simdiye kadar
burayi almamalarini adeta tenkid konusu yapar.
Zeki sadrazam, Fâtih'in bu sorusunu: "Sultanim
bunun alinmadigina sebep ol kim Hak Teâlâ'nin
takdirinde bu, feth olunmak sultanim elinden
ola" diyerek, bu fethin, Allah tarafindan
kendisine nasib olacagini söyleyerek
cevaplamisti. Bu cevabiyle o, bu ise hemen
baslanabilecegini de ima etmis oluyordu.
Amasra,
Cenevizlilerin önemli bir ticaret merkezi idi.
Istanbul'un fethinden sonra müskül bir duruma
düsmüs olmasina ragmen eskiden oldugu gibi
hareketlerine devam etti. Gerçi buradakiler, bir
miktar vergi veriyorlardi. Fakat bunu bazan
zamaninda bazan da geç veriyorlardi. Bununla
beraber etraflarini vurmaktan ve bilhassa
denizde soygunculuk yapmaktan da
vazgeçmiyorlardi. Böylece, bir yilda verdikleri
vergiyi adeta bir günde geri aliyorlardi. Bundan
baska bu sehir, Anadolu'dan kaçan esirlerin
sigindigi bir yerdi. "Memâlik-i müslimine hayli
zarar edüp nice kimseleri girift edüp diyar-i
efrence gönderip bey'eden" ve Karadenizde sefer
yapan Müslüman gemilerine bilhassa musallat olan
Amasralilar, bu taarruzlarinin sebebi soruldugu
vakit inkâr ediyor, bunu yapanlarin "levent
gemileri" oldugunu ve bunlarin kendilerini de
dinlemediklerini söylüyorlardi. Aradaki
anlasmalari birkaç defa bozan Amasralilarin,
Istanbul'un zaptindan ve Osmanlilarla
Cenevizlilerin arasinin açilmasindan sonra,
etraftaki tecavüzleri daha çok artmisti.
Amasralilarin yaptiklarina son vermek ve
problemi temelinden halletmek üzere kendisi
karadan, Mahmud Pasa da denizden Amasra'ya gidip
sehri kusatma altina alirlar. Bu kadar muazzam
bir ordu ile basa çikamayacagini anlayan Amasra
idarecileri, Mahmud Pasa'nin ikna edici
konusmasi karsisinda teslim olmuslardi. Onlar,
pâdisaha sehrin anahtarini teslim etmekle
hayatlarini kurtardilar. Böyle bir hareketten
dolayi pâdisah onlari esir muamelesine tabi
tutmamisti. Fâtih, basta tekfur olmak üzere
Amasralilarin ileri gelenlerini Istanbul'a
gönderdi.
Silah
kullanmadan Amasra'yi ele geçiren Fâtih Sultan
Mehmed, Bursa'ya dönmüsken tekrar Karadeniz'e
yönelir. Burada müstahkem bir kale olan Sinop'ta
Isfendiyaroglu Ismail Bey hüküm sürüyordu.
Mahmud Pasa'nin teklifi ve idareci özelligi ile
olsa gerek ki Mahmud Bey ile Isfendiyaroglu
arasindaki konusmalardan sonra Ismail Bey, Fâtih
Sultan Mehmed'e bey'at edecektir. Halbuki o
sirada, Ismail Bey'in idaresinde Sinop'ta 400
top, 2000 topçu, limanda demirli birçok gemi ve
onbin muharip asker vardi. Buna ragmen böyle bir
kalenin, silah atilmadan teslim olmasini, Ismail
Bey'in ne derece büyük bir iman sahibi oldugunu
ve Anadolu birliginin kurulmasina taraftar
bulundugunu, bunun da ancak Istanbul'un Fâtihi
vasitasiyla mümkün olacagina olan inanci ile
izah etmek mümkündür. Ismail Bey, Fâtih'e
bey'ata karar verirken kendisinin sahib
bulundugu yüksek dinî suur ve fazileti ile
birlikte, Sultan'in Istanbul'u fethetmek
suretiyle Islâm âleminde kazanmis oldugu
prestijin de etkisinin bulundugu söylenebilir.
Ismail Bey, vezir-i âzamin delâletiyle ordugahta
Osmanli ricali tarafindan büyük bir merasimle
karsilanmisti. Hatta Fâtih bile çadirinda ayaga
kalkip birkaç adim yürümek suretiyle onu
karsilamisti. Nitekim Dursun Bey "Erkân-i
devlet, Ismail Beg'i izzet ü ikram ile pâye-i
serir-i saltanata yitistürdiler. Pâdisah dahi
visaktan tasra bir kaç kadem istikbal edüp
musafaha ma'nasi oldi." diyerek bütün bir devlet
erkâni ile birlikte pâdisahin da onu
karsiladigini anlatir. Iskenderoglu'nun,
Fâtih'in elini öpmeye kalkismasi üzerine
hükümdar: "Ismail Bey, sen benim ulu kardasimsin,
reva midir kim elim öpesin" diyerek bu hükümdari
tahtinda kendi yanina oturtmustu. Dirlik olarak
Ismail Bey'e istedigi Yenisehir, Inegöl ve
Yarhisar kazalari verilmistir.
Pâdisahin,
Koyulhisar seferine çikisini firsat bilen
Karamanoglu Ibrahim Bey, Ismail Bey'e haber
göndererek, isyan etmek için zamanin müsait
oldugunu bildirir Karamanoglu'nun birlikte
hareket edebilecekleri teklifine karsilik Ismail
Bey, böyle bir seye riza gösteremeyecegini
söylemisti. Bu durumun Osmanlilarca duyulmasi
üzerine bir ihtiyat tedbiri olarak, Ismail Bey'e
dirlik olarak Filibe verilerek kendisi oraya
gönderilmisti.
Bizans
Imparatorlugu'nu ortadan kaldiran ve Mora'daki
Rum varligina son veren Fâtih Sultan Mehmed,
Latinleri kendi aleyhine tahrik etmek isteyen
Trabzon Rum Imparatorlugu'nu da ortadan
kaldirmaya karar vermisti.
