|
Evrenin kökeni -1-2-3-4-5-6-7-8-9-10-
EVRENIN KÖKENI - 10 -
Francis Bacon (1561-1626)
Aydin Çubukçu’nun Descartes ve F. Bacon ile ilgili
ve kendimce çok iyi buldugum betimlemesiyle
baslamak istiyorum: “Skolastik çaglar boyunca,
biçime ve otoritelere taninan olaganüstü öncelik
ve önem, düsüncenin özgür ve yaratici gelinmesinin
üzerine örtülmüs kursun bir örtü gibiydi.
Descartes, süphesi ile kursunu agir agir eritmeye
çalisirken, F. Bacon, bir vurusta yirtmayi deneyen
kisi olarak çikti.”
F. Bacon’un yasadigi dönemde insanlar açliktan ve
nedenini bilmedikleri birçok salgin hastaliktan
dolayi ölmekteydi, yasam sartlari son derece
agirdi. F. Bacon durum karsisindaki
çaresizliklerinin nedeninin bilgisizlik oldugunu,
kaderle falan ilgisi olmadigini, bir dönemler
Hiristiyanlarin önemli bir meziyet saydigi çile
çekmenin anlamsiz oldugunu ve bu durumun acilen
düzeltilmesi gerektigini düsünüyordu. Ona göre, o
günlerde kullanilmakta olan bilgi edinme yöntemi
tamamen yanlisti ve dogru bir yöntemle, insanlik
bilgi birikimini arttirip daha iyi yasama
standartlarina sahip olabilirdi. Bilginin amacinin
kutsal kitapta yazanlara kanit bulma çabasindan
ziyade “dogaya egemen olmak” oldugunu söylüyordu.
Bunun için de olaylarin gerçek nedenlerinin
bulunmasi gerekiyordu, buna çok önem veriyordu
çünkü Ona göre, gerçek nedenlere bir kere ulasildi
mi hastaliklari ve yoksullugu ortadan kaldirmak
için dogayi kontrol edebilirdik.
F. Bacon’a göre insanligi refaha götürecek
gerçekleri görmemizi engelleyen dört önemli etken
vardi. O, bunlara “putlar” adini uygun görmüstü.
Körü körüne baglanilmasi istenen ve karsi
çikildiginda ceza uygulamasina gidilerek kabul
ettirilmeye çalisilan bu putlara karsi savas
açmistir. F. Bacon’a göre baslica putlar sunlardi
:
Soy Putlari: Tüm insanlarin paylastigi bazi
önyargilara verdigi isimdir. Soy putlarinin,
insanlarin dogadaki olaylari ve nesneleri
kendisine benzeterek açiklamaya çalismasinin bir
sonucu oldugunu söyler. Tanrinin insan bedeniyle
betimlenmesi, mesela Zeus, Artemis... ve Isa, soy
putlarina bir örnektir. Ayrica, F. Bacon’a göre
“Günes,ay ve yildizlar” için kullanilan “dogma”
ifadesi ve bu nesneler üzerine kurulu olan çesitli
efsaneler, amaçsiz yasayamayan insan gibi
doganinda bir amaci oldugu yönünde tehlikeli bir
düsünceye itiyordu insanlari. Kendine, dogaya
oldugundan daha yakin olan insan için bu tür
inançlar, daha kolayca düsünülebilip
kabullenildiginden dolayi, insan bu asli olmayan
inançlari almayi tercih ediyor ve ne acidir ki
bilim tersini gösterse bile bu tür inançlara
bagliliklarindan çok sey kaybetmeden vazgeçemiyor.
Bu nedenle ve özellikle tüm insanlar tarafindan
kabul edilmis önyargilar oldugundan dolayi “soy
putlari” bilimsel tezlerin kabul ettirilmesinde
çok büyük bir engel oluyor, F. Bacon’a göre.
