Anasayfa - Bilge Hikayeleri - Felsefi Görüşler - Filozoflar - Genel - Karma Felsefesi - İletişim
 

Felsefe

IQ Testleri « Filozoflar

İnsan zekâsının değerlendirilmesi için hazırlanan ilk test, 1905 yılında Fransız ruhbilim uzmanı Alfred Binet tarafından yayımlandı. Gelgelelim, deneğin bu test sonucunda ortaya çıkan "zekâ yaşını" onun zamandizinsel (kronolojik) yaşına bölerek "zekâ bölümü" ya da "IQ" olarak bilinen sayıya ulaşmayı ilk akıl eden kişi ise Amerikalı ruhbilim profesörü Lewis Terman oldu.

Belki hiçbir bilimsel sözcük insanların kendilerini ve başkalarını değerlendirmelerinde bu denli benimsenip etkili olamadı. Dünyanın hiçbir ülkesi de IQ değerini ABD kadar bağrına basıp, bunun ölçülmesine yarayan testleri toplumun yeniden yapılanması amacıyla böylesine yaygın bir biçimde uygulamadı. Her yıl milyonlarca Amerikalı. IQ'sunu ölçtürüyor ve bu ölçümlerde çoğunlukla Binet'in, çok farklı amaçlarla geliştirdiği, özgün testin doğrudan türevi olan Stanford-Binet testine başvuruyor.

Alfred Binet, testini, ek yardıma gereksinimi olan devlet okul öğrencilerinin belirlenmesi amacıyla geliştirdi. Söz konusu test bugün de büyük ölçüde aynı amaca yönelik olarak uygulanıyor. Ne var ki, IQ testlerinin çok daha kapsamlı ve tartışmalı kullanım alanının kökleri, Binet'ten önce ve onun çalışmalarından tümden bağımsız olarak, 19. yüzyılın sonlarında ortaya atılan kısmen bilimsel, kısmen toplumbilimsel bir zekâ kuramına dayanıyor.

Charles Darwin'in kuzeni Francis Galton tarafından ilk kez ortaya atılan kuramda, zekânın insana özgü en değerli özellik olduğu, bu özelliğe en çok sahip olan kişilerin belirlenmesi ve onların yönetici konumlara getirilmesinin topluma sayısız yararlar sağlayacağı öne sürülmekteydi.

Terman, IQ testlerinin toplumda bir ayıklamaya gidilmesi amacıyla kullanılması gerektiğini savunuyor, böylece gençlerin okullarda elde ettikleri değerlere göre belli düzeylere yerleştirilebileceklerine, bunun da yetişkinlik döneminde onların belli sosyoekonomik konumlarda yer almalarına olanak tanıyacağına dikkat çekiyor.

IQ testi uygulama akımının başlangıcı, zekânın büyük ölçüde kalıtımsal olduğunu, bu yüzden zekâ özürlü kişilerin çocuk sahibi olmaktan kaçınmaları gerektiğini savunan ve Hitler'in buna "kara çalmasından" önce Amerika ile Avrupa'da çok yaygın olan soyarıtım (ojenik) akımıyla aynı döneme denk geldi.

Yargıç Oliver Wendell Holmes'un 1927'de bir anayasa mahkemesi kararıyla onayladığı ve herkesin şimşeklerini üzerine çeken "ülkenin sterilizasyonu" girişimine gerekçe olarak bir IQ değerlendirmesi gösteriliyor ve "bir ülkeye üç kuşak budala yeter" deniyordu.

Amerikalı IQ destekçileri I. Dünya Savaşı sırasında orduyu, askere yeni alınan 1,7 milyon kişiye zekâ testi uygulanmasına razı ederek ağırlıklarını koydular. Böylece zekâ testinin dünyadaki ilk kitlesel uygulaması gerçekleştirilmiş oldu. Bugün uygulanan ölçünlü testlerin büyük bir bölümü bu dönemden kaynaklanmaktadır.

Bunlar arasında şimdi hemen hemen her yerde karşımıza çıkan SAT, her yıl milyonlarca kişiye uygulanan Wechsler ve temelde ilkokul öğrencilerinin izlenmesine yarayan Terman'ın Ulusal Zekâ Testi yer almaktadır. Tüm bu testler, özünde zekânın sözcüklerle ilgili sorular sorularak (eş ve karşıt anlamlı sözcükler, karşılaştırmalar, okuduğunu anlama) ölçülmesi yöntemine dayanmaktadır.

İngiliz toplumbilimci Michael Young, 1958 yılında kendisini IQ değerlerine göre düzenleyen bir toplumu belirtmek üzere "meritocracy = beceriklilerin yönetimi" deyimini oluşturdu. Deyim, tıpkı IQ gibi dilimize girmekle birlikte, halk arasında o denli benimsenmemiştir.

