Yürekteki Kuş
Buraya geldiğimizden beri çok değişmiştin, ya da ben yeni fark
ediyordum.
Ama sanki bir şey hızlanmış, birisi düğmeye basmış, olacakların ilk
sinyalini vermişti. Huzursuzluğun başlangıçtı. İştahsızlaşmış,
sürekli bir hareketlilikle yerinde duramaz olmuştun.
Bir lahza bile peşimizi bırakmayan sevginle adeta bize tebelleştin.
Senin herhalde tek eğlencen, yegane avuntun, sevgili kuruntunduk.
Özellikle de ben.
Nereye gidersem yanıma gelir, sürekli seninle ilgilenmemi isterdin.
Sevdiğim işlerle uğraşmama, alakalarıma, kendinden gayri cazibe
odaklarına tahammülün yoktu.
Seni evde bırakıp Kenan'la gezmeye çıkardık bazen. Dönüşümüzde bizi
gayet meyus, mükedder karşılar, suçlanmamızı sağlardın.
Yediğimiz içtiğimiz, soluduğumuz havamız, en önemli konumuzdun
neredeyse. Fark etmeden bu konuma gelmiştik.
Kahvaltılarımızı yemeklerimizi senin eşliğinde yapar, seni
yatırmadan yatmaz; günlük programımızı hatta planlarımızı sana göre
ayarlardık. Adeta hayatımızın rotasını çizer, belirlerdin. Ailemizin
bir ferdiydin, yaşantımızın içindeydin. Anlamadan güdümüne
girmiştik, bizi sen idare ederdin.
Uyandırırız endişesiyle "çıt" çıkarmamaya çalışırdık. Çığlıkların,
konuşmaların, imaların bir emirdi. Bize yön verirdi.
Sabah 7.30'da derhal hürriyetine kavuştururduk, çünkü uyanmıştın ve
sabırsızlanmaya başlardın. Oynaşmak, sevişmek istediğinde itaat
ederdik. İşimizi gücümüzü bırakır, sevgiyle örülmüş maskelenmiş
emirlerini yerine getirmeye, gizli arzularına ulaşmaya çalışırdık.
Öpücüklerimiz, sonsuza uzanırdı. Dakikalarca senden,
sevimliliğinden, yeni çıkarmaya başladığın kelimelerden, türlü
marifetlerinden söz ederdik.
En akıllısı, en güzeli, en muhabbetlisi bizdeydi, senle övünürdük.
Kenan'la aynı sabit hissi paylaşırdık. Ya hastalanır, ölüverirse.
Bir gün, bir uğursuz sabah, minik cansız bedenini kaskatı kesilmiş,
evceğizinde yatarken buluverirsek... Korkular kaplardı yüreğimizi...
Gecenin bir vaktinde kalkar, kontrol ederdik, bebeğimizsin gibi.
Bize emanettin. Koruyup kollamak, besleyip büyütmek vazifemizdi.
Madem ki sorumluluğunu almıştık, görevimizi iyi yapmalıydık.
Bu kadar tutkunun, müptelan olacağımız ve senin yüzünden
sınanacağımız nereden aklımıza gelirdi?
Görenlerin hemen dikkatini çekerdin. Hayretle, özençle, merak
saikiyle: "Böylesini hiç görmemiştik." derlerdi. "Sizinkisi bir
başka... Lütfen konuşturur musunuz?".
Yanımıza çağırır, birlikte çeşitli numaralar yapardık.
Öpüşmelerimize millet bayılırdı.
Sen sevginin ta kendisiydin. Ömür çizgimizin zevkli keşfi, tatlı
duygusu, muhabbetin eşsiz biricik kuşuydun.
İçinde günlerdir mahiyetini kestiremediği bir sıkıntı vardı.
Cenderede gibiydi. Bilemediği, anlam veremediği bir hadisenin
önsezisiyle, dürtmesiyle sarsılıyor, rahatsız bir bekleyişten yüreği
sancılanıyordu. Hissettiği baskı, daralma, tuhaf bir sinirlilik,
öfke şeklinde dışa vuruyordu.
