|
Karadeliklerin doğasını daha iyi anlamak için,Einstein’in
genel görelilik kuramını ve dolayısıyla alan
kavramını göz önünde bulundurmamız gerekir. Çünkü
evrensel çekim kuvveti, Newton’un ortaya koyduğu
gibi, iki kütle arasındaki kuvvetin yalnızca bu
iki kütle ve aralarındaki uzaklığa bağlı bir
büyüklük değil,bu kuvvete kaynaklık eden
gökcisminin oluşturduğu eğri uzayın geodeziklerini
izlemesi şeklinde ifade edilir. Başka bir deyişle
bir cismin çevresindeki çekim alanı,uzay ve zaman
yapısının bükülmesi ile oluşur.
Bunu
kafamızda şöyle canlandırabiliriz. Uzayı sadece
eni ve boyu olan iki boyutlu bir yüzeyle temsil
edilen çarşaf gibi düşünüp dümdüz gergin biçimde
bir arkadaşımızla iki ucundan sıkıca tutalım.
Şimdi bu yüzeye bir elma konulduğunda çarşaf hemen
gerginliğini kaybederek elmanın kendi etrafında
üçüncü boyuta çökmesine neden olacaktır. Elma
yerine bir karpuz koyduğumuzda ise ellerimizdeki
gerginlik biraz daha artarak karpuzun ağırlığıyla
ilgili olarak çarşaf biraz daha çökecektir. Karpuz
yerine ağır bir gülle konulduğu takdirde de
çarşafın yüzeyi o kadar çökecektir ki, artık
ucundan elle tutmak bile zorlaşacaktır. Çünkü
cisimler kütleleri ile doğru orantılı bir biçimde
yüzeyi eğriltip bükmektedirler.Eğer güllenin
ağırlığı çarşafın dayanma sınırından fazla ise o
zaman çarşaf yırtılacaktır.
Bunu uzay zamana monte ettiğimizde ise,
yırtılmayla beraber ya evrenin (çarşafın) başka
bir bölgesiyle birleşecek ya da ayrı evrenler
(Çarşaf düzlemine paralel diğer çarşaflar)olarak
nitelendirilen yapılarla huni biçiminde bağlantı
kuracaktır. Bununla birlikte bir misketi alıp
çarşafın yüzeyine fırlattığımızda, misket iki
boyutlu yüzeyde ilerlemesine karşın üçüncü boyutta
oluşturduğu çukur ve neden olduğu eğik yüzey
etrafında dairesel harekete zorlanacaktır. İşte
Güneşi çarşaf yüzeyine konan karpuz,dünyayı da
misket olarak düşünürsek,üç boyutlu uzayda
yerküremiz düz hareket etmesine karşın dördüncü
(zaman) boyuta olan eğrilik yüzünden dairesel
hareket ederek sanki aralarında çekim kuvveti
varmış gibi algılanmasına neden olmaktadır. Başka
bir deyişle çekim eğrilik biçiminde açığa
çıkmaktadır. Dolayısıyla madde;uzay-zamanın nasıl
eğrileceğini,uzay-zaman ağıda;maddenin nasıl
davranacağını belirler.
Ayrıca,eğri uzay zamanın içinden geçen ışık
ışınları da,yolundan ayrılarak bükülür. Bu yüzden
de örneğin, güneş tutulması sırasında güneşin
yanında görülen yıldızlar gerçekteki yerlerinden
biraz sapmış (kaymış) olarak görünmektedir.
Bununla birlikte uzay-zaman eğriliğinin bir başka
özelliği de,özel rölativite teoreminde olduğu gibi
fiziksel kavramların hıza bağlı değişimlerinin ona
eşdeğer çekim altında da gerçekleşmesidir. Tıpkı,
bir cismin ışık hızına yakın bir süratte sahip
olacağı kütlenin,eşdeğer çekim altında da (kütleyi
hızlandırmadan) aynı ölçüm sonucunu vermesi
gibi...
Dolayısıyla uzay-zaman eğriliğinin (çekiminin)
fazla olduğu yerdeki zamanın da dıştan bakan
gözlemciye göre yavaşladığını söyleyebiliriz.
Yani,uzayın derinliklerinde,tüm çekim
kaynaklarından uzaktaki saatler normal hızda
ilerlerken çekimin yoğun olduğu bölgelere
yaklaşıldığında, çekimsel eğrilik nedeniyle
saatler normalden daha yavaş ilerler. Bununla
ilgili olarak,bir binanın alt katındaki
saatlerin,üst kattakilerden ve yeryüzünden
gittikçe uzaklaşan tüm saatlerden daha yavaş
çalıştığı deneysel olarak gösterilmiştir.Tüm
bunların ışığında karadeliklere tekrar
dönersek,yıldızı oluşturan parçacıklar arasındaki
çekim kuvveti üstün gelmeye başlayınca çökme
hızlanır. Saniyeler içinde elektronlar,nötron ve
protonların birbirlerinin içine girmesiyle
yıldızın boyu olağan dışı küçülür. Çekim kuvveti,
yıldızın hacmini küçülttükçe yıldızın çevresindeki
uzay-zaman eğriliği de gittikçe artar. Bunun
sonucu olarak da yıldız yüzeyinden ayrılan ışınlar
da giderek daha büyük oranda eğilmeye başlarlar.