Terman ve IQ testinin ilk savunucuları, o sırada "meritocracy" sözcüğü henüz ortaya çıkmamasına karşın, hak edenlerin üst düzeylerde yer alacakları bir toplum düşlüyor, bunun zekâ testleri aracılığıyla gerçekleştirilebileceğine inanıyorlardı. Gelgelelim, buna inanmak için beceriklilikle IQ testinde başarı sağlamanın aynı şey olduğuna inanmanız gerekiyor.

IQ kavramı ortaya çıkmadan çok önce ABD, yetenekli ve çalışkanların yükseldiği ve ödüllendirildiği, sınıf ayrımı gözetmeyen bir ülke olmakla övünüyordu. Zekâ testlerinin ortaya çıkması, söz konusu ülkenin toplumsal devingenliği üzerinde çarpıcı bir etki yaratmadı; bir etki yarattıysa da, bu en azından toplumsal-bilimsel verilerde bir değişime neden olacak çapta değildi.

IQ testleri, genetik, dolayısıyla da kalıtımsal bir özelliği ya da kültürel açıdan ana-baba ve toplumsal sınıflardan geçen bir özelliği ölçüyorsa, o zaman her iki durumda da bunların toplumsal düzeni her kuşakta alt üst etmeleri olanaksızdır. Öyle de olmuştur. Ne var ki, bunun yerine herhangi bir alanda üstün yeteneğe sahip olan bir avuç insan için bir tür "mini beceriklilerin yönetimi" yaratılmış oldu.

IQ testinde en yüksek puan toplayan %1'lik dilime giriyorsanız bu ülkede size birinci sınıf iş olanakları sağlayacak birinci sınıf eğitimi sunacak bir sistem geçerli. IQ puanları çok yüksek olanlar mutlaka ülke yönetiminde yer almasalar da, bunlar genellikle ayrıcalıklı bir konuma sahip oluyorlar.

IQ karşıtı eyleme yol açan tek şey öteki insanların çoğuna sağlanan olanakların kısıtlanması için IQ testlerinden yararlanılması oldu. Bu uygulamanın belki de en yaygın olduğu ülkelerden biri, yüzyılın ortalarında devlet okullarının 11 yaşındaki çocukların zekâ testi verilerek sınıflandırılmasını öngören katı bir sistemi benimseyen İngiltere idi.

ABD Anayasa Mahkemesi 1971'de iş edinmede çok ender durumlar dışında IQ testi uygulanmasını yasakladı. Ne var ki, burada asıl üzerinde durulması gereken nokta IQ testleri kullanımının ne denli kısıtlandığı değil, günümüzde ne denli yaygın olduğu. Bu tür testler çok sayıda insanın kısa bir süre içinde ayıklamadan geçirilerek daha yetenekli olabilecekleri yerlerde işe koyulmalarını gerektiren okullar ve ordu içinde çok daha etkili.

Bunun dışında, IQ testleri bu sınavda çok yüksek ve çok düşük puan alanların yaşamlarını orta derecede puan alanlara kıyasla çok daha fazla etkiliyor. Böyle olmasına karşın, ABD'de "yetenek", "beceri" ya da "uslamlama" gibi adlar altında sunulan zekâ testlerinden hiç geçmeden erişkinliğe adım atan birine rastlamak çok güç.

Sorumluluğun olağanüstü bir biçimde dağıtılmış olduğu, kimin nerede ne eğitimi gördüğünden emin olamadığımız bir eğitim sisteminin geçerli olduğu bir ülkede IQ testleri ulusal düzeyde sağlıklı kıyaslamalar yapmanın en kolay yoludur.

Artık bireye özgü yeteneklerin IQ testleriyle ölçülenden çok daha geniş kapsamlı bir biçimde belirlenmesine, değerlendirilmesine ve ödüllendirilmesine karar verildi. Ancak bu kuramsal açıdan böyle; uygulamada ise, ucuz, tutarlı ve iyice yerleşmiş bir yöntem olan IQ testleri günümüzde de her an karşımıza çıkmayı sürdürüyor. IQ testlerinin yerine yenilerinin getirilmesi girişimleri bile bizi bu testlerin ne denli övgüye değer olduklarını kabul etmeye zorluyor. İnsanların kafalarında olup bitenleri "zekâ" ve "bölümler" açısından algılamaya o denli alıştık ki, herhangi bir biçimde bu yoldan geri dönülmesi artık olanaksız.

