|
EKONOMİK SİSTEM
Dünyada iktisadi örgütlenme değişik biçimlerde
olmaktadır. Yöntem farklılıklarına rağmen, amacın
tek olduğunu söylemek mümkündür. Ortak amaç "insan
oğlunun sonsuz ihtiyaç ve taleplerini sınırlı
olanaklarla karşılamak"tır. Amaçlara ulaşabilmek
için başvurulan araçlar ise zaman ve mekan içinde
değişmişlerdir. Ekonomik sistemlerin bir ucunda
bireyci görüş vardır.Bu görüş savunucularına göre,
toplumu meydana getiren herkes tutarlıdır, kişisel
yararlar üstüne kurulu sistemde en verimli
kesimler bulunup çıkarılacak, bu da toplumun bir
bütün olarak kalkınmasını sağlayacaktır.
'Kapitalizm' adı verilen bu sistemin bugünkü
örneği AMERIKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ'dir. Yelpazenin
öteki ucunda toplum çıkarlarının kişisel çıkarlar
üstünde tutulduğu sistem vardır. Orada ekonomik
yaşamın örgütlenmesi, planlanması ve yürütülmesi
toplumun elindedir. Birey, geçimini toplumsal bir
kurumda çalışarak sağlar. Söz konusu sistemin en
son aşamasında birey toplumsal, ürüne yetenekleri
oranında katılacak ve bunun karşılığında toplumsal
ürünlerden ihtiyaçları oranında payını alacaktır.
Bu aşamaya gelindiği zaman 'komünizme' de varılmış
olmaktadır. Henüz bu son aşamaya varamamış olmakla
birlikte bu ekonomik sistemin uygulamadaki önderi
Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği'dir.
Ekonomik sistemleri biçimlendiren toplum için
güçler şöyle sıralanabilir: toplumu meydana
getiren kişilerin istek ve davranışlarına biçim
veren tarihsel ve kültürel geçmiş, doğal kaynaklar
ve iklim, halk çoğunluğunun benimsediği ve
savunduğu felsefi görüşler geçmiş dönemlerde
belirli hedeflere ulaşmak için halkın başvurduğu
araçlar önceden karşılaşılmış ekonomik sorunlara
getirilen çözüm yolları başarı ya da başarısızlık
oranları.
SOSYALİZM
Sosyalizm gerek ekonomik bir doktrin olarak gerek
bir ideoloji olarak tanımlanması son derece güç
bir kavramdır. Zira çağlar boyunca çok farklı
kural ve uygulamalar sosyalizm olarak
isimlendirildiği gibi günümüzdeki birbirinden çok
farklı uygulamalar da aynı biçimde
isimlendirilmekte, ya da en azından sosyalizm
oldukları iddiasını taşımaktadırlar.
"toplumculuk", "sosyal-demokratlık", "demokratik
solculuk", "komünistlik", "sosyalistlik" vb... bir
dizi kavramın ifade etmek istedikleri şeyin ne
olduğu ancak uygulamanın gözlenmesiyle
anlaşılabilmektedir. Üretim araçlarının (ya da en
azından temel endüstrinin önemli bir bölümünün)
devlet tekelinde (ya da en azından denetiminde)
bulunduğu ve söz konusu bu devletin çalışan
kitleler tarafından denetlendiği ülkelerdeki
ekonomik sisteme sosyalizm denilebilir. Ancak
yukarıdaki tanımlamamızda da eksiklikler ve
tartışma götürebilecek birçok noktalar vardır.
Örneğin: Devlet üretimi denetlediği gibi tüketimi
de denetleyebilecek midir? Hangi temel endüstri
alanları devlet elinde yada denetiminde olacaktır?
Bu ekonomi içinde fiyatlar neye göre ve nasıl
belirlenecektir, nasıl karar verilecektir? Çalışan
kitlelerin devleti denetlemesi nasıl olacaktır,
hangi sınırlar içinde kalınacaktır? Vs.... İşte
tüm yukarıdaki hususlarda herkesin anlaşabileceği
ortak tanımlara varmak mümkün olmadığı için
sosyalizmi doyurucu bir biçimde tanımlamakta
mümkün olmamaktadır. Aslında sosyalizm hemen hemen
her ülkede farklı uygulandığı için tek bir
sosyalizmden söz etmek yerine farklı
'sosyalizmlerden' söz etmek daha doğru olur.
KAPİTALİZM
Sermaye ve kapitalizm kavramları zaman zaman
eşanlamda dolayısıyla yanlış kullanılır. Sermaye
insanların ihtiyaçlarını tek basına ve dolaysız
olarak karşılamaz. Tüketiciler tarafından
kullanılan malların üretimine yardımcı olur.
Sermaye, insan veya doğa yapısı olabilir.
