|
BEŞİNCİ
KUVVET
Evren'in nasıl ortaya çıktığını tam olarak
bilen yok.. Gerçi neredeyse sonsuz sıcaklıkta ve
sonsuz küçüklükte bir noktanın 13-15 milyar yıl
önce büyük bir patlamayla aniden genişlemesiyle
varlık kazandığı yolunda yadsınamayacak kanıtlar
var. Ama başlangıçta bir bütün olan dört temel
doğa kuvvetinin nasıl ayrıştığı, Evren'in neden
oluştuğu, yoğunluğu, biçimi kesin olarak
bilinmiyor.Oysa nasıl sona ereceği neredeyse
kesin: Öyle anlaşılıyor ki, gidişimiz, gelişimiz
gibi görkemli ışık gösterileriyle olmayacak. Bunu
kanıtlayan yeni gözlemler var. Başta, Evren'in
artan bir hızla genişlemesi geliyor. Gözlemler,
ortaya bazı güç sorular da çıkarmıyor değil.
Ancak, bu soruları yanıtlayacak araçlar, kuramsal
planda da olsa geliştirilmiş bulunuyor. Son
yıllarda genişlemeyi açıklamak için kütle
çekiminin tersi bir etki yapan bir kozmolojik
sabitten söz edilir olmuştu. Şimdiyse fiziğin can
simidi, "beşinci kuvvet" diye adlandırılıyor
değişken bir boşluk enerjisi.
Önümüzdeki birkaç on bin yılda insanlık kendi
kendini yok etmez,teknolojisini geliştirip
gezegenden gezegene atlayarak uzaya yayılırsa
torunlarımızın en şanslı olanları sırayla şunları
görecek:Yaşamımızı borçlu olduğumuz yaklaşık 5
milyar yaşındaki Güneş,bir o kadar yıl sonra
yakıtını tüketip ölecek..Güneşten daha küçük
oldukları için ömürleri bir o kadar daha uzun
kütlesi Güneş kütlesinin 1/10000 i olan bir yıldız
sönecek.Gökadalarda arta kalan yıldızlarsa bir tür
ışınım olan kütle çekim dalgalarının etkisiyle
giderek merkeze yaklaşacak ve sonunda orada
bulunan dev kara delik tarafından
yutulacak.Evrendeki tüm ölü yıldızlardaki tüm
protonlar da bozunacak ve bir dizi aşamadan sonra
pozitron ve fotonlara dönüşecek. Bu da demek ki
ölü yıldızlar sonunda pozitron ve elektronlara
ayrışacak. Elektron, Evren'i oluşturan maddelerden
biri, pozitronsa bir karşı madde olduğu için
bunlar bir araya gelip birbirlerini yok etmek, ve
iki fotona dönüşmek isteyecek. Ancak Evren artık
öylesine geniş ki bunlar kolay kolay bir araya
gelecek. O halde perdede SON yazarken, donan son
karede tek tük elektron, pozitron ve enerjisini
yitirmiş foton, belli belirsiz görünecek.Peki
filmin böyle biteceğini ne biliyoruz? Neden ters
sarılmış bir film gibi başa dönmeyelim? Neden
Evren giderek küçülmesin? Neden soğuyacağına
giderek ısınmasın? Neden yıldızlar ve gökadalar
sıkışıp birbirleriyle biri eşmesin? Neden
nötronlar, protonlar sıkışıp giderek daha küçük,
daha egzotik temel parçalara dönüşmesin? Neden
temel doğa kuvvetleri başlangıçtaki gibi
bütünleşmesin? Neden o sonsuz sıcaklık ve
yoğunluktaki tekilliğe dönmeyelim? Nedeni, gözlemlerimizin bize Evren'in
genişleme hızının arttığını göstermesi. Evren'in
genişlediğini Amerikalı gökbilimci Edwin Hubble'ın
1929 yılında uzak gökadaların bizden,
yakındakilere göre daha büyük bir hızla
uzaklaştıklarını göstermesinden bu yana biliyoruz.
