|
İslam Tarihi
>>
Osmanlılar >>
1. Murad Dönemi
Osmanli Devleti'nin üç
büyük kurucusundan biri olan I. Murad, kanun ve
nizamlara saygili, teskilatçi ve komutanlik
özelliklerini tasiyan bir hükümdardi. Az ve öz
konusan padisahin, iyiliksever ve merhametli bir
kisiligi oldugu için kendisine "Hüdâvendigâr"
lakabi verilmisti.
Osmanli tarihinde Murad
Hüdâvendigâr ve Gâzi Hünkâr adlari ile anilip
söhret kazanan bu hükümdar, Orhan Gazi'nin 6
oglundan yas itibari ile dördüncüsüdür. Latin
kaynaklarinda Amurad adi ile anilir.
Annesi, Yarhisar
tekfurunun kizi Nilüfer Hatun'dur. Daha önce de
belirtildigine göre dogumu 1326 senesidir. Ana
bir kardesi olan Süleyman Pasa'nin ölümü üzerine
o tarihlerde 36 veya 37 yaslarinda bulunan Murad,
ahiler ve komutanlarin karari ile Bursa'ya davet
edilerek hükümdar ilan edilmistir. Bazi kitâbe
ve eserlerde "Meliku'l-Âdil el-Gâzi es-Sultan
Giyasu'd-Dünya ve'd-Din Ebu'l-Feth, Sihabu'd-Din"
gibi ünvanlari tasidigi da görülmektedir.
Ordu ile milletin göz
bebegi durumunda bulunan ve çok sevilen Sehzade
Süleyman'in ölümü üzerine, veliahd olup
babasinin tahtina geçen Murad, veliahd olarak
yetistirilmemis olmasina ragmen hükümdarlik
sorumluluklarini devr alirken tereddüt ve
saskinliga düsmeden yerine siki basip oturmustu.
Çünkü o, babasinin vefatindan önce Rumeli'de
esas kuvvetlerinin basinda bulunuyordu.
Trakya'da gerçeklestirdigi fetihlerle ün
kazandigi gibi idare ve yönetim isinde de
pismisti. O, Bizans'a karsi yapilan fütuhat ve
kazanilan zaferlerin temsilcisi durumunda idi.
Bu sebeple de devlet islerinde büyük bir nüfuza
sahip olan ahi ve gazilerin destegini alarak
tahta geçti. Tahta geçince, babasinin Trakya'da
izlemekte oldugu fetih siyasetini devam ettirmek
istiyordu. onun, Rumeli'deki harp sahasindan
ayrilip Bursa'ya gelmesi üzerine Bizans
kuvvetleri taarruza geçerek Türklerin elinde
bulunan Burgaz, Çorlu ve Malkara'yi geri alip,
Türk kuvvetlerini sahile dogru çekilmeye mecbur
ettiler. Bunun üzerine Sultan Murad, Rumeli'ye
dönmek isterken Asya'da meydana gelen olaylar
yüzünden Avrupa'daki tasavvurlarini geciktirmek
zorunda kaldi.
ANKARA'NIN YENIDEN ZAPTI
Anadolu Selçuklu
Devleti'nin ortadan kalkmasindan sonra bu
devletin mirasçilari durumunda bulunan on bey
arasinda kendisini en kuvvetli hisseden Karaman
Beyi olmustu. Bu bey, Osmanlilarin her an
artmakta olan güçlerinin kendisi için tehlike
meydana getirdigini sezip Osmanlilarin son
tesebbüslerinden de endiselenince onlara karsi
ahiler ile Eretna Beyi'ni kiskirtmaya basladi.
Ankara, daha önce Sivas
ve Kayseri bölgesinin hükümdari olan Alaeddin
Eretna'ya ait iken, onun ölümünden sonra 1354
yilinda Orhan Gazi'nin oglu Süleyman Pasa
tarafindan zapt edilerek Osmanli topraklarina
katilmisti. Orhan Gazi'nin vefati üzerine
Karamanoglu ile Sivas hükümdari Giyaseddin
Mehmed'in tesvikleri ile Ankara ahileri,
sehirdeki Osmanli muhafizlarini kovarak daha
önceki beylerinin idare ve yönetimine döndüler.
Devamli olarak Ankara'yi kendi beyliginin
hakimiyeti altinda kabul eden Eretna Beyi,
Karamanogullarinin tesvikiyle tekrar Ankara'ya
hakim duruma gelmisti.
Sultan Murad, hem
Rumeli hem de Anadolu'da meydana gelen bu
tehlikeli durumda ne yapilmasi gerektigi
hususunda ulema ve devlet erkâni ile istisarede
bulundu. Tehlikeli bir durum arzeden kardesler
ve Ankara probleminin çözümü için karar ve fetva
aldi. Bunun üzerine Sultan I. Murad Lala Sahin
Pasa'yi Rumeli'de kaymakam birakip 25 bin
askerle Ankara üzerine yürüdü. Bu esnada Eretna
Beyligi'nin idaresinden memnun olmayan sehir
halki ve ahiler, mukavemet etmeden sultani
törenle karsilayarak ona hediyeler takdim
ettiler. Böylece sehir yeniden Osmanli
hakimiyetine geçmis oldu.
Hoca Saadeddin Efendi,
Ankara'nin yeniden zaptini anlatirken enteresan
bazi noktalara da temas eder. Karamanlilarin
ortaligi karistirmak için Ermenilerle de is
birligi yaptigini ve Müslüman halka zulmetmek
üzere anlastiklarini anlatarak söyle der:
"Sultan Murad, Allah'in
yardim ve keremi eseri olarak sahlik tahtina
oturunca ilk isi halkin ve askerlerin
ihtiyaçlarini görmek ve Hz. Peygamber'in
seriatini yerine getirmek olmustur. Böylece
halkin dileklerini yoluna koyduktan sonra Rumeli
yakasinda olan askerlerin, baslarinda bir
komutan ve serdarin bulunmamasi yüzünden sikinti
içinde olduklarini ve keremli padisahlarinin
yolunu gözlediklerini bildiginden, cihad
niyetiyle ülkeler feth etmek üzere o tarafa
yönelmisti. Anadolu'da ise "bazi hukkam ve mulûk,
sikak ve nifak üzre ittifak meslegine sülûk edüp
hususa valiyan-i Karaman ve Ermeniye-i sugra
(Karaman idarecileri ve Küçük Ermenistan) ve
civarlarinda olan bazi kötü niyetli beylerin
baslica emelleri Osmanli topragini yagmalamak
oldugundan hünkârin Gelibolu'ya yöneldigini
ögrenince bir araya gelip bazi kararlar ve gizli
tedbirler almakta kusur etmemislerdi. Sonu
ayrilik ve fesad olacak bu düsünce ile and içip
el baglamislar. Ayrica çevredeki kâfir
hükümdarlara da kararlarini duyurmuslardi.
Böylece Islâm ülkelerini yagmalamak,
Müslümanlara zarar ve ziyanda bulunmak için,
Seytan'in bu takimi ile gönül ve dil birligi
etmislerdi. Böylece Islâm'in geregini bir kenara
birakip müsrik ve kin ehli ile is birligi edip
bütün Osmanli ülkesini çarpip yakmak konusunda
anlasmislardi. Bunun için de bazi bölgelere (hudud
boylari) saldirarak Bursa ve Iznik üzerine
yürümeye kalkismislardi. Durum, melekler
ordusunun sahi olan sultanin esigine iletilince
din bilginlerini ve isleri yöneten fukahayi
toplamis, onlara amacimiz ve emelimiz dinimize
destek olmak "kâfirler ve münafiklarla cihad et"
(Kur'an, et-Tevbe 73) emrine uymaktir. Bu
emirdeki siraya uyarak önce kâfirlerin fitnesini
def etmek, yaramazlarin zararina son vermek için
bu diyara gelmistik. Fakat simdi kulagimiza
Karaman beylerinin çevrelerindeki azgin
topluluklarla birlikte Islâm ülkelerini
yagmalamak konusunda is birligi ettikleri, bazi
bölgeleri yakip yiktiktan sonra Iznik ve Bursa
üstüne düstükleri haberi geldi. Bu nifak
takiminin büyük ülkeme yaklasmis olduklari su
sirada zararlarini ortadan kaldirmaya,
saçtiklari fitne atesini söndürmeye çalismazsak,
Islâm ülkeleri harap, halk ve köylüler de berbat
olurlar. Hal böyle olunca ulemanin fetvasi ve
akil sahibi kisilerin görüsleri nedir diye
sormustu. Faziletli kisiler topluca, tehlikenin
def edilmesi isinin öne alinmasindan yana görüs
bildirdiler. Münafiklarin ortaya çikardiklari
karisikligin aradan giderilmesinin önemini
belirttiler. Bunun üzerine Gâzi Hüdâvendigâr da
ulemanin fetvasini bayrak ve rehber edinerek
Anadolu yakasina geçti. Zaferleri tasiyan
askerleri ile Karaman beylerini ülkesinden
çikarip sinir boyunu tutmak için Ankara kalesini
kusatti. Bu arada ol nifak ehli ile is birligi
eden bazi yaramazlari ve kötü yolun yolcularini
yakalayip, bunlara katilanlar veya onlardan umut
bekleyenler kirilip dökülünceye kadar kovaladi.
Ankara'ya sahib olan istiklâl davasina düserek
bu kaleyi ve çevresini ele geçiren Ahi adini
tasiyan cemaat, adalet issi Sultan Murad Han
Gazi'nin yüce kuvvetini ve erisilmez gücünü
görünce direnmeye imkân olmadigini anlamislar,
hediye ve armaganlar derleyip padisahlara has
peskeslerle sultanin otagina gelmisler, boyun
egdiklerini bildirip kalenin anahtarlarini
teslim etmislerdi. Onlarin bu tutumu padisahlik
merhametine, sahlik yüceligine uygun düstügünden
tamami devlet hizmetine alindilar. Kale ile
hisarin korunmasi için asker ve dizdar
birakildiktan sonra yakin çevrede bulunan bazi
kaleler de yöneticilerinin elinden alinarak
Osmanli ülkesine katildi. Bu güzel sehir, yani
Ankara pek çok geliri olan bir beldedir. Tarim
ürünleri yaninda zirh yapimiyla da taninmistir.
Ayrica yün, moher ve daha baska nefis kumaslar
burada dokunurdu. Bunlar, Iran, Arabistan,
Bizans ve Prenk diyarina yollanirdi.
O dönemlerin, büyük
ölçüde tarim ve hayvanciliga dayali gelismis
ekonomisi ile temayüz eden Ankara, birçok devlet
ve beyligin dikkatlerini üzerinde topluyordu.
Bunun içindir ki Ankara'dan bahsederken Hammer
de söyle söyleyecektir:
"Iskender'in, Küçük
Asya'daki fetihlerinin kuzey noktasi olan bu
sehir, Hilafetin ve Bizans Imparatorlugu'nun
yükselis çaglarinda Amuryum (Anamur) gibi,
Kostantiniyye (Istanbul) ve Islâm hükümdarlari
arasinda sürekli bir çekisme konusu idi. Harun
Resid ile Me'mun Ankara'yi feth ettiler.
Harun Resid, Dogu Roma
Imparatorlugu arazisi üzerindeki zaferinin
hatirasini ebedilestirmek için Ankara'nin
muhtesem iki kapi kanadini Bagdad'a nakl
ettirdi. Ankara'nin elde bulunmasi, Murad için
önemli idi. Zira Orta Asya ticaretinin merkezi,
Suriye ve Ermenistan'dan Türkiye ve Kilikya
sahillerine giden yollarin merkez noktasi idi.
Küçük Asya'nin en zengin vilayetlerinden biri
olan Ankara, eski çaglarda yagli kuyruklu koyun
sürüleri, uzun ve yumusak tüylü keçileri ile
meshur oldugu gibi zamanimizda dahi örtüleri,
yünleri, bina harçlarinin saglamligi, otuz alti
çesidi sayilan armutlarinin lezzeti, elmalari,
üzümleri gibi meyveleri de az söhretli degildir.
Ayas sulari da kaplica olmak ve içilmek için en
sifali sulardir. Keza Ankara, pehlivan
yetistirmek ve ibadethaneleri ile de söhret
kazanmistir.
SULTAN MURAD'IN TESKILATÇILIGI
Murad Hüdavendigâr,
Ankara'yi alip Karaman beyi tarafindan yapilan
kiskirtmalarin sebep oldugu karisikliklari da
bastirdiktan sonra gözlerini Avrupa'ya çevirdi.
Bu arada Sultan Murad, zamanin gerektirdigi bazi
yeni kanun ve tesislere de bas vurmaktan geri
kalmiyordu. Nitekim kendisinden önce bir sefere
baslamadan evvel o çagda en büyük ve mertebe
bakimindan en yüksek sayilan taht merkezi olan
Bursa kadiliginin, ordu kadiligi ile
birlestirilmesini emr eder. Böylece ilk defa "kadiaskerlik
müessesesi" dogmus oldu. Böyle bir müessesenin
teskiline de ihtiyaç vardi. Çünkü daha önce her
sefere çikista rütbesi en yüksek olan taht kenti
kadisi, seferlerde anlasmazliklari çözer,
askerlerin törelere göre nizam içinde hareket
etmelerine bakardi. Murad zamaninda asker
sayisinda meydana gelen büyük artis, böyle bir
makamin ihdasina ihtiyaç gösterdi. Savasta ve
barista islerin yürütülmesi, anlasmazliklarin
giderilmesi, her türlü özel durumlarin
incelenmesi ve terekenin hesaplanmasi
görevlerinin kadiaskerlere birakilmasi uygun
görüldü. Böylece bu göreve getirilen kimse,
asker olan ve olmayan idareciler üzerinde üstün
bir kontrol hakkina sahip bulunacaktir. O
siralarda Bursa Kadisi olan Çandarli (Cendereli)
Kara Halil Hayreddin Pasa en selahiyetli
kisilerden ve kadilarin en ulularindan oldugu
için bu göreve getirilmis oldu.
Sultan Murad, zaman ve
sartlarin gerektirdigi yenilikleri yapma ve
tedbirlere bas vurmaktan çekinmiyordu.
Gerçekten, atalari en büyük çocuklarini ordulara
komutan tayin ederek onlari beylerbeyi sifati
ile ülkeler zapt etmeye gönderiyorlardi. Sultan
Murad'in, delikanlilik çagina gelmis oglunun
bulunmamasindan dolayi en kidemli beylerden ve
saltanatin temel direklerinden olan Lala Sahin
Bey'in, asker ve ordunun tertibi, savas
araçlarinin saglanmasi için "beylerbeyilik"
görevi ile basa geçirilmesi uygun görülmüstü.
Bundan sonra o, deniz kenarinda, sayisiz askerin
karsi tarafa geçisini saglayacak gemiler
yaptirmakla da görevlendirildi.
Hammer, Beylerbeyligin,
hanedanin disindan birine verilmesini daha
degisik bir açidan degerlendirerek söyle der:
"Lala Sahin, beylerbeyi
ünvaniyla Osmanli ordularina bas komutan oldu.
Beylerbeyi me'muriyeti Ayni zamanda vezirlik
görevini de içine almaktadir önceki padisahlar
zamaninda onlarin en yakin akrabasina veya büyük
ogullarina verilirdi. Nasil ki Orhan'in biraderi
Alaeddin ve ondan sonra oglu Süleyman'in bu iki
hizmeti idare ettiklerini görmüstük. Murad, bu
sistemde bir karisiklik ve saltanat için bir
tehlike sezerek bundan sonra ogullarini müsavere
meclisine kabul etmemek ve asker bas
komutanligini yabancilara tevdi' etmek suretiyle
eski usûlü bozdu. Hükümete yeni bir güven veren
bu sistem, Birinci Murad'dan sonra gelenler
tarafindan da degistirilmemis ve ona uyulmustur.
SULTAN MURAD'IN RUMELI SIYASETI
Lala Sahin Pasa'nin
orduyu toplamasi ve askerî hazirliklarin
yapilmasindan sonra Rummeli yakasina geçildi.
Padisah ilk önce kardesi Süleyman Pasa'nin
mezarini ziyaret edip onun adina ve sevabi ona
ait olmak üzere sadaka dagitmisti. Sultan Murad
bununla da yetinmeyerek onun adina vakiflar
tesis etmisti. Bundan sonra hükümdar cihad için
yoluna devam etmisti. Ilk önce Gelibolu'dan
fazla uzakta bulunmayan ve Elespon üzerinde
kurulmus olan Bontos kalesi kusatildi. Kale
tekfuru böyle sayisiz ve heybetli bir ordunun
karsisinda tutunamayacagini anlayip kaleyi
teslim eyledi. Bundan sonra da Çorlu üzerine
yürüyen Sultan Murad, orayi da fethederek
yeniden ele geçirdi. Daha önce belirtildigi gibi
Edirne'ye varip orayi da fetheden Murad
Hüdavendigâr, artik Balkanlar'da yerlesmek,
mekan tutmak ve orayi yurt edinmek üzere buraya
yerlesir.
Bilindigi gibi Edirne,
Meriç, Tunca ve Arda nehirlerinin kavsak
noktasinda bulunmaktadir. Bu bakimdan buranin
gülsuyu ve gülyagi Misir ve Iran'dakilerle boy
ölçüsecek bir durumdaydi. Sabunu, Suriye
sabunlarini, sekerlemeleri Konya'ninkileri
aratmazdi. Yerinin ve halkinin güzelligi dillere
destandi. Osmanlilar, burayi Cenab-i Hak
tarafindan özellikle korunan ve medeniyetçe pek
ileri bir sehir saymislardir. Burasi sehri
süsleyen yapilar, saraylar, çarsilar, camiler,
okullar ve köprüler bakimindan pek çok seyyahin
dikkatini çekmekteydi.
Gerçekten de Edirne,
askerlik, siyaset ve ticaret münasebetleri
bakimindan sahip oldugu stratejik mevkii
dolayisiyla Osmanli padisahlarinin taht merkezi
olmaya degerdi. Bununla beraber Sultan Murad,
ikametgah olarak Dimetoka'yi seçmis ve orada bir
saray yaptirmisti. Sultan Murad'in, Edirne
yerine Dimetoka'yi seçmesinin sebebi, o dönemde
Dimetoka'nin daha bayindir ve mamur olmasi ile
sarayinin Edirne'dekine göre daha iyi olmasi
olarak gösterilmektedir. Padisah, Beylerbeyi
Lala Sahin Pasa'nin Edirne'de oturmasini ve
Kuzey Trakya'da fetihlere devam etmesini
istemisti. Bu arada Evrenos da bu bölgenin
güneyinde Gümülcine ve Vardar gibi yerleri aldi.
Bu iki sehirde Evrenos'un hatirasi, sadece
bunlari feth etmis oldugu için degil, fakat
birçok cami ile kervansaray yaptirdigi ve onlar
için yeteri kadar tahsisat bagladigi için de
sakli kalmistir. Lala Sahin'e gelince o, zafer
sancaklarini Balkan eteklerine kadar ulastirmis
ve en önemli yerlerden olup Belgrad'a kadar
bütün memlekete pirinç vermekte olan iki Zagra
(Eski ve Yeni) ile Filibe'yi almistir. Lala
Sahin de Evrenos gibi Osmanli ülkesine kattigi
sehirlere ziynet veren ihtisamli yapilarla adini
yasatmistir. Bunlar arasinda Filibe'de iki ok
atimi uzunlugunda ve iki arabanin yanyana
geçebilecegi bir tas köprü anilabilir.
Lala Sahin Pasa'nin,
Zagra'yi feth etmesinden sonra Osmanlilarin
eline pek çok esir düsmüstü. Esir sayisi o kadar
artmisti ki, bir adamin degeri yüz yirmi bes
akça gibi çok az sayilabilecek bir meblaga
düsürmüstü. Hoca Saadeddin Efendi, gerek bu
dönem ve gerekse önceki dönemde ortaya çikan
"Pencik vergisi” hakkinda bilgiler verir. Buna
göre Karaman'da dogan fakih Kara Rüstem,
Karaman'dan Sultan Birinci Murad'in yanina
gelir. Elde edilen diger ganimetlerin taksiminde
olan uygulamanin esirler konusunda
uygulanmadigini ve seriatin emr ettigi beste bir
vergi ödemenin yapilmadigini görür. Bunun
üzerine hemen devrin kadiaskeri olan Çandarli
Kara Halil'in huzuruna çikip diger ganimetlerden
alindigi gibi esirlerden de beste bir hissenin
devlet için alinmasi gerektigini söyler.
Çandarli Halil'in, durumu Sultan'a arz etmesi
üzerine o da Kur'an ve Sünnetin gereginin yerine
getirilmesini ister. Durumun takdiri için
toplanan bir hey'et, her esir için 125 akça
fiyat takdir eder. Bu fiyatin beste biri olan 25
akçanin pencik (humus) vergisi olarak devlet
adina alinmasina, bu isin tedviri için de Kara
Rüstem'in memur edilmesine karar verir.