Tek bir nefes
sehid vermeden ve bir ok dahi atma ihtiyaci
hasil olmadan Amasra, Kastamonu ve Sinop'u alan
Osmanli hükümdari, birbirine bagli üç kisimdan
meydana gelmis olan Trabzon kalesini hem
denizden hem de karadan kusatir. Bu durum,
Imparator David Komnen'i ümitsizlige düsürür.
Hamisi olan Uzun Hasan'dan da yardim
alamayacagini anlayan imparator, Mahmud Pasa'nin
akrabasindan olan bas mabeyincisi Yorgi Amiruki
vâsitasiyle Mahmud Pasa ile anlasarak sehir ve
kaleyi teslime karar verir. Imparator, Pâdisah
adina Mahmud Pasa tarafindan yapilan teklifi
kabul eder. Böylece, 258 sene devam eden Trabzon
Imparatorlugu 26 Ekim 1461 (21 Muharrem 866)
günü tarihe karisir.
Karadan Trabzon
üzerine varmakta olan Fâtih Sultan Mehmed'e
elçilik heyeti ile birlikte Uzun Hasan'in annesi
Sâre Hatun da gelmisti. Fâtih, Akkoyunlu
hükümdari Uzun Hasan'in annesine büyük bir saygi
göstererek ona "ana" diye hitab etmisti.
Ordusuyla Trabzon'u çeviren sarp daglari asarken
zaman zaman yaya yürümek zorunda kalan pâdisaha
Sâre Hatun: "Hey ogul! Bu Trabzon'a bunca zahmet
nedendir?" diye sorunca, Fâtih su manidar cevabi
vermisti: "Hey ana, bu zahmet din yolundadir.
Zira bizim elimizde Islâm'in kilici vardir. Eger
bu zahmeti çekmezsek bize gâzi demek yalan olur.
Bugün yahud yarin huzur-i Ilâhîye çikinca mahcub
olurum" diyerek gazilik ünvani ile cihâd ve bu
ugurdaki çalismaya nasil ehemmiyet verdigini
anlatmak ister.
Kurtulus ümidi
görmedigi için teslim teklifini kabul eden
imparator, sekiz oglu ile birlikte Edirne'ye
göndermisti. David'in en küçük oglu hak dini
kabul ederek Islâm'la müserref olmustu. Böylece
Bizans'in son Anadolu bakiyyesi de Osmanli
ülkesine katilmis oldu.
FÂTIH'IN IÇ
VE DOGU ANADOLU SIYASETI
Toros daglari
ile Anadolu'nun kuzey daglari arasinda uzanip
giden ve Uzunyayla'ya kadar devam eden Orta
Anadolu ile, bunun ötesinde baslayan Anadolu'nun
dogu kismi üzerinde, bilhassa Firat'a kadar
kadar olan sahada, Fâtih Sultan Mehmed, Osmanli
Devleti'nin bir bütün teskil ettigine inanmis
gibi idi. Halbuki Orta Anadolu'nun büyük bir
kismi ile Dogu yaylalarinin bütünü devletin
sinirlari disinda kalmisti. Her iki bölgede
hüküm sürmekte olan beylikler, Osmanlilari her
bakimdan tehdid eden bir mevkide bulunmakta
idiler. Konya, Karaman, Larende ve civarina,
hatta Toroslarin güneyinde denize kadar olan
sahalara sahip olan Karaman Beyligi, yasadigi
müddetçe, Osmanli Devleti'ne karsi mümkün
olabilen bütün fenaliklari yapmis, "Hiristiyanligi
takviye ederek Müslümanligi zaafa götürmeye"
çalismisti. Yildirim Bâyezid'in müthis pençesi
altinda bir an ezilmeye mahkum olan bu devlet,
Yildirim-Timur karsilasmasindan sonra tekrar
meydana çikarak, Çelebi Sultan Mehmed zamaninda
ve II. Murad devrinde durmadan Osmanlilar
aleyhine faaliyette bulunmustu. Fâtih'in, küçük
yasta tahta çikmasini da firsat sayan bu devlet,
Orta Anadolu'da yeni bir gaile meydana getirmeye
çalismis ise de, genç hükümdarin çok sür'atle
hareket edisi buna imkan birakmamisti. Ancak
Fâtih biliyordu ki, Karamanlilar bir firsat
vukuunda tekrar ortaya çikacaklardi. Anadolu'nun
öteki kisimlarinin güvenligi ve nihayet Türk
birligi bakimindan buralarinin da Osmanli
topraklari içerisinde bulunmasini zaruri sayan
Fâtih Sultan Mehmed, bu beylige hiç bir hak
tanimamak suretiyle ortadan kaldirmayi belki
daha önceki tarihlerde tasarlamis, fakat
hadiselerin seyri, onun gözlerini baska
taraflara çevirmesine sebep olmustu.
Yakin, uzak
Osmanlilarin aleyhindeki her tesekküle el uzatan
Karaman Beyligi'nin, Ibrahim Bey'in ölmesinden
biraz sonra, durumu büsbütün naziklesti. Osmanli
topraklarinin dogusunda bulunan ve gittikçe
kuvvet kazanan Akkoyunlu Devleti'ne gelince o,
Osmanlilar için gün geçtikçe daha ciddi bir
tehlike konusu olmaya basladi. Nitekim Karadeniz
sahillerine göz dikmis olan bu devletin
yönecitileri, Trabzon Rum Imparatorlari ile
akrabalik tesis etmis, bu yüzden Fâtih'in
Trabzon'u almak isteyisine mani bile olmaya
çalismislardi. Bu mani olmak isteyiste, Trabzon
Imparatorlugu'nu müdafaa etmekten ziyade bu
topraklarin, Fâtih'in eline geçmesini önlemek
gayesi vardir denebilir. Bundan baska Isfendiyar
topraklari üzerinde hak iddia edebilecek bir
mevkide olan Kizil Ahmed Bey'i kabul edip himaye
eden ve onu Osmanlilara karsi elinde bir silah
gibi tutan Uzun Hasan, Osmanli-Akkoyunlu
sinirlari üzerinde hadiseler çikarmaktan da
çekinmiyordu. Ayrica Osmanlilarla Karaman
Beyligi arasinda çikan anlasmazligi da firsat
bilen Uzun Hasan, Karamanogullarina sadece
siyasi yardimda bulunmakla degil, ayni zamanda
fiilen asker göndermek suretiyle de yardim
ediyordu. Iste bütün bu hareketler, Fâtih'i
ister istemez dogudaki bu tehlike ile mesgul
olmaya sevk etti.