O zamandan bu yana, daha güçlü teleskoplarla
yapılan gözlemler, Evren'in büyük patlamadan bu
yana sürekli olarak genişlediğini kuşkuya yer
bırakmayacak biçimde gösterdi. Genişlemenin bir
kanıtı da Evren'in her yerini dolduran mikrodalga
fon ışınımı. Büyük patlamadan yüz binlerce yıl
sonra Evren'in yaklaşık 3000°C'ye kadar soğuması
ve protonların elektronları yakalamasıyla ışığın
serbestçe kaçtığı noktayı gösteren bu ışınım,
Evren'in genişlemesiyle bugün elektromanyetik
tayfın mikrodalga tayfına kaymış ve enerjisi,
yaklaşık 2,7 K sıcaklığa karşıt olacak kadar
azalmış bulunuyor.Ancak genişleme, tek başına
sonumuzun ne olacağını göstermiyor ki...Bir kere
kütle çekiminin bu genişlemeyi yavaşlatması gerek.
Kütlenin aslında enerjiyle eşlenik olduğunu
görmüştük.Geleneksel kozmoloji, Büyük patlamadan
belirli bir süre geçtik'ten sonra Evren'in
maddenin egemenliği altına girdiğini varsayar.
Böyle olunca da Evren'in geometrisine, buna bağlı
olarak da içindeki maddenin yoğunluğuna bağlı
olarak genişlemenin üç yoldan birini izleyeceğini
söyler. Eğer madde yoğunluğu belirli bir kritik
değeri aşarsa, Evren "kapalı" demektir. Yani
genişleme bir noktada duracak ve daha sonra
büzülme başlayacak ve sonunda Evren kendi üzerine
çökerek yok olacak. Yoğunluğun kritik değerin
altında olması halindeyse Evren "açık" demektir.Bu
durumda genişleme sonsuza kadar sürecek. Yoğunluğu
n kritik değere eşit olduğu durumaysa "düz Evren"
deniyor: Genişleme gene sonsuza değin sürecek, ama
giderek azalan bir hızla. Aslında enerji
yoğunluğunun, kritik yoğunluğa eşit yada çok
yakınında olması gerekiyor. Çünkü Evren'in
başlangıcından bu yana en az 13 milyar yıl
geçtiğine inanılıyor. Eğer yoğunluk kritik değerin
altında yada üstünde olsaydı, çok daha kısa
sürede, bizlerin ortaya çıkmamıza olanak vermeden
genişlemesi, yada hemen geri çökmesi gerekirdi.
Evren'in kritik yoğunlukta olduğunu varsaysak
bile sorunumuz tam anlamıyla çözülmüyor. Bir kere
madde, bu yoğunluğu tek başına sağlayamaz. Çünkü
Evren'in yarıçapında meydana gelen her bir misli
artışın, enerji yoğunluğunu sekiz kat azaltması
gerek. Üstelik son yıllarda yapılan gözlemler,
baryon dediğimiz, tanıdık parçacıklardan oluşmuş
maddenin, Evren'in çok küçük bir bölümünü
oluşturduğunu ortaya koydu. O halde nasıl oluyor
da, enerji yoğunluğu kritik düzeyde
kalıyor?Gözlemlerin doğruluğuyla ilgili kuşkular
giderildikten sonra gözler ister istemez
Evren'deki karanlığa çevrildi. Evren'deki bu
olağanüstü boşluğu dolduracağına inanılan
"karanlık madde" arayışları başladı. Bu ışıma
yapmadığı için görülemeyen maddenin bir bölümünün,
gezegen, sönmüş yıldızlar, kara delikler gibi
bildiğimiz madde biçimleri olabileceği düşünüldü.