Kocasıyla yok yere kavga etmişlerdi. Tatsız bir akşamla beraber, içi
de tekrar sıkışmaya başlıyordu.
Akşam yemeğini balkonda yiyeceklerdi.
Cancan sağa sola uçuyor, sahibesinin başına omzuna konup, o pek
sevdiği varlığın kulağına muhabbet sözleri fısıldıyordu:
-Canım!
-Tatlım!
-Güzelim!
-Maşallah! Maşallah!
Aniden irkildi. Kuş omzunda balkona çıkmıştı. Hayvanla her zaman
içli dışlı yan yana olduğundan, birlikte balkonda bulunmanın
sakıncasını idrak edememişti. Rutin işini yapıyordu. Cancan da her
zamanki gibi peşi sıra geliyordu.
Çabucak geri döndü. Odaya girip, yaklaşan muhtemel tehlikeyi önlemek
istedi. Yakalamaya yeltense, ürkütüp büsbütün kaçırabilirdi.
Ama kuş, sanki hep bu anı beklermiş, özlermişçesine, hızla
havalandı. Caddenin karşı tarafına apartmanlara doğru yöneldi,
meçhule daldı.
Donup kalmışlardı. Gökyüzü daha da kararmıştı. Uçup gitmişti,
öylece, özgürce... Ne kadar ucuz, ne kadar peşin ve kolaydı
kaybetmek.
Daima buna benzer bir olayın korkusunu taşımış, tasayı yüreklerinin
kuytu köşelerinde barındırmışlardı.
Sevgi emek istiyordu. Hangi çeşit olursa olsun filizleniyor,
gelişiyor, yerleşiyordu. Kök saldıktan sonra onu söküp atmak,
yerinden oynatmak, tesirinden kurtulmak çok zordu. Ve sonra korkular
başlıyordu. Yitirmek, elinizden çıkarmak korkusu... Kalbimiz bu tip
sevgiler ve kaygılarla yüklü bir depo, ambar gibiydi.
İşte Cancan'ı kaybetmişlerdi.
Nazlı'ya öyle geldi ki; zaman, dünya, kainat her şey durdu. Evrenin
manası, ruhu yok oldu. Nizam altüst olup bozuldu.
Bedeninden bir başka Nazlı çıkıp, sakin televizyon kamerası, makine
gibi duyarsız, olan biteni izliyordu. Diğer Nazlı karmakarışık, ne
yapacağını, nasıl davranacağını bilemez halde, önündeki kıpırtısız,
durgun manzaraya bakıyordu. Görmüyordu, duymuyordu, hissetmiyordu.
Kenan bağırıp çağırıyor, kuşa sesleniyor; yol boyunca duygusuzca
dizilmiş evlere, arkada gözüken portakal ağaçlarıyla süslü
bahçelere, gökyüzünde onlarla eğlenen, dalga geçen yıldızlara göz
atıyordu.
Nazlı, benzer saatleri hayatının başka dönemlerinde de yaşadığını
düşündü. Kader çizginizde apansız bastırıveren, sizi hazırlıksız,
gafil yakalayan -veya öyle zannettiğiniz- bir değişiklik dönüm
noktası meydana geliyor; hayatınız başka dönemeçlere sapıyor, başka
istasyonlardan, yollardan geçip farklılaşıyordu. Olacakları önceden
tahmin edip, sezseniz, bekleseniz dahi, uslu bir seyirciden, elsiz
kolsuz, çaresiz bir bebekten fazlası değildiniz. Sesli sessiz
çığlıklarınızı, haykırışlarınızı kimse işitmiyordu. Yazgınızın
hakimi değildiniz.
Bu, öyle bir andı. Herşey akıp geçiyor, kayıp gidiyor,
dipsizliklerde, zaman derinliklerinde cilvelenişlerinde yitiyordu.