KARAMAN
MESELESI
Osmanlilarin en
büyük hasmi olup Çelebi Sultan Mehmed'in damadi
olan Karamanoglu Ibrahim Bey, otuz dokuz sene
hükümdarlikta bulunduktan sonra hicrî 868 (m.
1463)'de vefat etmisti. Ibrahim Bey, yedi
oglundan en büyügü olan Ishak Bey'i,
Osmanlilarla kan bagi olmadigi için çok
seviyordu. Annesi bir cariye olan Ishak Bey'i
veliaht yapmis ve merkezi Silifke olmak üzere
Içel valiligine tayin etmisti. Daha sonra da
bütün devlet islerini ona birakinca öteki
kardesler buna itiraz etmislerdi. Bu hareketin
basinda bulunan Pir Ahmet Bey, Konya'nin ileri
gelenleri ile anlasarak hükümdarligini ilan
etmisti. Böylece Karaman mirasi meselesi ortaya
çikti. Uzun Hasan, devam eden bu miras isine
karisma sevdasina düstü. Anadolu'daki Müslüman
Türk beyliklerine karsi insafli bir sekilde
muamele eden Osmanli hükümdari, sonunda Konya'ya
girerek, Taseli taraflari hariç olmak üzere
bütün bir Karaman ülkesini topraklarina katar.
Fâtih Sultan Mehmed, Konya'da adina sikke
kestirdigi gibi, sehzâdesi Mustafa'yi da buraya
vali olarak tayin eder. Vezir-i a'zam Mahmud
Pasa'yi Toroslara kadar göndererek ülkenin
ilhakini tamamlar.
Mahmud Pasa,
Konya'ya dönünce buradaki is ve sanat erbabinin
Istanbul'a yollanmasi isi ile görevlendirilir.
Pasa'nin bu icrasinda bazi sikâyetler meydana
gelir. Öyle anlasiliyor ki Pasa da yaptigi bu
isten pek memnun degildir. Hatta bunlara karsi
"ihtiyar benim elimde degil, mazuruz" dedigi
rivayet edilmektedir. Rum Mehmed Pasa, Mahmud
Pasa'nin haksizlik yaptigini, sadece fakirleri
hicret ettirdigini söyleyerek sikâyetlerde
bulunur. Bu arada onun, Mevlana'nin
torunlarindan birini de bunlarla birlikte
yolladigi, fakat Fâtih Sultan Mehmed'in bunu
ögrenmesi üzerine o zati hediyelerle tekrar geri
gönderdigi rivayet edilir. Osmanli idaresine
yeni alistirilmakta ve hatta isindirilmakta olan
bir memleketin halki hakkinda icra edilen bu
neviden muameleler yüzünden artan sikâyetler
üzerine Mahmud Pasa, vazifeden alinarak yerine
Rum Mehmed Pasa tayin edilir.
Karaman
probleminin tamamen ortadan kalkmasi için çaba
sarfeden Osmanlilara karsi Akkoyunlu Devleti de
bütün gücü ile Karamanlilari destekliyordu.
Hatta bu maksatla Uzun Hasan, 50 bin kisilik bir
kuvveti yardima göndermisti. Yapilan savaslarda
galip gelen Osmanlilar, Karamanlilarin elinde
kalan son kaleleri de almaya muvaffak olmuslardi.
Son olarak Kayseri ile Nigde arasinda bulunan
Develihisar, Karamanogullari adina müdafaa
edilmekte idi. Kale komutani Atmaca Bey, kaleyi
Sehzâde Mustafa'ya teslim edecegini bildirince,
sehzâde kaleyi teslim alarak Karaman gailesinin
son kalintisini da ortadan kaldirir. Bu arada
hastalanan sehzâde, kaleyi teslim alip dönerken
19 Agustos 1474'te Bor'da vefat eder. Sehzâde
Mustafa'nin ölümünden sonra Karaman Valiligi'ne
Cem Sultan getirilmisti. Cem Sultan'in iyi
meziyetleri, Karaman halkinin Osmanlilara tabi
olmasinin önemli sebeplerinden biri olarak kabul
edilmektedir.
OSMANLI-AKKOYUNLU
REKABETI VE OTLUKBELI ZAFERI
Uzun Hasan,
hükümdarlik tahtina oturuncaya kadar
Akkoyunlular pek fazla önem tasimiyorlardi.
Fakat onun is basina gelmesi ile birlikte durum
degisti. Çünkü o, Karakoyunhükümdari Cihansah
ile Mâveraünnehr hükümdari Ebu Said Miransah'i
öldürmeye ve topraklarini da kendi ülkesine
katmaya muvaffak olmustu. Daha sonra Horasan
hükümdari Hüseyin Baykara'yi yenerek
topraklarindan bir kismini almis olan Uzun
Hasan, bu suretle Firat havalisinden
Maveraünnehr'e kadar uzanan büyük ve kuvvetli
bir devlet kurmus oldu. Topraklarinin
genislemesi nisbetinde, gururunun da arttigini
gördügümüz Akkoyunlu hükümdarinin ayrica bir
"Cihangir" olmak sevdasi da vardi. Iste bu
düsüncesi ve kendisini çok üstün görüsü, onu
Osmanli topraklarini alma sevdasina düsürdü. O,
Fâtih Sultan Mehmed'i de yenebilecegini tahmin
ediyordu. Hatta rivayet edildigine göre o, Ebu
Said'i maglub ettigi gün, atini meydana sürmüs
ve "Bu diyarin serdarlari, secaatin âsârini
gördüler, firsat el verirse bu nöbet isterim ki,
cür'et ve celâdetim Hüdâvendigâr'a (Osmanli
hükümdari) gösterem," demisti.