Hele son derece zayıf etkileşimli nötrinoların,
çok küçük de olsa bir kütleye sahip olduklarının
kanıtlanması, bilmecenin çözümü konusunda yeni
umutlar yarattı. Bu arada, bildiğimiz madde
türleri dışında, zayıf etkileşimli egzotik
parçacıklardan oluşan karanlık madde türleri için
yürütülen aramalara da hız verildi.Gene de bütün
bunlar enerji açığını kapatmaya yetmedi. Üstelik
Evren'in genişlemesiyle ilgili son bulgular,
sorunu daha da çetrefilleştirdi.Evren'in hangi
hızla genişlediğini bilmek için standart ışık
kaynakları gerekli. Hubble, 1920'li yılların
sonunda yaptığı hesaplamalarda, gökadaların
tümünün aynı parlaklıkta olduğunu varsaydı. Ona
göre parlak gökadalar daha yakın, sönük olanlarsa
daha uzak olmalıydı. Hesaplamadığı şey,
gökadaların çok farklı büyüklerde olabileceği
gibi, aynı gökadanın da zamanla olgunlaşacağı ve
dolayısıyla parlaklığının değişebileceği
gerçeğiydi. Bu nedenle gökbilimci, kendi adıyla
Hubble Sabiti diye anılan genişleme oranını yanlış
hesapladı. Hubble, gökadaların her megaparsekte
(3,26 milyon ışık yılı) saniyede 500 kilometre
artan bir hızla uzaklaştıklarını açıkladı. Bu
oran, günümüzde hala tartışmalı olsa da, Hubble
Sabiti'nin değeri 55-70 km olarak kabul ediliyor.
Daha sonra, 1970'li yıllarda kozmologlar
standart ışık kaynağı olarak muazzam ölçülerde
ışık yaydıkları için çok uzaklardan gözlenebilen
ve enerjilerini, gökadaların merkezlerindeki büyük
kütleli kara deliklerden alan kuasarları
benimsediler. Ancak kısa sürede görüldü ki,
kuasarlar kendi aralarında gökadalardan bile daha
fazla farklılaşıyor.Sonunda kozmologların imdadına
la türü denen çok özel bir süpernova biçimi
yetişti. Normalde süpernovalar, çok büyük kütleli
yıldızların yakıtlarını tüketerek merkezlerinin
çökmesiyle meydana gelen patlamalar. Bu çöküşün
yarattığı şok dalgası, yıldızın hidrojen ve
merkezde pişerek daha ağır elementlere dönüşmüş
dış katmanlarını büyük bir padamayla uzaya saçar.
la türü patlamalarsa, Güneş benzeri yıldızların
başına gelen özel bir son. Bu yıldızlar,
ömürlerini tamamladıklarında dış katmanlarını bir
gezegenimsi bulutsu biçiminde yavaşça uzaya
bırakırlar.Merkezleriyse sıkışarak ısınır ve
giderek soğuyup gözden kaybolacak, yaklaşık Dünya
boyutlarında bir "beyaz cüce" haline gelir.
Sıkıştığı için kütle çekim gücü olağanüstü artan
bu beyaz cücelerden bazıları, zaman içinde
yakınlarından geçmekte olan bir yıldızdan madde
çalmaya başlar. Üzerine çektiği maddeyle irileşen
beyaz cüce, 1,4 Güneş kütlesine vardığı anda
merkezindeki karbon ve oksijen yanmaya başlar ve
çok hızlı bir zincirleme tepkimeyle yıldız patlar.
Kütlesini oluşturan tüm madde saniyede 10 000 km
hızla uzaya saçılır. Bu patlamalar öylesine
güçlüdür ki, bizden milyarlarca ışık yılı ötedeki
gökadalarda bile kolaylıkla saptanabilirler.