Eukleides « Filozoflar

(M.Ö. 450 - 380) Yunanlı filozof. Megara okulunun kurucusu olan Eukleides Sicilya'da Gela veya Megara'da doğdu. Önce Parmenides'in, sonra da Sokrates'in öğrencisi oldu. Sokrates'in mahkumiyetinden sonra (399) Atina'dan ayrılan öğrencilerini Megara'daki evine aldı. Açtığa okula, Platon da devam etti.

Megaralı Eukleides, Eleacılık ile Sokrates'in fikirlerini bağdaştırmaya başladı. Elea okulu "Varlık tektir" diyordu. Eukleides'e göre bu hareketsiz ve ezeli birlik iyiliktir; değişkenlik, kötülük Varlık'la ilgili olamaz. Varlık ve iyilik, aynı haklarına rağmen, binbir değişik şekilde görünürler. Varlık ve iyilik, Tanrı, bilgelik, akıl, fazilet adlarını alabilirler. Öyle görünüyor ki bu anlayışta, Platon'un idealar teorisinin tohumu bulunmaktadır.

Eukleides'de, Aristoteles felsefesinde o kadar önemli yer tutan güç ile eylem arasındaki mantıki ayırıma da rastlanır. Eukleides doktirini hiç bir düşünce hareketini kabul etmez: Gerçekten de bu inanışa göre her türlü yargı imkansızdır, çünkü fikirler hareketsizdir, aralarında ilişki bulunmadığı gibi hiç bir güçleri de yoktur. Kimsenin fikrine doğrudur denilemez, çünkü fikir (idea) gerçektir, kişi ise bir görünüşten ibarettir. Eukleides'in felsefesi en soyut safsatacılığa varır. Bu yüzden öğrencilerine didişimci (eristikoi) denilmiştir. Platon, Eukleides'i Theaitetos adlı diyalogunda konuşturur.

Karma Nasıl İşler? « Karma Felsefesi

Karmik ödül ya da cezaları keyfi bir şekilde idare eden ya da kontrol eden hiçbir doğaüstü ya da dışsal varlık yoktur. Bilinçdışı bir şekilde bunların tohumlarını kendimiz üretiriz; uygun bir zaman geldiğinde de bunlar çimlenir ve kendi meyvelerini verirler.

Gizemli bir fiziküstü melek, deva ya da tanrı, bir kukla oynatıcısının elindeki figürlerin tellerini çekmesi gibi, şahsen karmaya müdahale etmez ve karmayı idare etmez; karma, bir geri dönüş getiren, bir baskıyı kaydeden her tepkinin, kendi momentiyle ortaya çıkmasına izin veren evrenin dengesinin bir parçasıdır.

Karmanın işleyişi, karmaşık sonuçlardan karmaşık sebeplere doğru geriye dönük olarak izlenir.

En sonunda, bazen de oldukça önce, karma size ulaşıyorsa, bu tamamen acı verici değildir; bu terimin içinizi, kötü bir şeyin olacağına dair bir önseziyle doldurması gerekmez. Çünkü düşünmüş ve yapmış olduğunuz iyi bir şey, iyi bir geri dönüş de getirir.

Bazı dönemlerde sıkıntıları ya da bazı zamanlarda uyuşmazlıkları olmayan hiçbir insan yoktur. Sıkıntılar, insan özgürlüğünü çevreleyen alın yazısının unsurlarından ortaya çıkar, uyuşmazlıklar ise insan ilişkilerini çevreleyen egoizmin unsurlarından.

Karmik işlemler ve etkileri hakkındaki bilgisizliğiyle ego, kendi karşıtlıklarının ve kendi sıkıntılarının birçoğuna neden olur.

Geleceği, büyük amaçlarımızla davet ederiz. Düşünüş biçimimiz, hislerimiz ve yaptıklarımızın sonuçlarını yaşarız. Doğanın kayırıcılığı yoktur, bize hak ettiklerimizi verir.

Karma aslında kişinin kendi yaptıklarıyla perçinlenmesine karşın, aynı zamanda, o kişinin uzun süredir düşündüğü ve güçlü bir şekilde hissettiği şeylerden de oluşur.

En sonunda, karma tarafından hesap vermeye çağrıldığınızda, ister iyi ister kötü olsun, başkalarının size verdiği karakterin belgeleriyle değil, kalbinizde hissettiğiniz güdüler, zihninizdeki tutumlar ve ellerinizle yapılan eylemlerle yargılanacaksınız.

Telafi yasası, ceza ve ödülleri küçük insan zihinlerinin küçük ölçülerine göre belirlemez.

Muhakeme kabiliyetinin en yüksek kullanımı dahi bir durumdaki tüm sebepleri kavramaya yetmez. Karmik faktör gibi yalnızca sezginin kavrayabileceği bazı şeyler vardır. Bu, en üst düzeyde gelişmiş akılcılığa sahip ama sezginin gelişimini dengelemekten yoksun kişilerin yanlış hesaplamalarım açıklamaktadır.