Galibiyetleri
ile magrur olan Uzun Hasan, Osmanlilara üstün
gelecek durumda oldugunu tahmin ediyordu. Bundan
dolayi Osmanlilardan kaçan Karaman ve
Candarogullarini bir büyüklük eseri olarak ayni
zamanda kabul etti. Bunlar, devamli olarak Hasan
Pâdisah'i Osmanlilar aleyhine tahrik ediyorlardi.
Nihayet bu emellerinde muvaffak oldular. Bu
muvaffakiyet de 1472 yilinda Osmanlilara ait
olan Tokat sehrinin Uzun Hasan kuvvetleri
tarafindan yakilip yikilmasi ile kendisini belli
etmisti.
Uzun Hasan,
Osmanlilarla harp halinde bulunan Venedik
Cumhuriyetinin, Osmanlilar aleyhinde kendisine
ittifak teklifi üzerine daha 1463'te bunlarla
anlasmisti. Bundan baska yine Osmanli-Venedik
muharebesi esnasinda Hasan Bey, Venediklilerle
ittifak etmis olan Haçlilarla birlikte hareket
için bunlarla görüsmek üzere Rodos'a elçiler
göndermisti. O, bu elçilik heyeti vasitasiyle
Osmanlilara ait Tokat sehri ile daha baska bazi
mühim sehirleri isgal ettigini de Haçlilara
bildirmisti. Uzun Hasan, 1472 yilinda
Venediklilere yeni ittifak teklifinde bulunmus,
bu teklif, Venedik elçisi Katerino Zeno
vâsitasiyle derhal senatoya bildirilerek
Akkoyunlu ordusu için top ve topçu ustasi
istenmisti.
Bütün bu
hareketlerin ötesinde Akkoyunlu hükümdari Uzun
Hasan'a bagli kuvvetlerin, Osmanli hududlarini
geçerek taarruz etmesi, Osmanlilari bu meydan
okumaya karsilik vermeye zorladi.
Fâtih Sultan
Mehmed, Uzun Hasan üzerine hareket etmeden önce
kis mevsiminde ondan gelen mektuba agir bir
cevapla mukabelede bulunmustu.
Bu mektupta
Fâtih Sultan Mehmed, Uzun Hasan'in
yaptiklarindan, ehl-i Islâm üzerine gidip onlara
zulümde bulunmasinin dogru olmadigi, eger
yapabiliyorsa din düsmanlari ile savasmasi
gerektiginden bahs ederek, yapilan haksizligi
ortadan kaldirmak için bizzat kendisinin
gelecegini bildirir.
Gerçekten de
Frenklerle ittifak yapmis olan uzun Hasan,
Osmanlilarla yapacagi muharebeyi makul
gösterebilmek için onlardan Kapadokya ile
Trabzon Imparatoru'nun kizinin kocasi olmasi
hasebiyle Trabzon'u istemekte idi. Iste Fâtih
Sultan Mehmed bu istekler karsisinda agir
bircevap yazar. Bu cevabinda o, bundan böyle
elçisinin ok, sözünün de kiliç oldugunu
söyleyerek Akkoyunlu hükümdarini, kozlarini
paylasmak ilkbaharda üzere harbe davet eder.
Osmanli ordusu,
13 Zilkade 877 (11 Nisan 1473) Pazar günü,
Fâtih'in komutasinda Üsküdar'dan hareket eder.
Iznik yolu ile Yenisehir'e gelini. Beypazari'nda
Karaman valisi Sehzâde Mustafa, Kazabat'ta da
Amasya Valisi Sehzâde Beyâzit, emirlerindeki
kuvvetlerle orduya katilirlar. Farkli rivayetler
bulunmasina ragmen bu katilimlarla ordunun
yekunu takriben seksen bes bin kisiye ulasir.
Tarihte
"Otlukbeli Zaferi" diye söhret bulan bu savasta,
Osmanli ordusu büyük bir zafer kazanarak
dogudaki bu tehlikeyi bertaraf eder. Bütün
kaynak eserlerde tafsilatli bir sekilde
kendisinden bahsedilen bu zaferden uzun uzadiya
bahs etmek istemedik.
Fâtih, galip
gelmisken kendisi gibi Türk ve Müslüman olan,
ayni zamanda Oguzlarin Bayindir koluna mensub
bulunan Akkoyunlu kuvvetlerini takip ettirmedigi
gibi Türk ve Müslüman olan ülkesine de dokunmadi.
Kemal Pasazâde,
bu takip etmeyis hadisesini Sehzâde Bayezid'in
hizmetinde bulunan Halil Pasa'nin oglu Ibrahim
Pasa'nin agzindan nakl etmekte ve onun, bunun
sebebini Fâtih'e sordugunu, ondan "gâyenin
saltanat yikmak degil, Uzun Hasan'a ders vermek
oldugu, Islâm memleketlerini tahrib ile Islâm
hükümeti yikmanin dogru bulunmadigini, öte
taraftaki gaza harplerini birakip, burada
Müslümanlarla ugrasmanin iyi bir sey teskil
etmedigi" cevabini aldigini nakl eder. Bu cevap,
hükümdarin, ne denli yüksek bir telakki ile
hareket ettigini açik bir sekilde ortaya
koymaktadir. Nitekim Âsik Pasazâde de Fâtih'in
bu hareketini "Mürüvvetle vilayetin yikmadi,
yine kendi vilayetine teveccüh etti" diye takdir
etmekte ve Osmanli hanedaninin adalet, insaf ve
fazilet ile muttasif bulundugunu açiklar.
Osmanli Devleti'nin, Timur'dan beri karsilastigi
bu en büyük tehlikenin atlatilmasinda ve zaferin
kazanilmasinda rol oynayan baslica âmil, Osmanli
askerî kudret ve teskilâtçiligi ile atesli
silahlardaki kiyas kabul etmez üstünlügüdür.