Bu bükülme sonunda öyle bir kritik aşamaya gelinir
ki, tüm ışınlar tekrar yıldız yüzeyine geri
dönerler. Yıldızdan çıkan ışınlar ne yönden olursa
olsun eğri uzay zaman tarafından geri
döndürülmeyeceğinden, yıldız simsiyah kesilir ve
hiçbir cisim ışıktan hızlı hareket edemeyeceği
için de (fakat bu algıladığımız evren için
geçerlidir) artık yıldızdan dış evrene hiçbir şey
kaçamaz ve sonucunda çekim öylesine güçlü hale
gelir ki, yıldız tam anlamıyla evrenden yok olur.
Işığın artık kaçamayacağı kritik yarıçapa olay
ufku, yıldızın çökerek bir karadelik oluşturması
için meydana gelecek büyüklüğe de “schwarzchıld”
yarıçapı denir. Bununla birlikte olay ufkunun
ardında ne olup bittiğini anlamanın hiçbir yolu
yoktur. Bu ufkun ardında kimseyle
haberleşemezsiniz. (Mesaj gider, ama oradaki mesaj
asla gelmez) Çünkü orası, bizim uzay zamanımızdan
soyutlanarak evrenimizin bir parçası olmaktan
artık çıkmıştır ve yıldız da olay ufkunun altında
tüm kütlesini merkezdeki sıfır hacimde ve sonsuz
yoğunluktaki bir DÜŞSEL TEKİLLİK noktasında
toplamaya yönelik çökmesine devam eder.Bir
karadelik ne kadar kütleli ise,yoğunluğu da o
kadar fazladır. Eğer Güneş bir karadelik
olabilseydi schwarzchıld yarıçapı 3 km, güneşin
150 milyar katı kütleye sahip olan Samanyolu
Galaksisinin 450 milyar km. ve tüm evreni kapalı
bir evren haline getirecek kadar madde bulunmuş
olsaydı onun da yarı çapı 300 milyar ışık yılı
kadar olacaktı. Ayrıca yapay bir karadelik
oluşturmak için de 1600 ton demiri cm.’nin yüz
milyonda birine sıkıştırmak gerekirdi. Bununla
beraber, eğer dünyamızın tüm kütlesi 1 cm.
yarıçaplı bir misket içine
sıkıştırılabilseydi,suyun yoğunluğunun santimetre
küpte bir gram olduğu yerde dünyanın beş gram olan
yoğunluğunu trilyar kez artırmış olurduk. Bunun
ilginç yanı,dünya böyle halde iken Ay’ın yine onun
çevresinde dönmesini sürdürebilmesidir. Ay’daki
bir insan bu misketi asla göremezdi, fakat
çekimini algılayabilirdi. Aynı şekilde güneş de
beyaz cüce olma durumuna geldiğinde yakın
gezegenleri yutmasına karşın,dış gezegenler
yörüngelerinde hareket etmeye devam edecektir.
Çünkü evrende önemli olan hacim değil, kütledir.
Yani bir şey hacimce ne kadar büyük olursa olsun,
eğer kütlesi seyrekse başka deyişle yoğunluğu az
ise, kendinden daha yoğun olan fakat çok küçük bir
kütlenin çekimine kapılmak durumundadır. Bununla
beraber Güneş’ten üç defa büyük çöken bir
yıldızın, karadelik haline gelmesi, saniyenin 67
milyon birinde, güneşten on kat daha kütleli bir
yıldız için saniyenin 4 milyonda biri,milyon kez
daha büyük bir yıldızın da çökme süresi
diğerlerine göre oldukça uzun bir dilim olan
saniyenin dörtte biri kadar olmaktadır.