Kenan, donakalmış karısına seslendi:
-Kafes, balkon masasının üzerinde kalsın. Işığı açık bırakalım.
Belki görüp gelir. Ben karşıya geçip onu arayacağım.
Üzerine keder yağıyor, üzüntüsünün şiddetini arttırması, kıpırdamaz,
elini kolunu tutmaz hale getiriyordu.
Gittikçe yoğunluk kazanan bir suçluluk duygusu, Nazlı'yı pençesine
alıyordu. Dikkatsizlik etmişti. Balkona çıkan kuş elbet kaçardı.
Serbestinin bu kadarı gerekli miydi? Elalemin kuşu akıllı uslu, paşa
paşa kafesinde oturup keyif sürmüyor muydu? Beyfendinin ayrıcalığı
neydi?
Son günlerde sevgisiyle onu bunaltıp usandırmıyor muydu? Cancan'ın
yeni alındığı senenin taze hevesinden, ilgisinden eser kalmış mıydı?
İlişkileri de artık biraz aşınmış, yıpranmış mıydı? Kafese hepten
kapatmaya kıymasa da, odaya hapsedip tutkulu yapışkan muhabbetinden,
aşırılığından kaçmıyor muydu? Kuşla aralarındaki münasebet, onu
zorlamaya, yük olmaya başlamamış mıydı?
Bezginliğin tesiriyle hiç kimseye, hiç bir şeye tahammülü olmadığı
bir devrede "İnşallah balkondan kaçarsın" diye beddua etmemiş miydi?
Hatta bir değil iki defa...
Duasının ilk etapta kabul edileceği nereden aklına gelirdi? Tanrı
katında böylesi has (!) kul muydu?
Beklemek zoruna gidiyor, kocasıyla birlikte arayışa katılmak
istiyordu. Burda put gibi duramazdı. Zira bekledikçe acısı
ağırlaşacak, yüreğine okkalıca oturacaktı.
Fakat ya Cancan gelir de, Nazlı'yı bulamaz, iyice şaşırırsa.
Balkonda bir aşağı bir yukarı yürüyor, küçük sevgiliyi ümitsizce
çağıran sesi, akıp giden trafiğe karışıyordu.
Cancan kaybolalı bir saati geçmişti. Tatillerinin, güzelim yaz
memleketinin, bir anda bütün tadı kaçmıştı. "Mutlu saatlerin,
vakitlerin karşılığını da mutlaka ödememiz mi gerek?" diye düşündü.
Bedel belki de buydu.
Gecenin karanlığında sağa sola uçuşan kuş gördü. Şimdiye kadar, göz
önünde uçuşan kuşların çokluğunu fark edememişti.
Sonra üzerine kaynar su boca edilmiş gibi sarsıldı. Sanki bunlardan
biri yolunu kaybetmiş, ışıklar içinde bir yuvayı, seven ve çok
sevilen bir sahibeyi arıyordu. Kollarını açtı, bütün gücüyle ruhuyla
yardım etmek, yol göstermek istedi. "Buradayım. Buradayım!" diye
inledi.
Boş kafes, kapısını sonuna dek açmış, şirin, pek sevgili minik
sakinini, şiddetli bir iştiyakla hasretle bekler gibiydi.
Karşımızda iki çocuk vardı. Bir oğlan bir kız... On-on iki
yaşlarında, nazik tavırlı. "Kuşunuz bulundu teyze" diyordu.
Duyduklarıma inanamıyordum. Olamazdı... Anlaşılan Tanrı bizi fazla
üzmek istememiş, sadece ucundan kulağımızı çekmişti. Üzüntülerimiz,
yürek çırpıntılarımız birden kesildi, azabımız dindi.
Telaşla çocukların gösterdiği yöne seğirttik. Caddeyi nefes nefese,
hızla geçtik. Çocuklar da heyecanımıza katılmış, çabuk çabuk
konuşup, bilgi veriyordu:
-Balkona kuşumuzu havalandırmak için çıkarmıştık. Sarı bir kuş,
bizim kuşun kafesine kondu. Orada epeyce durdu. Size haber vermek
için koştuk, ama bulamadık. Ne kadar hareketli teyze, konuşur mu?