Otlukbeli zaferi, Osmanlilara karsi yapilmis
olan sark ve garb ittifakinin bir cephesini
tamamen tesirsiz hale getirmisti. Fâtih, bundan
son derece memnunluk duydugundan ve kendisine bu
imkani hazirladigi için Allah'a sükran hislerini
ifade etmek üzere, ordusunun almis oldugu bütün
esirlerin âzâd edilip serbest birakilmasini
emreder. Böylece, Osmanli adalet ve
müsamahasinin en güzel örneklerinden birini daha
vermis olur. Bu suretle de o, halka karsi âdil
olan idaresinin nümûnelerini göstermis oluyordu.
O, Oguz boylari arasindaki çekismenin bütün yan
tesirlerini izale ederek ihtilaf sebeplerini
silmek istiyordu. Bu da Islâm dünyasinda,
kendisi ve devleti için büyük bir sempatinin
dogmasina vesile oluyordu.
Sonuç olarak
sunu söyleyebiliriz ki, Fâtih Sultan Mehmed, çok
kisa bir zamanda büyüyüp gelismis ve Omanlilar
için korkunç bir tehlike haline gelmis olan
Akkoyunlu Devleti'ni, Otlukbeli zaferi ile
tehlikesiz bir hale getirmisti. 1473'te
kazanilan bu zafer, Uzun Hasan Devleti'nin
sür'atle çökmesine ve nihayet ortadan kalkmasina
âmil olan sebeplerin basinda gelmektedir. Bu
zaferden sonra, Osmanlilar aleyhine harekete
geçmis olan Haçlilarin ümitleri de kirilmis
oluyordu.
FÂTIH'IN
GÜNEY SIYASETI
Cihan tarihinin
gördügü en büyük hükümdarlardan biri olan Fâtih
Sultan Mehmed'in, Anadolu birligini saglamak ve
hatta bir bakima Islâm birligini temin için
büyük bir gayret içinde oldugu kabul
edilmelidir. Onun, Osmanli devlet sinirlarini
Tuna ve Italya'ya dayamak istedigi kesinlik
kazanmis görünmektedir. Karadeniz'in bütün
sahillerini almak ise, onun düsüncelerinin
basinda gelmekte idi. Bununla beraber, kendi
ülkesinin güneyinde uzanan topraklar üzerinde,
verilmis bir kararinin olup olmadigini söylemek
pek mümkün degildir. Zira hâdiseler, Fâtih
Sultan Mehmed'in bu bölgelerle ilgilenmesine
imkân vermemisti. Serbest kalip buralarla mesgul
olmaya basladigi siralarda, bu sefer de ölüm,
ona bu yolda yürümeye izin vermemisti.
Fâtih'in, Hicaz
su yollari ile ilgilenmesi, basit bir hadise
olmadigi gibi yadirganacak bir hadise de
degildir. Zira bu suretle o, bütün Müslümanlara
ait olabilcek bir ise parmagini koymus oluyordu.
Bu hadise su idi: Hicaz'a giden bir Osmanli
hacisi, yollardaki su kuyularinin (birke) harab
oldugunu ve hacilarin bu yüzden sikintiya
düstüklerini görmüstü. Hac farizasini eda edip
döndükten sonra, durumu hükümdara bildirmisti.
Bunun üzerine pâdisah, bu kuyulari tamir etmek
için bazi adamlari görevlendirmisti. Misir hakim
ve nâiblerine de bu adamlara yardim etmeleri
için mektuplar göndermisti. Âsik Pasazâde'nin
ifadesine göre Karamanoglu da Misir Sultani'na
bir elçi göndererek, Fâtih'in su yollari
bahanesi ile Mekke Sultanina yüklerle flori
gönderdigini ve onu Misir'a karsi isyana tesvik
ettigini yazmisti. Karamanoglu'nun bu yalan
haberine inanan Misirlilar, "biz âcizmiyiz kim
birkemizi ol meremmet ide" diyerek Osmanlilari
geri çevirmislerdi. Meseleyi kendi iç isleri
olarak kabul eden Memlûklerin, Karamanoglu'nun
verdigi bu haber üzerine Osmanli ustalarini
hakaretle geri göndermeleri, iki devletin
arasinda serin bir havanin esmesine sebep oldu.
Halbuki Pâdisahin onlarin iç islerine karismak
gibi bir niyeti yoktu. Zira Âsik Pasazâde bize
bu konuda çok net bilgiler vermektedir. ona göre
Fâtih, bu kuyular için vakiflar düzenleyecek ve
bu vakiflarin geliri sayesinde bölgedeki
Araplar, bu kuyulari koruyacaklardir. Böylece
vakiflarin geliri ile tamir edilecek olan bu
kuyulardan, özellikle kuzeyden Hacca gidecek
olanlar istifade edeceklerdi.
Isin iç yüzüne
bakildigi zaman, Memlûklularin, Osmanlilari çok
yakindan takip ettikleri anlasilacaktir. Onlar,
Anadolu'da Türk birligini kurmaya çalisan ve bu
konuda kendilerine engel olan kuvvetleri teker
teker ortadan kaldiran Osmanogullarinin,
Toros'larin güneyine inmelerine pek taraftar
degillerdi. Bu yüzden Karamanogullarina yardim
ediyorlardi. Sonuç olarak Misir'dan, Dulkadir
topraklarina kadar uzanan zengin Misir
Memlûkleri Devleti, gelecekte kendisi için büyük
bir tehlike olacagi anlasilan Osmanli
Devleti'ni, sinirlarina yaklastirmamak ve onunla
kendi arasinda zayif ta olsa tampon bazi
tesekküller bulundurmak arzusunda idi. Iste bu
sekildeki hareket tarzi, Fâtih'i, güneye giden
yol üstünde bulunan Dulkadir isleri ile
ilgilenmeye sevketti.