Magara Putlari: F. Bacon, insanin kisiliginin,
kendi kendisini hapsettigi bir magara oldugunu
söyler. Insanin, zaten çok net algilayamadigi dis
dünya hakkindaki bilgilerini, kendi yetistigi
ortamdan kaynaklanan yasama tarzi ve karakterinden
bir seyler katarak çarptirdigini söyler. Bu
sekilde olusan yanilgi ve ön yargilara da “ Magara
Putlari ” adini verir. Cephede savasan bir insanin
ölüme bakisi ile yeni asik olmus iki insanin ölüme
bakisi çok farkli olacaktir. Neticesinde de farkli
duygular hissedip, bir yorum yaparken farkli
yargilarla yaklasacaklardir. Doguda çatismada
oglunu kaybetmis bir anne ile olaylara bilimsel
yönden bakmaya çalisan bir sosyolog için
önyargilar ve önyargilarin siddeti daha farkli
olacaktir. Anne daha çok oglunu kaybetmis olmanin
verdigi nefretle güdülenirken, sosyolog olaylari
duygusal yönden en az seviyede etkilenerek
incelemek durumundadir. Aksi taktirde sosyologun
dogru bir sonuca varmasi güçlesecek, çarpik
fikirler ortaya çikabilecektir.
Yahudi bir ailenin çocugu olan Einstein’ in,
“Tanri zar atmaz!” diyerek, kurulmasinda
kendisinin de katkisinin oldugu, kuantum
elektrodinamigine itiraz etmesi; Kepler’in
gökyüzünde yillarca müziksel bir ahenk aramasi
gibi önyargilar bilim tarihinde görebilecegimiz
magara putlarindan sadece ikisidir.
Pazaryeri Putlari: F. Bacon’a göre kullandigimiz
dilin kelimelerine verilen degisik anlamlar ve
bunlarin genel, gündelik kullanilislari bilimsel
düsünceyi saptiran önyargilar olustururlar. Bu
kavramlar genellikle geçmis zamanlarin eksik ve
yanlis bilgisini tasirlar. En yakinimizdaki örnek;
Kopernik’e kadar yüzyillar boyunca bütün
gökkürenin dünya etrafinda dolandiginin kabul
edilmesidir. Eksik bilginin sonucu olan bu
düsüncenin bilimsel gelisime ne tür etkileri
oldugunu geçen sayfalarda okumustuk. Diger bir
örnek Newton’un kütle çekim kuvveti ile
Einstein’in egri uzayidir. Newton; iki kütlenin
birbirlerini, kütleleriyle dogru, aralarindaki
uzakligin karesiyle ters orantili bir kuvvet
etkisi altinda kalarak çektigini söylemistir. (F=GmM/d2)
Bu denklem Newton için kuvveti ifade etse de
Einstein bu denklemin uzayin söz konusu kütle
tarafindan ne kadar büküldügünü gösterdigini
söylemistir. Einstein’da görüldügü gibi temelde
denklemi kabul etse de kuvvet kavrami yoktur, onun
yerine uzayin egrilme miktari vardir. Ancak bilim
insanlari ve bilimsel yayinlar, dogal olarak ta
halk kütle çekim kuvveti ifadesini kullanmaktalar.
Sanirim hiç kimse bir tasi elinden biraktiginda
neden düstü sorusuna, “Çünkü dünyanin kütlesi uzay
zamani büküyor...” diye cevap vermez. Beklenen
cevap yaklasik olarak sudur, “Çünkü dünya tasin
üzerine bir kuvvet uyguluyor...” Newton’un
ifadeleri günlük yasantimiz sinirlari içinde
ihtiyaçlarimiza cevap verse de Newton’un
kavramlari kara delikler, çok büyük kütleli
yildizlar ve evrenin yapisi üzerinde çalisan
birçok astronom için yetersizdir ve yanlis
sonuçlara götürebilecek niteliktedir. F. Bacon’dan
çok sonralardan bir örnek vermis olsak ta O’nun
anlatmak istediginin ta kendisidir. Nedeni de,
Newton’un “kütle çekim kuvveti” ifadesini çok
büyük kütleler ile ilgili çalisan bir astronomun
kullanmasinin hatali olacagidir çünkü büyük
kütleler için kullanmasi gereken yöntem
Einstein’in uzay egrilmesidir ve buna göre
düsünmek zorundadir. Eger astronom hala Newton
ifadeleri ile düsünmekte israr ederse düsünmesi
özgür ve dogru olmaktan, çok uzak olacaktir.