Olaylar ve ortamlar, kısmen ne olduğunuz ve ne yaptığınıza (bireysel karma), kısmen ihtiyaç duyduğunuz ve aradığınız şeye (gelişim), kısmen de bir üyesi olduğunuz toplum, ırk ya da ulusun ne olduğu, ne yaptığı, neye ihtiyaç duyduğu ve neyi aradığına (kolektif karma) göre size çekilir.

Dünyevi bir cezası olsun ya da olmasın, zihni her kötülük ve ahlaki açıdan yanlış her davranış için, ödenecek spiritüel bir ceza vardır. İlki için gerçekliği bilememek, diğeri içinse mutluluğu bulamamak söz konusudur.

Karma, kendini rastlantı gibi görünebilecek olaylar yoluyla ifade eder. Ancak bunlar, sadece yüzeyde böyledir.

Olaylar kendi doğasına göre davranır. Dünya Fikri bu eylemleri gizli bir şekilde kaydeder ve uygun sonuçlarını geri yansıtır. Bu, olaylar için geçerli olduğu gibi, kişiler için de geçerlidir. Her birimiz, evrene bir notayla sesleniriz, evren de bize aynı titreşimde karşılık verir.

Karma size, büyük ölçüde kendinize yapmış olduğunuz şeyi verir; tercih ettiğiniz şeyi vermez: Ama bu ikisinin bazen çakışması da oldukça mümkündür. Kısmen kendi sıkıntılarınızın yazarı iseniz, zihinsel güçle iyi talihinizi de kendinize çekiyorsunuzdur.

Alın yazınız -payınıza düşen kader parçası- sizin belli bir işi, belirli bir görevi başarmanızı istiyorsa, bu durumda size belirlenen zamanda -tenha bir inzivada ne kadar vakit geçirirseniz geçirin- sizi inzivadan halkın arasına yeniden sürükleyecek olan içsel bir dayanılmaz istek sağlayacaktır.

Bu iş, geçen tüm önceki yıllar süresince sizin arzunuzdan uzaklaşmış ve bilinçli zihninizden gizli tutulmuş olsa bile, bu beklenmedik içsel kuvvete, alın yazısının kendini bu şekilde gösteren sesinden başka bir şey olmayan bu zorlayıcı emre yine de uymak zorunda olacaksınız. Evet, paradoksal olarak kişi kendi kaderini kendi benliğinde taşır. Karmanın bunun sebebini savunacak bir avukat göndermesine gerek yoktur.

Yaşamınızda kendi reenkarnasyonlarınızın geçmişinden gelen kuvvetler ortaya çıkar ve sizi belli karar, eylem ve tutumlara doğru iter.

Ouspensky'nin ebedi ve ezeli yinelenme kuramı hem doğru hem yanlıştır. Kendimizi ve koşullarımızı tekrar ederiz, ama hep farklı bir düzeyde. Bu bir daire değil, spiraldir. Yaşamdaki bir dönem ya da bir olay önceki birine karşılık gelir, ama onunla özdeş değildir. Gelecek, geçmişle benzeşir ama onun bir kopyası olmaz. Bu spiral size aynı benlik ya da aynı işi aynı şekilde geri getirmez: Farklı bir düzeyde ona karşılık geleni size getirir.

Görünüşteki sefaletlerimiz içsel başarısızlıklarımızın sembolleri ve işaretleridir. Çünkü otomatik olarak yaratılmış her acı ve otomatik olarak kabul edilmiş her kötülük, kaçınılabilir bir şeydir. Olayların sizi ne kadar incitebileceği tamamen olmasa da, büyük ölçüde size bağlıdır.

Egoizminizi tek bir darbeyle ezecek güce ve uzun sebep-sonuç dizilerine sızacak bir içgörüye sahip olsaydınız, görünüşteki sıkıntılarınızın yarısının, içsel karakterin zayıflığı ve eksiklerinden türediğini keşfedebilirdiniz. İçsel karakterinizin zayıf niteliklerini her gösterdiğinizde, dışsal olaylara da, bunların yansımalarını davet etmiş olursunuz. Öfkeniz, kininiz ve içerlemeniz, yeterince güçlü ve yeterince sürekliyse, bunu er geç sıkıntı, düşmanlık, anlaşmazlık, kayıp ve hayal kırıklıkları izleyecektir.

Şanslı ya da şanssız ev numarası yoktur. Belli bir evde bir dizi talihsizlik yaşamışsanız bu evin numarasından değil, sizin karmanızdan kaynaklanan bir kusurdur. Kötü karmanızın, bu dönem süresince vadesi gelmiştir ve tamamen farklı bir numarası olan, tümüyle farklı bir evde oturuyor olsaydınız bile üzüntü veren deneyimler yaşayabilirdiniz.