Sultan Murad,
Edirne'den Bursa'ya dönünce komsu hükümdarlara
Edirne'nin feth edildigine dair fetihnameler
gönderdi. Bunlardan birinin örnegi Feridun Bey
Münseati (I, 93)'te verilmektedir.
BALKANLAR'DA OSMANLILAR'A KARSI KURULAN ILK
ITTIFAK VE SIRP SINDIGI SAVASI
Osmanlilar, ele
geçirdikleri yerlerde teskilât kurup arazi
islerini tanzim etmeye çalisirlarken, Sirp ve
Bulgarlar da Edirne ile Filibe'nin geri alinmasi
için faaliyetlerde bulunup papa vasitasiyle
Avrupa'yi harekete geçirmek istiyorlardi. 1364
yilinda Filibe'yi Osmanlilara teslim ederek
ailesi ile birlikte Sirbistan'a gitmis olan Rum
kale komutani, Sirbistan krali besinci Uros'a
bas vurarak Türk kuvvetlerinin azligindan bahis
ile onu Osmanlilar aleyhine kiskirtir. Sayet
simdi bu isin üzerine ciddiyetle varilmaz ve göz
yumulacak olursa vaziyetin ileride çok daha
vahim olacagini bildirir. Bundan baska Papa V.
Urban'in tesviki ile Macar Krali Layos basta
olmak üzere Bulgar, Sirp, Eflak ve Bizanslilar
arasinda bir ittifak saglanir. Balkanlar
üzerinde bir nüfuz kurmak isteyen Macar Krali,
bu ittifak neticesinde Osmanlilara karsi yapilan
sefere bizzat istirak eder. Müttefik
kuvvetlerin, Türkleri Balkanlardan atmak için
Meriç vadisi boyunca Edirne'ye dogru yürümesi
üzerine Edirne'de bulunan Lala Sahin Pasa, bu
tehlikeli durum karsisinda derhal Bursa'da
bulunan Sultan I. Murad'a haber göndererek
yardim ister. O, bununla da kalmayarak,
maiyyetindeki komutanlardan Haci Ilbeyi'ni de
10.000 kisilik bir kuvvetle ileri gönderir. Haci
Ilbeyi, müttefikler Meriç nehrini geçtikten
sonra onlara yetisebilmisti.
Haci Ilbeyi, Meriç
nehrini geçen ve kendilerine mukabele edilmedigi
için pervasizca hareket eden düsmanin gaflet ve
sarhoslugundan istifade edip cesurane bir karar
verir. Haci Ilbeyi 10.000 kisilik akinci kûvveti
ile gece yarisi düsman ordugâhina üç koldan
baskin yapar. Asil büyük Türk ordusunun
kendilerini bastigini zanneden Haçlilar, büyük
bir bozguna ugradilar. Bir kismi kirildi, bir
kismi da Meriç'te boguldu. Gün dogarken
kalabalik düsman ordusunun imha edilmeyen
döküntüleri kendilerini Meriç nehrine zor
attilar. Bunlardan büyük bir kismi da nehirde
boguldu. Macar krali Layos ise canini zor
kurtardi. Rivayete göre bu kurtulusunu devamli
olarak boynuna asili vaziyette üzerinde tasidigi
Meryem'in tasvirine haml ettigi için memleketine
döndügünde bir sükrane isareti olarak onun adina
bir kilise yaptirmisti.
Osmanli tarihlerinde
Sirp Sindigi, yabanci tarihlerinde ise Meriç
veya Çirmen muharebesi diye bildirilen bu zafer
ile Edirne ve Bati Trakya daha da emniyet altina
alindi. Meriç nehri ise tamamen Osmanli
kontrolüne girdi. Bu savasla Avrupa'da
Osmanlilara karsi yapilan müsterek bir
mukavemete büyük bir darbe indirildi. Sirp
Sindigi savasi ile Türklerin Rumelide sür'atle
ilerlemeleri saglandi. Bu sayede, Bosna'da
oldugu gibi Balkan devletleri üzerinde de
hakimiyet tesis etmek isteyen Macarlarin nüfuzu
kirilmis oldu.
Macarlarla Türkleri ilk
defa karsi karsiya getiren bu savas, düsmanda
öyle bir korku izi birakmistir ki, Hammer'in
ifadesiyle bu korkuyu ancak Hunyad (Kazikli
Voyvoda) gibi birisi onu izale edebilmistir.
Osmanlilarin,
Balkanlardaki basarisi, Papa'yi yeni bir ittifak
kurulmasi arayis ve tesebbüsüne sevk etti.
Bizans Imparatoru, Macar Krali ve Italya'daki
prenslerle is birligi yapmaya çalisan Papa,
Türklere karsi Haçli seferi açildigini bildiren
bir bildiri yayinladi. Ancak buna tek ciddi
cevap, Savoy Dükü U. Amadeo'dan geldi. Amadeo'ya
bagli bir filo, 1366 yilinda
Gelibolu'yu ele geçirip
tekrar Bizanslilara verdi. Fakat bu sirada
Türkler, Trakya bölgesine, durumun kendilerini
pek etkilemeyecegi kadar yerlesmislerdi. Zaten
kisa bir süre sonra Gelibolu tekrar alinacakti.
Sultan Murad, müttefik
düsman kuvvetlerinin Edirne üzerine geldikleri
haberini alinca derhal kuvvetlerini toplayip
yola koyuldu. Fakat daha önce yol üzerinde
bulunan ve icabinda Rumeli'den dönerken korsan
gemileri ile kendilerini tehdid edecek olan ve
Katalan'larin elinde bulunan Biga'yi bizzat
kendisi karadan, Edincik ve Gelibolu'dan
getirttigi donanma da denizden muhasara etmisti.
Böylece hem denizden hem de karadan kusatma
altina alinan Biga zapt edilmisti. Biga'nin
fethi esnasinda Sirp Sindigi zaferinin haberi
gelmisti. Sultan buna çok sevinmis ve Allah'a
hamd etmisti. Sultan Murad, Biga'daki evlerin
gazilere taksim edilmesi ve kiliselerin cami
haline getirilmesini de emr etmisti. Biga'nin
fethinden sonra Bursa'ya dönen Sultan Murad,
Sirp Sindigi muzafferiyetinin sükranesi olarak
Bilecik'te bir cami. Yenisehir'de bir imâret ve
Gazi Erenlerden Postin pus Baba'ya bir tekke;
Bursa hisarinda bir cami ile Çekirge'de bir
imâret, medrese, kaplica ve han yaptirmisti.
Sultan Murad'in yaptirdigi bu hayir isleri ile
ilgili olarak vakfiyesinden ögrendigimize göre
o, bütün bunlari ahiret azigi olarak insa
ettirmis ve bunlara vakiflar tahsis etmistir.
Anlasildigi kadari ile
Osmanlilar, Trakya'da kazandiklari bu Sirp
Sindigi zaferi ile gururlanip gevsemediler.
Gerçek gayeleri, Balkanlar'da yerlesip yurt
tutmak oldugundan bu Haçli seferi kendilerini
ikaz ettigi için arkadan gelecek olan
tehlikelere karsi daha çok hazirlikli bulunmayi
gerektiren tedbirleri almaktan geri kalmadilar.
Muharebe ve dönemin siyasî olaylari icabi 1365
yilinda devlet merkezini Bursa'dan Edirne'ye
nakl ettiren Sultan Murad, kilicini yeniden
kinindan çikarmak lazim geldigini anlamisti.
Zira barut kokusunu yakindan almaya baslayan
Hiristiyanlik âlemi, artik kendileri için ortaya
çikan bu tehlikenin farkina varmis bulunuyordu.
Bu sebeple Haçli seferlerini bir daha denemek
isteyeceklerdi. Merkezin, Edirne'ye nakl
edilmesinden sonra bu yeni taht sehri, saray,
cami, medrese, imâret gibi hayir eserleri ile
dolduruldu.
SÜNNET DÜGÜNÜ ve BURSA'DAKI HAYIR ESERLERI
Sultan Murad, Avrupa'da
fetihlere devam etmek üzere Bursa'dan hareket
etmeden önce üç sehzadesi Bâyezid, Yakub ve
Savci'nin sünnet dügünlerini yapti. Gerek bu
dügün gerekse Bursa'da yapilan eserler hakkinda
Hoca Saadeddin, su bilgileri vermektedir:
"îhsan ve lütfu bol
olan padisah, sapiklik yapilarini tek tek
yikarak ülkeler feth ederken bütün puthaneleri
viran eylemisti. Ama bundan sonra hayir
yapilarini onarmak ve faydali binalari arttirmak
gayesiyle bütün gayretlerini sarf etmisti.
Iyilik yapmak, adaletle hüküm sürmek, halki
koruyacak tedbirleri almaya devam etmek ve Hz.
Peygamberin sünnetini yüceltmek için elinden
geleni yapiyordu.
Tahtkent Bursa'da nüfus
o kadar çogalmisti ki, cami ve mescidleri
artirmak, imâret ve ibadethaneleri yeniden ele
almak gerekiyordu. Çevre ülkelerde, güzel
yaradilisli padisahin adaleti, ihsani ve
basarili olanlari yükselttigi duyulmus
oldugundan faziletli insanlar padisahin, otagini
ziyarete heveslenmislerdi. Taninmis bilginlerin
artisi ve kerem sahibi kisilerin çogalmasi her
gün biraz daha kendini hissettirdiginden, gelip
gidenleri agirlamak bu makamin sahibine aid
olmakla ve geçmis hükümdarlarin tutumlari da
dikkate alinarak âlimler ve fazilet sahibi
kimseler için konaklayacaklari binalari
yaptirmak da ona düsmüstü. Ilmin yayilmasi
yolunda medrese ve egitim müesseseleri insa
ettirilmesini öngördükleri kadar, temiz
inançlari ve saf duygulan ile her zaman âbid,
zâhid ve sâlih kisilerden, mesayih ve irsad
sahiplerinden (mürsid) dilekleri oldugundan bu
gibilere, yurtlarindan ayri düsenlere (garib),
fakir ve zavallilara oturacaklari yerlerin
yapilmasini da buyurmustu.
Anlatildigina göre bu
mutlu günlerde Istanbul tekfuru, Yalova
sahillerini yagmalamak ve Islâm topraklarina
zarar vermek için bir kaç gemi ile asker
göndermeye cesaret etmisti. Ama Allah'in yardimi,
Islâm askerlerine siper olmus, böylece bu saskin
gürûh (kalabalik) çevrilip yok edilmisti. Bu
savasta ele geçirilenler arasinda bazi
sanatkârlar da bulunuyordu. Öbür ganimetlerle
birlikte bunlar da baglanarak padisahin otagina
gönderilmislerdi. Bunlar içinde bir de becerikli
ve hüner sahibi bir mimarin bulundugu
anlasilinca hükümdar onu azad ederek yaptirilan
hayir binalarina mimar ve usta basi tayin
etmisti. Hükümdar, sarayin karsisina derhal bir
cami yapilmasini emr etti. 767 (M. 1365) yilinda
bu hayirli ise baslandi. Sehrin arka yakasinda
hâlâ Kaplica adi ile bilinen temizlik ve
güzelligi ile övülen bir hamam yaptirdi. Bunun
yani basinda da bir imâret ve misafirhane ile
mescid, mescidin üst katinda medrese ve ögrenci
hücreleri insa ettirdi. Gerçekte bu iki cami de
deger ve yapi bakimindan yerlerini bulmuslardir.
Sofa ve eyvanlarinin genisligi, sütun ve
kemerlerinin yapisi, iman ve inanan açik
belgeleri olarak gözükür. Tamamlandiklari günden
zamanimiza kadar sabahin ilk isiklarinin
dogusundan uykuya çekilen ana kadar genis
alanlarinda farz ve nafile namazlar eda olunur.
Zikir ve tesbihler edilir. Yine Bursa'da,
Gökdere'nin su taksim yerinde bulunan mescid de
bu Gazi Hünkâr'in hayir eseridir. Ayrica
Bilecik'te bir mescid, Yeni sehirde ise Postin
pus demekle söhret bulmus olan dervis için de
bir hankah yaptirmistir. Bunlara benzer daha
nice yapilari vardir.
Padisahlik burcunun
yildizlan, devlet gögünün pariltilari olan
sehzadeleri ki her biri birer çinar gibiydiler.
Yani bunlarin Bayezid Han, Yakub çelebi ve Savci
Bey'in Hz. Peygamber'in sünneti geregince sünnet
edilmeleri, ülkeler sahibi sultanin arzusu
olmakla saltanat otaginda el baglamis kisiler,
dügün hazirliklarini yapmak ve gereken tertibati
almakla görevlendirildi.
Sözü edilen yilin ilk
baharinda, çiçeklerin açtigi demde sevinç ve
nes'e içinde öyle güzel dügün ve dernek edildi
ki, bu gök kubbe, altin bir sahan gibi parlayan
günes ve gümüs tabagi andiran ay'la
donatildigindan beri, mislini görmemis. Isabetli
tedbirler alan kisiler de benzerine
rastlamamisti. Dernek kurulup davet edilenler
yerlerini alinca sehzadelerin sünnet edilmeleri
buyrulmustu. Ondan sonra seyhlere, bilginlere
kiymetli hil'atler ve hediyeler verildi. Fakir
ve fukara da kurulan sofralarda doyuruldu. En
sonunda davetliler, kiymetli armaganlarini,
sayisiz hediyelerini kerem sahibi sahin otagina
sundular."
BALKANLAR'DA YENI FETIHLER
Sultan Murad, Bursa'dan
Rumeli'ye geçip Bolonya zaferini kazandiktan
sonra Edirne'ye dönmüs ve kisi orada geçirmisti.
Bu esnada Vezir-i azam Çandarli Hayreddin
Pasa'yi, Rumeli'nin bati yakasinda bulunan
Borlu, Iskete (Iskeçe) ve Marolya kalelerini
almak üzere buralara göndermisti. Evrenos Bey de
Çandarli'nin idaresine verilmisti. Çünkü Evrenos
Bey bu bölgeyi iyi taniyan bir kimse idi.
Gümülcine'ye geldikleri zaman Hayreddin Pasa'nin
bu sehirde kalmasi uygun görülerek Evrenos Bey,
öbür beylerle birlikte Borlu ve Iskeçe üzerine
yürüdü. Aldigi güzel tedbirlerle bu ülkeyi ele
geçirip, halkini da yurtlarinda birakti.
Kalelere de isi bilen ve durumu kavrayacak olan
erleri yerlestirdikten sonra Marolya kalesine
geldi. Marolya aslinda bir kadin olup adi geçen
kalenin sahibi idi. Bu kadin, Serez hakiminin de
akrabasi idi. Marolya, Serez'den yardim taleb
etti. Oradan gelecek yardima güvendigi için
baslangiçta direndi. Yigitçe savasti. Bu yüzden
savas uzadi. Sonra Serez'den yardim
gelmeyecegini anlayinca baris istemek zorunda
kalip, kaleyi teslim etti. Sahibinin bir kadin
olmasindan dolayi, daha sonra buraya "Avrathisari"
dendi.
Marolya kusatmasi devam
ederken Sultan Murad, Serez üzerine de Deli
Balaban adinda gözü pek bir yigidi göndermisti.
Deli Balaban, Serez'i kusatma altina aldigi için
Marolya'ya yardim gelmemisti. Sultan Murad,
Balaban'a yardim etmek üzere Lala Sahin
komutasinda kalabalik bir birlik gönderdi. Lala
Sahin önce Kavala kalesine yüklenmis burayi bir
hamlede zapt ederek gümüs madenlerini ele
geçirmisti. Oradan da Drama kalesine yönelmis ve
kaleyi kisa bir zaman içinde feth etmisti.
Oradan da Zihne'yi ele geçirmisti. Halka karsi
yumusak davranmis, herkesi kendi topraginda
birakarak onlarin, sultanin adaletinden hosnud
olmalarini saglamaya çalismisti. Bu sekildeki
tutum ve davranisin bir sonucu olarak Serez
kalesine de baris yolu ile girilmisti. Ondan
sonra da Karaferye kalesinin halkini zimmîlik
hukukuna tabi kilacagina inandirip söz verdikten
sonra almisti. Feth edilen kalelerin bakim,
onarim ve korunmasi islerini tamamladiktan sonra
776 (1374/1375) tarihinde toplanan ganimetlerle
birlikte Sultan Murad'in yanina döndü. Sultan,
bu kadar ganimeti ve ülkeleri kendisine baris
eden Allah'a hamd ettikten sonra Bursa'ya dogru
harekete geçmek istiyordu. Tam bu sirada
Sirplarin kendi topraklarina hücum etmek
gayesiyle büyük bir ordu ile harekete geçmek
üzere olduklari haberini aldi. Bunun üzerine
Sultan Murad, kalabalik bir ordu hazirlayarak
büyük oglu Yildirim Bayezid'i otaginda birakarak
Gelibolu'ya gitti. Oradan da hiç vakit kayb
etmeden Sirp diyarina yöneldi. Sirbistan
hükümdari, Islâm askerinin kalabalik oldugunu
görünce, dizginlerini kaçis yönüne çevirerek
hazine ve kiymetli esyalarini kalelere koyup,
ekili araziyi yaktirip zahireyi yok ettikten
sonra kaçip gitmisti. Ülkenin halki da daglara
çekilerek memleketi hos birakmisti. Ülkenin bos
ve ekinlerin yakilmis olmasindan dolayi askerler
bir kitlikla karsi karsiya kaldilar. Dört ay
kadar süren bu hareketin sonunda Semendire
yakininda bulunan Nis kalesinin feth edilmesine
karar verilir. Bizans'in en müstahkem dört
mevkiinden biri ve Trakya, Sirp ve Panuni
arasindaki ulasim noktalarinin merkezi olan Nis
üzerine yürüyen Sultan Murad, zorlu ve kanli bir
mücadele ile burayi ancak 25 gün sonra feth
edebildi. Hoca Saadeddin'in ifadesine göre
"kalenin saglamligina güvenen kâfir, O yörenin
bütün malini bu kalede saklamisti." Buradan bir
çok mal ve esir ganimet olarak alindi. Böylece
ordudaki kitlik da giderilmis oldu. Büyük
Konstantin'in dogum yeri olan Nis'in
Osmanlilarin eline geçtiginin duyulmasi üzerine
Lazar baris istemek zorunda kaldi. Hammer'in
ifadesine göre her sene Padisaha bin libre gümüs
göndermek istegi yerine getirildi. Hoca
Saadeddin ise bu konuda söyle der: "Padisah'a
layik hediyeler ve armaganlarla elçi gönderip,
kulluklarini bildirip kapiya kabul edilmelerini
diledi. Üç yillik harac çikartip cihan hakiminin
otagina sundu. Ayrica her yil elli okka gümüs
göndermeyi de kabul etti." Bundan sonra Nis
kalesi ile çevresinin korunmasi için tedbirler
alindi. Bu arada harp ve sefer yorgunlugundan
gücünü yitirmis olan gazilere yurtlarina dönme
izni verildi.
Sultan Murad, ayni yil
Sisman ile de baris yapti. Çünkü Sisman, Sultan
Murad'a birçok hediye takdim etmis, bunun
karsiliginda da sultan onu diger hükümdarlardan
daha üstün tutmus, onu tekrar ülkesinin hakimi
olarak yerinde birakmisti. Sadece her seferde
padisahtan gelecek emre göre hazir olmasi
gerektigi yolunda kendisine bir ferman
verilmisti. Hammer, Sisman (Sosmanos)'in, vergi
vermekten kurtulmak için kizini Sultan Murad'a
verdigini belirtir.
Sonunda Avrupa'da baris
kurulmustu. Orhan'in oglu (Sultan Murad), bütün
yorgunluklarini bir kenara atip artik
dinlenebilirdi. Kisi, yeni devlet merkezi olan
Edirne'de geçirdi. Murad, üzüntüsüz, kedersiz ve
savassiz alti yil içinde devletin iç isleri ile
ugrasti. Ordu teskilâti düzeltildi. Sipahilerin
timar usûlü ve bir nevi ulastirma askeri olan "Voynuk"larin
kurulusu, mükemmel ve olgun duruma getirildi.
Askerî malikâneler (yurtluk)in timar ve zeâmete
bölünmesi, bazi kurallara baglandi. Islâm'in
diger sancaklarindan ayird edilmek üzere sipahi
sancaklari için kirmizi renk seçildi. Hz.