Makineler, aletler, sanayi araçları, fabrika
binaları, madenler, ekilebilir topraklar, ham ve
yarı mamul mallar 'sermaye' kavramının sadece
birkaç örneğidir. Kısacası sermaye, üretim
sürecinde kullanılan araçların tümüne verilen
addır. Kapitalizm ise bu üretim araçları üzerinde
bir mülkiyet, bir işletme biçimidir. Kapitalizmi
şu şekilde de tanımlayabiliriz: İnsan veya doğa
yapısı sermayenin özel ellerde (özel mülkiyet
altında) bulunduğu ve kişisel kazanç için
kullanıldığı bir ekonomik örgütlenme biçimidir.
Kapitalizmin görüşleri şunlardır:
1) ÖZEL MÜLKİYET: 'Özel Mülkiyet', kapitalist
ekonomilerin en önemli temel kurumlarındandır.
Özel mülkiyet kavramının anlamı kısaca şudur: Mal
sahibine, sahibi olduğu mallar üzerinde tam bir
denetleme ve kullanma yetkisi ve hakkı verilmesi,
tanınan bu hakkın da toplum tarafından korunması.
Daha kesin çizgilerle diyebiliriz ki, özel
mülkiyet, değer taşıyan nesneleri alma, saklama,
kullanma ve elden çıkarma hakkıdır. Ayrıca mal
sahibine, malını bizzat kullanma hakkının yanı
sıra, o malı başkalarının kullanabilmesi için
gerekli şartları koyma yetkisi de verilmektedir.
Özel mülkiyet ortadan kalktığı zaman-ki böyle bir
durumda ekonomik kararların kaynağı özel mülkiyet-
dışı bir kurum olacaktır. Kapitalist düzen de
varlığını yitirecektir.
VERASET:
Genellikle özel mülkiyetin bir kesiti olarak
görülen veraset,hiç değilse kurumsal açıdan
bakıldığı zaman ayrı bir incelemeyi
gerektirmektedir. "Mal tevarüsü" ya da miras
yoluyla mal edinmek olarakta adlandırılabilecek bu
kurumda iki ayrı hak dizisi görüyoruz: Bunlardan
birincisi vasiyet etme hakkı, ikincisi de miras
hakkıdır. Veraset kurumu kapitalizmin önemli temel
taşlarından biridir.Ortadan kalkması üretim
malları mülkiyetinin tedrici bir şekilde
kamulaştırılmasına yol açacaktır. Zira gayet kesin
bir şekilde zenginlik (sermaye) birikimini teşvik
etmektedir. Fakat veraset hiçbir şekilde doğal bir
kurum değildir.veraset insanın mutlak yada doğal
hakları ararsında görülmez. Özel mülkiyet gibi
veraset hakkı da toplum tarafından değişik biçim
yada kalıplara sokulabilir. Hatta toplum
tarafından insanlara tanınan haklar arasında da
çıkabilir. Bu kurumlar insan yapısıdır.Nasıl
kapitalist sistem doğal yada mutlak bir sistem
değilse kapitalizmi meydana getiren bu kurumlarda
aynı şekilde mutlak yada doğal değildir. Sadece
sistemin (kapitalizm) doğasındandır. Bir başka
değişle kapitalist düzen sürdükçe özel mülkiyet
veraset kurumları da devam edecektir.
Özel teşebbüs (girişim) özgürlüğü: Teşebbüs
özgürlüğü kapitalist ekonomiler için büyük önem
taşır.Müteşebbisin görevi belirli mal ve
hizmetlerin piyasaya arz edilmesi gerekli nitelik
ve nicelikteki üretim araçlarının bir araya
getirilmesi ve eşgüdüm içindeki çalışmalarının
sağlanmasıdır.Müteşebbis üretim araçlarının
kiralanması alınması ve üretimde kullanılması da
Bir fayda görmediği sürece o araçlar belirli
alanlarda kullanmak özgürlüğünü tanımak gerekir.
Üretim süreci bu şekilde yürütülmediği taktirde
kapitalist bir düzen altında başka türlüde
üretilemez.
"Özel teşebbüs özgürlüğü" kapitalist ekonomilere
özgü bir kurumdur.
REKABET:
Rekabetin sayısız biçim ve görünümleri de
kapitalist ekonomik düzenlerede damgasını
vurmuştur.Rekabet kurumunun ilk ve en önemli
görevi kapitalizmin en önemli unsurlarından biri
olan değer biçme süreci ile ilgilidir. Kapitalist
ekonomilerde rekabet yada serbest pazarlar yada
rekabet yoluyla fiyat belirlenmesi
mekenizmasınında aksamadan düzgün bir şekilde
işlemesi gerekir.Kapitalist ekonomilerde rekabetin
en önemli görevlerinden biride mal üretiminde
yüksek verimlilik sağlamak ve kurumların
yokluğunda hiçbir ekonomik örgütlenme biçiminin
uzun ömürlü olması beklenemez.