Tiyatro Putlari: Arastirmaci tarafindan
baglanilmis felsefi düsüncelerin veya ünlü kisi ve
gruplara bagliligin, dogmalarin neden oldugu
önyargilara verdigi isimdir. “Kural, yarginin
yerini almamalidir.” diyerek, Aristoteles’in
mantigini ve skolastik düsünceyi ret edip, deneyin
ön plana çikmasi gerektigini söylemistir. Ona
göre, akilla ulasilan her türlü sonucun
dogruluguna, sadece o sonucu elde etmek için
kullandigimiz akil yürütme biçiminin dogru olup
olmadigina bakarak degil dogadaki olgularla
sinayarak karar verilmelidir. F. Bacon’un bu
sözünde kural genel olarak, Aristoteles’in
ögretisini, yargi da tek tek olaylarin
incelenmesiyle elde edilen sonuçlardi. F.Bacon,
“Kurallara bagli kalarak ulasilan sonuçlarla,
deneyle ulastigim sonuçlar uyusmuyorsa hangisine
inan maliyim?” sorusuna, deneysel yöntemin yaninda
yer alarak cevap vermistir. F. Bacon’un yasadigi
dönemlerde Aristoteles’e o kadar fazla bir güven
vardi ki tartismalar “Usta böyle söyler.”
dendiginde sonuçlanmis olurdu. Bir seyin dogrulugu
tersinin yanlisligi gösterilerek ispatlanmaya
çalisiliyordu. O’na göre, bir seye körü körüne
baglilik bilgiyi öldürüyor, bilimsel gelismeyi
engelliyordu ve köhne düsüncelere karsi içten içe
duymaya basladigi öfke Aristoteles’in “Organon”una
karsi “Novum Organon” isimli eserini yazmasina
neden oldu. Bu eseriyle Aristoteles mantigini
tartismaya açiyor yerine yeni bir alternatif
sunuyordu. Bu çalismasinda, epey uzun bir süre
hükümranlik sürmüs olan Aristoteles’e karsi meydan
okunuyordu. F. Bacon bilginin birkaç kisinin
otoritesine girmesini istemiyordu ve bunun için
bilgiyi kolektif olarak üreten bilginlerden kurulu
bir örgüt öneriyordu. Onun, biliminin ilk
görevinin toplumun refahini artirmasi oldugunu ve
bilim insanlarinin bunun için çalismasi
gerektigini ilan etmesinden dolayi kendisinin özel
bir saygiyi hakkettigini söyleyebiliriz.
F. Bacon dogru bilgiye ulasilabilecegini
düsünüyordu ve bunun için önerdigi metot
“tümevarim metodu” olarak bilinir. Bilgileri
sistemli bir sekilde toplamak incelemeyi
kolaylastirmak için levhalar ve çizelgeler önerir,
bunlari kisaca tanitmaya çalisalim.
Önvarlik Levhasi: Bu levha incelenecek olan olayi
veya nesneyi dogada oldugu gibi ve birlikte
bulundugu bütün diger nesnelerle birlikte yani
bulundugu ortamla birlikte saptanip siralandigi
levhadir.
Asama Levhasi: F. Bacon bu levhayi üç alt
çizelgeye ayirir.
Varlik Çizelgesi: Nesnenin veya olayin durumlarini
siniflandirir ve bu durumlarin diger hangi
olgularla, yani olaylar ve nesnelerle, birlikte
göründügünü gösterir. Mesela, sifir derecenin
altindaki suyun kati halde olmasi, yüz derece
sicakliga kadar sivi, üzeri sicakliklarda da gaz
halinde olmasinin belirlenmesi gibi veya yagmur
yagmasi için öncelikle bulutlarin olmasi gerektigi
gibi örnekler açiklayici olacaktir.
Yokluk Çizelgesi: Olgunun degisik durumlari
içinde, bazi seyler var olmaya devam ederken bazi
seyler yoktur; bir baska durumda da olmayan seyler
vardir, olanlar artik yoktur. Mesela, gün
içerisinde, Günes dogduktan sonra hava isinmaya
baslar, ama Günes battiktan sonra hava sogumaya
baslamaktadir. Havanin isinmasi için Günes vardi,
aksamüzeri günesin gitmesiyle yani artik var
olmamasiyla birlikte hava sogumaya basladi, yani
günesin yokluguyla havanin sogumasi arasinda bir
iliski kurulmus oldu iste bu yaklasim yokluk
çizelgesinin konusudur.