Ayrıca biliyoruz ki, hepsi aynı süreci
izlediklerinden, parlaklıkları da aşağı yukarı
aynı. Bu durumda gökbilimciler, parlaklık
değişimlerini inceleyerek patlamaların olduğu
gökadaların uzaklığını, en çok yüzde 12 hata
payıyla saptayabiliyorlar. Bu tip süpernovalar çok
yaygın olarak gözlenen olgular değil. Tipik bir
gökadada 300 yılda bir görülebiliyorlar. Ancak
binlerce gökadayı izlediğinizde, yaklaşık her
yarım saatte bir bu türden bir süpernovayla
karşılaşabiliyorsunuz. Evrendeyse o kadar fazla
gökada var ki (en az 150 milyar), her birkaç
saniyede bir, la türü bir süpernovanın ortaya
çıkması gerek.la türü süpernovalar, güvenilir bir
standart ışık kaynağı olarak kendilerini
kanıtladılar. Ancak fizikte her zaman olduğu gibi,
ortaya attıkları sorular, yanıtlayabildiklerinden
çok daha fazla:Bundan 5 milyar yıl kadar önce çok
uzaklardaki bir gökadada çoktan ölmüş bir yıldız,
birdenbire 1 milyar Güneş'ten daha parlak bir
patlamayla yok oldu. Patlamanın ışığı, giderek
sönükleşerek ve genleşerek uzay-zaman içinde yol
almaya başladı ve nihayet patlama sırasında henüz
oluşmamış olan Dünya'ya ulaştı. 1997 yılında bir
gece bu ışınımdan arta kalan birkaç yüz foton 10
dakika süreyle Şili'deki bir teleskopun aynasına
çarptı ve bilgisayarlarca kaydedildi. Bu tür
süpernovaları inceleyen kozmologlar ekibiyle
benzer araştırmalar yapan rakip bir grup, bu ve
benzeri patlamalar üzerinde yaptıkları çalışmalar
sonunda şu sonuca vardılar. Bu patlamalar, olması
gerekenden daha zayıftı. Önce ışığın aradaki toz
bulutlarından etkilenip etkilenmediklerini
baktılar. Toz, daha çok mavi ışığı perdelediği
için, tozdan geçen ışık, olduğundan daha fazla
kırmızı görünür.Gözlemcilerse böyle bir etki
saptamadılar. Ayrıca değişik yönlerdeki
patlamalardan gelen ışığın parlaklığında, toz
bulutlarının etkisine bağlı olması gereken
oynamalar da görülmedi. Araştırmacılara göre
gözlemler iki biçimde yorumlanabilirdi: Bunlardan
birincisi, Evren'in sanıldığı gibi düz değil,
negatif bir eğriliği olması, yani geometrisinin
eğer biçiminde (hiperbolik) olması.
Çünkü bu biçimdeki bir evrende, eski bir
süpernovanın oluşturduğu geniş ışınım küresi, düz
bir evrendekine oranla daha geniş bir alana sahip
olur. Böyle olunca da ışınımın kaynağı, olması
gerekenden daha zayıfmış gibi görünür.Uzak
süpernovaların şaşırtıcı zayıflığının bir nedeni
de bunların, kırmızıya kayışlarının gösterdiğinden
daha uzakta olmaları. Başka bir açıdan bakılınca,
bu uzak süpernovaların taytlarındaki kırmızıya
kayış, beklenenden daha düşük görünüyor. Bununsa
olağanüstü önemde sonuçları var: Demek ki, Evren,
geçmişte sanıldığından daha düşük bir hızla
genişlemiş. Demek ki genişleme hızı geçmişe oranla
artıyor.Daha doğru bir ifadeyle, kütle çekiminin
genişlemeyi yavaşlatma hızı düşüyor. Peki bunun
anlamı ne? Anlamı şu:madde yoğunluğu geçmişte daha
yüksekti. Bunu zaten görmüştük. Evren'in yarıçapı
bir misli arttıkça içindeki madde yoğunluğu sekiz
kat azalıyor. OyS!\ madde yoğunluğu demek enerji
yoğunluğu demek. Enerji yoğunlununsa sabit olması
gerekiyor. Evren'in ilk anlarındaki enerji
yoğunluğu neyse, işlevi de aynı olmalı. O halde
Evren'e bugünkü düz görünümünü veren bir enerji
olmalı. Araştırmacılar şaşırmakta haklı değil mi?