Peygamber, alemi (sancak) için günes rengini (sanyi)
begenmisti. Fâtimîler zemin (yesil), Emevîler
gündüz (beyaz), Abbasîler gece (siyah) renkleri
almislardi. Osmanlilar da kan rengini kabul
ettiler, Iran'da sofiler tarafindan o kadar
saygi görmüs olan gök mavisi, birçok asirdan
beri Bizans sarayinin ve devletin seçkin
memurlarinin begendikleri renkti. Osmanlilar
zamaninda bu renge hiç ragbet gösterilmedigi
gibi mavi, Mûsevîlerin pabuç ve serpuslarina
tahsis edilmistir. Voynuk teskilati, padisahin
tebeasindan olan hiristiyanlardan meydana gelmis
bir asker grubu idi ki, seferlerde bayagi
hizmetlerde kullaniliyorlardi. Ahirlari
temizlemek, atlarin bakimi ve arabalari sürmek
bunlarin isi idi. Bu hizmetlerinden dolayi
bunlar her türlü vergiden muaf idiler. Osmanli
sancaklarinin renginin tanzimi, askerî
malikânelerin islahi, voynuklarin tesisi gibi
önemli kuruluslar, savasin sonuna dogru vefat
eden Lala Sahin'in ölümü üzerine beylerbeyi
seçilen Timurtas'in himmeti ile olmustu.
ÇIRMEN ZAFERI
Osmanlilarin
Balkanlardaki fetihleri, kisa bir zaman
diliminde gerçeklesmisti. Bir bakima 10 yil
içinde Gelibolu'dan Sirbisbtan'a kadar gelinmis,
Adriyatik Denizi'ne kadar nüfuz ve tesir sahasi
kurulmustu. Avrupa, Osmanlilara karsi U. Haçli
seferini tertipleyerek Sirp Sindigindan 7 yil
sonra tekrar talihini denemek istedi. Bununla
beraber bu defa ki kuvvetlerinin eskiye göre
biraz daha az oldugu, esas ve temel kuvvetlerin
Sirplar tarafindan teskil edildigi
anlasilmaktadir. Tarihte Ikinci Meriç veya
Çirmen savasi diye anilan bu muharebede Sirp
Krali Vukasin ile kardesi veliahd prens Uglesa
maktul düsmüslerdi. Eflak (Romanya) prensi ise
kaçmisti. Savasin bu sekilde sonuçlanmasi
üzerine Sirbistan'da hanedan ve iktidar
degismisti. 26 Eylül 1371'de kazanilan bu
zaferle, Osmanlilar için Makedonya'nin kapilari
açilmisti. Eski idarecilerinin tahakkümünden
bikan halk, buralarda yeni bir sistem ve adalet
anlayisi getiren Osmanlilari bekliyordu. Zira
Sirp ve Bulgarlarin idaresi Bizans'inkinden de
kötü idi.
Bu muharebe neticesinde
Gazi Evrenos kuvvetleri tarafindan ikinci defa
elde edilen Gümülcine'den baska Borla, Iskeçe ve
Marolye; Kadiaskerlikten vezirlige yükseltilmis
bulunan Kara Halil Hayreddin Pasa tarafindan da
Kavala, Drama, Zihne ile Makedonya, Sirp
kralliginin mühim sehirlerinden olan Serez ve
daha sonra Karaferye zapt edildi.
Sultan I. Murad, Serez
ve havalisine Anadolu'dan asiretleri getirip
yerlestirmisti. Osmanli Devleti'nin bu iskân
politikasi, kurulustan itibaren devam
etmekteydi. "Osmanli Devleti, kurulus devrinde
konar-göçer Türk asiretlerini yeni alinan
bölgelerin Türlestirilmesinde kullandigi gibi,
yerlesik ahaliye nazaran savasçi vasiflari, bir
disiplin ve teskilât içinde olmalari sebebiyle
de anlari fethedilen bu bölgelere nakl etmistir.
Nitekim Rumeli fatihi Süleyman Pasa zamaninda
asiretlerin Rumeli'ye geçirilip iskân
edilmelerinde, feth edilen topraklardan kaçan
halkin yerini doldurmak gayesi de kismen rol
oynamistir. Bu kabil iskan hareketleri, kurulus
devrinde devletin sik sik müracaat ettigi sürgün
usulü ile yapilmakta idi. Bunlarin yanisira
sonradan Rumeli'den de Anadolu'ya insan
topluluklari nakledilmistir. Osmanlilar'in daha
Rumeli'ye geçtikleri andan itibaren Türk
topluluklarinin buraya nakledildikleri
bilinmektedir. Türk topluluklarinin Rumeli'ye
nakledilmeleri sirasinda, devlet tarafindan
kendilerine zengin topraklar vermek, bütün
akrabalari ile geçecek olanlara ise yurtluk,
toprak ve timar gibi imtiyazlar tanimak
suretiyle mühaceret tesvik edilmistir. Bu durum,
fütuhati tesvik amaci tasidigi kadar, memleketin
senlendirilmesi ve iskani gayesini de
tasimaktaydi."
Çirmen zaferinden
faydalanan Türk akincilari, bir taraftan
Adriyatik sahillerini, diger taraftan
Yunanistan'a inerek Attika yarimadasini
taradilar. Bu sekilde Osmanli Devleti'nin tesir
sahasi, hemen hemen bütün Balkanlari içine alan
bir genislige ulasti.
Çirmen zaferinin
meyveleri derhal toplanmaya baslandi. Bunun için
Sultan Murad, Rumeli
fütûhati plânini emin, metin ve seri adimlarla
gerçeklestirmeye çalisiyordu. Bu plânin iyi bir
sekilde uygulanabilmesi için de gerekli
tesebbüslerde bulunuluyordu. Nitekim bu maksatla
Evrenos Bey, uc olarak kabul edilen Serez'i
kendisine merkez yapti. Fakat daha sonra Bizans
Imparâtorunun oglu olan Selanik valisi Manuel,
Serez'i ele geçirmek için bir ayaklanma
tertipledi ise de bu ayaklanma vezir Halil
Hayreddin Pasa tarafindan bastirilmisti.
Bütün bu
muvaffakiyetlerden sonra Osmanli kuvvetleri,
Vardar nehri vadilerine girerken karsilarinda
durabilecek bir kuvvet kalmamisti. Böylece bir
buçuk veya iki sene gibi, harp ve devletler
tarihi için çok az denebilecek bir sürede
Vardar'in dogusundaki yerler Osmanli hakimiyeti
altina girmisti. Bu esnada akinci kuvvetleri de
Balkan yarimadasinin batisina dogru akinlarina
baslamislardi.
Bulgar Krali Sisman ile
Makedonya Sirp Krali'nin Samakov'da birlikte
maglup olduktan sonra Köstendil'in elden çikmasi
beklenen bir hadise idi. Hammer'in ifadesine
göre, birçok kaplicasi, hasmetli kubbelerle
örtülü on iki kükürtlü suyu, sehrin her tarafina
içilecek su dagitan kanallari ve dagdan inen
irmaklarla sulanan bahçeleri ile taninan
Köstendil, ayni zamanda yakinlarinda altin ve
gümüsten para basilan bir yer olmasi bakimindan
da dikkat çekerdi. 1372 yilinda Köstendil ile
çevresi feth edilerek burada bulunan Bulgar
Prensi Çariçe Evdokia'nin oglu Kostantin, her
türlü vergiden muaf olma karsiliginda sehrin (Köstendil)
anahtarini Sultan Murad'a teslim etti. Böylece
Kostantin, Osmanli hakimiyetini kabul ile vergi
ve gerektiginde asker vermeyi taahhud etti. Hoca
Saadeddin, Köstendil'in fethi ile ilgili olarak
sunlari söyler:
"Adaleti ile ülkeleri
tutan padisah, Allah'in verdigi destek ile
açilan bahtini degerlendirerek cihad töresini
sürdürmek ve yeni ülkeler zapt eylemek için
bütün tedbirlerini almis bulunuyordu. Devletin
gelismesi ile kendi öz benliginde yeni
fetihlerin ve özlenen basarilarin belirmis
olmasi, onu cihad sancaklarini açma yolunda
bütün gayret ve himmetiyle çalismaya yöneltmisti.
Rumeli uclarinda cihad yolunda ugrasan iyi
niyetli beylerin, ülkeler feth eden padisahi
çagirmalari üzerine 773 (M. 1372) yilinin
baharinda büyük bir ordu ile tekrar Rumeli
yakasina geçti. Ilk is olarak Lala Sahin'in
Köstendil bölgesinde almis oldugu yerleri
korumak ve geride kalan topraklar üzerinde kendi
bayraklarini açmak için bu bölgeye hareket etti.
Köstendil tekfuru olan
Konstantin, ülkesinin genisligi ve ordusunun
kalabalikligi ile çevrede taninmis, Bulgar
diyarinin hükümdari, altin ve gümüs madenlerinin
bulundugu bölgelerin de hâkimi olmakla söhret
yapmisti. Gücünün üstünlügüne gururlanarak
çevresindeki "mulûke itaat etmez" bagimsizlik
arzusu kara kafasindan çikmazdi. Ama ülkeler
açan padisahin heybeti yüregine tesir etmekle
onun üstün gücü ve kudreti ile kendi ülkesine
dogru gelisi, devlet ve ikbal ile üzerine
yürüyüse geçtigi haberi kulagina ulasinca,
yenilecegini anlamis ye boyun egme yolunu
tutmasi gerektigini kavramisti. Bunun için
Kostantin, padisahi kendisine layik hediyeler ve
degerli armaganlarla karsiladi. Sahip oldugu
kalelerin anahtarlarini teslim ederek kulluk
yolunda gerekenleri yerine getirdi. Böylece
padisahin iltifatini kazanmakla sevindi.
Ödeyecegi cizye ve harac ta tesbit edildikten
sonra memleketini yönetme görevinin kendisine
verildigini bildiren fermani aldi. Zamanin
hükümdari da bu basaridan sonra tekrar Bursa'ya
döndü."
Osmanlilarin,
Makedonya'yi feth ederek Köstendil'e gelmeleri
Yukari Sirbistan despotu Lazar Grebliyanoviç'i,
Sultan Murad'la anlasmaya zorladi. Lazar,
Osmanlilara vergi ile birlikte asker vermeyi de
kabul ediyordu. Bu sekilde kral, prens ve
despotlarin hakimiyetini taniyarak vergi ve
gerektigi zaman muharebelerde yardimci kuvvet
vermeleri genis ölçüde fetihlerde bulunan Türk
devleti için büyük faydalar ve basarilar temin
etti.
PADISAHIN RUMELIYE TEKRAR DÖNÜSÜ
Sultan Murad, Bursa'da
bulundugu sirada 774 (1373) yilinda Vize sancak
beyi Sirmerd Bey'den bir haber almisti. Bu
haberde, Bizans Imparatoru'nun asker göndererek
Vize çevresini yagmalamaya ve halka zarar
vermeye kalkistigi, ayrica kaleyi almaya
yeltendigi bildiriliyordu. Bu istihbarat üzerine
hükümdar, derhal ordunun toplanmasini emr ederek
sür'atle Gelibolu'dan karsi tarafa geçti.
Kuvvetlerini Malkara'da topladi. Lala Sahin,
Evrenos Bey ve diger beyler, Malkara'da padisaha
iltihak ettiler. Askerin bir kismini Ipsala
civarindaki Ferecik kalesinin zaptina gönderip
kendisi de Çatalca taraflarina yürüyerek Incegiz
ve Çatalburgaz kalelerini aldi. Çatalburgaz
hakimi, Incegiz hâkiminin akibetini ögrenmis
bulundugundan hisari Sultan Murad'a teslim etti.
Bu sebeple de hükümdarin ihsanlarina mazhar
oldu.
Tam bu esnada Lala
Sahin Pasa'nin da Ferecik kalesini aldigi haberi
geldi. Bu haberden kisa bir müddet sonra bizzat
Lala Sahin Pasa bir çok mal ve ganimetle
padisahin otagina geldi. Sultan, buradan Incegiz
yöresinde bulunan Bolonya (Apolonya) kalesini
almak üzere hareket etti. Burada on bes gün
kadar bir savas oldu. Buna ragmen kale bir türlü
düsmüyordu. Sultan, bu kadar önemsiz bir kale
ile vakit kayb etmeye degmeyecegini düsünmüs
olmali ki, kusatmayi devam ettirmek için orada
küçük bir kuvvet birakip oradan ayrilmaya karar
vermek üzere iken kale duvarlarindan birinin
yikilmak üzere oldugunu ögrenir. Bunun üzerine
Padisah, Lala Sahin Pasa'yi hemen kale üzerine
gönderir o da orayi feth eder. Zengin
ganimetlerle hükümdarin otagina dönen Pasa, kale
halkini yer ve yurtlarinda birakmisti.
Sultan Murad, Bolonya
kalesinin duvarlarinin yikilmak üzere oldugu
haberini aldigi zaman bir çinar agacina
dayanmakta idi. Bu agaç, o zamandan beri "ugurlu
Çinar" diye anilir oldu. Fakat Hoca Saadeddin
bunun çinar degil kavak oldugunu ve kendisine
"Devletlû Kavak" dendigini belirtir ki, "hükümdarin
dolastigi yesil çayirlik" ifadesi de bunun kavak
olacagini göstermektedir.
Osmanli Tarihi, "Üsküf
adi verilen islemeli külahlarin ilk defa
kullanilmasini bu muharebe sonunda ulasilan
zafer ve Bolonya'nin fethine baglar. Altin
tellerle islenen bu külahlar Kapi kullarina
tahsis edilmistir. Rivayetler bu olayin söyle
gerçeklestigini belirtirler: Kaleyi kusatanlar,
pekçok altin ve gümüs ganimetlerle Bolonya'dan
çekildikleri sirada hükümdar, askerlerinden
birinin basina ve külahinin altina bir tas
koymus oldugunu fakat bunu tamamiyla
gizleyemedigini görmüs. Bunun üzerine o askeri
huzuruna çagirarak beste biri hazineye ait olan
degerli bir seyi gizlemeye çalismasini ayiplar.
Hoca Saadeddin Efendi bu hadiseyi anlatirken
söyle der: "Sipahi, padisahin keremine ve ulu
tutumuna güvendiginden lütuf ve ihsaninin
genisligine, himmetinin bolluguna inandigindan
gizledigi sirri açikladi ve kaptirmak korkusuyla
sakladigi tasi meydana çikardi. Sonra söyle
dedi:
"Sahimin devleti, ben,
yoluna toprak olana bu sevinç külahini
giydirmekle mutlu kilmistir. Onu baskasinin
elinden kurtarmak için böyle yaptim" demisti. Bu
açik sözler, bas taci edilecek bu dogruluk, o
kiymetli tac kadar degerli davranis, keremli
olmayi seven sah, yüceler yücesi padisah katinda
deger bulmus, kerem dolu yeller lütûf
denizlerini dalgalandirmis ve o altin taci (tas)
anilan gaziye armagan etmesine sebep olmustu."
Padisah, tasi askere biraktiktan sonra bunun bir
hatirasi olmak üzere de muhafizlari ile
subaylarinin bundan böyle sirma islemeli külah
giymelerini emretti. Sultan Murad'in elbisesi
satafatli degildi. O zamana kadar Germiyan
fabrikalarinda yapilmis kumaslardan kirmizi
renkli kaftan ve cübbe giyerdi. Basina da yine
ayni bölgede islenmis beyaz renkte ince bir bez
sarardi. Fakat sonradan bu basligini
degistirmisti.
Tarihlerde verilen bu
bilgilerin dogrulugunu tesbit, biraz zor
görünmektedir. Hoca Saadeddin'in ifadesine göre
muhtemelen o kilik kiyafet o günlerde yayilmis
olabilir. Üsküfün, Gazi Süleyman Pasa'nin bir
bulusu oldugu kesindir.
Osmanli akinlari
Rumeli'de devam ederken padisah, devletin iç ve
dis siyasetini belli bir ölçü dahilinde tarassut
ediyordu. Padisahin uyanik ve keskin bakisi,
gerek Anadolu, gerek Bizans ve Balkanlarin
siyasî ve ictimaî düzensizligini, avucunun içi
kadar açik görüyor, onun için de çapraz
menfaatlerin ugras meydani olan Rumeli
cografyasini tepeden inme bir müdahale ile önce
siyasî ve askerî mânâda ele geçirmek sonra da
ictimaî ve medenî alanda yeni bir nizama tabi
tutmak zaruretini hissediyordu.
Bu dönemde Orta Avrupa
olsun, Balkanlar olsun, birbirlerini disleyen,
kemirip kanini içen düsman unsurlarin kaynasip
çarpistigi bir sel yatagi haline gelmisti. Hele
gittikçe kabugunun içine büzülen Bizans
Imparatorlugunda, debdebe ve tesrifattan ibaret
kalmis ülkesiz bir imparator vardi ki, bir
yandan Osmanlilara boyun egerken, bir yandan da
o bitip tükenmez iç kavgalari, kanli didismeleri
vahset ve zulüm aliskanligi tarihî ve an'anevî
dekoru içinde bütün dehsetiyle devam etmekte
bulunuyordu. Baska bir ifade ile Bizans kötü
idare ediliyordu. Nitekim tarihçi Dukas,
Imparator Ioannis Paleologos'u su cümlelerle
tavsif ederken bir hakikata parmak basmis
oluyordu.
"Imparator Ioannis,
budala idi. Yalniz kadinlarin güzel veya çirkin
olup olmadiklarini ve kimin karisi bulundugunu
ve nasil ele geçirecegini bilirdi. Diger hususat
için memleketi gelisi güzel idare ederdi."
BALKANLAR'DAKI FETIHLER
Sirp Sindigi zaferinden
sonra Balkanlar'daki uc bölgelerini sag, orta ve
sol kanatlara bölen Sultan Murad, üç koldan
fetih hareketlerini baslatti.
Sag kanat yani dogu
sinir bölgesi dogrudan dogruya Sultan Murad'in
kendi komutasi altinda idi. Sol kanat yani bati
bölgesi komutani Evrenos Bey, orta kol komutani
ise Kara Timurtas Pasa idi.
1365 yilinda Dalmaçya
kiyilarinin güneyindeki Dubrovnik (Raguza)
Cumhuriyeti, Osmanli himayesini kabul eden bir
muahede imzaladi. Ticaretle ugrasan bu küçük
Slav cumhuriyetinin ileriyi görebilmesi, onun
asirlarca devam edecek olan hayatini garanti
altina almasina sebep olmustu. Osmanlilar,
yillik vergi karsiliginda bu devletçigin iç
islerine karismadiklari gibi onu ortadan
kaldirip ilga da etmediler. Dubrovnik'in himaye
altina alinmasi ile Türkler, Adriyatik denizine
dayanmis oluyorlardi. Halbuki bu esnada daha
Akdeniz'e çikmamislardi.
Gümülcine'yi ikamet
merkezi olarak seçen Gazi Evrenos Bey, Sirp
Sindigi'dan kisa bir müddet sonra Serez'i zapt
etmisti. Fakat henüz Drama ile Kavala, Bizans'in
idaresinde idi.
Sultan Murad, Sirp
Krali Stefan Dusan'in ölümünden sonra Bulgar
Prensi Ivan Aleksandr tarafindan alinan
Trakya'nin Karadeniz kiyilarini denetimi altina
aldi. Böylece Bizans'in Avrupa ile olan son
karayolu bagi da kesildi. Bizans Imparatoru bu
duruma bir çare bulabilmek için Roma'ya gitti.
Dört kardinal huzurunda ve Saint Plerre
Kilisesi'nde Ortodoks mezhebinin
sapikliklarindan tevbe ve istigfar edip Latin
Kilisesi'nin (Katolik) evladi oldu. Buna
karsilik olarak da Papa, Bati dünyasindan
kendisi için büyük ölçüde yardim temin edecegi
vaadinde bulundu.
Fakat bu merasim, sahsî
menfaatlerin disinda samimi bir alis veris
degildi. Bunun en belirgin delili ise
Imparator'un Bizans'a döndügü zaman, gittiginden
daha da eli bos kalmasi ve ümid ettigi yardimdan
bir zerre dahi bulamamasi idi. 1369'da Roma'da
resmen Katolik olan Imparator, Istanbul'a döner
dönmez tekrar Ortodoks mezhebine döndü. Böyle
siyasî manevralar ile padisahin itimadini da
büsbütün kayb eden Bizans Imparatoru, daha da
zebun ve çaresiz kalmis bulunuyordu.
Bu asirlarda Ortodoks
ve Katolik mezhepleri arasinda münaferet ve
çekisme o dereceye varmisti ki, bir Ortodoks,
Türk idaresini Katolik idareye tercih ediyordu.
Katolikler için de durum bundan pek farkli
degildi.
1367'de Kara Ali Bey
oglu Timurtas Pasa, Tunca üzerindeki Yanbolu'yu,
Lala Sahin Pasa ise Samakov'u aldi. Samakov,
Sofya'nin 50 km. kadar güneydogusunda idi.
Sultan Murad da 1368'de Hayrabolu'yu, 1369
yilinda Kirkkilise (Kirklareli), Pinarhisar ve
Vize'yi Bizanslilardan geri aldi. Buralar daha
önce feth edilmis olmalarina ragmen bir ara
Bizans tarafindan tekrar isgal edilmislerdi.