Derece Çizelgesi: Olgunun ölçülebilir
özelliklerinin degismesi sirasinda diger degisen
ölçülebilir özelliklerin çizelgesidir. Günes'in
dogus saati ve saatin kaç olduguna göre havanin
sicakliginin degisiminin ölçülmesi gibi,
niceliksel degerlerin yer aldigi levhadir.
Dista Birakma Levhasi: Ön varlik levhasinda
bulunanlardan, asama levhasinda toplananlarin
çikarilmasindan olusan levhadir. Yani ilk bakista
inceledigimiz olguyla iliskili diye düsündügümüz
aslinda ilgisi olmayan, sans eseri bir araya
gelmis bazi olgular elenmis oldu. *
Özetleyecek olursak, inceledigimiz olay,
çevresinde bulunan kendisiyle ilgili olmayan baska
bir çok olguyla beraber olabilir. Bu levhalar
sayesinde önce bir ön levha hazirlanir, daha sonra
bu ön levha içinde kalan olgular tek tek
incelenir, birbirleriyle baglantili olanlar kalir,
ilgisi olmayan olgular disarida birakilir. Böylece
yanlis sonuçlara götürecek fazla olgular elenmis
yani dista birakilmis olur ve elde kalan
birbirleriyle bagintili tek tek bilgiler bir araya
getirilerek daha genel bilgilere ulasilabilir.
Gerçekte, F. Bacon’un metodu çok hantal isleyen
kullanissiz bir yapiya sahip olsa da, yepyeni bir
anlayisla Skolastik düsüncenin karsisina çikip
korkusuzca savasmistir. Biz burada F. Bacon’un
metodunun eksik yanlarindan söz etmeyecegiz çünkü
bizim asil amacimiz bu degil, Skolastik düsüncenin
ve dogmalarinin otoritesinin bilimsel gelismeye
karsi daha fazla direnemeyerek, nasil da eriyip
gittigini göstermekti. Bu dönüsüm insanin evrene
bakis, algilayis, yorumlayis ve sordugu sorularla,
sorulara cevap arayis biçiminde çok ciddi
degisimlere neden olmustur ve bugünkü gerçek
bilimin kökleri atilmistir. Bu degisimler dogal
olarak kurulan yeni evren modellerinin yapisina da
yansimistir.
Yeri gelmisken F. Bacon’a siginarak aklima gelen
aci bir durumdan söz etmek istiyorum. Söz
ettigimiz, bu degisimlerden nasibini almamis bir
grup insan cami çikislarinda dagittiklari
bildirilerle dogal bir süreç olan depremin
nedenini hala ilahi güçlere havale ediyorlar.
En az bir önceki kadar tehlikeli olan bir baska
grup ta evinin, isyerinin yikilisindan, onca
insanin ölümünden dogayi sorumlu tutup, kendi
kurtulusu için tanriya sükür edenlerden olusuyor.
Burada da görüldügü gibi dogaya bir sorumluluk
yükleyip yaptiginin yanlis oldugu söyleniyor, yani
F. Bacon’un dedigi “soy putlari” hala kendisini
gösteriyor, çünkü insana benzer bir doga fikriyle
kalkip depremi yapan kaka doga, depremde can
kurtarici iyi bir tanridan söz ediliyor. Peki,
merak ediyorum, doganin bir bilinci varda hadi bir
deprem yapayim deyip de deprem yapti da ona birde
suç mu yüklüyoruz, olmadi birde dizlerimize
yatirip poposuna poposuna vuralim, belki akillanir.
Diger yandan doga depremin sorumlusuysa eger,
tanri onca insani depremden kurtaramadi da sadece
hayatta kalmis olanlari kurtarmaya mi gücü yetti?
Yoksa sansli olan ve iyi yapilarda yasayanlar mi
kurtuldu. Demek istedigim, F. Bacon’un dikkatle
üzerinde durdugu gibi bilim belli kimselerin
tekeline kalmasaydi ve sadece kazanci, dini
otoriteyi artirmak için degil de halkin yarari
dogrultusunda kullanilsaydi sanirim daha az kisi
ölürdü!
|