Şimdiye kadar kozmik ölçekte etki yapan tek kuvvet
kütle çekimi değil miydi? Bu kütle çekiminin de
gökadaları birbirine yaklaştırması, ve Evren'in
genişlemesini frenlemesi gerekmiyor muydu? Oysa
eğer genişleme hızlanıyorsa bir şeyin kütle
çekimine ters yönde etki yapması
gerekiyordu...cisimleri birbirine yaklaştıracak
yerde uzaklaştıracak bir kuvvet; çekme yerine
itecek bir kuvvet. Ama ortada görünen bir şey yok.
Yalnızca boşluk var. Bu durumda bu işi
yapabilecek, muazzam büyüklükteki gökadaları
birbirinden. uzaklaştırması nedeniyle merkezde
boşluk kalıyor. Ama boşluk nasıl olur da bir yay
gibi davranabilir? Evren, ancak bildiğimiz madde
ve ışınımdan çok farklı bir şeyden oluşmuşsa bu
olası hale gelebilir. Gelgellim, işi
çözümleyebilecek bu yöntem de gene yeni sorular
çıkartıyor ortaya: Bu gizemli kuvvetle ilgili
hesaplar, bunun gözlenenden çok daha büyük olması
gerektiğini gösteriyor. Ayrıca bu kuvvetin neden
eskiden değil de şimdi ortaya çıktığı sorusu
havada kalıyor.Yeni gözlemlerle doğrulanan la türü
süpernova verileri, araştırmacıları ister istemez
ilk kez Einstein'ın "Evren'i statik kılmak için"
ortaya attığı, ancak sonra "en büyük hatam" diye
denklemlerinden çıkarttığı "kozmolojik sabit"
aracını yeniden kullanmaya götürdü.
Aslında Einstein'ın kütle çekim kuramı, bu
kuvvetin itici olabilmesini de açıklıyor. Genel
Görelilik denklemlerine göre kütle çekimi iki
unsur tarafından belirleniyor: Bunlar, bir cismin
enerji yoğunluğuyla, basıncı. Basınç da aslında
bir enerji biçimi. Örneğin bir kabın kenarlarına
çarpan gaz parçalarının böyle bir enerjisi var.
Bunu bilmesine rağmen Einstein, basıncı özellikle
enerji yoğunluğuyla birlikte denklemlerine
katmadı. Nedeni, Evren'in "kendi basıncı olan"
özel bir maddesi olacağı yönündeki sezgisi
olabilir.Einstein'ın denklemlerine göre enerji
yoğunluğu değerini, basınç değerine eklediğinizde
eğer artı bir sonuç elde ediyorsanız, kütle çekimi
çekici olur; ama eğer sonuç eksi bir değer
veriyorsa, kütle çekimi itici hale gelir. Peki ama
bu değerler nasıl olur da eksi değerde bir sonuç
verir? Evren'de madde için olsun, ışık için olsun,
bu denklem hep artı sonuç veriyor. Çünkü gerek
maddenin, gerek ışınımın enerji yoğunlukları
pozitif, basınç değerleriyse, ciddiye alınmayacak
kadar önemsiz.Ama önemli büyüklükte bir negatif iç
basınca sahip bir madde ortaya çıkarsa - iş
değişir.Aslında negatif basınç, ilk bakışta
görüldüğü gibi garip bir kavram değil. Bu, gerilmiş bir lastikteki, içeriye doğru
çeken kuvvet gibi bir şey. Yani uzay, büyük bir
gerilime sahip garip bir maddeden yapılmışsa, bir
yay gibi davranabilir. Ama bu biraz garip değil
mi? İçe doğru çeken bir gerilime sahip madde,
gökadaları nasıl birbirinden uzaklaştıracak?