Bölgenin bu önemli sehirlerinin yeniden
Osmanlilarin idaresine geçmesi üzerine,
Bizans'in elinde Trakya'da fazla bir sey kalmadi.
Tuna nehrinden Rodop
Balkanlarina kadar orta ve güney Bulgaristan ile
Osmanli fetihlerinden önce de kismen Trakya'ya
sahip olan Bulgar Krali Yuvan Sisman,
Osmanlilarla basa çikamayacagini anlayinca
onlarla baris antlasmasi yapti. Böylece Osmanli
himayesini benimsedigi gibi vergi vermeyi de
kabul etmek zorunda kaldi. Bu arada Kral Sisman,
kizkardesi prenses Marya'yi da Sultan Murad'la
evlendirmek suretiyle akrabalik tesis etmek ve
bu sayede Osmanlilarin gücünden de istifade
etmek istiyordu. Gerçekten de Sisman, kendisine
muhalefet edip Macarlari Vidin'e sokmus olan
kardesi Stratisimir'e karsi Murad'la Ulahlardan
yardim alarak Vidin üzerine gitmisse de muvaffak
olamadi. Bu siralarda Türklerin, Bulgaristan
fütuhati devam etmeye kararli görünüyordu. Bu
durumu gören ve daha önce devlet merkezi olan
Tirnova'ya gelmis olan Bulgar Krali Sisman,
Sirbistan Krali ile anlasarak birlikte
Osmanlilar üzerine hücum etmeyi kararlastirdilar.
Lala Sahin Pasa, bu orduyu perisan etti. Bu
Çamurlu meydan muharebesi ile Kuzey Bulgaristan
kapilari da Türkler'e açilmis oldu.
SULTAN MURAD'lN ANADOLU SIYASETI ve YILDIRIM
BÂYEZID'IN EVLENMESI
Birinci Murad'in, savas
günlerinde oldugu gibi baris zamanlarinda da
yegâne emeli, Avrupa ve Asya'da fetihleri devam
edip sinirlarini genisletmekti. Bu sebeple o,
Rumeli'deki hâkimiyetini saglamlastirirken,
Anadolu birligini saglamak gayesiyle de buradaki
beylikleri de topraklarina katma siyaseti
güdüyordu. Fakat bunu gerçeklestirmek için
Anadolu'daki beyliklerle çatismaya girmemeye ve
barisçi bir siyaset takip etmeye azamî dikkati
gösteriyordu: Bu siyaseti büyük bir maharetle
uygulayan Sultan Murad, Karaman ogullarinin
tehdid ve tazyiki karsisinda Osmanlilara
dayanmak ihtiyacini duyan Germiyan oglu Süleyman
Sah (1361-1387)'in arzusu üzerine oglu Bayezid'i,
Süleyman Sah'in kizi Devlet Hatun ile
evlendirdi. Tarihî kaynaklarimizda uzun uzadiya
anlatilan ve hakkinda teferruatli bilgi verilen
bu evlilik, Süleyman Sah'in arzusu üzerine
olmustu. Buna göre Süleyman Sah, oglu II. Yakub
Bey'i yanina çagirip kendilerinin ve
memleketlerinin Karamanlilardan korunmasinin güç
oldugunu, bu yüzden Osmanlilar ile yakinlik
kurmayi düsündügünü, bunun için de kizi Devlet
Hatun'u Murad'in oglu Bâyezid'e vermeyi
düsündügünü söylemisti. Yakub Bey, yasli
babasinin bu teklif ve arzusunu kabul etmis
olmali ki, Sultan Murad'a, Ishak Fakih adinda
saygi deger bir kisi ile Germiyan ülkesinin bazi
ileri gelenlerini elçilikle görevlendirip
gönderirler.
Her ne kadar Hammer,
"Bu sebeple büyük oglu Yildirim Bâyezid'e
komsusu Germiyan hâkiminin kizini almak istedi.
Bu evlilik, padisahin arzularina pek uygun
düsüyordu. Çünkü genç prenses çeyiz olarak
kocasina babasinin en güzel yerlerini
getiriyordu" diyorsa da o günün sartlari ve
gittikçe yildizi parlayan Osmanlilarin durumu
düsünülünce bu teklifin bizzat Germiyan Beyi
Süleyman Sah'tan gelmis olmasi yadirganmamalidir.
Bununla beraber bu meselenin daha önce gayri
resmî olarak görüsülüp konusuldugu, ancak her
iki tarafin arzusunun açikça ortaya konmasi
üzerine erkek tarafi olarak ilk resmî tesebbüsün
Sultan Murad'dan geldigini düsünebiliriz.
Germiyan Beyi Süleyman
Sah'in elçisini, Edirne'de kabul eden Sultan
Murad, onun getirdigi kiymetli hediyeleri kabul
ettikten ve onu ülkesine gönderdikten sonra
dügün hazirliklarina baslamak üzere kendisi de
Bursa'ya gelir. Ilk is olarak bu mutlu ve neseli
dügüne katilmak için Müslüman hükamdar ve
beylere davetiyeler götürmek üzere elçiler
gönderir.
Hicrî 783 (1381)
yilinda gerçeklesen bu dügünle ilgili olarak
kaynaklar, su ortak bilgileri vermektedirler:
Murad , kizi istemek üzere Kütahya'ya Bursa
kadisi Hoca Mahmud Efendi, Kapi kullarindan
Emir-i âlem Aksungur Aga, Samsa Çavus'un oglu
Çavusbasi Demirhan, Yildirim Bâyezid'in dadisi
ile Kadi Mahmud Efendi'nin ve Aksungur'un
eslerini (zevcelerini) gönderdi. Süleyman Sah da
Cemaleddin Ishak Fakih'i bir heyetle I. Murad'a
gönderdi. Ishak Fakih bu heyetle giderken
yaninda pek çok hediyeler de götürmüstü. Bu
hediyelerin içinde meshur Germiyan atlari,
Denizli bezleri, altin ve gümüs gibi gayet
kiymetli esya bulunuyordu. Her iki taraf da
kendi memleketlerinde tantanali bir sekilde
dügün yapmislardi. Murad'in Bursa'da yaptigi
dügün hakkinda kaynaklarda bir hayli bilgi
bulunmaktadir. Bu bilgi sayesinde o günün örf,
adet, kültür ve folkloru hakkinda önemli
sayilacak malumata sahip oluyoruz. Bu da bize
dönemin ekonomik, sosyal ve siyasî vaziyetini
gösterme bakimindan önem tasimaktadir. Buna göre
dügün söyle olmustur:
"Hazirliklar tamamlandi.
Etrafin beylerine davetçiler gönderdiler.
Karamanoglu, Hamidoglu, Menteseoglu, Saruhanoglu,
Kastamonu'da Isfendiyar ve Misir Sultanini davet
ettiler. Kendi ülkesindeki sancak beylerini de
çagirdilar. Evrenos Gazi'yi de davet ettiler.
Ondan sonra dügüne basladilar. Etrafin elçileri
geldiler. Beylerden hediyeler getirdiler. Iyi
atlar, katarla develer ve fevkalade seyler
getirdiler. Herkes âdet üzre hediyesini verdi.
Herkes mertebesine göre yerli yerinde oturdu.
Misir Sultani'nin elçisi dahi gel-di. O da
hediyesini (saçu) takdim etti. Ona bütün
elçilerin üstünde yer gösterdiler, oturdu.
Bunlar, tamam olup oturduktan sonra izin
verildi. Kendi sancak beyleri geldi. Hepsi
mertebesine göre hediyelerini arz ettiler.
Evrenos Gazi'nin hediyeleri ileri geldi. Yüz kul
ve yüz kizoglan cariye. On oglanin elinde içi
flori dolu on gümüs tepsi. Ve on oglanin elinde
dahi on altin tepsi ve seksenin elinde gümüs
ibrik ve gümüs masrapa. Elhasil bunlarin her
birinin eli bos degildi. Bütün etraftan gelen
elçiler hayrette kaldilar ki, bu hanin bir kulu
böyle büyük hediyelerle geldi. Murad Han Gazi
gör ki neylese gerektir? Evrenos Beyin getirdigi
kullan, karavaslari (câriye) etraftan gelen bu
elçilere taksim etti. Etrafin elçilerinin
getirdigi atlari da Evrenos'a verdi. Gelen
paradan bir kismini da Evrenos'a verdi. Kalanini
bilgin ve yoksullara dagitti. Kendisine bir sey
birakmadi.
Bu dügün kim Murad Han
etti kardas
Yayildi sofralar
döküldü çok as
Bir ay tamam yenildi
nimetler
Fakir ü gani vü hem
yedi evbas."
Sultan Murad, gelini
almak üzere Bursa kadisi Hoca Efendi'yi,
Sancaktari Aksungur'u, Samsa Çavus'un oglu
Çavusbasi Demirhan'i, kadi efendi ile
sancaktarin eslerini ve Yildirim'in dadisini bin
kisiden fazla bir birlikle Kütahya'ya gönderdi.
Sultanin temsilcileri Kütahya'ya yaklasinca
Germiyanoglu Süleyman Sah, ülkesinin ileri
gelenlerini karsilayici olarak göndererek
agirlamada, ikram ve iltifatta bulunmus, gereken
saygiyi eksiksiz yerine getirmisti. Misafirlerin
her birini durumlarina göre bir konaga indirmis
ve herkesin degerine göre uygun yerler
göstermisti. Bu suretle ziyafetler çekilmis, ev
sahipliginin gerektirdigi bütün görevler
hakkiyla yerine getirilmisti. Bundan sonra da
dügün ve nikah törenlerine baslandi. Nikah,
ser'-i serif üzere kiyildi. Nikahtan sonra
kizini gelin olarak veren Süleyman Sah, çeyiz
olarak sunulan Kütahya, Simav, Egrigöz (Emet) ve
Tavsanli'nin devir tarihini de belirterek
Çasnigirbasi Pasacik Aga'yi da yanlarina vererek
gönderdi. Aksungur Aga, teslim alinacak
kalelerin muhafaza tedbirlerini aldiktan sonra
hep birlikte padisahin otagina (Bursa) dogru
yola koyuldular. Bursa'ya yaklastiklari zaman
devletin ileri gelenleri, padisahin yakinlari ve
davetliler, sevinç içinde onlari karsilayip
sultanin sarayinda harem dairesine indirdiler.
Gerçek gayesi, Rumeli
fütuhatini daha batilara götürmek olan Sultan
Murad, bir taraftan bu plânini uygularken bir
taraftan da Anadolu'da birligi kurmaya gayret
ediyordu. Bununla beraber mümkün mertebe
Anadolu'da savas yapmadan bunu gerçeklestirmek
istiyordu. Zira Anadolu'daki beyliklerin
sakinleri de müslümandi. Bunun için de bazi
tedbirlere basvuruyor ve çareler düsünüyordu. Bu
gayesinin gerçeklesmesi için akrabalik tesisine
gayret ediyordu. Nitekim Kütahya, Simav, Egrigöz
(Emet) Ve Tavsanli'nin Osmanli idaresine geçmesi
bu akrabaliklardan biri vasitasi ile
gerçeklesmistir ki bu da, bir zamanlar babasi
Orhan Gazi'ye kafa tutmus olan Germiyanoglu'nun,
daha önce pençelestigi adamin oglu ile hos
geçinmekten baska çaresinin olmadigini anlamasi
ile mümkün olmustur. Germiyanoglu, er geç
Osmanli hududlari içine girmesi mukadder olan
topraklarini pâdisaha, kizini da sehzâdesi
Bâyezid'e vermek suretiyle siyaset sahnesinden
sessizce uzaklasmaya ve sakin bir hayat yasamaya
baslamisti.
Mükrimin Halil Bey,
Osmanlilara verilen yerler arasinda zikredilen
Kütahya'nin, beyligin merkezi olmasi hasebiyle
verilemeyecegini ileri sürmekte ise de arsiv
belgeleri, Kütahya'nin da verildigini
göstermektedir. Nitekim Süleyman Sah da buranin
verilmesi üzerine Kula'ya çekilmistir. Süleyman
Sah, Karaman ogullarindan korunmak için beyligin
devaminin bu yolda mümkün olacagini görmüstür.
1381 yilinda yapilan dügün dolayisiyla çeyiz
olarak verilen bir kisim Germiyan topraginin
tesbiti "Tapu Tahrir Defterleri"nden de mümkün
olmaktadir.
BAZI SEHIRLERIN HAMID OGULLARI'NDAN
SATIN ALINMASI
Anadolu Beylikleri
arasinda padisahin tasavvurlarini sezerek
Germiyanoglunu takib eden Hamideli Emiri de
Germiyan'la Karaman arasindaki topraklarini
satmak suretiyle hem izzet-i nefsini kurtarmis,
hem de boy ölçüsemeyecegi bir rakibin karsisinda
haddini bilerek zararli çikmamistir.
Yildirim Bâyezid'in dügününün sonunda
misafirlerin dagilmasi esnasinda Murad
Hüdavendigâr, Hamideli Beyi olan Hüseyn'in
elçisine Hoca Saadeddin'in dili ile "Biraderim
Hüseyin Bey'e bizden selam edüp diyesin ki
aramizda olan sevgi ve dostluk ve birlik geregi
bir iltimasimiz (istegimiz) vardir. Kabul
ettigini bildiren cevabini ve bununla ilgili
haberi bekledigimizi bileler." Bundan sonra
Karaman beylerinin kendi ülkesine karsi iyi
niyet ve dostluk beslemedigini, Karaman
tarafinda, Hamideli'ne bagli birçok kale,
sinirlarimizin korunmasi bakimindan bize
gerekmektedir dedikten sonra o kalelerin
usulünce satilip kendi mülkleri haline
getirilmesini ister. Bu sayede de ikisi arasinda
(Osmanli-Hamideli) yeniden kuvvetli dostluk
baglan kurulmus olsun. Bu dönemde Hüseyin Bey de
zaman zaman Karamanlilarin saldirilarina
ugramakta ve onlardan zarar görmekte idi. Simdi
Sultan Murad'in ne demek istedigini anlamis ve
onun komsusu olmayi ister olmustu. Fakat,
kararlastirilmamis olan satis meselesi öylece
duruyordu. Bu esnada Sultan Murad, Kütahya'yi
ziyaret etmek üzere yola çikmisti ki, Hamid eli
hakimi Hüseyin Bey, padisahin bu geziyi kendi
ülkesini ele geçirmek için tertipledigini
sanarak biraz önce sözü edilen konuyu tekrar ele
alarak padisaha satma isine razi olduguna dair
haber gönderdi. Bu haber padisaha ulasinca,
Beysehir, Seydisehir, Yalvaç, Karaagaç ve
Isparta kalelerini satin almak üzere
temsilcisini göndererek bu kaleler için epeyce
bir para (80000 altin) öder. Hüseyin Bey,
sözünden dönmeyerek anilan para karsiliginda
isimleri zikr edilen kaleleri satmaya karar
verir. Sultanin temsilcisi ile kanunlara uygun
olarak Müslüman kadilarin imzalari ile satis
akdi gerçeklesmis olur. Böylece bu sehirler de
Osmanli Devleti'nin idaresine girmis oldu. Bu
sehirlerin Osmanli idaresine girmesi ile
Osmanlilarin Anadolu'daki varliklari daha iyi
bir sekilde hissedilmeye baslandi. 783 (M. 1381)
tarihinde gerçeklesen bu satis muamelesinden
sonra Sultan Murad, adi geçen kalelere, kendi
adamlarim yerlestirerek oralari timar haline
getirdikten sonra Bursa'ya tekrar döner.
Görüldügü gibi
Bâyezid'in evlenmesi, Osmanli Devleti'ne genis
ve zengin bazi topraklari baglamisti. Yine bu
evlilik törenleri esnasinda Hamideli hakimi
Hüseyin Bey'den Karaman'a komsu olan alti sehir
alinmisti. Öyle anlasiliyor ki, Hüseyin Bey,
baslangiçta buralari vermek istememekteydi.
Fakat padisahin gücü karsisinda duramayacagini
anlayinca bu sehirleri satmak zorunda kalmisti.
Bu satis isinden sonra Anadolu'da Selçuklu
topraklarini bölüsen beyliklerden üçü,
beyliklerinin Osmanli Devleti idaresine
girdigini görmüs oluyorlardi. Bunlar, Karesi,
Germiyan ve Hamideli beylikleri idi. Bunlardan
ilki Orhan Gazi'nin fetihleri ile, ikincisi
kizinin Bâyezid ile evlenmesi ile, üçüncüsü de
satisla olmustu.
OSMANLI-CANDAROGULLARI MÜNASEBETLERI
Candarogullari'nin,
Osmanli hâkimiyetini kabul etmek zorunda kalmasi,
Anadolu birliginin kurulmasi bakimindan atilmis
önemli bir adimdir. Kastamonu, Sinop ve
çevrelerinde bir beylik kurmus olan
Candarogullari, aslen Türkmen bir ailedendir.
Beyligin kurucusu Semseddin Yaman Candar'dir.
Osmanli Devleti'nin,
Balkanlar'da giristigi sistemli ve planli
fetihlerden sonra Anadolu'da Germiyanogullari
ile Hamidogullari'na ait bazi yerlere sahip
olmasi, Candarogullari tarafindan endise ile
karsilaniyordu. Candaroglu Beyi Kötürüm Bâyezid
(Celaleddin Bâyezid Bey), babasi Adil Bey'in
vefati üzerine hükümdar olmustu. Çok sert ve
hasin bir kimse oldugu anlasilan Celaleddin Bey
zamani, iç ve dis gaileler sebebiyle huzursuzluk
ve mücadeleler içinde geçmisti. Celaleddin Bey,
memleketinin idaresini en çok sevdigi oglu
Iskender Bey'e vermeye mütemayildi. Bu durumu
fark eden büyük oglu Süleyman Sah, babasinin bu
arzusuna içerleyerek kardesini öldürüp ortadan
kaldirmak için firsat kollamaya basladi. Bu
firsati yakaladigi anda da kardesi Iskender'i
Öldürmüstü. Osmanli tarihlerinde Kötürüm Bâyezid
diye anilan Celaleddin Bâyezid'in sert ve hasin
tavrini ortaya koymasi bakimindan, ehemmiyet arz
eden bir hadiseyi burada zikr etmek gerekir. O,
oglu Iskender'i öldüren büyük oglu Süleyman'in,
biri kiz digeri erkek iki çocugunu, yani kendi
torunlarini öldürmekten çekinmemistir.
Gerçi Kötürüm Bâyezid,
baslangiçta Sultan I. Murad'a itaatini arz
etmekle beraber, gittikçe büyüyen Osmanli
tehlikesi karsisinda yakin komsulari ile de iyi
münasebetler kurmaya çalismakta idi. Daha önce
de temas edildigi gibi Kötürüm Bâyezid, tahtini
küçük oglu Iskender'e birakmak niyetinde idi.
Fakat büyük oglu Süleyman, kardesi Iskender'i
öldürerek babasina isyan etmisti. Bu isyan
esnasinda Süleyman, Osmanlilara siginip onlardan
yardim istemisti. Sultan I. Murad tarafindan bu
yardim istegi kabul edilmis olacak ki, Osmanli
kuvvetleri Kötürüm Bâyezid üzerine harekete
geçmisti. Süleyman, Osmanli kuvvetleri ile
Kastamonu'ya gelmis babasiyla harb ederek onu
Sinop'a siginmak zorunda birakmisti. Hicrî 785
(M. 1383) yilinda cereyan eden bu hadise üzerine
Candarogullari Beyligi, merkezleri Sinop ve
Kastamonu olmak üzere ikiye ayrilmisti. Bununla
beraber Süleyman'in hükümdarligi uzun sürmemisti.
Durumu, Anadolu birligini saglamak bakimindan
kendi hesabina uygun gören Sultan Murad,
Süleyman Pasa'yi tevkif ederek Candar
Beyli'ginin Kastamonu subesini ülkesine ilhak
eder. Fakat Sultan Murad'in bu hareketi,
Süleyman Bey'e bagli olan Kastamonu halki
tarafindan iyi karsilanmamistir. Bir firsatini
bulup Osmanlilarin hapsinden kaçan Süleyman
Pasa, kendine bagli taraftarlarini topladiginda
Osmanli kuvvetleri Kastamonu'dan ayrilmaya
mecbur olmuslardi. Böylece Süleyman Pasa tekrar
hükümdarligina kavusmus oldu. Fakat durumu
dikkatle izleyen Süleyman Pasa'nin babasi
Kötürüm Bâyezid, Sinop'tan gelerek Süleyman
Pasa'yi firara mecbur etmisti. Süleyman Pasa,
Sultan Murad'dan tekrar yardim istedi. Sultan
Murad, onu tekrar himayesi altina aldi. Sultan
Murad, bununla da yetinmeyerek onu Osmanli
hanedanina damat yapti. Süleyman, bu akrabalik
ve himaye sayesinde Kastamonu'yu tekrar ele
geçirdi. Bundan sonra Osmanlilarla dost geçinen
Süleyman, Osmanlilarin gerek Balkanlar'da
gerekse Beylikler üzerine yaptiklari seferlerde
yardimci kuvvet göndermekten geri kalmadi.