Kar Amacı: Kar güdüsünün kapitalist ekonomilerdeki
yerini ve görevini değişik şekillerde anlatmak
mümkündür.Bir açıdan bakarsak diyebiliriz ki kar
güdüsü kapitalist ekonomilerin merkezi denetim
organıdır.Kar güdüsünün müteşebbisi üretim
araçlarını en verimli üretim süreçlerinde
kullanmak üzere harekete geçmesi beklenir. Bu kar
güdüsü müteşebbisi üretim araçlarını daha az
önemli olan yerlerden daha önemli olanlarına
aktarması için uyanık tutar.
KARMA EKONOMİ:
Karma ekonomi iki evrensel ekonomik sistem olan
"Kapitalizm" ve "Sosyalizm" arasında yer alan
fakat özü itibariyle kapitalist sistemin
özelliklerini taşıyan bir ekonomik düzendir.Karma
ekonomi düzeninin çağdaş kapitalizmin uygulamada
varlığı yeni bir aşama değil tamamen bağımsız
üçüncü bir sistem olduğunu savunan görüşlerde
vardır.
Karma ekonomi düzenini benimseyenlere göre
kapitalist düzen libarelizme dayanmaktadır.bu
toplumsal görüşte kişinin hakları ve çıkarları
ihmal edilmektedir. Kapitalizmin karşısında yer
alan "Sosyalizm" de ise toplumun çıkarları her
türlü kişisel çıkarın üstünde tutulmaktadır. Oysa
"karma ekonomi" düzeninde anılan iki sistemin
taşıdığı temel çelişkiler çözülmüş yani kamu
yararına kişisel çıkar bağdaştırılmıştır.Ancak
kişisel çatışması halinde toplumun çıkarları
öncelik kazanmakta ve kişisel bazı temel hakları
kısıtlanmaktadır.
MERKANTALİZM:
Merkantilizm bir politik iktisat sistemi olarak
yaklaşık 300 yıl (1450-1750) ulusal devletlerin
iktisat politikası ilkelerini belirlemiştir.
Ortaçağın sonlarına doğru denizaşırı ülkelerdeki
keşiflerle ticaret genişlemişti. Bunu izleyerek
Avrupa'ya akan altınlar ticari kapitali büyütüyor
ve tüccarlara yeni iş alanları açıyordu. İkinci
olarak tarımda üretim tekniği değişmesi, tarımsal
üretimi piyasaya yöneltmiş, piyasa kanunlarıyla
beraber ticari kapitale bağlı hale gelmişti.
Ticari sermaye toptan ticarette ve dış ticarette
de tekele sahipti. Dış ticarette tüccarlara devlet
eliyle tekel verilmesinin nedenleri vardı: Yeni
ulusal devletler için ticaret bir gelir
kaynağıydı. Denizaşırı ülkelerde ticaretin yüksek
rizikosu ise tekeli gerekli kılıyordu. Diğer
yandan rizikoyu azaltmak için sömürgeleştirmede
önemli bir araç haline geldi ve ilksel kapital
birikiminin kaynağı oldu. Ticaretin gelişmesi
değişik ülkelerdeki tüccarların çıkarlarını
çalışır hale getiriyor, kendilerini rakiplerine
karşı koruyacak bir merkezi güce ihtiyaç
yaratıyordu. Merkantilisler tüccarın karının
ulusal çıkarla özdeş olduğunu, ülkenin gücünü
oluşturduğunu öne sürüyorlardı. Merkantilizm
paraya ve dış ticarete ön planda yer verdi. Bir
dış ticaret fazlası elde edilmesi nihai amaç
sayılıyordu. Bir ülkenin kazandığını diğer ülke
kaybediyordu. Merkantilistler bundan ötürü
ülkelerin çıkarlarının çatıştığını kabul ettiler.
Dış ticarette koruma, savundukları ve
uyguladıkları dış ticaret politikası oldu. Söz
konusu çağda para birimi altın ve gümüş gibi
kıymetli madenlerdi. Bu şartlar altında ülke
içinde değerli maden arzını arttırmanın tek yolu
değerli madenler ülke içinde üretilmediği sürece
ticaret bilançosu fazlası sayesinde ülkeye değerli
maden girişini sağlamaktı. Çağın şartlarında
ticari çıkarlar para arzının genişletilmesini
gerektirmekteydi. Aynı ekonomiden para ekonomisine
geçiş, ulusal devletlerin gücünü devam ettirmeleri
için ordu besleme, artan üretimi fiyatlar düşmeden
satabilme bunu gerektiriyordu. Diğer yandan para
arzının genişlemesi enflasyonist bir ortam
yaratıyor ve genel olarak borçluların kazandığı
bir gelir kategorisi olarak karın daha hızlı
yükselmesini sağlıyordu. Çünkü tüccar ve
girişimciler toprak mülkiyetine dayanan
soylulardan borçlanarak faaliyetlerine
girişmekteydiler. Ancak enflasyon borçluya borcunu
değeri azalmış bir para ile ödeme olanağı
vermekte, yani borç verenlerin aleyhine
işlemektedir. Dolayısıyla bu enflasyonist ortamda
tüccarlar zenginleşmiş, soylular ise yoksullaşmaya
başlamışlardı. Tekellerin desteklenmesi ve para
arzının artırılması, merkantalist düşüncenin
müdahaleci anlayışa sahip olduğunu gösterir. Diğer
yandan merkantalistler daha büyük kamu
harcamalarının daha fazla gelir ve istihdam
yarattığı görüşündeydi. Daha büyük harcama
yapılabilmesi için para arzının artması gerekir.