Memlûk
sultanlari ile Osmanlilarin arasinin açilmasina
sebep olan daha baska olaylar da vardi. Nitekim
Fâtih, Trabzon seferinden zaferle döndügü vakit,
zaferi tebrik için her taraftan elçiler geldigi
halde, Misirlilar buna lüzum görmemislerdi. Bu
durum, aradaki dostluk hislerinin sarsilmasina
sebep oldu. Bu yüzden, "Hoskadem" Misir sultani
oldugu zaman, Fatih de onu tebrik etmemisti.
Âsik Pasazâde bu konuyu su ifadelerle dile
getirir: "Her tarafin pâdisahlarindan elçi
geldi, Han'a vilayet (Trabzon) mübarek olsun
diye, Ancak Misir sultanindan elçi gelmedi.
Âdet-i muhabbet terk olundu. Adavete (düsmanliga)
bir bahane bu oldu... Pâdisah dahi buna bir pare
(parça) melûl oldu. Sonra mezkur (adi geçen)
Hoskadem dahi Misir'a sultan oldu. Pâdisah dahi
taht mübarek olsun diye elçi göndermedi. Âdet bu
idi ki gönderileydi. Iki taraftan âdet terk
olundu. Ve muhabbet kesilmeye basladi."
Dulkadirogullari münasebetiyle bozulan
iliskilere ragmen Sultan Kayitbay zamaninda
Fâtih, Âsik Pasazâde'nin ifadesiyle "Taht
mübarek olsun diye elçi gönderdi. Iyi
hediyelerle Çavusbasini elçi gönderdi. Elçi kim
Misir'a vardi yine kanun üzre hürmet etmediler,
elçi müsteki geldi pâdisahina haber verdi. Rum
Pâdisahi (Anadolu'ya baslangiçta Rumeli dendigi
için Pâdisahina da Rum pâdisahi, yani Rum
ülkesinin pâdisahi dendi) buna dahi melûl oldu.
Âhir, Misir sultani dahi bu elçinin ardinca bir
elçi gönderdi. Misir'in muhtesibini*
gönderdi. Bu muhtesibin gelmesi pâdisaha hos
gelmedi." Gerçekten, Fâtih Sultan Mehmed, Misir
muhtesibinin elçi olarak gönderilmesine
kizmistir. Zira böyle bir elçi, devletler
arasindaki protokolün çignenmesi demekti. Çünkü
"o, çarsi ehlinin büyügüdür, pâdisahlara elçi
olarak gönderilmez, bu bir hafifliktir." sözleri
ile ifade edilen anlayis, bunu açikça ortaya
koymaktadir.
FÂTIH'IN
SAHSIYETI VE ÖLÜMÜ
1451 yilinda 21
yasinda iken yeniden Osmanli tahtina geçen Fâtih
Sultan Mehmed, Istanbul'u fethedip bin yüz
yillik Dogu Roma (Bizans) Imparatorlugu'nu
ortadan kaldirarak tam anlamiyla "Fâtih"
ünvanini aldigi gibi, yüksek kabiliyet ve
dehasiyle herkese gücünü kabul ettirmis olan
büyük bir devlet adami idi.
Fâtih, yaptigini
bilen ve ne yapmasi gerektigini hesaplayip
düsünen adamdi. Onu, kütle mukadderatini elinde
tutan sayili dâhiler ve cihangirlerden ayiran
üstün vasif, icraat ve basarilarinda, firsat ve
tesedüflerden faydalanmis olmasi degil, yaptigi
ve yapacagindan haberli bulunan bir sisteme
sahip bulunmasi idi. Halbuki büyük söhretlerden
pekçogu, sevki tabiilerini rehber tutan, gafil
ve zamanin maglubu kimselerdir. Binaenaleyh
Fâtih, ihraz ettigi san ve serefe, tesadüflerin
yardimi ile degil, kendi istihkak ve kudretiyle
ulasmistir. Derûnî metanet ve zihnî kemaline,
hayat ve icraatinin her safhasinda sahid
oldugumuz Sultan Ikinci Mehmed, beser olarak
düsebilecegi hatalari asgariye indirmek yolunda,
etrafina zengin ve kaliteli bir müsahipler ve
müsavirler kalabaligi toplayan ve bunlardan her
birinin karsisinda gerektiginde boyun egen bir
adamdir. Bununla beraber o, devlet idaresinde
sertti. Hissiyatini gizlemeyi bilir, yapacagi
seferleri tatbik sahasina koyuncaya kadar gizli
tutardi. Zamani gelince de birdenbire maksadini
açiklardi. Bu yüzden düsmanlarini sasirtarak bir
senede birkaç fütuhata birden nail olurdu.
Harpte cesurdu, maglubiyeti önlemek için
cesurane bir sekilde öne atilip askeri tesci
ederdi. Her zaman sogukkanliligini muhafaza
ederdi.
Adaletle
hükmetmeyi siar edinen; cesaretli ve gayretli
biri olan Fâtih Sultan Mehmed, atalarinin
elbiselerini birakarak ulema elbisesi giymeye
basladi. Âlimlerle sohbette bulunmayi âdeta bir
vazife telakki ediyordu. Bu yüzden Istanbul,
âlim ve fazil insanlarin siginagi haline
gelmisti. Gerçekten o, ulema, sair, tasavvuf
erbabi ve sanatkârlari himaye etmisti. Onlara
tahsisatlar vermis ve çalismalarini temin
gayesiyle müesseseler kurmustu. Ayni zamanda
kendisi de sair olan Fâtih, siirde "Avnî"
mahlasini kullanirdi. Bostanzâde Yahya (Tarih-i
Saf. I, 52) onun bu özelliklerini su ifadelerle
nakleder: "Bâni-i mebani-i hayrat ve müessis-i
esas-i hasenat olup ulema-i ser'-i metin ve
fudala-i fedail âyin, devrinde revnak bulup
cihet-i maaslari için Tetimme (medrese) ve
imâret bina buyurup nice evkaf tayin
buyurmuslardir. Kendiler dahi ulema zümresinden
madud olup (sayilip) fadl-i bâhir ve marifet-i
zâhir sahibi idiler. Ve siir-i bî-nazirleri
(benzersiz, essiz) dahi vardir. Mahlas-i
serifleri "Avnî"dir." Bildigimiz kadari ile
Fâtih, Türk tarihinin en renkli ve en büyük
sahsiyetlerinden biridir. Ana dilinden baska
sark ve garp dillerini bildigi, genis bir kültür
ve bilgi hamulesiyle yüklü bulundugu, riyaziye,
topçuluk ve askerlikte kesif yapacak kadar
kudret sahibi oldugu anlasilmaktadir. Serbest
fikirli ve herhangi bir saplantisi olmayan
hükümdarin, âlimleri davet ederek ilmî
mübaheseler yaptirdigi da anlasilmaktadir.