Görüldügü gibi, Osmanli
hükümdari I. Murad'in yardimiyla beyligini
sürdüren Süleyman Pasa, Osmanlilarla dost
geçindi. Bu sebeple Birinci Kosova muharebesinde
ve onu takiben Yildirim Bayezid'in
hükümdarliginin ilk senelerinde Anadolu
beylerinin Osmanlilar aleyhine olan
hareketlerinde o, Bâyezid'e yardimda bulundu.
SEHZÂDE SAVCI ISYANI
Osmanli tarihinde, ilk
ciddi taht kavgasi olarak gösterilen bu isyan
hakkinda Osmanli ve Bizans tarihleri arasinda
farkli görüsler bulunmaktadir. Yeri, zamani ve
hatta Savci Bey'in o zamanki yasi hakkinda
degisik görüsler bulunmasina ragmen bu olay,
ileride meydana gelecek olan ve "kardes katli"ne
sebep olacak olaylara öncülük etmesi bakimindan
önemli bir olay olarak kabul edilmesi gerekir.
Sultan Murad'in üç oglundan biri olan Savci
Bey'in, babasina karsi ayaklanmasi, Osmanlilari
oldugu kadar Bizansi da ilgilendiriyordu. Çünkü
bu isyanda Bizans Imparatoru Ioannes'in büyük
oglu Andronikos da bulunmaktaydi. Zira
imparator, Selanik valiliginde bulunan ikinci
oglu Manuel'i, saltanat ortagi yapmayi
düsünmüstü. Böylece büyük oglu Andronikos'un
hakkini ondan daha küçük olan kardesine
verecekti. Bu, Andronikos'un kizmasina ve ondan
intikam almasina sebep olmustu. Bu sebeple her
ne pahasina olursa olsun imparatorlugu ele
geçirmeyi düsünüp firsat kolluyordu. Bu firsat,
babasinin kendisini vekil birakarak Sultan Murad
ile birlikte bazi âsi beyleri cezalandirmak
üzere Anadolu'da bulundugu bir sirada ele
geçmisti. Tam bu esnada Sultan Murad'in,
Edirne'de yerine vekil biraktigi Sehzâde Savci
ile birleserek babalarinin aleyhine bas
kaldirdilar. Bu hadiseden haberdar olan Sultan
Murad, derhal Rumeli'ne geçerek Istanbul
yakininda asi kuvvetleri bozguna ugratir.
Dimetoka'ya kaçan Savci'yi da yakalatarak
gözlerine mil çektirir. Buna karsilik Imparator
Ioannes, istemeyerek de olsa oglunun gözlerini
tamamen kör olmayacak sekilde kaynar sirke ile
yaktinr. Hammer'in ifadesine göre Ionnes bunu
Sultan Murad'in baskisi üzerine yapmak zorunda
kalmistir.
Osmanli tarihlerinde bu
olay daha farkli bir sekilde verilmektedir. Buna
göre yeni ülkeler feth etmek üzere Rumeli'ye
geçen Sultan Murad, büyük oglu Bayezid (Yildirim)'i,
güvenlik ve huzur kaynagi olmak, bakimli
ülkeleri korumak göreviyle Anadolu hududunda,
Germiyan vilayetinde birakip Kütahya'da
oturmasini uygun görmüstü. Ortanca oglu Yakub
Çelebi'yi Karesi vilayetinde, küçük oglu Savci
Beyi de Bursa muhafizliginda birakmisti. Savci
Bey, gençlik heyecani ve atilganligi ile basina
buyruk olmak, diledigini yapmak hevesine
kapilmisti. Onun bu toylugunu, bazi kötü
arkadaslari da desteklemislerdi. O da bu
düsüncelere kanarak babasina karsi bas
kaldirmisti. Böylece padisahlik sevdasina
düsmüstü. Tahta oturdugunu ilan ederek kendisine
bagli olanlara hazineyi dagitti. Bu tutumuyla
bazi eskiyayi yanina çekmis ve ülkeyi istedigi
sekilde idare etmeye baslamisti. Hatta adina
hutbe okutarak çevresine karsi saldirilara
baslamisti. Bütün bunlar, padisahin kulagina
ulasinca o da Edirne'den hareketle bu büyük
fitneyi bastirmak ve bu fesad atesini söndürmek
üzere Bursa'ya dogru yürüdü. Olayin kansiz bir
sekilde ortadan kaldirilmasi için de söyle bir
plan tasarlanmisti. Savci Bey'in hareket ve
tutumundan habersizmis gibi davranilacak, Biga
çevresinde büyük bir sürek avi tertiplenecek.
Savci Bey de Bursa'dan çikip padisahi ve
ordusunu burada karsilayacakti. Böylece baba, bu
yigit oglu ile Biga'da at kosturacak ve
avlanacakti. Çikartilan bu ferman sehzadeye
ulasinca o, verilen emre itaat etmemis,
çevresinde ordu toplayip savas hazirliklarina
baslamisti. Onun bu tutumu padisaha bildirilince
hükümdar derhal Bursa üzerine yürümeye karar
verdi. Savci Bey ise yandaslari ile birlikte
padisahla savasmak üzere Bursa'dan çikip Kite
ovasinda babasini karsilar. Sonuçta hükümdara
bagli olan askerlerin gayreti ile sehzâdeye
bagli olan eskiya grubu hezimete ugrayip dagilip
kaçar. Sehzâde de yakalanip padisahin huzuruna
getirilir. Suçunu kabul edip özür dilemesi
gerektigi ve bu sayede babasinin kendisini af
edecegi bildirildigi halde o böyle bir yola
girmemis, aksine sert ve gerçek disi sözlerle
babasina karsi gelmeyi sürdürmüstü. Bunun
üzerine gözlerine mil çekilerek kör edilmisti.
Böylece Andronikos ve
sehzade Savci Bey gailesini ortadan kaldiran
Sultan Murad, bu sefer baska bir olayla mesgul
olma zorunda kaldi. Bu da dogrudan dogruya
Bizans ile ilgili bir hadise idi Bu olay, o
dönemlerde Bizans'in, Osmanlilar karsisindaki
durumunu ortaya koymasi bakimindan da dikkat
çekmektedir. Hammer bu olayi bize su ifadelerle
nakl etmektedir: Imparatorun oglu Manuel, vali
bulundugu Selanik'e yakin olan Serez'i
Osmanlilarin elinden alma tasavvurunda bulununca
padisah, onun bu hainligini, veziri Hayreddin
Pasa'yi Selanik'i almakla görevlendirmek
suretiyle karsilamistir. Manuel de ölü veya diri
ek geçirilecekti. Manuel, kendi kuvvetinin üç
misli olan bu askere karsi koyamayacagini
anlayinca sehri yüz üstü birakip deniz yolu ile
Bizans'a dönmüstü. Fakat imparator, yeniden
Murad'in süphesini çekmek ve hiddetine ugramak
korkusuyla firari ogluna siginma hakki tanima
cesaretini gösteremedi. Bunun üzerine Manuel
Midilli'ye siginmak istediyse de, adanin Ceneviz
valisi de onu kabule cesaret edemedi. Sonunda
Manuel, her seyi göze alarak padisahin affina ve
büyüklügüne bas vurdu. Ümidi de bosa çikmadi.
Sultan Murad, düsmaninin kendisine güvenmesinden
haz duyacak kadar yüksek bir ahlakî fazilete
sahipti. Manuel'i karsiladi. Hareketinden dolayi
yumusak sözlerle onu ayiplamakla yetindi. Manuel
de hatasini kabul ederek suçunun bagislanmasini
istedi. Padisah da onu bagisladi. Hatta daha da
ileri giderek daha önce kendisini kabul etmeyen
babasinin yanina yolladi ve onu iyi
karsilamasini istedi.
Iste bu zamanlarda
Osmanlilarin güç ve kuvvetleri o derece yüksek
ve Bizans'in kuvveti o kadar gevsek idi ki;
Imparator, kendi ogluna bile devlet merkezinin
kapilarini müttefikinin izni olmadikça
açamiyordu.
Sultan Murad'in en
degerli ve teskilatçi komutanlarindan biri olan
ve son zaferi olmak üzere Selânik'i Osmanli
ülkesine katmis bulunan Hayreddin Pasa'nin
ölümü, bu siradadir. Hayreddin Pasa, vefati
tarihi olan 10 Zilhicce 789 (22 Aralik 1387) da
padisahin yaninda olmayip Rumeli'deki ordunun
basinda idi.
Çandarli Halil
Hayreddin Pasa, ordusu ile Yenice-i Vardar'da
bulunurken hastalandigi için Serez'e nakl
edilmis ve orada vefat etmis ise de cesedi
Iznik'te defn edilmistir. Türbesi Iznik
surlarinin disinda Lefke kapisina yakin bir
mezarligin ortasindadir. Halil Hayreddin Pasa
vefat edince geride Ali, Ilyas ve Ibrahim
isimlerinde üç erkek evlat birakmisti.
Müstakimzâde, Osmanlilarin üçüncü veziri olarak
gösterdigi Halil Hayreddin Pasa'nin ilim ve
fazlindan bahseder. Onun, Celaleddin Kazvinî'nin
belagat ilminden Telhisu'l-Miftah adli eserini
serh eyledi yazar. Gerek Osmanli, gerek yabanci
tarihlerdeki kayitlardan Hayreddin Pasa'nin çok
degerli ve teskilatçi bir devlet adami ve
muktedir bir komutan oldugu anlasiliyor.
Filhakika bu zat, idarî, askerî, malî ve siyasî
sahalarda ve Osmanli Devleti'nin kurulmasinda
birinci derecede rol oynamistir. Iznik'te Yesil
Cami adindaki camisi ve yine orada eski ve yeni
imâret denilen iki imâreti, Gelibolu ve Serez'de
de camileri vardir. Halil Hayreddin Pasa'nin
vefati üzerine padisahin yaninda bulunan büyük
oglu Ali Pasa vezir olur.
Devletin, dirayetli ve
maharetli bir generali; akilli, zeki ve tedbirli
bir veziri olan Hayreddin Pasa, kendisinden daha
asagi bir derecede bulunmayan ve hatta bazi
yönleri ile kendisinden çok daha üstün olan bir
padisahin veziri idi. Fetihlerin gerçeklesmesi
ve devletin gelismesinde el ele veren bu iki
kisi, basarili bir grafik sergilemislerdir.
Gerek Rum, gerekse
Osmanli tarihçileri arasinda Hayreddin Pasa ile
ilgili en fazla belge birakanin, Halkondil
oldugu söylenir. Bu tarihçi, bu söhretli zatla
ilgili vesikalar arasinda, Sultan Murad ile
Hayreddin Pasa arasinda geçen su konusmayi nakl
eder:
Hayreddin Pasa bir gün
Sultan Murad'a der ki:
— Efendimiz,
ordularinla arzu edilen bir amaca erisebilmek
için harp islerini nasil idare etmek gerekir?
Padisah bu soruya söyle
cevap verir:
— Elverisli
firsatlardan faydalanmak, ihsan ve merhametle
askerin sevgisini kazanmak suretiyle.
— Ama firsatlardan
faydalanmak demekle neyi kast ediyorsunuz?
— Gayeye ulasmak için
her vasitayi, degisik ihtimallere göre
hesaplamak, ona göre ölçmek ve karsilastirmak
gerektigini söylemek istiyorum.
Bunun üzerine Hayreddin
gülmeye baslayarak söyle der:
— Büyük bir akillilik
ile yaratilmissin. Bunu görüyorum. Ancak
yapilmasi veya yapilmamasi gereken seyleri
önceden bilmedigin ve kendi kendine danisarak
bir ciheti red ve digerini kabul etmeye gücün
yetmedigi durumlarda, bu vasitalari nasil
hesaplayip ölçeceksin?
— Bir seye karar
verildigi zaman onu hemen yerine getirmek
gerekir. Maharetli bir komutan, danismalarinda
gayet ihtiyatli davranmali; ama icrada yildirim
gibi sür'at göstermeli, ordusunun basinda da
örnek olacak derecede yigitlik sahibi oldugunu
isbat etmelidir.
Iste vezir ile Sultan
Murad arasinda, bu konusmalarin çerçevesine
uygun sekilde Bizans Imparatorlugu'nun fethine
hazirlanma basladi.
Sultan Murad'in, gerek
siyasî, gerek idarî, gerekse medenî sahalardaki
basarisinin sirrini onun yaratilis, karakter ve
anlayisina baglayan bu ifadelere göre o, olaylar
karsisinda cesurane kararlar veren bir kimsedir.
Hiç bir zaman acz belirtisi gösterip kararsizlik
sergilemeyen, aksine bütün ihtimalleri
degerlendirip ona göre çareler düsünen bir
kimsedir. Olaylari degerlendirirken çok
ihtiyatli, karar verildigi andan itibaren
yildirim sür'atiyle onu uygulayan bir kimsedir.
Bu yönü ile o, "XVI. ve XVII. Asirlarda
Osmanlilar ve Ispanya" adli eserin müellifi olan
Leopold Won Ranke'nin, Osmanli Devleti'nin
kudretini teskil eden üç unsurdan biri olarak
kabul ettigi "hükümdar sahsiyetleri" ifadesine
hak kazanmis görünmektedir.
OSMANLILARIN BALKANLAR'DAKI MUVAFFAKIYETLERININ
MANEVÎ SEBEPLERI
Kurulusundan itibaren
Müslüman bir topluma istinad eden bünyesi ile
ser'î hukuku hem amelî, hem de nazarî bir
sekilde uygulayan Osmanli Devleti, bu anlayisim
devletin bütün sistem ve organlarinda devam
ettiriyordu. Çünkü "bu devlette din asil, devlet
ise onun bir fer'i olarak görülmüstür". Bu
bakimdan Osmanli Devleti'nin bütün
müesseselerinde bu anlayisin hakim olmasi ve
sosyal bünyenin buna göre organize olmasi normal
karsilanmalidir. Bu anlayis sebebiyledir ki,
Osmanlilar, Balkanlarda idarelerine aldiklari
yerli unsurlarin din ve vicdan hürriyetlerine
müdahale etmedikleri gibi onlari diger
milletlerin her türlü baskisindan da
kurtarmislardi.
Her ne kadar Osmanlilar,
kurulus yillarinda askerî islere fazla ehemmiyet
veriyor ve askerî basarilarini bu sayede
hazirliyorlarsa da, onlarin bu
muvaffakiyetlerinin sebebini sadece askerî saha
ile sinirlandirmak mümkün degildir.
Bilindigi gibi, tarihî
bir yerlesim bölgesi olarak Balkan
Yarimadasi'nin güneyinde Akdeniz bulunmaktadir.
Burada yüzlerce adasiyla Ege, adeta Balkanlar
içindedir. Batida Adriyatik Denizi, kuzeyde ise
Tuna irmagi bulunmaktadir. Farkli kültürlere
sahip insanlarin yasadigi bu bölge, jeopolitik
yönü ile önemli idi. Balkan yarimadasi içinde
stratejik massif daglik bölgeler, bogaz ve
geçitler, devletin kurulus asamalarini
belirlemistir denebilir. Bu jeopolitik faktör,
Balkanlarda Osmanlilarin yayilis ve fetih
dönemlerini anlamak için büyük bir önemi
haizdir.
Öyle anlasiliyor ki
bazi kimseler, Osmanlilarin Balkanlardaki
ilerleyisini ve oradaki hakimiyetini sadece
Osmanli askerî gücü ve karsi tarafin daginik
olmasina baglamak istiyorlar. Böylece bir bakima
Osmanlilarin fazla bir sey yapmadiklarini
anlatmaya çalisiyorlar. Nitekim bu konuda:
"Osmanlilarin
Balkanlardaki genislemesi, hem iç islerini
halletmis olmalari, hem de fetih yöntemleri
yüzünden kolaylasiyordu. Balkanlarda cografya ve
siyaset, siki bir sekilde birbirine baglidir.
Daglar, ordularin geçisine hesaba katilir bir
engel olusturmazlar. Bir kaç su yolunun denetim
altina alinmasiyla Tuna vadisine geçit bulunur.
Eger Tuna'ya Demir-Kapi'nin ilerisinde bir
noktadan erisilirse Macaristan ve Orta Avrupa
akinlara müsaittir. Bölgeyi isgal etmek
isteyenler, Eflak ve Bogdan yönünde hareket
edebilir, daha sonra da Karadeniz kiyisi boyunca
ilerleyebilirler. Böylesi genis bir arazinin
savunulmasi siyasî birlik ve bunun olmayisi
halinde de isbirligi ve es güdüm ister.
Ondördüncü yüzyilin son çeyreginde Balkanlar,
siyasî bakimdan birlesik degildi. Burada
oturanlar, kendi aralarindaki rekabet ve
karsilikli kiskançliklarla hirpalanmis
bulunduklarindan Osmanlilara karsi birlikte
direnis gösterecek takatten mahrumdular."
denilip fikirler ileri sürülmektedir.
Osmanli fetihlerini ve
bu fetihlerdeki basariyi, bölge halklari
arasindaki çekisme ve cografî sebeplere
baglayacak kadar basite indirgemek, her halde
dogru olmasa gerekir. Zira Osmanlilardan önce de
bölge, defalarca istilaya ugramisti. Fakat
bunlarin hiç birinde Osmanli Türkü'nün
gösterdigi basariya denk bir muvaffakiyete
tesadüf edilmemistir. Aksine Balkan ülkeleri,
zaman zaman gelen bu kavimleri kendi
bünyelerinde eritmesini bilmislerdir. Bu
bakimdan Osmanlilarin basarili olmasinda ve
hatta herhangi bir zorlama olmadan bölge
halklarini kendi dinlerine sokmalarinda baska
sebepler aramak lazim gelecektir.
Gerçekten Osmanlilar,
vicdan hürriyetini temel tasi kabul eden,
ekonomik ve sosyal haklara saygi gösteren bir
anlayisla, idareleri altina giren kavimleri
yumusak ve müsavatçi prensipler ile idare
ediyorlardi. Onlar, bundan baska türlü
davranamazlardi. Çünkü mensubu bulunduklari
Islâm, onlarin baska türlü davranmalarina ve
idarelerindeki insanlara karsi baska türlü
muamelede bulunmalarina izin vermiyordu. Islâm,
Müslümanlarin feth ettigi topraklarda yasayan
hiç bir kimsenin zorla dine girmesine müsaade
etmez. O, herkesi inanç ve fikrinde serbest
birakir. Hak ile bâtilin neler oldugunu,
inançlar arasindaki orta ve dogru yolun hangisi
oldugunu bildirmekle yetinir. Zorlama sonunda
müslüman olma keyfiyetinin Islâmi bir hareket
olmadigini beyan etmekten çekinmez. Bu
sebepledir ki Müslüman Türklerle Hiristiyan
Balkanlilar arasinda çok iyi bir ahenk tesis
edilmis, aralarinda din ayriligindan baska bir
sey kalmamisti. Islâm'i kabul etmeyenler bile
Osmanli idaresinden o kadar memnundular ki,
sözde kendilerini kurtarmaya gelen Haçlilara hiç
iltifat etmediler. N. Jorga (Geschichte des
Osmanischen Reiches, I, 456) bu mevzuda sunlari
söyler: "Ne kadar tedkik edersek edelim, Osmanli
Imparatorlugu'nun idaresine giren bir sehir veya
bir millet içinde, Osmanli idaresine karsi en
ufak bir memnuniyetsizlige bile rastlamiyoruz.
Balkanlari kurtarmaya gelen ve ekseriya bütün
Hiristiyan âleminin vicdanlarina hitab
edebilecek bir surette Haçli seferleri karakteri
tasiyan bütün Avrupa milletlerinin istirak
ettikleri o büyük seferlerde bile Osmanli
idaresinde bulunan yerli Hiristiyan halkin
bunlara katilmak arzusunu göstermediklerini
katiyyetle görüyoruz.”
Osmanlilar, sadece
idareleri altinda yasayan milletlerin, dinî
hürriyet ve serbestisini saglamakla kalmamis,
ayni zamanda Balkanlar'daki milletlerin de bunu
kazanmalarina yardim etmislerdi. Sayet Türkler,
Rumeli'ye ayak basip Balkan Türklügü'nü kurmamis
ve farkli kavimlere vatan olmus Balkan
cografyasi üstünde hâkim ve efendi millet olarak
teskilat ve idaresini tesis etmemis bulunsalardi,
bugün ne Sirp, ne Sloven, ne Bulgar, ne Romen ne
de bir Yunan milleti kalmis olurdu. Zira
Ortodoks Balkan Hiristiyanligi ne çekmisse
dindaslari olan Katolik Latinlerden çekmistir.