Evvelce konuşan bir kuşumuz vardı. Ama...
Oğlan sözünü bitirmedi. Gözleri boncuk boncuk yaşlarla dolmuştu.
Yelyelpelek merdivenleri çıktık. Asönsörü dahi fark etmedik.
"Seni bir bulsam. Asla bırakmayacağım. Yanımdan hiç ayırmayacağım.
Yemeklerde tekrar beraber olacağız, sevgiyle gene dolacağız. Her
yeri gönlünce kirletebileceksin. Sana kızmayacağım, bağırmayacağım,
zahmetlerin yüzünden 'öff' demeyeceğim. Uçacak, konuşacak, yasaksız,
itirazsız sevdiklerinle peşinen mutlu olacaksın."
"Kapıları, pencereleri iyice kapasalar bari" diye aklımdan geçirdim.
Onu görüp, kafesine sokmadan içim rahat etmeyecekti. Zili nasıl
çaldığımızı bilemedim.
Tişörtlü, şortlu bir adam kapıyı açtı. Hemen içeri daldık.
"Kuş nerede?" diye sormamıza gerek kalmadı. Adam, alı al moru mor:
-Kuşunuz evdeydi. Eşimin başında içeri girdi. Ancak... Çok üzgünüm.
Maalesef çocukların odasının penceresi açıkmış. İki dakika evvel
camdan kaçtı. Şu tarafa gitti, dedi.
Mahcubiyetle başını önüne eğmiş, kıpkırmızı, arka arkaya özürler
diliyordu.
-Biz de kuş besledik. Ne demek olduğunu bilirim. Konuşurdu, cıvıl
cıvıldı. Bir gün hastalandı. Veterinere götürdük. Bu hayvanlar çok
hassas oluyor. Kurtaramadık, çırpına çırpına can verdi. Bilseniz ne
üzüldük. Çocuklarım günlerce matemini tuttu. Bahçeye gömdük. Yerini
belirledik. En sevdiğimiz çiçeği, karanfili üzerine diktik. Hâlâ
bahçenin o kısmından geçerken bir tuhaf olurum. İsterseniz ben de
geleyim. Beraberce ararız. Tekrar özür dilerim.
Adamın büyük bir sevecenlikle bize bakan karısı da geldi:
-Kahve içip biraz dinlenseydiniz.
Galiba kendilerini tanıttılar, galiba biz de... Neler konuşulduğunu
artık hatırlamıyordum. Kenan durumu idare ediyordu. Kelimeler
boşlukta uçuşuyor, hiç bir mana ifade etmiyordu. Nesneler,
görüntüler toz duman içinde yüzüyordu. Bir karabasanı yaşıyordum.
Bu iyi yürekli, adamsever insanlara teşekkür ettik. Tek kelime
etmeye mecalim yoktu. Nasıl sakin sakin oturur, çay kahve içer,
yazdan yabandan dereden tepeden konuşurduk.
Yangın büyüyor, alevler vücudumu sarıyordu.
Bir lahzada öyle geldi ki sanki safi ateş kesildim. Yitiğimin,
sevdiğimin acısından başka şey hissetmez oldum. Sahi kim
kaybolmuştu. En ufak bir sarsıntıda kendini dağıtan ben mi, onca
fırtınalara, hayatın depremlerine rağmen... Kim kaybolmuştu?
Aramalarımız hiç bir netice vermedi. Gece vakti, herkesin kapısını
çalabilir miydik, basit, sıradan bir kuş için? Bizi kim anlardı?
Alevlerimin içinde tümüyle yok olmamak için ağladım, ağladım...
Bağıra çağıra, haykıra haykıra ağladım. Kendi yangınımı, kendi
yağmurumla ıslattım.