Bu durumda karma, eninde sonunda, daha iyi için, karakterden ortaya çıkar, bu nedenle de eninde sonunda karmanız bir ölçüde değişir. Öyleyse bir zamanlar üzüntü yaşadığınız eve geri dönün. Bu kez öyle olmayacağını göreceksiniz. Şanssız numara diye adlandırılan şey, artık size zarar vermeyecektir.

Tüm karmık eğilimler aynı anda bilinçte bulunmaz; bazılarının potansiyel halden çıkıp kinetik duruma geçmesi gerekir.

İnsanlar, ahlak alemindeki sebep sonuç kuralının, bilimsel alemdekinden aşağı kalmadığı konusunda uyarılmalıdır. Çocukluk döneminden başlayarak bu ilkeyi göz önünde tutacak biçimde eğitilmelidirler. Acıya davetiye çıkaran ya da sıkıntıyı üzerine çeken veya engellenmeye yol açan eylemler konusundaki sebepleri oluşturmaktan kendilerini sorumlu hissetmeleri sağlanmalıdır.

Temel düşünce ve eylemlerimizle, yaşam deneyimlerimiz arasında kaçınılmaz bir denge vardır. Bu denge kendini en az beklenen yerde, ahlaki alanda gösterir. Yanlış yaptığımız şeyler, yalnızca başkaları için değil, öncelikle kendimiz için üzüntü getirecektir. İyi eylemlerimiz, iyi bir talihin geri dönüşünü ortaya çıkarır. Bu ince ahlaki sorumluluk yasasının işleyişinden kurtulamayabiliriz. Sebep sonuç ilişkisi, altı sonuç olan bir çarkın tepesidir. Bu, kolektif olarak doğru olduğu kadar bireysel olarak da doğrudur.

Örneğin bir ulus, doğru ve yanlış anlayışının yanlış bir düşünce olduğuna inanmaya başladığında, kendini yok olmanın defterine kaydeder. Bunu zamanımızın Almanya'sında gördük. Ahlaksal yasa insanın bir hayal ürünü değildir. Tanrısal olarak saptanmış bir gerçekliktir.

Bir kişinin, kendi mutluluğunu başkalarının içinde bulunduğu çok kötü bir durumdan kurabileceğini düşünmesine yol açan yanlış ahlaki inanç, yalnızca karmanın gerçekliğiyle ilgili bir bilgiyle bozulabilir.

Düşünceler yaratıcı olma eğilimindedir ve er geç genel çevrenizde karmik meyve üretir. Bu aynı zamanda ahlaki yaşamınız için de doğrudur. Burada, düşünceleriniz için karmik olarak etkili olmadan önce kendilerini eyleme dönüştürmeleri her zaman gerekmez. Yeterli yoğunluğa sahipler ve yeterli bir süre boyunca devam etmişlerse, er geç dışsal koşullarda bile uygun sonuçları ortaya çıkaracaklardır. Bu gerçek bir örnekle daha açık gösterilebilir. Sürekli olarak bir kişinin ölmesini istiyorsanız, ama sonuçlarının verdiği korku yüzünden o kişiyi öldürme cesaretiniz yoksa, ölümle ilgili düşünceleriniz bir gün dengelenmiş bir biçimde size geri dönecektir.

Bu durumda kendiniz şiddet içeren bir ölümün acısını yaşar ya da ölümcül bir kazaya kurban gider veya kinin karakterinizi kemirmesi gibi vücudunuzu kemiren bir hastalığa yakalanırsınız. Bu yüzden her ne kadar gerçekten cinayet işleme suçu olmasa da cinayeti düşünmek yüzünden fiziksel bir ceza çekersiniz.

Benzer nedenler yüzünden, hastalıklı düşünüş alışkanlıkları kendilerini bedenin hastalıklı rahatsızlıkları olarak gösterebilir. Doktor böyle bir rahatsızlığın o anki fiziksel sebebini doğru bir şekilde görebilir, ama belki aşırı öfke, hastalıklı bir nefret, çok kuvvetli bir korku, aşırı şehvet ya da alışkanlık halini almış kin olan asıl zihinsel sebebi göremeyebilir.

Elbette, bir hastalığı olan herkesin geçmişte ya da şimdide olumsuz bir şekilde düşündüğü şeklinde mantığa aykırı bir çıkarıma varmamalıyız. Vücudun, her ne kadar ihlallerin pek çoğu genellikle bütünüyle bilgisizlikten meydana gelse bile, ceza görmeden ihlal edilemeyecek kendi sağlık yasaları vardır.