Öyle ki bu zulüm ve ceberut, Ortodoks
mezhebindeki Balkan topluluklarim eritip ortadan
kaldirmak yoluna giderken, ancak Türklerin
Rumeli'ye adim atmalari ile Katoliklerin bu imha
ve kolonizasyon politikasina son vermistir.
Büyük Lui (Ludwig I, 1342-1382) devrinde
Avrupa'nin en büyük devletlerinden biri haline
gelen Macaristan, Balkanlara göz dikmis ve Vidin
Prensligini zapt ederek, Katolikligi büyük bir
enerji ve tazyikle Balkanlara yaymaya baslamisti.
Bu tazyik sonucu olarak Balkanlar, Katolik
mezhebine girmeye mahkum olmustu. Fakat
Osmanlilarin, Macarlari önlemek üzere derhal
kuzeye atilmalari bu tehlikeye bir set çekmis ve
Balkanlarda Ortodoks mezhebinin serbestçe
yasamasini mümkün kilmisti.
Uzunçarsili da bu
dönemden bahsederken: "Görülüyor ki, yeni dogan
Osmanli devletinin sür'atle genislemesinde,
denizi asarak Balkanlari isgalinde yalniz
fütûhatin ve devletler arasindaki ihtilaflardan
istifadenin ve siyasetteki maharetin degil, ayni
zamanda mânevî sebeplerin de tesiri vardir.
Ancak bu sayededir ki Türkler, Rumeli'de isgal
ettikleri (feth ettikleri) genis ülkeleri bir
avuç kuvvetle elde tutmuslardir. Ve yine bu
sayede Timur'un sadmesiyle Osmanli Devleti,
Anadolu'da parçalandigi halde Rumeli'de dimdik
durmustur" demektedir. Tarihî olaylara bakildigi
zaman bu ifadelerin ne kadar gerçek olduklari
görülür.
Gerçi Osmanli Beyligi,
daha kurulus safhasinda iken askerî ve adlî
teskilatla ise baslamisti. Bu esnada özellikle
askerî islere fazla agirlik verilerek
muvaffakiyetin sebepleri hazirlanmisti. Bununla
beraber bu zahirî (görünür) kudret, halki
tamamen ayri dinde olan yabanci bir bölgede,
yani Balkanlar'da göz kamastiran hizli ve suurlu
bir yayilma ve yerlesme için kâfi degildi. Bunun
birtakim manevî ve ruhî sebepleri de vardi.
Osmanli Beyligi,
Anadolu'daki fetihleri esnasinda hiç bir siyasî
firsati kaçirmamaya gayret ediyordu. Onlar, feth
ettikleri yerlerdeki halkla kaynasarak onlarin
dinî, örfî ve sosyal islerine karismiyorlardi.
Onlarin, vicdan hürriyetlerine hürmet etmis ve
agir vergiler altinda ezilmis olan yeni
tebeasindan belli bir vergi (cizye) almakla
Yetiniyorlardi. Kanunlara aykiri olarak keyfî
hiçbir muameleye müsaade etmediler. Bundan
dolayi Osmanli Türklerinin sür'atle ilerlemeleri
ve feth edilen bölge halkinin Türk idaresini
kendi idarelerine tercih etmelerinin sebebini
anlamak kolaydir. Bu konuda ilk Osmanli
eserlerinde (Asikpasazâde, Nesrî) epey bilgi
vardir. Nitekim 1355 yilinda Osmanlilara esir
düsmüs olan Selanik bas piskopos'i Gregory
Palamas'in mektubu da bu durumu açik bir sekilde
ortaya koymaktadir. O, Hiristiyanlari tam bir
serbesti içinde görmüstü. Orhan'in oglu Süleyman
Pasa, ona hiristiyanlik hakkinda serbestçe bazi
sorular sormustu. Isin daha enteresan tarafi,
bizzat sultan Orhan, Palamas ile görüsür ve
ulema ile onun arasinda bir münazaranin
yapilmasini emreder.
Osmanlilar, Anadolu'da
nasil Hiristiyan varliklarini ve idare
tarzlarini bozmayarak onlari kendi nüfuzlari
altina aldilarsa bu müsaadeyi Rumeli'de daha
genis bir sekilde ve onlarin eski varliklarini
muhafaza etmek üzere tatbik etmislerdir ki, bunu
Osmanli tahrir defterlerinde birçok örnekleri
ile görmekteyiz. Gerçekten, dogrudan dogruya
Osmanli yönetimi altina alinan topraklarda
Osmanlilar, yerli senyör ailelerinin çogunu eski
feodal topraklarinda timar sahibi olarak
birakiyordu. Böyle bir mazhariyete nail
olabilmek için bunlarin eski dinlerini
birakmalari sarti aranmiyordu. 1500 tarihine
kadar Rumeli'de pek çok Hiristiyan timar sahibi
bulunuyordu. Yani halk gibi yerli aristokrasi de
sadece yeni bir hanedani Osmanli hanedanini
tanimaktan ve onun hizmetine girmekten baska bir
sey yapmiyordu. Henüz ilhak olunmayan
bölgelerde, tâbi despotluk veya senyörlükler,
kendi aralarindaki anlasmazliklar için metbulari
olan sultana bas vuruyorlardi.
Zaten, bastan basa
hiristiyanlarla meskûn olan Balkan Yarimadasinda
bu tarzdaki hareket ve davranisin Osmanli
fetihlerini kolaylastirdigi bir gerçektir. Kisa
zamanda bölgeyi bir Osmanli topragi haline
getiren âmil, bu âdilâne hareket ve idarî
siyasetteki inceliktir. Bir taraftan Bizans
Imparatorlugunun bozulmus olan idare tarzi,
vergilerin keyfi olmasi, Rum bey ve hatta
imparatorlarinin kendi küplerini doldurmak
isteyerek halki soymalari, asayissizlik ve
ekonomik buhran gibi âmiller, halkin Osmanli
idaresini memnuniyetle karsilamasina sebep
olmustu. Bizans ve diger derebeylerin idare
tarzina karsilik Osmanlilarin disiplinli
hareketleri ve feth edilen yerlerin halkina
karsi adaletli, sefkatli ve taassuptan tamamen
uzak bir siyaset takip etmeleri, vergilerin
tebeanin ödeme imkânlarina göre tertip edilmis
olmasi ve bilhassa Ortodoks olan Balkan halkini
Katolik mezhebine girmek için ölümle tehdid
edenlere karsi Türklerin buralardaki unsurlarin
dinî ve vicdanî hislerine hürmet göstererek bu
ince ve hassas noktayi prensip olarak
kullanmalari, Balkanlilarin Katolik tazyikine
karsi Osmanli idaresini bir kurtarici olarak
karsilamalarina sebep olmustur. Balkan
milletleri bunu yapmakla, Osmanlilara karsi
böyle bir tavir sergilemekle yerinde bir karar
vermislerdi. Çünkü Osmanli rejimi, din ve irk
ayirimi gözetmeyen, bütün tebeayi Osmanli
Devleti semsiyesi altinda birlestiren siyasî bir
idare idi. Osmanlilar, devletlerini kurarken
kitleleri çeken bu uzlasici, koruyucu ve hos
görülü siyaseti suurlu bir sekilde takib
ediyorlardi. Onlarin idare sistemi, tamamen
insanî idi. Hiç kimse dininden veya irkindan
dolayi küçük görülmemis, zorlanmamis ve sadece
bu sebepten dolayi öldürülmemistir. Bir Batili
yazarin bu konudaki görüsleri, Osmanlilarin
gayr-i müslimlere karsi takindiklari tavirin
nasil oldugunu açik bir sekilde ortaya
koymaktadir. Ona göre Osmanli idaresinin insanî
yönünü ortaya koyan faktörlerden biri de sudur:
"Kendi idaresi altinda
yasayan Hiristiyan ve Mûsevîler, vergilerini
zamaninda verdikçe ve Müslümanlari kizdiracak
kiskirtici bir harekette bulunmadikça onlara en
güzel bir sekilde muamele etmek."
Osmanli fetihlerinin en
açik ve bariz özelliklerinden biri de, onlarin
bu hareketlerinin gelisigüzel bir macera veya
rastgele bir yerlesme ugruna olmamis olmasiydi.
Onlarin her hareketi, bilinçli bir yerlesmeye
yönelik olarak yapilmistir. Bu da feth edilen
yerlerdeki halkin hosnutluguna ve yeni idareden
memnun olmalarina istinad ettirilmistir. Fetih
prensiplerinden biri de yeni elde edilen
stratejik yerlere, büyük ve önemli sehir ile
kasabalara Anadolu'dan göçmenler getirtilerek
yerlestirmek (iskân) olmustur. Elde edilen
topraklar da mirî, mülk ve vakif suretiyle
muhtelif kisimlara ayrilip sehir ve kasabalarda
derhal ilmî ve sosyal müesseseler vücuda
getirilmistir. Bu isabetli siyaset, gerek
Anadolu, gerek Rumeli'nin fethinde o kadar
maharetle tatbik edilmistir ki, halk bu yeni
idareyi yadirgamadiktan baska gösterilen muamele
ve müsamahadan memnun kalmistir.
Osmanlilarin
hosgörüsünden bahseden birçok yabanci yazar,
sadece Balkanlari degil, daha sonraki dönemleri
hatta Istanbul'un fethinde gösterilen
müsamahadan söz ederek Osmanlilarin ne kadar hos
görülü olduklarini anlatirlar. Örnek olmasi
bakimindan Brockelmann'in bir ifadesini buraya
aliyoruz:
"Müslüman Türkler,
fetihleri esnasinda isteselerdi hiristiyanligi
tamamen yok edebilirlerdi. Fakat mensubu
bulunduklari din, buna müsaade etmez. Bu yüzden
Fâtih Sultan Mehmed, nasil ki daha önce
dedeleri, kendi kilise teskilatinda serbest
birakmak suretiyle Bulgarlari rahatsiz
etmedilerse o da eski dinî gelenekle taninmis
Islâmî devlet görüsüne de tamamiyle uygun olarak
Ortodoks Rum ruhanî sinifinin silsile-i
meratibini bütün selahiyetleri ile tanidi. Hatta
o, hiristiyanlar üzerindeki medenî hukuk
alaninda kaza hakkini tanimak suretiyle
kilisenin nüfuzunu artirdi bile." der.
XV. yüzyilin ilk yarisi
içinde (II. Murad zamani) Rumeli'yi gezerek
Türklerle diger Balkan hiristiyanlarinin sosyal
durumlari hakkinda bir mukayese yapmis olan ve
Türklerin her konuda Balkanlilardan üstün
olduklarini gösteren Bertrandon de la Broqulere
ise sunlari söylemektedir:
"Büyük bir refah içinde
bulunan Türk köylüleri, Hiristiyan köylülerin
çogunun aksine olarak hiç bir zaman yalin ayak
gezmezler, dizlerine kadar çikan sari çizme
giyerler; Türkler, erken kalkar ve islerine
erken giderler. Sükûnet ve büyük bir gayretle is
görürler. Rumlar, Sirplar ve Bulgarlarin aksine
olarak Türkler, evlerinin kendilerine mahsus
olan kisminda ehlî hayvan bulundurmazlar. Hiç
bir Türk, temizce yikanmadan evinden çikmaz. Bir
hayvanin yedigi yemegi bir Türk yemez. Bir tavuk
kesmek istedigi takdirde bile onu bir müddet
temiz yiyecekle besler. Merhamet sahibi olan
Türk, harpte mecburiyet altinda insan öldürür.
Tabiaten sukûtî olmasina ve çalismakla
sertlesmis bulunmasina ragmen siir kabiliyeti
yüksek, ilme meyil ve istidadi çoktur..."
Bunlari söyleyen
seyyah, ahlâk bakimindan da Türklerin
Balkanlilardan üstün olduklarini söyle anlatiyor:
"Türkiye'de giristigim
her is ve bulundugum her münasebette Türkler'de
Rumlara nazaran çok daha fazla arkadaslik
duygusunun mevcud oldugunu gördüm. Ve Türklere
Rumlardan ziyade itimad ettim." dedikten sonra:
"Gerek sehirde, gerek
köyde Türkler kuvvetli, cengaver, kanaatkâr
isçi, namuslu tüccar, sadik arkadas ve himaye
edici efendilerdir. Kisaca, dogru ve samimi
kimselerdir."
Iste Balkanlari fethe
baslayan küçük Osmanli Beyligi'nin manevî ve
sosyal cephesi de böyleydi. Bu karakter ve
manevî cephe, devletin suurlu siyaseti, azim ve
irade kudreti ile bir ahenk teskil edince bunun
neticesinin ne olabilecegini yine Osmanli tarihi
gösteriyor.
OSMANLI KARAMANLI MÜNASEBETLERI
Daha önce, Anadolu
Selçuklu Devleti'ne merkezlik (payitaht) yapmis
bulunan Konya'nin yeni sahipleri olan
Karamanogullari, bir bakima kendilerini
Selçuklularin vârisi gördüklerinden, Anadolu'da
üstünlük iddiasinda bulunuyorlardi. Bu sebeple
de Osmanlilarin, Anadolu'daki gelisme ve
genisleme hareketlerine karsi koymaya
çalisiyorlardi. Gerçi Osmanli-Karamanli
rekabeti, Osmanlilarin Eretna Beyligi'nden
Ankara'yi aldiklari zamanda baslamisti. Fakat
Sultan Birinci Murad, bir çatismaya girmemek ve
Müslüman kani dökmemek için büyük bir gayret
sarf ediyordu. Ancak Osmanlilarin, Germiyan ve
Hamid ogullan arazisinden bir kismini evlenme,
bir kismini da para ile satin alip
Karamanogullan'nin kalbi durumunda olan Konya'ya
dogru büyük bir ilerleme kayd etmeleri, iki
tarafi ayni sinirlan paylasan komsu iki devlet
haline getirmisti. Böyle olmakla beraber kizi
Nefise Sultan'i Karamanoglu Beyi Alaeddin Ali
Bey ile evlendiren Sultan Murad, Karamanlilar'la
akrabalik kurmak suretiyle Anadolu'dan emin
vaziyette Rumeli harekâtina devam edecegini ümit
ediyordu. Gerçekten de Sultan Murad'in gayesi,
Anadolu'daki Müslümanlarla degil, Bati'daki
Hiristiyan devletlerle mücadele etmek, oralarda
fetihlerde bulunmakti. Nitekim Karamanoglu'nun
isyanini ve kendi topraklarina saldirisini
duyunca söyle demekten kendini alamamisti:
"Su ahmak zalimin
yaptigi isleri görün. Ben, Allah Teâlâ yolunda
din gayretiyle çalisarak ülkemi birakip, bir
aylik yol kâfir içine gireyim. Gece ve gündüz
ömrümü gazaya sarf etmek için niyet edeyim,
yeyip içmeyi terk edeyim, bela ve mihneti
seçeyim, o gelip bir bölük mazlum Müslümanlarin
üzerine düssün. Yagma edip anlari incitsin. Ey
gaziler, bu zalimleri nasil edeyim? Beni gazadan
men ederek, bana, Müslümanlar üzerine kiliç
sallamak kötü isini isletir. Eger vaz geçip
cihad ve gaza ile mesgul olursam, Müslümanlar
zâlim eline düser. Eger üzerine varirsam gaza
kilan gazilerin kiliçlarini mü'minlerin üzerine
döndürmek lâzim gelir" diyerek bir hayli
tereddüd geçirmisti. Nihayet, Karamanli'nin bu
zulmü karsisinda çaresiz kalinca, tekrar
Anadolu'ya geçerek Bursa'ya gelir. Hayreddin
Pasa'yi da Rumeli'nde birakir. Sultan Murad,
daha sonra bizzat Karamanoglu'na da söyle
diyecektir:
"Hey bedbaht, müfsid,
zâlim, benim kastim ve isim gece gündüz gazaya
adanmaktir. Benim gazama mani olur. Ben gazada
iken Müslümanlari incitirsin. Ahd ü emân bilir
adam degilsin. Senin kökünü kazimayinca huzur
ile gaza edemem. Nasil barismak, zira gazaya
mani olan ile gaza, en büyük gazadir"
diyecektir. Hemen hemen bütün Osmanli
tarihlerinde buna benzer ifadelerin bulundugunu
söylemek mümkündür. Bütün bunlardan, Sultan
Murad'in, Karamanli ile bir savasa girmek
istemedigini, zira Müslüman kaninin akitilmasina
gönlünün razi olmadigini çikarmak mümkündür.
Kendi öz kizini Karaman Beyine nikahlayip onunla
akrabalik bagi kurmasi da bunun açik delilidir.
Fakat Venedik, Sirbistan ve Papalik gibi
Hiristiyan devletler, Osmanlilarin Balkan
fetihlerini basarisizliga ugratmak için
Karamanogullari'ni Osmanlilara karsi tahrik edip
kullanmakta idiler. Bu tahriklere kapilan
Alaeddin Ali Bey, 1386 yilinda Osmanlilarin
elindeki Hamid Ogullari topraklarina saldirir.
Karamanlilar, Osmanlilarin; Hamid Ogullarindan
satin aldiklari Beysehri'ni isgal etmekle harbi
baslatirlar. Halbuki Osmanli Devleti'nin bir
köyüne taarruz etmek, büyük imparatorluklarin
dahi cesaret edemedigi bir hareket iken,
kiskirtmalar sonucunda Karamanoglu bu cesareti
göstermisti. Bu da onun ne kadar dar görüslü,
ileriyi görmeyen bir kimse oldugunu
göstermektedir. Esasen diger Anadolu
beyliklerinin Osman ogullari gibi dahi
yetistirememesi, onlari sonunda Osmanlilara
katilma mecburiyetinde birakan mühim sebeplerden
biri olmustu.
Osmanlilar açisindan bu
tecavüze baktigimiz zaman, olaylarin baska bir
boyut kazandigini görürüz. Zira bu tecavüz
kalmadigi takdirde Karamanlilarin ve ondan
cesaret alacak olan diger beyliklerin, Balkan
fütuhatinin en kritik anlarinda Osmanlilar'i
Anadolu'da rahatsiz edeceklerini çok iyi takdir
eden Sultan Murad, derhal Anadolu'ya geçip
Bursa'ya gelir. Sultan Murad, Anadolu'daki
beylikler üzerindeki nüfuzunu göstermek için
Candarogullari'ndan yardimci birlik ister. Bu
birlik gelince Ali Pasa ve oglu Sehzade Bâyezid
Bey'le birlikte Karaman seferine hazirlanir.
Osmanli ordusunun içinde, antlasma geregi iki
bin kadar da Sirpli asker bulunuyordu. Bunlar,
yardimci kuvvet niteliginde idiler. Böylece
Sultan Murad, Anadolu beylerine kudretinin
derecesini göstermek istiyordu. Onlar,
Osmanlilarin bu gücünden ne kadar çekinirlerse,
Anadolu'da o kadar az Müslüman Türk kani
akacakti.
1386 Kasim'inda Konya
yakinlarinda cereyan eden meydan muharebesinde
Osmanli ordusu, Karamanlilari kolayca yenilgiye
ugratti. Muharebede Bâyezid büyük bir kabiliyet
göstererek zaferin kisa zamanda kazanilmasini
sagladi. Bu muharebedeki muvaffakiyetinden
dolayi kendisine "Yildirim" lakabi verildi.
Büyük bir yenilgiye
ugrayan Alaeddin Ali Bey, Konya kalesine
siginmak zorunda kaldi. Padisah, bu zaferden
sonra Konya'yi kusatma altina aldi. Ordu
mensuplarinin, kusatilan halktan herhangi bir
sey almalari yasaklandi. Yasaklara uymayanlar
için çok agir cezalar kondu. Birkaç Sirpli, emir
disi hareket ettiklerinden, idam cezasina
çarptirildilar. Sultan Murad, sehri on iki
günden beri kusatma altinda bulunduruyordu.
Fakat henüz hücuma geçilmemisti. Karaman Beyi,
mevkiinin tehlikeli durumunu idrak etmeye
baslayinca esi ve Sultan Murad'in kizi Nefise
Hanim'i, Konya'nin ileri gelenleri ile birlikte
ricada bulunmak ve kendisini af etmek için
padisaha gönderdi. Kizinin ricasi üzerine
Karamanoglunu af eden Sultan Murad, bizzat gelip
af dilemek ve elini öpmek sartiyle onu af
edecegini bildirdi. Bunun üzerine Karamanoglu,
Osmanli ordugâhina gelip kayinbabasinin elini
öptü ve ondan af istirhaminda bulundu. Sultan
Murad, Karaman ülkesini yine kendisine vererek
isyan eden Beysehri üzerine yürüdü. Birkaç gün
içinde orayi tekrar kendine bagladi. Burada
bulunuldugu bir sirada Tekke Beyi'nin isyan
ettigi haberi ve bu habere dayanarak Tekke
üzerine yürümesi hususunda Sultan Murad'a
tekliflerde bulunuldu. Fakat Sultan Murad, bu
teklifleri reddederek:
"Tekke Beyi fakirdir.