Paranın değerli madene dayandığı dönemde, ticaret
bilançosu fazlası bunu sağlamanın tek yoludur.
Merkantalistler nüfus artışını özendirmiş, bir
ülkenin en büyük hazinesinin iyi beslenmiş insan
sayısı olduğu fikrini savunmuşlardır. Bunun bir
nedeni askeri gücün insan sayısına dayanmasıdır.
Diğer bir nedeni de, üretimin emek olduğu bu çağda
ihracat fazlası sağlanması için üretim artışının
düşük ücretle gerçekleşme gereğidir. Nüfus artışı
emek arzını artırarak ücretler üzerinde aşağı
doğru bir baskı yaratır. Merkantalist politika ve
düşüncenin çökmesini hazırlayan etkenler aynı
zamanda sanayi kapitalizmin doğuşunu da
hazırlıyordu. Üretimde makinaların kullanılmaya
başlanması, 18. yüzyılda İngiltere'de yapılan
teknolojik buluşlar, ticari kapitalizme geçmesini
hazırlamıştı. Ayrıca gelişen dış ticaret ve altın
ve gümüş stokunun artmasına bağlı uzun dönemli
fiyat artışları burjuvaları çok zenginleştirmişti.
Sanayi kapitalizminin başlangıç aşamasında da
devam eden ve ihracatı özendiren müdahalecilik,
sanayiinin güçlenmesini sağladı. Merkantalizmi
kısaca özetlemek gerekirse: Merkantalizm,
Avrupa'nın her ülkesinde farklılıklar gösteren bir
iktisat politikası sistemi oluşturur. Ülkeye göre
değişen bu düşünce, İngiliz-Hollanda okulu,
Fransız okulu, Alman okulu ve İtalyan-İspanyol
okulu olmak üzere dört sınıfta toplanabilir.
Merkantalizm :1450-1750 yılları arasında yani
Ortaçağ ve Fizyokrasi arasındaki dönemde gelişen
düşüncelerin bütünüdür. Merkantalistlerin temel
ilkeleri şöyledir:
-Merkantalizm, moneter bir
doktrindir. Amaç, para miktarın arttırmaktır.
Değerli madenlerin hakimiyeti esasına dayanan bu
görüşte milli servet değerli madenlerin çoğuyla
ölçülür.
-Müdahaleci bir doktrindir. Devletçiliği
benimseyen bu görüşte devlet, iktisadi
faaliyetleri belirlemeli ve yönetmelidir.
-Yukarıdaki iki ilke, beraberinde "dış ticarete
önem verme" ilkesini getirir. Buna göre dış
ticaret, ülkeye daha çok değerli maden girmesi
için yapılmalıdır. Amaç, aktif (ihracat>ithalat)
bir dış ticaret bilançosudur.
-Merkantalizmin sanayileşme anlayışı, nüfus
artışını da beraberinde getirir. Çünkü emek
arzının artışı ücretleri düşüreceğinden sanayi
üretimi ve ihracat artar.
-Nüfus hareketleri ve tarımsal üretim ilişkisi
(tarımsal üretimin arttığı dönemlerde toplam
tarımsal gelirin düşmesi) şeklindeki King Kanunu
ilk kez bu dönemde ortaya konmuştur.
Paranın miktar teorisinin çok ilkel bir ifadesi
burada yer alır. Buna göre; MV=PT şeklindeki
Fisher denkleminde V'nin kavranmış etkisi açıkça
belirlenmemekle beraber lüks mal talebinin
yükselişinin fiyat artışlarını körüklemesi
dolayısıyla harcamaların hızlanması (J.Bodin)
şeklindeki tespit, V'nin kavranmış olduğu şeklinde
yorumlanabilir.
-Paranın değeriyle ilgili olarak da madeni
paralarının ayarındaki değişmelerinin piyasalarda
dengesizliğe yol açacağını savunan "kötü para iyi
parayı kovar" ilkesi de bu dönemde kalan bir
görüştür.