ışığın, uzaydaki negatif basıncın çevresine hiç
etki yapmaması. Çünkü kuvvetler, eninde sonunda
basınç farklarının bir ürünüdürler. Oysa uzayda
her bölge, hepsi de aynı basınca sahip bölgelerle
çevrilidir. Ortada basınç farkı bulunmaz. Böyle
olunca da, negatif basınç yalnızca bir biçimde
etkili olabilir: Genel görelilik aracılığıyla
itici kütle çekimi yaratarak. O halde uzayın neden
genleşir gibi göründüğünü anlamak için, muazzam
bir negatif enerjiye sahip olduğunu kabullenmek
zorundayız. Kozmologlar bu enerjiye sahip olduğunu
varsaydıkları maddeyi "Lambda kuvveti" yada
kozmolojik sabit diye adlandırıyorlar.Bu itici
boşluk düşüncesinin bir avantajı da, kozmologları
uzun süre meşgul eden kritik yoğunluk sorununu
çözmesi. Daha önce gördüğümüz gibi kura m ve
gözlemler, Evren'in kritik yoğunlukta olmasını
gerektiriyor. Ne var ki, madde, bu kritik
yoğunluğu oluşturmanın çok ötesinde. Bilinenini,
bilinmeyenini, açığını, karanlığını, normalini,
egzotiğini bir araya katsanız, Evren'deki tüm
madde, gerekli enerji yoğunluğunun %30'dan
fazlasını vermiyor. Geleneksel kozmolojide
kuramcılar, bu %70 açığı görmezden gelme
eğilimindeydiler. Oysa şimdi buna gerek yok,
varlığını göremediğimiz ama etkisini duyduğumuz bu
gizemli madde sayesinde sorun çözülmüş
oluyor.Evren, eğer kütlesinin %30'u bildiğimiz ya
da bilmediğimiz türden madde, %70'i de sahip
olduğu enerji nedeniyle kütleye sahip itici boşluk
tarafından oluşturuluyorsa kritik yoğunlukta
kalabiliyor.Bu çözüm, gökbilimcileri rahatlatmış
görünüyorsa da, fizikçiler için yeni karabasanlar
anlamına geliyor. Çünkü iş boşluğun enerji
yoğunluğunu hesaplamaya gelince, uzay boşluğu
kuramı boşlukta asılı kalıyor. Kuantum mekaniği,
doğadaki temel parçacıkları, Evren boyunca uzanan
kuantum alanlarındaki uyarımlar olarak yorumlar.
Bu kurama göre örneğin fotonlar, elektromanyetik
alandaki yerel pürüzlerdir.
Elektronlarla pozitronlarsa, eIektronpozitron
alanındaki pürüzler vb... Tüm bu alanlar, bir
gitarın telleri gibi, sonsuz biçimde titreşirler.
Ancak yapamadıkları tek şey, gitar teli gibi sıfır
uyarı düzeyine düşmek. Kuantum mekaniğinin temel
taşlarından olan Belirsizlik İlkesi gereği, hiçbir
şey, hatta hiçlik bile kesin olamayacağından, bu
enerji düzeyleri hiçbir zaman sıfır olamaz. Demek
oluyor ki kuantUm kuramı, tüm titreşim biçimleri
için sıfırın üzerinde bir alt sınır belirliyor.