Bu tamamen olasıdır, çünkü varoluşun tüm temeli zihinsel bir temeldir. Karmik süreçteki yaratıcı faktör zihnin kendisidir. Sonuç olarak zihinsel bir değişim, bize karşı işleyişi kökten ve uygun bir şekilde değiştirilecekse, gerekli bir değişimdir.

Yüklüğünde bir acı ya da talihsizlik iskeleti olmayan hangi zengin, gıpta edilen bir aile vardır? İki ya da üç iskeleti olan bazıları olduğunu kim bilmez? Bu karanlık günlerde birçok kişinin fark etmiş olduğu gibi, yaşamın, çok istemiş olduğunuz şeyleri yok edecek uğursuz ellerine uzanan gizemli ve güçlü karmik etkiler içerdiğini fark etmiş olabilirsiniz; bu sizin başarıya ulaşmanıza olanak tanır, sonra da bunu gözlerinizin önünde yok eder; sağlığınızı, belki de size yakın olan ve sevdiğiniz kişilerin yaşamlarını harap eder. Kalbiniz sessiz sessiz kan ağlamış olabilir.

Eylemlerimizin başkalarını incittiğindeki gizli acıdan kendi yüklerimizi yaratırız ve kinle ilgili düşünceler ortaya çıkardığımızda ise sert, mutlak sonuçlar ortaya çıkarmaktayızdır. Şehvet, hırs ve öfkenin kuvvetleri, insanlığı bu kadar çok karmik sıkıntı ve sefalete götüren kontrolsüz, serbest ve yönü belirsiz kuvvetlerdir.

Ateş bir yiyeceği pişirmek için de kullanılabilir, bir insanı yok etmek için de. Ateşin kendisi kötü değildir, iyi ya da kötü olan şey, ateşin iyi ya da kötü amaçla kullanılmasıdır; bu da kişinin kalbindeki isteklerin ve geçmiş yaşamlardan getirmiş olduğu eğilimlerin ne olduğuna bağlıdır. Bu yüzden aslında kötü güçler, her şeyden önce kendi kötü düşüncelerimizdir. Dünya, insanlar zihinlerini rahat bırakır bırakmaz kötülükten kurtulmuş olacaktır. Zihin karmanın işleyişiyle gerçekleştirilen bir birimdir. Yapılan şeylerin karşılığının nasıl verileceğim açıklamak için ekstra kozmik doğaüstü bir varlığı çağırmaya gerek yoktur.

Karşılık yasası yalnızca bizi doğru düşünce, duygu ve davranışa zorlayacak bir yasa değildir. Daha yüksek bir düzlemde, Yüksek Benlik vardır. Burada dünyada ya da bir ötealemde bir yerde, iyilik için hiçbir ödül, kötülük için ise hiçbir ceza olmasa da, yine de, Yüksek Benlik aracılığıyla, en saf niteliğimiz olan şefkati ifade etmek en yüksek mutluluğumuzun bir parçası olabilir.

Kendi eylemleriniz, sonrasında başka bir kişinin başka eylemlerine yol açacaktır.

İnsani araçlar başkalarının acı çekmesinde sebep olur ve bunlar onun insani kötü niyetlerinin sebeplerini oluşturur. Her iki ifade de doğrudur. Bunlar belki aklımıza gelebileceği gibi çelişkili değil, tamamlayıcıdır.

Alın yazısı, zarar vermek istediğinde doğal olarak ahlakı bozuk bir kişiyi ya da bir an için düşüncelerine kulak asmaksızın duygularını körü körüne takip edebilecek birini veya yıllarca pişmanlık duyacağı bir şeyi bir anda yapabilecek düşüncesizce hareket eden birini arar. Böyle bir şey için çok iyi ya da çok akıllı birini arayarak vakit kaybetmez.

Daha yüksek amaca doğru yönlendirilmemiş bir yaşam, Yüksek Benlik bilincine katılan biri olma konusunda tamamen ilgisiz olan bir zihin; bu başarısızlıklar, insanları hem bedensel kullanımları, hem de ölüm sonrası var oluşları süresince sessizce kınar.

İhmal suçları, en az eylem suçları kadar karmik açıdan önemlidir. Yapmış olmamız gereken ama yapmadığımız şeyler de bir karma oluşturucusu olarak sayılır.

Kasıtlı eylemsizlik bile, bir karmik sonucun meydana gelmesinden kaçamaz. Gizli bir, eylemde bulunmama kararı içerir, bu nedenle de bir eylem biçimidir!

Karmadan kurtulma girişiminin kendisi de karmanın bir parçası olabilir.