İngiliz Merkantilizmi
Ticari Merkantilizm olarakta bilinen bu görüşün
dört amacı vardır:
-Sömürge geliştirerek deniz gücünü arttırmak,
-İthalattan fazla ihracat yapmak (sanayi ürünleri
için),
-İhracattan fazla ithalat yapmak (tarım ürünleri
için),
-Milli sanayiini ikinci planda bırakmak,
Fransız Merkantilizmi
-Colbertizm olarakta bilinen bu görüş, temelde
sanayiime yönelik ve devletçidir,
-Amaç; para stokunu arttırmak olup bu, sanayiinin
gelişmesine bağlanmıştır.
-Sanayiinin gelişmesi için devlet, ihraç
mallarının fiyatını düşürecek şekilde politikasını
ayarlamalı, çeşitli eyaletler arsında gümrükler
kaldırılmalıdır.
Fizyokrasiyi de önemli ölçüde etkileyen bu görüşün
temsilcileri; J.B.Colbert ve
R. Cantillion'dur.
Jean Baptist COLBERT
Fransız Merkantilizmi'nin kurucusu sayılabilir.
Fransız Merkantilizmi'ne yaptığı katkıdan dolayı
Colbert'in görüşlerine Colbertizm de denmiştir.
Temel görüşleri şöyledir:
-Colbert'e göre sanayileşmenin amacı altın
biriktirebilmektedir. Bunun için dış ticarette
ihracat arttırılmalıdır.
-Colbert'in sanayileşme anlayışı üç aşamalıdır:
1) İktisadi liberalizm aşaması: ticaret için
hürriyet ve güven gereklidir,
2) Himayeci merkantilizm aşaması: devlet
himayeciliği tekrar göze çarpar.
3) Liberalizme dönüş aşaması: Amaç; ticaretin
tamamen serbest bırakılmasıdır.
Richard CANTILLON
Fransız Merkantilizmi'nin temsilcilerinden olan R.Cantillon'un
bazı görüşleri şöyle sıralanabilir:
-Cantillon'a göre iki türlü değer vardır:
1) Malın öz değeri (üretim faktörünün miktar ve
nitelik olarak ölçüsü),
2) Malın piyasa değeri (arz ve talebe oluşan
değer),
-Uluslar arası ticaret konusunda; ülkeden değerli
maden çıkarılması yerine daha fazla ihracat
yoluyla değerli madenin ülkeye girmesini savunur.
-Cantillon para hacmi ve parasal değişmeleri
incelemiş, özellikle enflasyonla ilgilenmiştir.
Alman Merkantilizmi
-Milli ekonomi gelişmelidir. Bu açıdan devlet
müdahalesi kaçınılmazdır.
-Uluslar arası ticarette özellikle ihracat
artışına önem verilmelidir.
-Nüfus arttırılmalıdır.
-Tarım korunmalıdır.
Alman Merkantilizmi'nin daha sonraları ortaya
çıkan Tarihçi Okula etkisi olmuştur.
Diğer Merkantilist yazarlar ise şöyledir:
Thomas MUNN
Alman Merkantilizmi'nin temsilcilerinden olan T.Munn'un
görüşleri şöyledir:
-Refahı sağlamak için özellikle dış ticarete önem
verilmelidir (ihracat>ithalat), iç ve dış ticarete
devlet müdahalesi olmamalıdır.
-Sert önlemlerle fiyat hareketlerinin önüne
geçilebilir.
-Para miktarının, ithalat ve ihracat
karşılaştırmasıyla belirlenmesi gerekir.
-Devletin gücü; sahip olduğu para ve maden
stokuyla ölçülür.
William PETTY
Bazı görüşleriyle Merkantalist sayılan yazar,
liberal iktisada öncülük etmiştir.
W.Petty'nin bazı temel görüşleri şöyledir:
-Objektif değer kavramının temellerini atmıştır.
Değeri oluşturan unsurlar arasında emeğin yanında
toprağında bulunduğunu savunur.
- Rant kavramını modern anlamda ele alan ilk
yazardır. Petty'e göre rant; işçinin geçimi için
gerekli harcamanın üretim maliyetinden
çıkarılmasından sonra kalan fazlalıktır.
-Faizi, bir kimsenin parasını bir başkasına belli
bir süre geçmeden geri istememek şartıyla vermesi
halinde aradan geçen sürede katlandığı zahmet için
aldığı karşılık olarak tanımlanır.
Petty'e göre fiyat, değerin ölçüsüdür. Değerin
ölçüsüdür.Değerin temeli ise emektir. Fiyatın
temeli emek olduğuna göre emek, "Gerçek fiyat" tır
"Mübadele fiyatı" ise rekabet piyasasındaki
fiyattır. Nüfusun artışından yanadır.