"Sıfır, virgül enerji" (0,1 gibi) diye
adlandırılan bu enerji düzeyi çok küçük olmakla
birlikte tüm kuantum alanlarındaki sonsuz sayıdaki
titreşim biçimlerine karşılık gelen küçük enerji
düzeylerini üst üste koyduğunuzda elde ettiğiniz
sonuç sonsuzluk oluyor. Bu alanların en alt enerji
düzeyleri de boşluğa karşılık geldiğine göre,
kuantum kuramına göre boşluğun sonsuz büyüklükte
bir enerji yoğunluğu olması gerekiyor.Açık ki,
böyle bir şey doğru olamaz. Aksi halde tüm
Evren'in çok çok önce bir kara delik halinde
çökmesi gerekirdi. İşte fizikçiler, bu açmazlar
karşısında çaresiz kalıyorlar. Princeton
Üniversitesi'nden Paul Steinhardt "böylesi bir
mahcubiyete katlanmak kolay değil" diyor. Boşluğun
kuantum resminin fizikçileri bunaltan bir başka
paradoksu da şu: Fizik kurallarına göre boşluk, ne
yaparsanız yapın değişmez bir enerji yoğunluğuna
sahiptir. İtici boşluk için de bunun böyle olması
gerekiyor.İster Lambda Kuvveti deyin, ister
kozmolojik sabit, isterse yaylı boşluk yada itici
uzay, bu garip kuvvetin yarattığı kuramsal
sıkıntılar bununla da bitmiyor. Sonsuz bir enerji
yoğunluğu, fizik kurallarınca olası bir şey değil.
Çünkü Planck enerji yoğunluğu denen ve kütle çekim
kuvvetinin, kendisinden çok daha güçlü öteki doğa
kuvvetleriyle eşit hale geldiği enerji düzeyinde
bilinen fizik kuralları işlevlerini yitiriyorlar.
O halde sonsuz olduğu söylenen boşluk enerjisinin
bu Planck düzeyini aşamaması lazım. Yani böylece
bu "sonsuz" enerjiye bir üst sınır getirmiş
oluyoruz. Oysa bakıyoruz, Planck enerjisi düzeyi,
ölçülen boşluk enerjisinden 1O12J kat fazla..
.Nobel ödülü sahibi fizikçi Steven Weinberg, "bu,
bilim tarihinde yapılan en büyük katlı çarpım
hatası" diyor.Bazı fizikçilerin kafalarını meşgul
eden bir açmaz da şu: Günümüzde uzayın enerji
yoğunluğu, neden maddenin enerji yoğunluğuna bu
kadar yakın?Anımsayalım: Evrenimizde bugün
maddenin, ancak kritik yoğunluk için gereken
enerji düzeyinin yalnızca %30'unu meydana
getirdiğini söylemiştik. Geri kalansa, boşluk
enerjisinden oluşuyordu. Yani madde enerjisinin,
boşluk enerjisine oranı, yakın sayılır. Gene
gördük ki, Evren'in toplam enerji yoğunluğu hiç
değişmez.Büyük patlamanın hemen sonrasında da
aynıydı, şimdi de aynı. Oysa başlangıçta madde
enerjisi, boşluk enerjisinden 101°0 kat fazla.Peki
biz neden tamda bu oranın 1010 o denle düştüğü
zaman ortaya çıktık? Steinhardt, bunu açıklayacak
bir yol bulmuş. Bu, kozmolojik sabit gibi egzotik,
ama ondan oldukça farklı yeni bir kuvvet icadını
gerekli kılmış. Steinhardt ve arkadaşları, bunu
"beşinci kuvvet" diye adlandırıyorlar. Araştırmacı
"bu kavramı, Dünya'nın temel yapıtaşlarını toprak,
ateş, su ve hava olarak betimleyen eski
Yunanlılardan çaldık" diyor. "Filozofları, bir de
daha saf olan bir kuvvetin, bir beşinci kuvvetin
bulunabileceğini de öne sürmekteydiler".