Karşılık çalışması (karma) insanların yalnızca yanlış yaptıkları şeylerin değil, aynı zamanda yapamadıkları şeylerin de bedelini ödeyeceklerini gösterir. Bu tür bir ihmal büyük ölçüde bunun yüzündendir; öncelikle kendi varoluşlarını etkileme biçimiyle ve ancak ikincil olarak ait oldukları daha büyük aileyi etkileme biçimiyle, insanların büyük ölçüde kişisel görüş açısı onların olayların karakterini kestirmelerini sağlar. Hepimiz ortak bir işteki işçileriz. Bu, insanlığın organik bir birlik olduğu gerçeği anlaşılır anlaşılmaz kendini gösteren kaçınılmaz çıkarımdır.

Doğru tarafa etkin biçimde yardımcı olmak için bu içselliğin ilgisine muhtaç çağda açık bir görev vardır. Dünya üzüntüsü genellikle karma yüzündendir. Ancak bu sözcüğün daha geniş bir yorumuna ihtiyacımız var. Birçoğumuz iyi ve masum olabiliriz, ama diğer herkes için acı çekmek zorundayız, yapmış olduğumuz şeyler için değil, yapmadan bırakmış olduğumuz şeyler için. Günümüzde keder kimseyi ıskalamıyor.

Bunun nedeni, insanlığın tamamen karşılıklı olarak birbirine bağlı olmasıdır. Öğrenmek zorunda olduğumuz ders budur; başımıza gelebileceklerden kendimiz sorumlu olarak başkalarım acı içinde ya da bilgisiz bırakırız. Hepimiz biriz.

Kolektif karmik etkiler Dünya Zihni içinde kendilerinden ortaya çıkarlar. Bunun nedeni asla varolmadıkları bir an olmamış olmasıdır, çünkü, her ne kadar biçimleri değişebilse de Dünya Zihni kadar ebedi ve ezelidirler. Aslında, Dünya Zihninin doğasının parçasıdırlar. Bu nedenle kendini gerçekleştiren bir sistem oluştururlar.

Dünya Zihninin kendi başlangıcı için herhangi bir tarih ya da onun yaşamı için herhangi bir bitiş ya da başlangıç noktası belirleyemeyeceğimiz için, sonuç olarak evrenin kendisi için bir başlangıç ya da bitiş saptama yönünde mantığa aykırı bir girişimde bulunmaktan sakınmalıyız. Dünya Zihni dünyayı yapmış değildir, sadece onun varoluşu için bir zemin, karşılıklı olarak etki eden karmik potansiyel kuvvetleri için bir hazne, genel karmik görünümleri için karakteristikler ve kendiliğinden oluşan sürekli devam eden etkinlikleri için yaşam ilkesi sağlamıştır.

Ama bu görüşün evreni sadece bir makine haline getirdiği yanlışına düşmemeliyiz. Zeminin hazne kuvvetleri ve karakteristikler tümüyle zihinsel olduğu için dünya da aynı zamanda bir zihinsel etkinliktir ve yalnızca maddedeki mekanik bir hareket değildir.

Karmanın gizemli işleyişi, protoplazmik hücreden muazzam evrene kadar her varlığın merkezinin koşullarını biçimlendiren bu kuvvet, daha sonra ortaya çıkarılmalıdır. Dünya bir materyal nesneler topluluğundan başka bir şey olmasaydı, karma asla etkili olamazdı. Ama mantalizmin gösterdiği gibi bir düşünce oluşumları topluluğu olduğu ve tüm bu oluşumları bağlayan birleştirici bir zemin olarak bir Dünya Zihni bulunduğu için işleyen bir kuvvet olarak karma olasılığı vardır.

Çünkü evrensel varoluşu oluşturan tüm bu şeyler ve yaratıkların geçmiş, şimdi ve geleceği arasında bir tür düzenli süreklilik olmasaydı karma da anlamsız olurdu. Ama bu Doğa'nın da kendi gizli yerlerinde bir tür bellek sürdürmesi ve koruması gerektiğini akla getirir.

Her birey kendi tarihinin bir kaydını koruyorsa, Dünya Zihninin de kendi tarihinin bir kaydını koruması niçin fantastik görünsün? Varoluşu kendini gösteren kozmostan ayrılamaz olduğu için, bunu yaparken evrenin kendi tarihinin her şeyi kapsayan bir kaydını da korur. Hiçbir düşünce, hiçbir olay, hiçbir nesne, hiçbir görünüm ve hiçbir figür tümüyle kaybolmamıştır.

Bu uzay ve zaman içinde tamamen uzak olan yerküre, yıldız ve nebülözlerin anılarının hala korunduğunu akla getirmektedir. Ama insan imgelemi bu gerçekliğin sınırsız . sonuçlarından, kendi etkinliğini bozguna uğratan buradaki sınırlı kısıtlamasından hayrete düşmelidir. Bellek duyuların kavrayabileceği bir nesne değil, tümüyle materyal olmayan bir şey olduğu için, bu sonrasında zihinsel olan bir şeylerin varlığını gerektirir.