Sir Dudley NORTH
Alman Merkantilizmi'nin gelişimine büyük katkıda
bulunan North,Merkantalizm düşüncelerine sahip
olsa da Liberalizm'in öncülerindendir. Bazı temel
görüşleri şöyledir:
-Rant nasıl toprağın kiralanmasının karşılığı ise
faiz de paranın kiralanmasının karşılığıdır.
-Sermaye, kendi kendini büyüten bir değerdir.
Gerçek zenginler para sahibi olanlar değil,toprak
sahipleri ( sermayedarlar) dır.
-Fiyat,malın parayla ifade edilen eş-değeridir.
-Serbest ticaret herkes için yararlı ve
kazançlıdır.
1750'li yıllarda Ticari kapitalizmin sınai
kapitalizme dönüşmesi ile liberalizme geçiş
zorunluluğu, devletin aşırı müdahalesinin olumsuz
etkileri,burjuvazinin genişlemesi ile sosyal ve
ekonomik dengelerin bozulması v.b... sebepler
merkantalizmin sonunu hazırlamış ve Doğal Düzen
filozoflarının temelini oluşturduğu Fizyokrasi
akımı ortaya çıkarak 1755-1775 yılları arasında
varlığını sürdürmüştür.
FİZYOKRASİ
Fizyokrasi, insan toplumlarını tabii kanunla
yönetilmesi demektir.Fransa da gelişen bir okul da
bu adla anılmaktadır. Okul mensupları
"Fizyokratlar" diye tanımlanır. Okulun önde gelen
temsilcisi Dr.F. Qesnay'nın eserlerinden biri
Droit Naturel, yani "Tabi Kanun" başlığını
taşımaktadır. Fizyokratlar,iktisadi düşünce
biçimlerine getirdikleri yeniliklerle bugün de
anılırlar.İktisadi düzenin işleyişini, soyutlama
yöntemi ile kurdukları bir model çerçevesinde
anlama çabaları,toplumu işlevlerine göre
birbirinden ayırmaları,servetin kaynağını mübadele
değil üretim sürecinde aramaları,tarım üretimini
düşünce sistemlerinin merkezi yapmaları,başlıca
özellikler arasında sayılabilir.
Fizyokratlar,anlaşma,girişim ve ticaret özgürlüğü
ya da özel mülkiyet gibi,liberal anlayışın temel
ilkelerini savunurken,bu savlarını tabii kanun
felsefesinden çıkarıyorlardı.Bu reformcu fikirleri
ile de,1789 Fransız İhtilâli arifesinde,monarşiye
ve merkantilist politikanın Fransa'da yarattığı
olumsuz etkilere karşı çıkmış oluyorlardı.
Kurdukları soyut modelden çıkardıkları vergi
politikası önerileri özellikle önemliydi; çünkü,
dönemin Fransa'sındaki büyük toprak sahiplerinin
vergi ödemesi gereken tek toplum sınıfı olması
gerektiği sonucuna varıyorlardı.Oysa,gerçekte
kral,kilise ve soylular gibi büyük toprak
sahipleri de hiç vergi ödemezken,kiracı çiftçiler
ve köylüler ağır vergi ödemek zorunda
bulunmaktaydılar. Fizyokratların düşünce
sisteminin açıklanmasında bir tıp doktoru olan
Dr.F.Quesnay'nın "Tableau Economique" adlı
eserinin özel bir yeri vardır.Ayrıca,bu eserin
günümüzde kullanılan girdi-çıktı tablosunun öncüsü
sayılması,esere bir diğer açıdan da önem
kazandırmaktadır. Tableau Economique,temelde üç
toplum sınıfına dayanır:
-Toprak sahipleri
-Toprakları birincilerden kiralayarak işleyen
girişimci çiftçiler
-Kısır sınıf, Tableau'ya göre, gerçek anlamda
üretken sınıf, bunlardan ikincisi, yani girişimci
çiftçilerdir; çünkü, çiftçiler yarattıkları net
(safi hasıla) ile kendi geçimlerini sağladıkları
gibi, toprak mülkiyetini elde tutanların (ya da
bunların gelirine dayanarak yaşayanlar) ve kısır
sınıfın geçimini de sağlayabilirler. Oysa, kısır
sınıf, produit net yaratmazlar. Bu sınıfın bir
bölümü olan zanaatkarlar, produit net yaratmasalar
da, üretim sürecinde kullandıkları hammaddelere
emekleri ile bir değer eklerler. Bu değer, kendi
gelirlerine eşittir ve tümüne çiftçilere ödenen
tüketim maddelerine gider. Bu sınıf, ayrıca, tarım
ürünlerini iyi bir fiyat sağlamak için gereklidir.
Kısır sınıfın diğer bir bölümü olan tüccarlar ve
mali sermaye sahipleri, hiçbir değer eklemedikleri
için, geliriyle produit net ten bir azalmaya yol
açarlar. Toprak sahipleri ise, tarımın yarattığı
produit neti toprak rantı olarak ele geçirirler.