Hükümeti Istenos ve Antalya sehirlerine inhisar
etmistir. Bana isyan edecek ne gücü var, simdi
onun üzerine varmak bizim için ardir. Sivrisinek
kovalamak sahine (veya arslan) yakismaz" diyerek
tekrar Bursa yolunu tutar.
Konya önündeki
maglubiyeti üzerine Karamanlilarin Anadolu'daki
nüfuzlari kirilmis, Sultan Murad'in seferde
gösterdigi basarili taktik sayesinde bütün
Anadolu'da yildizi parlamisti. Böylece,
Osmanlilarin Anadolu birligini gerçeklestirecegi
kesin bir sekilde anlasilmis oluyordu. Gerçekten
bes yil sonra Yildirim Bâyezid'in Anadolu'yu
zapt edebilmesinde Sultan Murad'in bu seferde
takib ettigi siyasetin birinci derecede tesiri
olmustur. Takriben bir buçuk asir devam edecek
olan Osmanli-Karamanli harplerinin ilki olan bu
savasta yenilmesine ragmen Karamanoglu, Osmanli
hâkimiyetini hiç bir zaman kabule yanasmamistir.
Bunun içindir ki Sultan Murad uzaklasir
uzaklasmaz, Kosova'yi hazirlamakla mesgul olan
Haçlilarla müzakerelere girismis, fakat
korkusundan Kosova muharebesinde Osmanli
ordusuna katilmak üzere bir birlik göndermekten
de geri kalmamistir. Böylece iki yüzlü bir
siyaset takip etmistir.
BALKAN ITTIFAKI VE KOSOVA SAVASI
Siyasî ve askerî sahada
Avrupa'yi titreten Sultan Murad, gerektiginde
Anadolu'ya atlayip Karamanoglu ile ellesiyor ve
bu namli Türk beyini sindirip tekrar Rumeli'ye
geçiyordu. Fakat onu burada da bekleyen
düsmanlari eksik degildi. Garp dünyasini
titreten bu basiretli ve hakim adam, arkadan
kendisine karsi birlesen kuvvetleri Kosova
Meydan Muharebesinde ezecekti. Sonra da magluba
kin ve intikam gösterecegi yerde, bir ruh ve
mânâ medeniyeti kurmus olan devletinin o
muhtesem insanlik anlayisi ile dünkü
düsmanlarina kollarini açacak ve anlari,
dindaslarindan görmedikleri bir müsamaha, rifk
ve yumusaklikla bayraginin gölgesinde
toplayacakti.
Sultan Murad,
Karamanoglunu dize getirdikten ve kendisinden
söz aldiktan sonra tekrar Bursa'ya döndü. Çünkü
devletinin içinde bulundugu siyasi durum ve
düsmanlarinin devleti için meydana getirdigi
ittifak, onun uzun müddet baris içinde
yasamasina ve sürekli asayisten faydalanmasina
elverisli degildi. Sirbistan taraflarinda yeni
bir firtina bas gösterdiginden, Sultan Murad
gerekli tedbirleri almak için dinlenmeyi
birakmak zorunda kaldi.
Osmanli saflarinda
Karaman Beyi ile savasan Sirplar, memleketlerine
döndükleri zaman kendilerine istedikleri gibi
riayet edilip saygi gösterilmedigi ve Konya
önünde bazi kardeslerinin öldürüldügünü
söyleyerek halkin Osmanlilara karsi harekete
geçmesine sebep oldular. Sirp kralina mübalagali
bir sekilde anlatilan haksizlik ve öldürme
hadisesi, aslinda basit bir olaydi. Çünkü
Konya'nin muhasarasi esnasinda sehrin yagma
edilmemesi, bizzat Sultan Murad tarafindan
istenmis, aksine davrananlarin öldürülerek
cezalandirilacaklari söylenmisti. Buna ragmen
bazi Sirplarin emre muhalefet etmesi, böyle bir
olayin meydana gelmesine sebep olmustu.
Sikâyetler üzerine Sirplar, isyana baslamislar
ve Osmanlilara ait olan bazi yerleri isgal
etmislerdi. Bütün bir Sirp halki, bölge halklari
ve hatta Bulgarlarin kendilerine yardim
edeceklerine güvenerek ayaga kalktilar. Bulgar
Krali Sisman, Sultan Murad'in dostu ve
kayinbabasi olmakla beraber gizlice Sirp Krali
Lazar ile ittifak etti.
Bu arada Karamanoglu
ile daha önce muharebe edip anlasan Bosna
kralligini da cezalandirmak gerekiyordu.
Balkanlari siyasî nüfuz altinda bulundurmak ve
bölge halklarinin Osmanliya karsi olabilecek
ittifakina mani olmak için daha önce buralarda
(Bosna) bulunan Kula Sahin Pasa komutasindaki
20.000 kisilik bir Osmanli ordusunun hareketini
gözleyen ve onlarin maksadini anlayan düsman,
Nis yakinlarinda Ploçnik denen yerde 30.000 kisi
ile Osmanli ordusunu büyük bir bozguna ugratti.
Osmanli ordusu üzerine saldiran bu müttefik
ordu, öyle hareket etti ki Osmanli askerinden
ancak bes bini, bu kana susamislarin "genel
katliamindan kurtulabildi." 1388'de meydana
gelen bu muharebede Hammer'in dedigi gibi ancak
bes bin Osmanli askeri kurtulup geri
dönebilmisti.
Osmanli kuvvetlerinin
Ploçnik'te bozguna ugramasindan büyük bir
cesaret alan ve Sultan Murad'in da Anadolu'da
bulunmasini firsat bilen Bosna, Sirp ve Bulgar
krallari, Osmanlilari Balkanlardan sürüp atmak
için ikinci bir ittifak kurdular. Bu ittifak,
sonucu I. Kosova meydan muharebesinde belli
olacak Osmanli Türklerine karsi UI. Haçli
Seferi'ni hazirlamaya sevk etmistir. Düsmanin
faaliyet derecesini ve ittifakin önemini
kavrayan Sultan Murad, bu ittifakin saglayacagi
gücü, askerî ve siyasî yollardan küçültmeye
gayret etti. Bunun için sür'atli bir sekilde
tedbirler almaya basladi. O zaman Teke, Aydin,
Mentese, Saruhan ve Karaman beylerinin askerleri
de Sultan Murad'in emrine girdiler. Sultan Murad,
hemen savas hazirliklarina giristi. Yoklugunda
Anadolu'nun âsâyisini korumak için, ülkesini bes
sancaga böldü. O zamana kadar Bâyezid'in idare
ettigi Germiyan'i, sehzadenin kardesi Yakub ile
birlikte o da Avrupa'ya geçtiginden dolayi vezir
Timurtas'a havale etti. Baska bir Timurtas (Subasi),
Sivrihisar ile Sakarya'nin suladigi bölgeye
tayin edildi. Yine Subasilardan Kutlu Bey, Hamid
bölgesinde Egridir'e tayin edildi. Sultan Murad,
Asya topraginda kalacaklarla Avrupa'ya gidecek
askerin komutanlarini da önceden tayin etti.
Bütün savas
hazirliklari tamamlanmisti. Bununla beraber
Sultan Murad, seferden önce Sehzâde Bâyezid'in
üç oglunun sünnet dügünü ve kendisi ile iki
oglunun üç Bizans Prensesi ile evlenmelerini
kutlamak için Yenisehir'e gitti. Padisah,
Yenisehir'de yapilan bu dügünler sirasinda
hediyeler göndermek ve Karamanoglu'na karsi
yapilan savastan önce gösterdigi dostluga
karsilik vermek için, Yazicioglu'nu elçilikle
Misir'a gönderdi.
Dügün henüz bitmisti
ki, Ali Pasa, hükümdarin emri ile hainliginden
dolayi Sisman'i yola getirmek ve Bulgaristan'da
Türklerin elinde bulunmayan son yerlerin fethini
ve müttefiklerle birlesmeye mahal birakmadan
Bulgar kuvvetlerini ortadan kaldirmak için
30.000 kisilik bir ordu ile yola çikti.
Pravadi'ye karsi Beylerbeyi Timurtas Pasa'nin
oglu Yahsi Bey komutasinda bes bin kisi
ayirdiktan sonra, NadirDerbent bogazindan Sumnu
üzerine yürüdü. Balkan'in en dogu bogazinda bir
tepenin ortasinda bulunan Pravadi, hücumla
alindi. Osmanli Devleti'nin daha sonralari Rusya
ile meydana gelen harplerinde ordunun merkezi
olacak olan Sumnu, Sisman'in eski kalesi olan
Tirnova'nin düstügünü duyunca teslim oldu.
Sisman ise Nigbolu'ya kapanmisti. Gücünün, karsi
gelmeye yetmeyecegini anlayinca Ali Pasa'dan
kendisi ile Padisah arasinda araci olmasini
istemisti. Sultan Murad, Silistre'yi kendisine
birakmak ve zamani gelen vergi taksidini ödemek
sartiyla barisa razi oldu. Bundan sonra Ali
Pasa, Kosova'ya dogru bir birlik gönderdi. Bu
akinci firkasi birçok esir ile döndü. Ali Pasa,
Çetehezar (Hezargrad) kalesinin teslimi sarti
ile esirleri Sisman'a geri vermeye niyetlendi
ise de gerek Sisman'in Söz verdigi halde
Nigbolu'yu birakmaktan vazgeçmeyerek onu yeni
istihkâmlarla kuvvetlendirmesi, gerekse
kendisinin de Hezargrad'i elde etmesi
dolayisiyla is sonuçsuz kaldi. Bunun üzerine
savas daha hizla yeniden basladi. Ali Pasa bir
hisar ve bir sehri aldiktan sonra bütün kuvveti
ile Nigbolu önlerine vardi. Orayi kusatti.
Bulgar Krali her taraftan sikistigini ve artik
karsi koymanin faydasiz oldugunu anlayinca bütün
aile halki ile birlikte sartsiz teslim oldu.
Osmanli, Pasasi, krali, çocuklarini ve
hazinelerini Sultan Murad'in ordugâh olarak
seçtigi TaYHshi'ya gönderdi. Padisah, Sisman
hakkinda âlicenab ve civanmerdâne bir
davranisgosrerdLOnun hayatina ilismedigi gibi
kendisine durumuna lâyik tahsisat ta bagladi.
Ancak onun Bulgaristan'daki topraklarini elinden
aldi.
Sirp Krali Lazar,
müttefikinin maglub olup düstügünü ögrenince,
mevkiinin tehlikeli durumunu anlamakta
gecikmedi. Firtinanin sinirlarina dogru yavas
yavas yaklastigini görünce zorlu bir karsi
koymaya hazirdandi. O, sadece bununla da
yetinmedi. Bu firtinaya karsi koymak için
taarruza karar verdi. Lazar, generali
Dimitriyus'a, Bulgar sinirinda dik bir dagin
tepesinde bulunan Sehirköyü almasini emretti.
Sehirköy'ün çevresinde bulunan askerler, o zaman
Osmanli ordusunda bulunduklarindan sehir,
Sirplilarin eline geçti. Ancak Ali Pasa'mn
gönderdigi on bin civarindaki asker sehri geri
aldi. Sirp muhafizlarini da esir alip
istihkamlarini da yiktilar.
Lazar bu yenilgiye
kizdiysa da cesaretini kaybetmedi. Sadece bir
mevkiin kaybedilmesinden dolayi kendisini maglub
saymayarak bir kat daha cesaretlendi. Bosna ve
Arnavutluk hükümdarlarini kendisine baglamakta
olan eski antlasmayi yenilemek için bir
tesebbüste bulundu. Onlarin yardimindan emin
olarak padisahi kesin bir savasa çagirmakta
tereddüd göstermedi. Kralin komsulari ile
haberlesmesi sirasinda Sultan Murad da ogullari
Bâyezid ve Yakub'u yanina getirdi. Bunlar,
yanlarina almis bulunduklari Kütahya ve Karesi
sancaklari askerlerinden baska Saruhan, Mentese,
Aydin ve Hamid illerinin paylarina düsen
yardimci kuvvetlerini de almislardi. Bunlara
Dobruca Tatarlan komutani Sarac ile Köstendil
Prensi Konstantin'in yardimlarina ilaveten o
sirada Hac'dan dönen Evrenos Bey de katildi.
Bulgaristan isini halletmis olan Çandarli Ali
Pasa, Yanbolu'da padisah ile bulusarak orduya
katildi.
Osmanli ordusu,
Yanbolu'da Tatarpazarcigi yolu ile Sofya'ya
geldi. Oradan güneybatiya sapilarak Köstendil'e
varildi. Bu istikamette oldugu haber alinan
Haçli ordusuna dogru gidildi. Ordunun öncü
kuvvetleri Hicaz'dan dönmüs olan Evrenos Bey ile
Pasa Yigit komutasinda idiler. Sirp despotunun
merkezi olan Piristine'nin güneybatisindaki
Kosova (Kara Tavuk ovasi) düzlügünde müttefik
ordusu ile Osmanli ordusu karsi karsiya geldi.
Sirp kaynaklarina göre Osmanli ordusu geçtigi
hiç bir yerde zulüm ve tahribat yapmamisti.
Ordunun Kosova'ya varisinin ertesi gününde harbe
karar verilecekti.
Osmanlilarin,
Balkanlardaki durumunu tayin edecek olan bu
muharebenin tarihi, kaynaklarda farkli olarak
verilmektedir.
Sirp, Bosna, Macar,
Arnavut, Eflak (Romanya), Bogdan (Moldovya),
Hirvat, Bohemya ve bir kisim Bulgarlardan
meydana gelen bu muazzam Haçli ordusundaki asker
mevcudunun, Osmanli kuvvetlerinin bes kati
oldugu belirtilmektedir. Bununla birlikte bu
ordunun 100.000 civarinda, Osmanlilar'in da
60.000 kadar askerden meydana gelen askerî bir
birlige sahip oldugu kabul edilmektedir. Aradaki
büyük sayi farkina ragmen Sultan Murad,
komutanlari ile müzakerede bulunur. Onlarin,
nasil bir çare ve tedbir almak gerektigini
düsünmelerini ve düsündüklerini de hiç
çekinmeden açik bir sekilde ortaya koymalarini
söyler. Bazi komutanlar, Macar atlarinin henüz
deveye alisik olmadiklarini söyleyerek anlari
atlara karsi canli bir engel gibi kullanmanin
mümkün olabilecegini ifade ile bu develerin
düsman atlarina dehset ve düzensizlik vermeleri
için ordunun ön cephesine konulmasi teklifinde
bulunurlar. Fakat Sadrazam, Gazi Evrenos Bey,
Timurtas Pasa ve Sehzade Bâyezid bu teklife
karsi çikip söyle dediler:
"Develer, süvarilerin
atlarina dehset vermek söyle dursun, agir
silahli süvariyi görünce kendileri
ürkeceklerdir. Bu durumda bizim saflarimizin
üstüne atilip kargasalik ve karisiklik dogmasina
yol açabilirler." Ayrica, Osmanli askeri gibi
din ve devleti ugrunda "feday-i cani, cana
minnet bilen" saf ve güvenilir bk askerin itikad
zaafina da sebep olabilecegini söylediler. Bu
bakimdan hiç bir seyden korkmadan ve sadece
Allah'a güvenerek meydan muharebesi yapip
düsmana saldirmayi teklif ettiler. Bu görüs,
bütün askerî erkân tarafindan kabul edildi.
Bundan sonra herkes gayet mesrur bir sekilde ve
kararli olarak, sabahla birlikte baslayacak olan
savasa hazirlanmak üzere birliklerinin basina
gitti.
Bu arada bir sey
padisahin dikkatini çekmisti. Düsman tarafindan
esmekte olan rüzgâr, Osmanli askerinin gözüne
toz toprak savuruyordu. Padisah, böyle bir
durumun savasta sebep olabilecegi felaketi
düsünüp üzüldü. Bütün gece Allah'a yalvarip
O'ndan yardim diledi. Zafer karsiliginda
kendisinin din yolunda sehid olmasi için dua
etti. Osmanli tarihleri Sultan Murad'in o geceki
münacat ve yakarisini su sekilde ifade ederler:
"Ab-i rûy-i Habib-i
Ekrem için
Kerbelâda revan olan
dem (kan) için
Veda gecesi aglayan göz
için
Askin ugruna sürünen
yüz için
Ehl-i derdin dil hazini
için
Cana tesir eden enini
için
Eyle ya Rab, lütfunu
hem râh
Hifzini eyle bize püst
u penah
Ehl-i Islâma ol muin u
nasir
Dest-i a'dayi bizden
eyle kasir
Ya Rab, mücahidini etme
telef
Tir-i a'daya (düsman
okuna) bizi kilma hedef.
Bakma ya Rab bizim
günahimiza
Bak sen can ve gönülden
ahimiza
Sakla gözümüzü cengin
tozundan
Islâm erini koru
saldiridan
Bunca yil süren
gayretlerimizi
Gazalarda sanli kil
ismimizi
Etme ya Rab kahrinla
beni fena
Yüzümü halk içinde etme
kara
Dinin ugruna ben feda
olayim
Askerim önünde ben heba
olayim.
Din yolunda beni sehid
eyle
Ahirette beni said eyle
Mülk-i Islâmi paymal
etme
Menzil-i firka-i dalal
etme
Keremin çoktur ehl-i
Islâma
Dilerim kim erise
itmama."
Gerçekten, ertesi sabah
safakla birlikte yagan yagmur, tozlan bastirdigi
gibi agir silahli olan düsman süvarisinin
atlarinin, seri bir sekilde hareket etmelerine
de mani olmustu.
O gece, birlesik Haçli
ordusu da Osmanlilara karsi nasil bir hareket
içinde bulunmasi gerektigini, toplamis oldugu
harp meclisinde görüsmeye baslamisti.
Generallerden bir kismi, gece ansizin Türklerin
üzerine hücum edilmesini teklif etmisti. Fakat
kendinden çok emin bulunan ve mutlaka galip
geleceklerine inanan Yorgi Kastriyota, gece
karanliginin düsmanin firarini
kolaylastiracagini, böylece Osmanlilarin
büsbütün yok olmaktan kolayca kurtulmus
bulunacaklarini ifade ederek bu teklifi
reddetti.
Osmanli ordusunun
aldigi savas düzenine göre Sultan Murad, ordunun
merkezinde bulunuyordu. Ordunun sag kolunda
veliahd sehzade Bâyezid, sol kolunda da sehzade
Yakub bulunuyorlardi. Evrenos Beyin tavsiyesi
üzerine ordunun her iki cenahina ihtiyat olmak
üzere 1000'er kisilik okçu birlikleri
yerlestirilmisti. Bunlar, muharebenin en kizgin
devresine kadar müdahalede bulunmayacaklar,
savasin tam kizgin devresinde düsmani oklamaya
baslayacaklardi. Rumeli Beylerbeyi Kara Timurtas
Pasa Bâyezid'in, Anadolu Beylerbeyi Sanca Pasa
da Sehzade Yakub'un maiyetinde idiler. Evrenos
Bey'in birlikleri sag cenahta, Anadolu
beyliklerinin birlikleri ise sol cenahta yer
almisti.
Balkan ve Orta Avrupa
milletlerinden çogunun bulundugu birlesik Haçli
ordusunun merkezinde Sirp krali Lazar, sag
kolunda yegeni ve damadi prens Brankoviç, sol
kolda da Bosna krali Tvartko bulunuyorlardi.
Sirplarin top atisiyla
baslayan büyük meydan muharebesi, sekiz saat
içinde kesin bir sekilde neticelendi.
Kendilerinden sayi, techizat ve araziyi tanima
bakimindan kat kat üstün olan müttefik Haçli
ordusu karsisinda Osmanlilar, büyük bir basari
elde ettiler. Bu basarida Bâyezid (Yildirim)'in
büyük bir payi bulunuyordu. Baslangiçta bozulmak
üzere olan Osmanli'nin sol cenahina kendine has
pek hizli bir manevra ile yetisip düsmani
çeviren veliahd sehzade, müttefiklerin korkunç
yarma hareketlerine ragmen kiskacini açmadi ve
bu kiskaçta perisan olan düsmani yok etmeyi
basardi. Bas komutan Lazar da dahil olmak üzere
düsman ordusu Kosova sahrasinda kaldi. Kaçmak
isteyen küçük ve daginik düsman birlikleri de
arkalarindan yetisen Sehzade Yakub tarafindan
imha ediliyorlardi.