Farsça ve Rumca'dan Arapça'ya tercüme edilmis
felsefî eserleri okur ve yanina celb ettigi
âlimler ile müdavele-i efkâr ederdi. 1466
senesinde Batlamyus'un haritasini Ivrikios'a
yeniden tercüme ettirip haritadaki isimleri Arap
harfleri ile yazdirmistir. Kritovulos bu konuda
sunlari yazar: "Pâdisah hazretleri, lisan-i
Farisî ve Yunanî'den Arapçaya tercüme edilmis
olan âsâr-i felsefiyeyi mutalaa ve nezd-i
sâhânelerinde bulunan fudala ile bu babta
müdavele-i efkâr eder ve bilhassa Aristo'nun
mebahis-i felsefiye ile pek ziyade mesgul
olurdu. Bir vakit cografiyundan meshur
Batlamyus'un, meslek-i cografîye aid levayihine
tesadüf edip mezkur layihalarda fennî bir
surette izah ve tarsim edilen (çizilen)
sekilleri, nazari dikkate almis ise de bu
haritalar daginik olduklarindan, yeniden Filozof
Ivrokios'a havale ederek Arapça yazdirir."
Tetkik edilip
arastirildigi zaman görülecegi gibi hemen hemen
bütün osmanli Pâdisahlarinda ve özellikle Fâtih
Sultan Mehmed'de ilim ve ilim adamlarina karsi
büyük bir saygi vardir. O da digerleri gibi daha
sehzadeliginde "ulûm-i âliye ve 'aliye"yi tahsil
etmisti. O, "Ilmi taleb ediniz hadisine uygun
olarak tahsil ve müzakerelerden geri kalmazdi.
Bu sebeple o, Molla Iyas, Molla Güranî, Hocazade
Muslihiddin Mustafa, Hatipzâde Mehmed, Molla
Siraceddin ve Abdülkadir gibi hocalardan ders
almisti.
Fâtih, çok genç
yasta tahta çikmis, daha çocuklugunda büyük
sorumluluklar yüklenmis, otuz sene kadar
kesintisiz sefer ve gazalarla mesgul olmustu.
Bizzat yirmi bes seferde bulunan Fâtih, 17
devlet ile ikiyüz küsur sehir ve kale
fethetmisti. O, bütün bu çalismalarinin sebebini
ve dolayisiyle hedefini su misralarla dile
getirir:
"Imtisâl-i "câhidû
fi'llah"*
oluptur niyetim,
Din-i Islâm'in
mücerred gayretidir gayretim"
Bu ifadeler onu,
sirf ihtiras için harb eden ve kiliç sallayan
dünya cihangirlerinden ayirmaktadir. O,
Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)'in, insanlik
ugrunda katlandigi mesakkat ve müsküllere gögüs
gerdigi gibi, ayni yolun yolcusu bir idealist
olarak gögüs vermis bir serdar ve fikir adamidir.
O, hedefledigi gayeye ulasmak için, bütün
imkîAnlari degerlendiriyordu. Bu sebeple
Istanbul'u aldiktan sonra, Ortodoks ve Ermeni
patrikleri ile Yahudi bashahamini bu sehre
yerlestirir. Çünkü o, Istanbul'u idealindeki
cihan devletinin merkezi yapmak istiyordu. Hatta
bir rivayete göre "Dünyada tek bir din, tek bir
devlet, tek bir pâdisah ve Istanbul da cihanin
payitahti olmalidir," seklindeki sözü ile bu
düsüncesini dile getirir. Bu ifadelere bakilirsa,
gayesinin bir cihan devleti de olmayip, Islâm
dinini her tarafa yaymak oldugu anlasilir. Zira
Fâtih, Islâm âleminin hâmisi sifatiyle kendisini
i'lâ-yi kelimetullah'in en büyük temsilcisi
olarak görmekte idi. Gerçekten, daha
sehzâdeliginde cihangirlik emelinde oldugu
belirtilen Fâtih için, Bosnali Hüseyin Efendi,
bizzat pâdisahin agzindan "Bu hânedanin maksad-i
a'lasi, i'lâ-yi kelimetullah'tir demektedir."
Keza onun, nizam-i âlem için, Trabzon üzerine
varirken, çektigi sikinti ve katlandigi
eziyetleri gören uzun Hasan'in annesi Sâra
Hatun'a "Valide" diye hitap edip söylediklerine,
daha önceden biliyoruz.
Onun yaptigi
fetihler, giristigi gazalar ve tebeasi için
yaptiklarina bakilirsa, riza-yi ilâhî'yi
kazanmaktan ve Resûlullah'in yolunda yürümekten
baska bir sey düsünmedigi görülür. Vefati dahi
yine "i'lâ-yi kelimetullah" için çiktigi bir
sefer-i hümayun esnasinda vuku bulmustu. Bu
seferin, nereye müteveccih oldugu kesin olarak
bilinememektedir. Hazirliklar, büyük bir sefer
için yapilmisti. Ama nereye oldugunu kimse
bilmiyordu. Tursun Bey "Ve cihet-i sefer Anadolu
oldugu malum olundu, amma Arab mi, Acem mi malum
olmadi" diyerek bu büyük seferin nereye
olacaginin bilinemedigine isaret eder.