Produit net, bu model de toplum sınıfları arasında
dolaşan bir çevresel akımla tanımlanırken paranın
rolü hiç küçümsenmemiştir. Paranın sadece mübadele
aracı oluşu değil, aynı zamanda iktisadi faaliyet
üzerindeki rolü de göz önünde tutulmuştur. Bu
bakımından fizyokratların, Merkantilistlere Klasik
Okul arasında ki bir köprü oluşturdukları
söylenebilir.
Fizyokratlar, bu soyut modelden, kendi açılarından
önemli olan bir de vergi politikası önlemi
çıkarmışlardır. Bu, verginin tek olması ve sadece
toprak rantı üzerinden ödenmesidir. Düşünce
sistemlerinde tek üretken kesim tarım, tarım da
yaratılan produit neti ile toprak rantı olarak
geçirenler de toprak sahipleridir.
Produit net, tüketimden arta kalan pay olarak
tanımlanmaktadır. Öyleyse, diğer toplum sınıfları
değil, toprak sahipleri ele geçirdikleri rant
üzerinden vergi ödemelidirler. Bu sav, daha
sonraki birçok iktisatçı tarafından
tekrarlanmıştır. Diğer yandan, fizyokratlar,
serbest dış ticaret ile savunmuşlardır. Ancak, bu
savları bir teoriye değil de tabii düzen
anlayışlarına dayanmıştır. Dönemin Fransa'sında,
Merkantilist dış ticaret müdahalelerinin tarım
ürünlerinin iyi bir fiyat sağlamasını
engellediğini anlamışlardır.
Fizyokratlar, dönemlerinde çok kısa bir süre
etkili olsalar ve tabii kanun gibi pek soyut bir
kavramdan yola çıksalar da, iktisat teorisinin
gelişmesine büyük katkılarda bulunmuşlardır.
Fizyokrasi'yi kısaca tanımlamak gerekirse:
-Doğal düzeni savunan bu görüşe göre toplumsal ve
ekonomik kurallar doğal bir kanun gücüyle oluşur.
-Üretim de tek verimli alan tarımdır. Tarım,
tüketilenden daha fazla üretime yol açar. Oluşan
bu fazlalık fizyokratlarca (net hasıla) olarak
ifade edilir. Diğer faaliyetler (ticaret-sanayii)
ise kısırdır, çünkü net hasıla oluşturmazlar.
-Gelir dağılımı teorisi açısından net hasılaya
dayanarak toplum üç sınıfa ayrılır.
-Tek verimli alan tarım olduğuna göre vergi,
sadece tarımdan alınmalıdır.
-İhracat, tarımsal ürünlere dayanmalıdır.
-Değerin kaynağı tarımdır.
-Sermaye sadece tarımsal yatırımlarla
kullanılmalıdır.
-Faiz, tarımsal sermayenin kazancıdır.
-Fizyokratlar, ekonomik sürece sistematik olarak
incelemiş, tümdengelim metodunu kullanmışlardır.
Akımın önemli temsilcileri:
Francois QUESNAY
Fizyokrasinin temelini oluşturan görüşlere sahip
olan F.Quesnay'e göre;
-Servet; bir ülkenin biriktirdiği para miktarında
değil, üretilen ihtiyaç maddesi miktarından
oluşur.
-Toplumsal kurallar doğal yasalarla belirlenir.
-Quesnay'in gelir dağılımı konusunda oluşturduğu
(ekonomik tablo) analizi, genel denge modellerinin
temelini teşkil eder.
-Sadece tarımdan vergi alınmalıdır.
Dupont de NEMOURS
Quesnay ile aynı görüşleri paylaşan Nemours ayrıca
özel mülkiyetin, ticaret ve sanayide ise tam bir
mübadele serbestliğinin şart olduğunu ileri
sürmüştür.
Robert Jacques TURGOT
Fizyokrasiyi önemli ölçüde etkileyen Turgot'un
bazı görüşleri şöyledir;
-Değer, faydaya bağlıdır.
-Fiyat, piyasada oluşan arz ve talebe göre
belirlenen ortalama değerdir.
-Ücret konusun da ise sanayi işçileri için asgari
ücret geçerliyken,tarım işçileri için böyle bir
sınırlama söz konusu değildir.
-Turgot, diğer fizyokratlar gibi doğal düzen, tek
vergi gibi ilkeleri de benimsemiştir.
KLASİK İKTİSAT
Klasik iktisadı savunan filozoflar;
William N. SENIOR
Klasik iktisada önemli katkılarda bulunan W.N.Senior;
-İlk kez "politik iktisadın" tanımın yapmıştır.
Politik iktisat; zenginliğin üretime ve bölümüne
ilişkin ilkeleri inceler.
-Zenginlik unsuru olarak bilinen üç niteliğin
olduğunu savunur: fayda, transfer edilebilme, arz
itibariyle sınırlı olma (nadirlik).