Odamda uykuya çekilirdim ve mutlaka kapıyı örterdim. Çünkü bilirdim
ki, beni görünce yüzümde gözümde gezintilerinle, oradan oraya
sekmelerin, bitmez tükenmez gevezeliklerinle uykumu mahvedecek,
dinlenmemi bölecektin.
Fakat beni göremeyince nerede olduğumu kestirir, kapının koluna
konar, gaganla tıklardın. Veya yere konup, kapıya aralıklarla
vururdun. Uykuya dalıp, sana aldırmaz olunca, kapıyı açıncaya kadar
mütevekkil, sabırlı bir aşık gibi beklemeni sürdürür; beni görünce
neşelenir, keyiflenirdin. Bazen dayanamaz, istirahatımı feda eder,
bu sevimli yaramazı avucumun içine sıkıştırır, neresi denk gelirse
defalarca öperdim.
Hep düşünürdüm. İnsanlar birbirini böyle şiddetle sevse, kocalar
karılarını, çocuklar ana babalarını, fert-aile-toplum, uzak-yakın,
tekil-çoğul, dünyalı-uzaylı, herkes yekdiğerini; sulh, esenlik
içinde... Nice bahtiyar olurduk, huzuru mutluluğu bulurduk.
"Kuş aklı" der, küçümseriz. Kuşlara hakaret ederiz. Muhabbete
kimilerinden çok daha iyi cevap vermiyor, sahiplerini bizim onları
sevdiğimizden ziyade halis, çıkarsız, doğrudan sevmiyorlar mıydı?
Sevgiyi öğrenip, kabullenip çoğaltmaları, ortaya koymaları, bizden
daha ötede değil miydi? Acaba kimi zaman muhabbetin kuşcası,
insancasından üstün müydü?
Akıllı insan seven insandı. Seven, paylaşan, sevgiyi süzüp damıtan,
has sevgilere, hak sevgilere koşan...
Ama dünya akılsızlar, sevdasızlarla doluydu.
Ertesi gün tekrar aramaya çıktılar.
-Affedersiniz! Şeyy... İyi günler... Kuşumuz kaçtı da... Sarı
renkli... Gördünüz mü?.. Muhabbet kuşu...
-Evden mi kaçtı dediniz? Haylaz çocuk! Allah bilir, okuldan da
kaçmıştır. İyi terbiye verilmedi mi olacağı bu.
Çiftin yanından uzaklaşırken iki büklüm yaşlı adam, onlara öfkeyle
bastonunu sallamayı unutmadı.
Nazlı gülmesini tutamadı.
-Yanlış anladı. Oğlumuz kaçtı zannetti. Çok şükür, uzak diyarda da
olsa sağ. Hasreti var yalnızca... Adam emekli öğretmendi herhalde.
Bir süre kıkırdaştılar. Ancak Avusturya'daki oğlunu hatırlamak,
Nazlı'yı incitmişti. Sık görüşemiyorlardı. Zihni tekrar Cancan'a
çevrildi. Durum tuhaftı. Nazlı kuşu fazla mı önemsiyordu? Evladından
da mı çok?
İtiraf etmeli ki Cancan'ın hayatlarına girişi onu rahatlatmış,
Sercan'sa bolca problemleriyle, aileye uzaklığıyla daha ziyade
bunaltmıştı.
Bu defaki durakları, apartmanlarının karşısındaki lahmacuncuydu.
Bazen çaresizlikten, şaşkınlıktan aynı yere çift sefer yapıyorlardı.
Lokantacı:
-Merak etme abi, dedi. Buraya gelirse gözüm gibi bakarım.
Benimkilerden -eliyle kafesteki kuşları işaret etti- bir dişi de
bulur, eveririz.
Adres, telefon numarası vermeyi ihmal etmediler.
Sordukları üçüncü kadın, yüzlerine öyle garip garip baktı ki Nazlı,
"Ne acaip insanlar var şu dünyada" şeklinde düşündüğünü sandı.