Böylece Allah, Sultan
Murad'in yüzünü kara çikarmamis, onun geceki dua
ve niyazlarina icabet ederek onu muzaffer
kilmisti. Fakat bu muzafferiyetin bir bedeli
daha olacakti. Çünkü Sultan Murad, duasinda
sehadeti de istemisti. Hükümdar, harpten sonra
harbin yapildigi sahrayi dolastigi sirada ölüler
arasinda yarali olarak bulunan Lazar'in damadi
Milos Obiliç, müslüman olacagini ve padisaha
gizli bir sözü bulundugunu söylemek istedigini
bildirince Sultan Murad'in müsaade etmesi
üzerine yanma yaklasarak yeninde saklamis oldugu
hançer ile onu kalbinden yaralayarak attan
düsürmüstü. Bu suikast üzerine katil, Sultan
Murad'in maiyyetinde bulunanlar tarafindan
yakalanip öldürülmüstü. Bu olay, tarihlerde
farkli sekillerde anlatilmakta ise de neticesi
hep ayni oldugundan fazla teferruata girmek
istemedik. Sultan Murad yaralandiktan sonra bir
müddet yasamis, yakinlarinin üzüntü ve
kederlerini su sözlerle hafifletip onlara
vasiyette bulunmustu:
"Islâm'in zaferi için
kendimin sehid olmasini Allah'tan ben istedim.
Dualarim Allah tarafindan kabul oldu. Binlerce
hamd ve sena olsun ki, Islâm askerini muzaffer
görerek hayata veda ediyorum. Oglum Sultan
Bayezid'e uyunuz ki o sizi ogullari gibi görsün.
Milos'un beni yaralamasina üzülmeyin. Sakin
reâyayi incitmeyin. Mal ve irzlarina tecavüz
ettirmeyin. Eger reâyanin mesru haklarini
muhafaza ederseniz Cenab-i Hak da sizi ve
devletinizi muhafaza ve payidar eyler, çünkü
rizasi ondadir."
Sultan Murad'in yarali
olarak düstügü yere hemen bir çadir kurulup
muhafaza altina alinir. Hükümdarin yarasi agirdi.
Hayatindan ümid kesilince derhal Veliahd
Bâyezid'e haber verilerek oraya çagrilir. Düsman
takibinde bulunan Bâyezid, bu kötü ve feci
haberi alir almaz derhal oraya gelir. Babasini
kanlar içinde görünce kendine hâkim olamaz.
Fakat Murad Hüdavendigâr, bu an, aglanip feryad
edilecek bir an degildir. Ölüm denilen sey
herkesin basina gelecektir. Fakat baskalari ile
mukayese edildigi zaman sehidligin cana minnet
bir nimet oldugunu söyleyerek oglunun üzüntüsünü
hafifletmeye çalisir. Ogluna askerî ve siyasî
bazi tavsiyelerde bulunduktan sonra bu fani
hayata gözlerini kapar.
Ordu merkezinde cereyan
eden bu hadiseden kollardaki sehzadeler ile
diger komutanlarin haberleri olmamisti. Yine bu
sirada Osmanli kuvvetleri tarafindan sarilmis
bulunan Lazar, maiyeti ile beraber yakalanarak o
esnada ölmek üzere olan Sultan Murad'a karsilik
öldürülmüslerdi. Kosova muharebesi, Osmanlilarin
Rumeli'de kalmak için Sirp Sindigi savasindan
sonra kazandiklari ikinci büyük muharebedir.
Biraz önce belirtildigi
üzere Sultan Murad'in ölümünü müteakib, devlet
adamlarinin da karari üzerine zaten o maksatla
babasinin yanina çagrilmis bulunan Sehzade
Bâyezid (Yildirim Bâyezid) hükümdar ilân
edilmisti. Durumdan haberi olmayan ve düsmani
kovalamakta olan Sehzade Yakub Çelebi de "fitne
katldan daha siddetlidir" hükmüne göre "Baban
seni istiyor" denilerek ordu merkezine davet
edilmisti. Gelip otagdan içeri girince hemen
öldürülmüstü. Çünkü daha önce, Savci Bey olayi
meydana gelmis ve devlet büyük bir siyasî
çalkanti içinde kalmisti. Bir daha böyle bir
olayin meydana gelmemesi için Sehzade Yakub
Osmanli tarihçilerinin ifadesi ile sehid
edilmistir. Büyük bir askerî birlige komuta eden
Yakub Çelebi'nin saltanat davasina kalkisacagi
göz önünde bulundurularak böyle bir çareye bas
vurulmustur ki bu, bütün devlet erkaninin
teklifi ve yeni hükümdar olan Yildirim
Bayezid'in tasvibi üzerine olmustu.
Sultan Murad ölünce,
çikarilan iç organlari, sehid düstügü yere
gömüldü. Daha sonra cenazesi, oglu Yakub Bey'in
cenazesi ile birlikte Bursa'ya gönderilerek
Çekirge'deki türbeye defn edildi. Sultan
Murad'in yaralanip öldügü (sehid edildigi) ve iç
organlarinin defnedildigi yere "Meshed-i
Hüdavendigâr" adi verilen bir türbe yapilmis,
daha sonra da buna bir cami ilave edilmistir. Bu
türbe zamanimiza kadar Balkan Müslümanlarinin
ziyaret ettikleri bir ziyaretgâh olmustur.
Sultan Murad'in
sehadeti, bütün Islâm âlemini teessür içinde
birakmisti. Bunun bir belirtisi olmak üzere
Memlûk Sultani Meliku'z-Zahir Ebû Said Berkuk,
onun Bursa'daki türbesine konmak üzere Kur'an-i
Kerim cüzleri gönderip vakf etmistir.
Gazi Hünkâr ve Murad
Hüdavendigâr diye meshur olan Sultan I. Murad'in
hükümdarligi 27 veya 28 sene devam etmis olup
hicrî 791 (M. 1389) yilinda vefat ettigi zaman
genel olarak kabul edilen görüse göre 63 veya 64
yaslarinda bulunuyordu. Bu arada onun vefati
esnasinda yasinin 66 oldugunu söyleyen
tarihçilerin bulundugunu da belirtmek gerekir.
Muhtelif rivayetlerden
anlasildigina göre Murad Hüdavendigâr'in,
Bâyezid (dogm. 761=1360), Yakub (dogm.
769=1367), Savci (dogm. 773=1371) adinda üç oglu
olmustu. Bazi kaynaklara göre Savci'nin en büyük
ogul oldugu kayd edilmekte ise de bu, gerçege
pek uygun degildir. Bundan baska Ibrahim adinda
baska bir oglundan bahs edilmekte ise de
kaynaklarda bununla ilgili bir bilgi
bulunmadigindan bunun küçük yasta vefat etmis
oldugu düsünülebilir.
Otuz yila yakin (27 yil
3 ay) bir zaman, dünya sahnesinin ender
rastladigi bir ustalik ve maharetle devletinin
mukadderatini sevk ve idare eden Murad
Hüdavendigâr, pek çok hayir yeri meydana
getirmekle de söhret bulmus bir kimsedir.
Günümüze kadar gelen vakfiyesi, onun neler
yaptigini, hayrat hakkinda neler düsündügünü
göstermektedir. Onun su tesisleri bu konuda bize
bir fikir vermektedir: Bursa'da Çekirge'deki
cami, medrese, imâret, misafirhane. Bursa
hisarinda sarayinin yaninda Hisar Camii, Bilecik
ve Yenisehir'de birer cami, yine Yenisehir'de
gazi erenlerden Postin pûs Baba için yaptirdigi
zâviye. Çekirge'de bulunan vakfa, vezir
Hayreddin Pasa'yi hem mütevelli hem de nâzir
olarak tayin etmistir. Keza o, annesi adina
Iznik'te de 790 Cemayizelevvel ayi baslari (Mayis
1388) tarihli bir imâret yaptirmistir. O, ahiret
azigi olarak insa ettigi imâret ve diger
tesislerine pek çok arazi vakf etmistir. Islâmî
gelenege göre tesis edilen vakfiye bize
vakiflarinin idaresi hakkinda, kimlerin bu
vakiflardan nasil ve ne sekilde istifade
edecegini, vakfi bozmaya, haksiz sekilde ondan
yararlanmaya kalkanlara nasil muamele
edilecegini de açiklamis bulunmaktadir. Bilgi
edinilmesi bakimindan onun 787 Cemaziyelahir
ortalan (Temmuz 1385) tarihini tasiyan
vakfiyesinden bazi pasajlari buraya almayi
faydali buluyoruz.
"Vakf, hibe ve rehin
olunmaz, kimse mâlik olamaz. Telef ve helâk
olmaz. Kimse halef olup vâris olamaz. Kiyamete
kadar devam eder. Sebeplerden bir sebeple kimse
elini uzatamaz, asli üzere kalir. Sartlari üzere
devam eder. Günlerin geçmesiyle vakif ve vakfiye
bozulmaz. Allah ve Resûlüne ve ahiret gününe
iman edenlerden, Allah'in ve yarattiklarindan
melik, kadi, vezir, muhtesibden ve insanlarin
tamamindan hiç bir kimse bu vakfi bozamaz. Bir
kimse onu tahvil ve tebdil ederse günah irtikhab
etmis olur. Allah'in kitabina ve Resûlünün
sünnetine muhalefet eden ve din kardesinin
vakfinin fesadina sa'y eden (çalisan) Allah'in
gazabina ugrar. Onlarin üzerine Allah'in,
meleklerin ve bütün insanlarin laneti olsun."
Görüldügü gibi bu ifadeler vakfin muhafazasi
gayesine yönelik bulunmaktadirlar. Bundan baska
bir de vakiftaki hizmet ve onlardan yararlanma
ile ilgili bilgiler bulunmaktadir ki buna göre
hiç kimse imârete inmekten men olunamaz.
Hizmetçiler, gelenlere güzel bir sekilde hizmet
etmek zorundadirlar. Hele fakirlere bu hizmeti
çok daha iyi yapmalilar. Çünkü onlar, kalbi
kirik kimselerdir. Bu konuda da vakfiyenin kendi
ifadesi ile söyle demektedir:
"Imârete, büyüklerden,
âlimlerden, seyh ve sâdattan birisi inerse
hizmetçi bunlara hizmet eder. Bunlarin sanina
göre onlara hizmet eder. Hayvanlarina da hizmet
eder. Bu hizmet sadece büyüklere mahsus olmaz.
Imârete inenlerin tamamina böyle muamele yapilir.
Hatta fakir ve miskinlere bu yolda hizmet daha
evladir. Çünkü onlar, kalbi kirik olanlardandir.
Imâretteki kalislar 3 günü geçerse bu,
mütevellinin reyine baglidir."
Sükrullah, gazi ve
sehid sultanin yaptirdigi hayirlardan bahs
ederken sunlari söyler:
"Bursa'da ahiret için
bir yapi yaptilar. Hem konuk evi, hem cami, hem
medresedir. Kimsesizler, yoksullar için
paçalardan, tatlilardan, eksilerden daha güzeli
olmayan yemeklerin hepsinden verilmesini,
konuklarin hayvanlarinin da yemlendirilmesini
buyurdu. Hatiplere, hafizlara, müderrislere
muridlere ve ögrencilere vazife karsiligi akça
bagladi. O evin karsisinda bir kubbe yapilmasini
buyurdu. Her gün ayrica otuz hafiz o kubbede
güzel sesle Kur'an okuyup hatm etmektedirler.
Mübarek vücudu o kubbede dinlenmektedir." Gerek
bu, gerekse daha önce verilen bilgiler, Sultan
Murad'in nasil hayir yaptigini, kurdugu vakiflar
vasitasiyla onlarin devamini sagladigi ve
insanlara hizmeti bir ahiret azigi olarak kabul
ettigini göstermektedir.
Sultan Murad, tahta
çikinca babasinin sikkelerinde oldugu gibi
Selçuk paralarini taklid etmek suretiyle sikke
kestirmistir. Baslangiçta "kûfi"ye yakin, daha
sonra da "nesih" yazisi ile kestirdigi sikkeleri
görülür. Kûfi hatli olan sikkelerinin bir
tarafinda kelime-i sehâdet, etrafinda ilk dört
halifenin isimleri ve diger yüzünde de "Murad b.
Orhan halladallahu mülkehû" ibareleri
bulunmaktadir. Sonradan kesilen akçalarin
bazilarinda kelime-i sehadet ile kendisinin ve
babasinin isimleri, bazilarinda da akçanin her
iki tarafinda Murad b. Orhan yazisi
görülmektedir. Sultan Murad'in 790 (1388)
tarihli bakir sikkesinde kesildigi tarih ve ay
bulunmaktadir.
Daha önce de kisaca
temas edildigi gibi Osmanli Devleti'nin kurulus
hamurunda mayasi bulunan teskilâtlardan biri de
"ahilik"ti. Bu bakimdan ilk Osmanli padisahlari,
bu teskilâtin birer mensubu ve hatta reisleri
durumunda idiler. Bazi vesikalar, Murad
Hüdavendigâr'in bu teskilatin reislerinden biri
oldugunu göstermektedir. Nitekim bu hususta onun
Receb 767 (Mart 1366) tarihli olarak Malkara'da
Ahi Musa için yaptirmis oldugu zaviye
vakfiyesindeki "ahilerden kusandigim kusagi Ahi
Musa'ya kendi elimle kusadup Malkara'ya ahi
diktim" ifadesi, onun ahi reislerinden biri
oldugunu göstermektedir.
Vakfiyesinde de
görüldügü gibi Sultan Murad, bilgin, talebe,
garip ve fakir olan kimselere karsi son derece
sefkatle muamele eden bir hükümdardir. Hz.
Peygamber'in soyundan gelen seyyid ve seriflere
karsi ise özel bir ilgisi bulunmakta, onlara
saygiyi Hz. Peygamber'e yapilmis saygi olarak
kabul etmektedir. Bu sebepledir ki o, ülkesinde
bulunan seyyid ve serifleri her türiü vergiden
muaf sayan fermanlar isdar etmistir. Nitekim,
787 (1385) tarihli bir ferman, onun Seyyid
Büzürg Ali'nin evladlarini vergiden muaf
saydigini su ifadelerle ortaya koymaktadir:
"... Seyyid Büzürg
Ali'nin ogullan yaslan ile kapima gelip ettiler.
Bizim atamiz sizin duaciniz idi. Biz fakir
kullariniz dahi size duacilariz. Biz kullarina
bir hüküm sadaka eyle ki sizden sonra gelen bizi
ve evladimizi ve kullarinizi ve karaveslerimizi
(câriye) incitmeyeler. Hem simdiye degin atamiz
bir dâne ösür vermedi. Ve koyun hakkin vermedi.
Biz kullarina bir ihsan eyle bizden ve
evladimizdan ösürlerin ve koyunlari haklarin
kimesne taleb etmeyeler deyicek emr olundu ki,
bu sâdâtlarin evladlari, kullari ve karavesleri
ve bir damla kanlan deme can ola. Onlar, benim
her defterimden ihrac olalar. Her kim bu hükmü
görüp Seyyid Büzürg adini yazanlara teaddi
ederse lânet ba'lânet ola. Rumeli kadilari ve
sancak beyleri ve subasilari ve sipahiler her
kanginizin yerinde eker biçerse bir dâne
ösürlerin almayasiniz. Ben bagisladim canim için
olsun. Benim devletime duaya mesgul olalar. Her
kande hatirlari dilerse yürüyeler..."
SULTAN
MURAD'IN SAHSIYETI
Tarihler, Osmanli padisahlari içinde, Murad
ismini tasiyanlarin ilki olan Sultan Murad'i,
orta boylu, yuvarlak yüzlü, sahin bakisli, koç
burunlu, seyrek disli, uzun boyunlu, iri
parmakli, sen ve yakisikli bir padisah olarak
tasvir ederler.
Dahi bir asker ve devlet adami olan Sultan
Murad, bütün hareketlerinde belli bir plân
çerçevesinde hareket etmis, son anina kadar
kabiliyet ve dehasindan bir sey kayb etmemistir.
Azim ve idare kudreti, iyilik severligi,
tebeasina karsi merhametli olusu ve ordusunda
inzibatli, verdigi emrin yapilmasini isteyen ve
bunlari takib eden bir hükümdardi. Bütün
tarihler onun bu özelliklerinde birlesirler.
Nesrî bu konuda sunlari söyler:
"Bu Gazi Murad Han dahi, atasi gibi sahib-i
hayr idi. Adil ve kâmil, din perver, adalet
yayici, âli himmet, kesiru'l-menfaat (menfaat
saglamasi çok), fakir dost, garip oksayici,
düskünlere yardimci, rey ve tedbir sahibi,
pehlivan, cesur ve yigit idi. Bütün ömrünü
gazaya sarf etmistir. Bunun ettigi gazayi
Osman'in neslinden hiç bir padisah etmedi.
Himmet ve cömertlik sahibi idi ki kapisina gelen
hiç kimse mahrum gitmezdi."
Sultan Murad'in sahsiyetinin azametinde ve
Türk tarihi bakimindan oynadigi rolün
ehemmiyetinde, Osmanli tarihçileri oldugu gibi
yabanci tarihçiler de mütefiktirler. Nitekim,
Osmanlilari sevmemekle birlikte Sultan Murad'in
vasiflarini ortaya koymaktan da kendini alamayan
Gibbons, onun hakkinda su degerlendirmeyi yapar:
"Otuz sene kadar bir müddet Murad, zamaninin
hiç bir devlet adami tarafindan üstüne
çikilamayan bir kiyâset ile Osmanlilarin
mukadderatini sevk ve idare etmistir. Fâtih ve
Kanunî hakkinda çok sey bildigimiz için Murad,
Osmanli sultanlari içinde kendine layik olan
yere geçememistir. Onun hayati esnasinda meydana
gelen inkilablar, bütün tarihin en hayret veren
olaylarindan biridir. Onun fetihleri 1878'deki
Berlin antlasmasina kadar bes asir devam
etmistir. Kendisinin harb hususundaki cevvaliyet
ve gayreti, babasininki gibi idi. Fakat
babasinin tahayyül ettiginden daha genis bir
icraat sahasina yayilmis oldugu için daha müskül
vaziyetlere maruz kaldigi halde gevsemedi.
Emrindeki komutan-valilerin hiç birisi ile
arasinda bir anlasmazlik olmadi. Rumlara karsi
muamelesi, onlarin seciyesini tayinde mükemmel
bir feraseti oldugunu gösteriyor. Bizans
Kilisesi erbabi nazarinda, bir kâfir ve Isa'nin
düsmani idiyse de, onlara Papalardan daha iyi
muamele etmekle teveccüh ve muhabbetlerini
kazanmistir. Hem irkî, hem de dinî mahiyette
olan temsil mes'elesinde kazandigi tam
muvaffakiyetin en parlak delilini görmek için
Ortodoks Patriginin 1385'te Papa VI. Urben'e
yazdigi mektuptan daha iyi bir vesika olamaz.
Bunda Patrik, Sultan Murad'in kiliseye
hareketlerinde tam bir serbestî verdigini
söyler." dedikten sonra "Osman, etrafina bir irk
toplamistir. Orhan bir devlet kurmustur.
Imparatorlugu kuran ise Murad olmustur." der.
Bizansli tarihçi Chalcondyle ise onun
hakkinda sunlari söyler:
"Murad, hayatinda pek çok tehlikeler atlatmis
ve pek çok hayir isleri görmüstür. Rumeli ve
Anadolu'da 37'den fazla büyük ve mesakkatli
harbi idare ederek hepsinden galip ve muzaffer
olarak ayrilmistir. Düsmana muharebe meydanini
biraktigi ve arka çevirdigi asla görülmemistir.
Isleri güzel bir sekilde tanzim ile, münasib
vakti geldiginde menfaatlerini koruyup yerine
getirmekte mahirdi. Muharebede çok cesurdu.
Sasirip telas göstermezdi. Askerini istirahat
ettirdigi zaman kendisi av ile vakit geçirir,
dinlenmek nedir bilmezdi. Gençliginde oldugu
gibi ihtiyarliginda da çaliskan, enerjik ve
sertti. Her seyden önce iyice düsünür, maksat ve
meramina ermek için hiç bir seyi ihmal etmez ve
unutmazdi. Kendisine boyun egip itaat eden bütün
milletlere ve sarayindaki efrada yumusaklikla
muamele ederdi. Yeri geldigi ve gerektigi zaman
mükâfatlandirmaktan geri kalmazdi. Herkesi adi
ile çagirmak adeti idi. Harbe girilecegi zaman
askerini münasib nutuklarla cesaretlendirir,
yapilan en küçük hataya tekrar etmemesi için göz
yummadan müsebbibini cezalandirirdi. Verdigi
sözü tutan hükümdarlardandi. Aleyhinde dolaplar
döndürmek isteyenler elinden kurtulamazlardi."
Hammer, Sultan Murad'in dahiyâne
denilebilecek faaliyetlerini belirttikten sonra
"adaleti ve gerektiginde siddeti cihetiyle halki,
kendisini hem sever hem de korkardi. Ser'î
kanunlari itina ile muhafaza eylediginden,
kurmakta oldugu devlete, o kanunlari te'kid ve
te'yid edecek gayretlerin hiç birinde kusur
etmezdi." der.
Kaynak: Osmanli
tarihi
|