Fâtih Sultan
Mehmed, 1481 yili Nisan ayinin 29. günü (27
Safer 886) 50 yasinin içinde iken, büyük bir
ordunun basinda hasta olmasina ragmen Üsküdar'a
geçmis ve bir at arabasina binerek, doguya dogru
ilerlemeye baslamisti. Ancak, Gebze yakinindaki
Hünkâr veya Tekfur Çayiri denen yere geldigi
vakit, hastaligi büsbütün artar. Bu yüzden 3
Mayis 1481 Persembe günü (4 Rebiülevvel 886)
ikindi vakti, 31 yillik hükümdarliktan sonra
vefat eder.
Fâtih'in ölümü,
gizli tutularak hamam yapmak üzere Istanbul'a
geçtigi söylenip askerin yerinde kalip beklemesi
emrolundu ise de birkaç gün sonra kayiklarla
Istanbul tarafina geçen yeniçeriler, vefat
hadisesini ögrenince, bazi edepsizliklere
basladilar. Fâtih'in ölümü, onbir gün gizli
tutulup saklanabilmisti.
Âsik Pasazâde,
Fâtih'in vefatini ve sebebini su ifadelerle
günümüze ulastirmaya çalisir: "Vefatina sebep,
ayaginda zahmet vardi. Tabibler, ilacindan aciz
oldular. Ahir, tabibler cem olup ittifak
ettiler, ayagindan kan aldilar. Zahmet ziyade
oldu. Sarab-i farig (ilaç) verdiler, Allah
rahmetine vardi. Öyle anlasiliyor ki, Fâtih'in
hastaligi, genellikle hânedanda rastlanan "Nikris
illeti" idi. Tarihî rivayetler de bunu
desteklemektedirler.
FÂTIH SULTAN
MEHMED VE HOSGÖRÜ
Günümüzde, "hosgörü"
diye ifade edilen prensip ve anlayisa eskiden
"müsamaha" deniyordu. Sözlüklerde bu kelime, "görmezlige
gelme, aldirmama, bir kabahatliya karsi siddet
göstermeyip geçivermek" seklinde
manalandirilmaktadir.
Bir beylik
olarak ortaya çikisindan itibaren bünyesi ve
sartlarin gerektirdigi degisiklikleri yapmaktan
çekinmeyen Osmanli Devleti, saglam temeller
üzerine bina edip gelistirdigi ve kemal
mertebesine ulastirdigi müesseseleri vâsitasiyle
uzunca bir hükümranlik dönemi geçirme imkanini
buldu. Devletin, hayatiyet sirlarini teskil eden
ve onu, Anadolu'nun diger beyliklerine göre daha
uzun ömürlü yapan unsurlardan biri de süphesiz
ki, hosgörü adini verdigimiz anlayisin, devlet
nizam ve hakimiyet telakkisinde önemli bir rol
oynamasidir.
Kurulusundan
itibaren Müslüman bir topluma istinad eden
bünyesi ile, Ser'î hukuku hem nazarî, hem de
amelî bir sekilde uygulayan Osmanli Devleti, bu
anlayisini devletin bütün sistem ve organlarinda
da devam ettiriyordu. Zira "bu devlette din
asil, devlet ise onun bir fer'i olarak
görülmüstür". Bu bakimdan, devletin sosyal
bünyesindeki anlayisin buna göre organizesi
normal karsilanmalidir. Bu anlayis sebebiyledir
ki, Osmanlilar, Balkanlar'da idarelerine
aldiklari yerli unsurlarin din ve vicdan
hürriyetine müdahale etmedikleri gibi, onlari
her türlü baskidan da kurtarmislardi.
Islâm'dan
aldiklari ilhamla Osmanlilar, idareleri altinda
bulunan gayr-i müslimlere karsi hosgörülü
davranmayi, onlarin dinî hürriyet ve
serbestilerine müdahale etmemeyi devletin temel
prensiplerinden biri haline getirmislerdir. Bu
prensibi iyi kullanan ve ona son derece riayet
edenlerden biri de süphesiz ki Istanbul'un
fâtihi olan Sultan II. Mehmed'dir. Onun,
Istanbul'un fethinden sonra Ortodoks
Patrikligi'ne verdigi serbestiyet ile âyinlerini
yapma konusundaki rahatligi bilindigi ve daha
önce de kismen
"Bi avnillahi
Taala Hz. Resûl-i Ekrem hürmetiyle makami
Konstantiniyye feth oldukta etraf u eknafta olan
sahlar ve krallar âsitâne-i saadetime elçiler
gelüp feth-i fütûhu arz edüp bu def'a Kuds-i
Serif'te olan Rumlarin Patrigi Atanasyos nâm
rahib ruhbanlari ile gelüp âsitane-i saadetime
yüz sürüp Hz. Resûl-i Ekrem (s.a.v.)
hazretlerinin mübarek eliyle ve pençesiyle
imzali olan hatt-i hümayunlari ve Hz. Ömer b.
Hattab (r.a.) (tarafindan) verilen hatt-i kûfî
ile ve selâtin-i maziyeden hatt-i hümayunlari
ibraz edip reca eyledi. Kuds-i Serif içre ve
tasrasinda namazlari ve ziyaretgâhlari ke'l-evvel...
mucibince zapt ve tasarruf eyleyeler. Ahardan
kimesne rencide eylemeye. Eger bundan sonra
gelen halifeler, vezirler, ulema, ehl-i örften
vesair ümmet-i Muhammed'den akça içün veya hatir
içün feshine murad ederlerse Allah'in ve Hz.
Resûlun hismina ugrasin. Sene 862 (1457). BOA.
Ali Emirî, Fâtih, nr. 22.
Buhl, "Kudüs" IA,
VI, 964.
C. Brockelmann,
Islâm Milletleri ve Devletleri Tarihi, trc.
Neset Çagatay, Ankara 1964, I, 258.
155. Osman Nuri
Ergin, Türkiye'de Sehirciligin Tarihî Inkisafi,
Istanbul 1936, s. 93-94.
Kritovulos, 93.
Osmanlilarda
Cizye hakkinda genis bilgi için bk. Ziya Kazici,
"Osmanli Devletinde Cizye", Kubbealti Akademe
Mecmuasi (1987), III, 54-65.
Kaynak: Osmanli
tarihi
|