Kuramcılara göre beşinci kuvvet, tıpkı
kozmolojik sabit gibi bir boşluk enerjisi. Tıpkı
onun gibi uzayda bir "skalar alan" olarak
bulunuyor. Kuvvet alanları genel olarak uzayda her
noktada yön ve büyüklüğe sahip alanlardır. Örneğin
elektromanyetik alan. Skalar alansa, yalnızca
büyüklüğü olanlara verilen ad. Fizikte böyle
alanlar bulunabiliyor. Steinhhardt, "Büyük Patlama
ardındaki kozmik şişmeyi, çok daha enerjik olmakla
birlikte buna benzer alanlar yönlendirdi"
diyor.Kendisine göre, arkadaşlarıyla araştırdığı
düşük enerjili alan, doğadaki temel parçacıkları
küçük sicim parçalarının farklı titreşimleri
olarak yorumlayan süper sicim kuramında ortaya
çıkabilir.Peki bu beşinci kuvvet madde ve
bilinmeyen enerjinin yoğunlukları arasındaki garip
orantıyı nasıl açıklıyor. Steinhardt ve
arkadaşlarına göre, ışığın, beşinci kuvvetin,
kozmolojik sabit yada öteki adıyla Lambda kuvveti
gibi daima sabit kalma gereğini duymaması.
Yalnızca uzay ve zaman içinde değişim göstermekle
kalmıyor, aynı zamanda negatif basıncıyla enerji
yoğunluğu arasındaki ilişki de zaman içinde
değişiklik gösterebiliyor. Oran sorununu da bu
yolla çözümlüyor.Kurarncılar, beşinci kuvvetin,
boşluğun bir parçası olarak büyük bir üstünlüğe
sahip olduğunu söylüyorlar. O da, madde ile
etkileşebilmesi. Bu yolla maddenin enerji
yoğunluğunu izleyerek kendisinin de o değeri
alabilmesi.Steinhard bu nedenle beşinci kuvveti
bir "izleyici alan" diye adlandırıyor.Çünkü hangi
enerji düzeyi ile yola çıkmış olursa olsun,
sonunda maddenin enerji düzeyini benimsiyor.Steinhardt
ve arkadaşlarının duyduğu heyecana karşın,
fizikçiler kozmolojik sabitle beşinci kuvveti
tümüyle ayırtmaya hevesli görünmüyorlar.
Kendilerine göre ikisi arasında bir seçim zor.
Kozmolojik Sabit, Evren'le birlikte büyüyor.
Böylece bir an gelecek sıradan madde ve ışınımın
yol açtığı kütleçekimine tümüyle üstün gelecek;
Evren'i sonsuza kadar genişletecek ve sıradan
maddenin yoğunluğunu neredeyse sıfıra indirecek.
Beşinci kuvvetin taktiğiyse başka: Maddenin enerji
yoğunluğunu hedef aldığından her ikisinin
yoğunluğu birbirine paralel olarak azalacak. Ama
onunda götüreceği yer aynı: Sonsuza kadar
genişlemiş, yoğunluğu sonsuza kadar azalmış bir
Evren.Bazı fizikçilerse, meslektaşlarının bazı
gözlem sonuçlarından böylesine aşırı yorumlara
varmasını endişeyle karşılıyorlar. Fermi Ulusal
Laboratuarından Richard Kolb, "Bizim kozmoloji
topluluğu ipin ucunu kaçırdı" diyor. "Tek bir
gözlemden yola çıkarak acele sonuçlar
çıkartmayalım; unutulmamalı ki Evren bize daha
önce de oyunlar oynadı" diye ekliyor.Uzak
süpernova patlamalarının dışında, kozmolojik sabit
yada beşinci kuvvetin etkileri konusunda ipuçları
verecek bir anahtar da, mikrodalga fon ışınımı.
Princeton İleri Araştırmalar Enstitüsü'nden Max
Tegmark'a göre, fon ışınımındaki küçük oynamalar,
ölçümleri yapan COBE uydusunun yetersizliklerine
karşın kozmolojik sabitin etkilerinin işaretlerini
taşıyor. Şimdi kozmologlar, büyük düğümün çözümü
için umutlarını NASA'nın gelecek yıl uzaya
göndereceği Mikrodalga Anizotropi Sondası (MAP)
ile, Almanların 2007 yılında fırlatacakları Planck
uydusunu n gözlemlerine bağlamış bulunuyorlar.
|