-Senior'a göre malların faydası, piyasa talebine
göre belirlenir ve mübadele değerinin oluşmasında
maliyetlerle birlikte rol oynar.
-Senior, Azalan Verimler Kanunu ve ücret teorisini
formülleştiren ilk iktisatçıdır.
J.Stuart MILL
Klasik iktisadın temsilcilerinden olan J.S.Mill'in
temel görüşleri şöyledir:
-Değer; malın faydasına ve üretim koşullarına
bağlıdır.
-Milli, doğal düzenin gerektirdiği doğal kanunları
şöyle ifade eder:
1) Kişisel çıkar kanunu (homo-economicus),
2) Serbest rekabet kanunu,
3) Nüfus kanunu (nüfus artışının
sınırlandırılması),
4) Arz talep kanunu (fiyat teorisi): Bu kanuna
göre; denge fiyatı arz ve talebin kesiştiği
noktada oluşur. Buna bağlı olarak iki tür fiyat
vardır. Doğal fiyat (maliyet fiyatı) ve piyasa
fiyatı.
-Mill'e göre ücret, emek arz ve talebine bağlıdır.
Emek talebi; emek (sermaye) için ödenen fondur.
Emek arzı ise nüfusu (işçi sayısı) ifade
etmektedir. Buna göre ortalama ücret; ücret fonu
(emek talebi, sermaye) /işçi sayısı (nüfus emek
arzı)dır.
Mill, emek talebindeki artışı, ücret fonundaki
artışa bağlayarak, ücret oranındaki yükselişi,
işgücü veri iken sermayedeki artışa ya da sermaye
veri iken işgücündeki azalışa bağlaması açısından
ücret teorisinde önemli bir adım atmıştır.
-Mill, Ricardo'dan farklı olarak rantın sadece
tarım ürünlerinden değil, sanayi ürünlerinden de
doğabileceğini savunmuştur. Rant, monopolün
sonucudur. Mill,Ricardo'nun "diferansiyel rantı"
(toprakların farklı kalitede olmasından doğan
rant) yerine "mutlak rantı" (rant, tüm
topraklardan oluşabilir) kabul eder.
-Mill'e göre para ortak bir mübadele aracıdır.
-Büyüme teorisi açısından Mill için temel sorun,
"gelir düzeyi veri iken daha eşit bir bölüşümün
sağlanması" dır. Böylece ekonomik büyümenin
sağlanacağını savunan Mill'e göre kültürel yapı,
siyasal yönetim, teknik gelişme, piyasa şartları
gibi konular, büyüme için gerekli başlangıç
şartlarını oluşturur.
-Mill, serbest dış ticareti savunur. Buna göre
serbest ticarete bağlı olarak ödemeler dengesinde
kendiliğinden denge sağlayan bir mekanizma
mevcuttur.
Klasik iktisada önemli katkılarda bulunan J.B.Say'a
göre;
-Devlet, piyasalara müdahale etmemelidir. Çünkü,
"her arz kendi talebini oluşturur." Mahreçler
Kanunu olarak bilinen bu kanun üç varsayıma
dayanır:
1) Fiyatlar tamamen maliyetlere eşit olmalıdır.
2) Maliyetler gelire eşit olmalıdır
3) Tüm gelirler harcanmalıdır.
Buna göre reel yönden; Toplam arz (üretim) =
Toplam talep (tüketim);
Parasal yönden ise; Toplam giderler (maliyetler) =
Toplam gelirler eşitliği geçerlidir.
-Para, mübadelelerde bir araçtır.
-Dış ticarette ödemeler bilançosu kendiliğinden
dengeye gelir.
-Say, Alternatif Maliyet kavramını öne sürmüştür.
Buna göre, bir malın elde etmenin maliyeti, diğer
bir maldan vazgeçmeye bağlı olup bu malın
maliyeti, vazgeçilmesi gereken mallarla ölçülür.
Thomas MALTHUS
Klasik iktisadın temsilcilerinden olan T.Malthus'un
temel görüşleri şöyledir:
-Nüfus miktarı ve doğal kaynaklar arasında
dengesizlik vardır. (Artan nüfus, sınırlı kaynak).
Böylece Malthus nüfus ve kaynak miktarına ilişkin
dinamik bir analiz yapmıştır.
-Klasiklerin tasarlanan tasarruf = Tasarlanan
yatırım görüşünü benimsememiş, aşırı tasarrufun da
bulunabileceğini ve tasarrufun yatırımın üzerine
çıkmasıyla bir "genel aşırı üretimin"
oluşabileceğini belirtmiştir.
-Yine Klasiklerin aksine efektif talebin
tüketimini, tüketimin de üretimi belirlediğini
savunarak Klasiklerden farklı olarak üretimini
veri kabul etmemiştir.
|