|
BİR
TEORİNİN SERÜVENİ:KUANTUM TEORİSİ
Kuantum teorisi, bilim tarihinin en çok kafa
yorulan ve birçok hararetli tartışmaya konu olan
teorilerinin başında gelir. Doğurduğu sonuçlar ise
yalnız fizik bilimine değil birçok sanat akımına,
sosyolojik teoriye ve değişik alanlara ilham
kaynağı olmuştur. Kuantum teorisi kabaca bir
atomun yörüngelerinde bulunan elektronların enerji
seviyeleri arasındaki sıçrayışlardır. İlk bakışta
herhangi bir fizik teorisinden farksız gibi
gözükse de biraz derinlere indiğimizde aslında bu
teorinin akıl almaz süreçlerden geçtiğini görürüz.
20. yüzyılın başında J.J.Thomson
elektron kavramını bularak, sonraki yıllarda Bohr
tarafından son şekline kavuşturulacak olan atom
teorilerinin en dikkate değer olanını tasarladı.
Thomson’a göre elektronlar pozitif yüklü
ortamlarda gömülü olarak bulunmaktaydlar (plum
puding). Daha sonra Ernest Rutherford’un neredeyse
atomun tüm kütlesini içeren atom çekirdeğini
bulmasıyla atomun yapısı biraz olsun şekillenmeye
başladı. Atom teorisine en son şekli Niels Bohr
verdi. Bohr’a göre elektronlar, çekirdeğin
çevresindeki enerji seviyelerinde bulunurlardı. Bu
teoriye göre elektronlar cismin sıcaklığına bağlı
olarak enerji seviyeleri arasında sıçramalar
gerçekleştirerek radyasyon yayıyorlardı veya
radyasyonu emiyorlardı. Bu dönemde, konuyla ilgili
bilim adamları bir yandan atom teorisine son
şeklini vermeye çalışırken bir yandan da Max
Planc’ın “şanslı tahmin”ini tartışıyorlardı.
1800’lerin sonlarında fizikteki en temel
sorunlardan biri ısıtılan bir metalden nasıl ve
neden radyant enerjinin yayıldığıydı(1). Gustav
Kirchhoff’un “kara cisim radyasyonu” olarak
bilinen deneyinin (bir cismin ısındıkça değişen
radyasyon tayfını konu eden bir deney) grafiğini
formule etmek bir çok fizikçiyi ciddi anlamda
uğraştırdı. İlk yorum Lord Rayleigh’tan geldi ama
onun sunduğu formüller sadece düşük frekanslar
için geçerliydi. Sonrasında, Wilhelm Wien’in
sundukları ise sadece yüksek frekanslarda işe
yarıyordu.(2) . Bu sorunun üstesinden Max Planc,
“şanslı tahmin” olarak da bilinen teorisiyle
geldi. Daha önce radyasyonun kesintisiz bir dalga
gibi olduğunu söyleyen bilimadamlarının aksine o,
radyasyonun -bugün kuant dediğimiz- parçalardan
oluştuğunu söyledi. Ulaştığı verilere aslında
kendi bile inanmadı; sadece çözümsüz radyasyon
frekanslarıyla ilgili grafikler hakkında doğru
sonuçlar verdiği için bunun geçici bir cevap
olarak tasarlandığını söyledi. Bu “çılgınca fikir”
bilim camiasında hiç bir yankı bulmadı ve
Einstein, Max Planc’ın tamamen doğru düşündüğünü
söyleyene kadar da bu “çılgınca fikir” tarihin
çöplüğünde unutulmaya yüz tutmuş bir vaziyette
kaldı.
Ve bilim tarihinin kaderini değiştiren
dahi adam -Albert Einstein- sahneye çıktı. O
zamana kadar ışığın dalga mı yoksa parçacık mı
olduğunu tartışan bilim adamlarına “neden her
ikisi de olmasın” diyen Einstein yepyeni bir
alanı, kuantum mekaniğini, dünya bilimine
kazandırmış oldu.