Uzay kapsamında kozmik ve zaman kapsamında kalıcı olacak zihinsel bir ilke Dünya Zihninin kendisinden başka bir şey değildir, olamaz da. Bu nedenle, tüm karmik işleyişin temeli Dünya Zihnine kadar izlenebilir. Karmanın ortaya çıkışı, bulunması ve kaybolması gerçekte onun ideasındakine ikiz bir fonksiyonudur.

Tek ve aynı ışık kendini her biri birbirinden farklı olan milyonlarca fotoğraf halinde kırar. Tek ve aynı Dünya Zihin de kendini her biri birbirinden farklı olan milyonlarca kişi halinde kırar. Tıpkı evrendeki nesnelerin karmanın gücüyle varlık bulması gibi bireyler de aynı şekilde varlık bulur.

Yeni yaratıklar evrensel varoluş içinde yeni bir şey olarak neredeyse aynı şekilde, yani kendileri daha önceki dingin bir varoluşun sonucu olan eski karmik etkilerinin oluşturduğu bir dizinin gerçekleşmesi yoluyla meydana çıkar. Birey ve dünya her ikisinin de gerisinde olan geçmişten aynı anda birlikte ortaya çıkar. Karmaları evrensel varoluşunkilerle ilişkilidir ve ayrı bir şekilde ya da sonradan görünmez. Biri diğerinin kımıldamasıyla eşzamanlı olarak etkinliğe başlar.

Dünya Zihninin enerjisi kendini gösterdiğinde, iki katlı bir karakter alır ve hem evren hem de bireyler aynı anda doğar. Evren kendini ilk olarak göstermez, bireyler de, her ikisi de birlikte kendini gösterir. Başka bir şekilde söylenecek olursa, karmanın dalgacıkları Dünya Zihninin gölünde aktıkça, hem evren hem de birey aynı anda ve çalışma tarzı olarak aynı şekilde hareket eder.

Doğa'nın hareketli belleği olarak karma, Doğa'nın yaratıcı gücüyle ister istemez birleştirilir.

Tıpkı bir zamanlar meşe palamudunun içinde görünmez ve elle tutulamaz bir varlığı olan heybetli bir meşe ağacı ya da bir zamanlar küçücük tohum içinde kokusuz bir varlığı olan beyaz bir çiçeğin güzel kokusu gibi, bugün görmekte olduğumuz yerküre, yıldızlar ve güneş de bir zamanlar kendi karmalarının Dünya Zihninin belleğinde saklanmış olduğu tohum gibi materyal olmayan bir varlığa sahiptiler.

Kendilerine özgü ayırt edici özellikleriyle gök kubbedeki her yıldızsı kütle ve kendi arzuları, eğilimleri ve kapasiteleri ile birlikte bulunan her yaratık Dünya Zihninin muhteşem yetenekleri tarafından ezberlenmiştir. Böylece, Dünya Zihninin hafızasının bizim bilinçli olduğumuz dünyanın yaratılışında etkili bir rol oynadığı anlaşılacaktır.

Bu evrenin mümkün hale gelmesi karşılıklı olarak etkiyen karmik süreçler sayesindedir. Dünya Zihni, önceden varolmuş her şeyin sonuçlan olarak, herhangi bir keyfi emirle değil, kendi doğal sürekliliğiyle genel dünya imgelerini meydana getirir. Bunlar daha önce meydana çıkmış olan hatırlanan bütün dünya imgelerinin bir sürekliliğidir, ama insanlaştırılmış bir Tanrının kaprisli kararlarıyla değil, kendi karşılıklı eylem ve evrimleriyle değişikliğe uğramış ve gelişmiştir. Dünya Zihni yapıcı bir şekilde onu düşünerek, evreni oluşturur. Ama evreni keyfi bir şekilde düşünmez.

Düşünceler katı bir karmık ve evrimsel yasa altında kendi kayıtlarından ortaya çıkar. Bu görüşte, her ne kadar kendi devam eden varoluşu ve sürekli etkinliği yüzünden sistemin kendisi de Dünya Zihnine bağlı olsa da evrenin kendini gerçekleştiren bir sistem oluşturduğu vurgulanmalıdır. Her karmik kuvvet ve düşünce biçimi kendi karşılıklı etkinliklerini sürdürür, birbirine geçer, birbirini etkiler ve güneş ışığının huzurunda kendiliğinden yavaş yavaş gelişir. Ama kendi devamı ve varoluşunu borçlu olduğu şey tam da bu huzurda bulunmadır.

Copyright © 2008 Temha.neT