Karadeliklerin doğasını daha da derinden algılamak
için, karadeliğe doğru hareket eden bir gözlemci
ile ona dışarıdan bakan ayrı bir gözlemcinin
birbirlerini ve çevrelerini nasıl algıladıklarını
bilmek amacıyla bir uzay gemisinin olduğunu ve ana
gemiden de ayrı bir aracın karadeliğe doğru
gönderildiğini düşünelim. Ayrıca bu süreç içinde
de hem duran, hem de hareket halindeki
gözlemcilerimiz birbirlerine her saniye mavi
renkli bir sinyal göndersinler. Dıştan bakan
gözlemci ilkin hiçbir şey fark etmez ve gönderdiği
her saniyelik sinyale karşılık gelen sinyalleri
aynen almaya devam eder (çünkü değişimler ışık
hızına çok yaklaştıkça açığa çıkmaktadır). Fakat
hareketli olan karadeliğe yaklaşmaya başladıkça,
dıştaki gözlemciye gelen sinyallerin zaman aralığı
yavaş yavaş artmaya,mavi renkli ışığın dalga boyu
da kırmızıya kayarak kızıl renkte görünmeye
başlar. Bunun nedeni çekimin yol açtığı etkinin
fotonlar üzerindeki belirtisidir. Yani enerjisini
azaltır. Tıpkı, Dopler etkisi olarak bilinen
yasaya göre,evrenin genişlemesiyle birlikte bizden
uzaklaşan cisimlerin gönderdiği ışınların hız
nedeniyle kırmızıya kayması gibi. Başka bir
deyişle araç karadeliğin olay ufkuna yaklaştıkça,
dıştaki gözlemci her saniyeye karşılık, sırasıyla
artan bir zaman aralığıyla sinyalleri almaya
başlar ve tam araç olay ufku sınırına
geldiğinde,bu zaman genişlemesi 1 saniyeye
karşılık sonsuz bir süreye uzayarak (ki zaman
durmuştur artık) bu uzay zaman ağında aracın
donmuş görüntüsünü algılar hale gelir.(*)
Şimdi de araçtaki bir gözlemci,dışarıyı nasıl
algılar onu görelim. Öncelikle o da anormal bir
şeyle karşılaşmaksızın hareket etmesine rağmen,
çekim etkisi arttıkça (gelen sinyallerin dalga
boyları kısalarak mavi rengin üstündeki renk
yelpazelerine kayar), geride bıraktığı cisimlerin
kenarlarını önünde görmeye başlar. Nedeni de
hareketin(çekimin) yol açtığı uzay zamanın eğilip
bükülmesidir. Işık hızına yakın bir sürate
ulaştığında ise, her şeyin sıkışıp küçücük
dairesel pencereye dönüştüğünü ve baktığı uzayın
kütlesinin azaldığını (şeffaflaştığını) boyutların
uzayıp arttığını ve zamanın da hızlandığını görür.Tam
olay ufkunda ise,hızı ışık hızına ulaşarak (olay
ufkuna giren tüm nesneler,çekim etkisiyle
sırasıyla moleküllerine,atomlarına,parçacıklarına
ve nihayetinde fotonlarına yani en temel
bileşenlerine ayrılıp ışık hızıyla hareket
ederek,enerji,mikrodalga aslına dönerler.)
kütlenin sıfır, zaman ve boyutların da sonsuz
olmasıyla, dinsel verilerdeki gök katlarının
kitabın sayfalarının dürülmesi gibi, dairesel
pencerede kapanarak TEKİLLİKTE yok olur.
Yani,evrenin tüm tarihi tüketilmiş,
uzay-zaman,madde,enerji de anlamını yitirmiş olur
(hiçlik noktasının enerji mikrodalga boyutuna
çıkış ucu).Dini terminolojide Hz Muhammed (s.a.v)
in Miraç hadisesinde,Sidre-i münteha olarak
isimlendirdiği ve Cebrail (a.s) ın da “bir adım
daha atarsam yanarım” dediği bu nokta (ki yani
varlığım bir üst boyut itibariyle devam eder
anlamında) elektro-manyetik yapıdan kaynaklanan bu
boyutun son noktası olup idrakla, madde aleminin
sınır ve kesiştiği noktadır. Ve bu sınırda tüm
sistem mikrodalga boyutuna göre mevcut olup her
şey aynı anda hem var hem de yoktur şeklindeki
dualiteleri içinde barındırır. Çünkü dualite adı
altında var olan birbirlerinin aynısı idi.
Dıştan bakış açısına göre, karadeliğin olay
ufkundaki cismin donmuş görüntüsünün algılanmasına
karşın,hareketli olan cisim olay ufkunun ardına
geçerek ışıktan hızlı takyon boyutuna girer.
Burada soyut olan zaman ,somut, somut olan uzay
da soyut hale dönüşür (ve bilinen tüm yasalar ters
işler). Bu boyutta zaman başka deyişle Nedensellik
ilkesi ters işlediğinden ,hareketli cisim merkeze
doğru ilerledikçe tükenmiş olan evrenin tarihi,
gelecekten geçmişe doğru akmaya başlar ve
karadeliğin tam merkezine ulaştığında ise evrenin
ilk oluşum anındaki safhaya ulaşır. Ve burası aynı
zamanda karadelik küresinin tam merkezi,
kurtdeliğindeki hortumun da tam orta
noktasıdır.(Mutlak hiçlik noktası yani, daha önce
ifade edilenin mutlak yönü olarak hiçlikten bilinç
boyutuna çıkış ucu) daha sonraki süreçte,hortumun
orta noktasından evrene ilişkin hülyalı düşünceler
filizlenerek karadeliğin öbür ucundan tekrar big-bang
patlamasıyla,önce enerji boyutuna,sonrada
sırasıyla yoğunlaşarak algıladığımız evrenimizde
yerini alır.Bu
evrensel manada olduğu gibi,birimsel manada
da,mikro planda da aynen geçerlidir. Tıpkı İslam
mistiği Şebüsteri nin “bütün
devir,günler,aylar,yıllar tek bir noktanın içine
toplanmış,bir ana sığmış. Ezelle ebed birbirinin
aynı. Başladığı noktadan itibaren dönüp duran şu
devran,binlerce şekle bürünüp görünmekte. Her
noktada bir dönüş başlamakta,ve yine o noktada
bitmekte,merkezde O, bu dönüş de dönende O” dediği
gibi.
|