Kuantumun gelişimi sancılı bir sürece
sebep olmuştur. Öncelikle genç bir Fransız prensi
olan Louie de Broglie, madde parçalarının da,
örneğin elektronların, dalgalı ve parçalı olduğunu
ileri sürdü. Daha açık bir deyişle, parçacıklar
elektronlarla birlikte bir dalga hareketine
sahipti.(3) Daha sonraları Alman fizikçi Werner
Heisenberg, matris denilen diziler geliştirdi. Bu
diziler kuantum hakkında birçok problemi çözmesine
karşın pek çok bilim adamı tarafından tercih
edilmediği için kullanılamadı ve haliyle teorisi
de popülarite kazanamadı. Aynı yıllarda Erwin
Schrödinger dalga denklemleri üzerine bir makale
yayımladı. Differansiyel denklemlerle oluşturulmuş
bu işlemler ilgi gördü; çünkü kolay anlaşılabilir
olmasından dolayı bu denklemler bilim adamları
tarafından tercih ediliyordu. Ancak sorun şuydu:
ortada 2 tane birbirinden farklı teori vardı ve
ikisi de problemler karşısında aynı sonuçları
veriyordu. Kısa bir süre içinde, Schrödinger
Heisenberg’in matrisleriyle kendi denklemlerini
birleştirmeyi başardı ve her iki teorinin aslında
aynı şeyleri öngördüğünü açıkladı.
Daha sonra Heisenberg, kuantum
teorisinin kaderini tamamen değiştirecek ve
teoriyi fikir babasından (Einstein) tamamen
soğutacak bir prensip ortaya attı. Bu prensip
“belirsizlik ilkesi”ydi. Buna göre bir cismin
konumu ve momenti, dolayısıyla enerjisi ve zamanı
aynı anda ölçülemez. Bu prensibe göre atomal
dünyadaki birçok şeyi aslında belirsizlikler
belirler. Einstein bu yargıyı “Tanrı zar atmaz”
diyerek şiddetle reddetmiş ve böylece kuantum
teorisindeki önemli bir kutuplaşmanın ilk
adımlarını atmıştır. Bu kutuplaşma daha sonraları
iki büyük bilim adamı (Niels Bohr-Albert Einstein)
arasında adeta bir söz düellosuna dönüşmüştür.
Einstein kendi doğurduğu kuantum teorisini
çürütmek için ortaya birçok paradoks atmasına
karşılık Niels Bohr’un bunlara ustalıkla cevaplar
bulması bu tartışmanın galibiyet ibresini
“kuantumcu”lar lehine çevirmiştir.
Schrödinger 1935 yılında “ Schrödinger’in
kedisi” olarak bilinen ünlü paradoksunu ortaya
atmıştır. Buna göre kedi, içinde radyoaktif
parçacıkları bulabilen bir dedektör ve radyoaktif
bir kaynak bulunan çelik bir kafese kilitlenir.
Eğer dedektör radyoaktif bir parça bulursa, açığa
çıkan zehirli gaz kediyi öldürür. Radyoaktif
parçacığın bir dakika içideki emisyon olasılığı
%50’dir. Kafesin biraz uzakta olduğunu düşünürsek
radyoaktif kaynağını uzaktan açıp bir dakika
bekleriz. Peki kedi bu bir dakikanın sonunda ölmüş
mü olur yoksa hala hayatta mıdır? Aslında bunu
gözlemleyene kadar ya da ölçene kadar kedi ne
ölüdür ne de canlı. Bu sistem dalga fonksiyonu
olarak tanımlanır ve dalga fonksiyonunu söndürene
kadar kedi belirli bir durum kazanmaz (4).
Einstein ve “kuantumcular” arasındaki bu
tartışmaya 1965 yılında CERN fizikçilerinden John
Bell yaptığı araştırmalar ve deneylerle
“kuantumcular” lehine son noktayı koydu.
Şu anda Kuantum mekaniği; lazer teorisinin,
katı hal fiziğinin, nükleer fiziğin, parçacık
fiziğinin, moleküler biyofiziğin ve bu bilimlerin
etrafımızda görebileceğimiz tüm pratik
kullanımlarının temelini oluşturmaktadır.(5) Ve
hatta bu yazdıklarımı sizlerle paylaşabilmem bile
kuantum fiziğinin bizlere sağladığı pratik
kullanımların bir sonucudur. Bunun dışında lazer–maser
teknolojisi, hayatımızın bir parçası haline gelen
televizyonlar, mikrodalga fırınlar, dijital
saatler vs. kuantumun hayatımızdaki en büyük
etkileridir. Bundan sonra da kuantum mekaniği,
farklı pratik kullanımlarla evrenimizi
etkileyeceğe benziyor. KAYNAKLAR:
1 Parker,
Barry, ‘Kuvantumu Anlamak’, Güncel Yayıncılık,
sayfa: 39, 2005.
2 ibid, sayfa:
41.
3 Wynn, M Charles
– Wiggins, W Arthur, ‘Yanlış Yönde Kuantum
Sıçramalar’, TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları,
sayfa: 18, 2005.
4 Cropper, William
H., ‘Büyük Fizikçiler’, Oğlak Yayınları, sayfa:
330, 2004.
5 Parker, Barry,
‘Kuvantumu Anlamak’, Güncel Yayıncılık, sayfa: 15,
2005.
|