Şişman bir çocuk, anlamlı anlamlı güldü.
Nazlı Kenan'a:
-Çocuktan işkillendim, dedi. Belki buldu saklıyor. Konuşan, cana
yakın, sempatik bir kuş...
İçi gene "Cızz"ladı. Kenan güldü:
-Belki de pişirip yemiştir. Doğrusu iyi tavası olur.
-Aşkolsun. İşin gücün dalga geçmek.
Civardaki bütün evlere, marketlere ilan mı yapıştırsalardı? Bazen bu
tip duyurularla karşılaşıyorlardı. Memleket hayvansever doluydu.
Yoksa peşini bıraksalar mıydı?
İkizli, birbirine zıt iki duygu aynı anda gelişiyordu. Beyninde ve
yüreğinde... Kafası "kayıpları düşün" diyordu. Evlatlarını
kaybedenleri... İflas edenleri, somut-soyut, doğuştan, baştan
kayıpları... Vatanını kaybedenleri, değerlerini, şahsiyetini,
kimliğini, hayatını, dünyasını ukbasını... Bütün bunların yanında
hakir, zavallı bir kuşcağızın ne önemi olabilirdi? Binlercesi
dükkanlarda hazır beklerken... Zevkinize, keyfinize, eğlencenize
amade... İnsanlar tükenir, sefilleri oynar, yiterken; insanlar
sömürülür, ezilir, biterken, bir kuşa ağıtlar yakmak hangi ayrık,
uçuk zekanın harcıydı?
Gönlü itiraz ediyordu bir çırpıda. O rasgele, sıradan bir kuş
değildi. Tam tarifleyemediği, belirleyemediği bir şeyleri temsil
ediyordu. Beşerde arayıp bulamadığı, bulup koyamadığı, yerine
oturtamadığı... Sıkça rastladığı, karşılaştığı; eksik, sahte,
yalancı, yabancı bir şeylerin yükselişi, rağbetiydi. Kuşda bunlar
yoktu, o mükemmeldi, hilesizdi. Saf, duru, berrak bir sevginin, sırf
sevginin timsaliydi.
Demir asa, demir çarık diyar diyar -yani mahalle mahalle -
dolaşmalıydı. Bütün katları tek tek çıkmalı, fert fert sormalıydı.
İlanlar vermeli, mükafatlar önermeliydi. İşyerleri, alışveriş
merkezleri, tatil yerleri araştırmadan nasibini almalıydı.
Sanki yorgunluktan canı çıkarsa ıstırabı hafifleyecek, vücudun
bitkinliğine acı yenik düşecek, ister istemez ikinci plana geçecek,
eriyecekti. Yorgunluk, unutuştu. Daha çok yorgunluk, daha çok
uykuydu. Uykuysa, hafif tertip ölümdü. Küçük bir doz...
Neden bu kadar acı çekiyorum? Neticede bir kuş... Onca sevdiğimi,
yakınımı kaybettim. Ard arda... Öleceğimi, yükümün altında
ezileceğimi, ben de birlikte yok olup gideceğimi zannettim. Ama
onlar insandı. Cancan bir damlacık hayvan...
Acaba yitirmek hissi, elden çıkanların acısı, tesirleri bakımından
insan-hayvan, canlı-cansız fark etmiyor muydu? Yahut kaybınız hayvan
bile olsa, siz idrak etmeseniz algılamasanız da, mazinizdeki benzeri
üzüntüleriniz, teessürünüzle, sizden giden, kopanlarla,
aşınmalarınızla, büyük-küçük hayat darbeleriyle birleşip; kocaman
devasa bir top halinde gitgide irileşip devleşerek, tahmin
etmediğiniz ölçüde muazzam bir kuvvet halinde size vurup çökertiyor,
feleğinizi mi şaşırtıyordu?
Cancan sebebiyle duyduğu elem, sadece onun ıraklaşmasından,
yakınlığından mahrum kalmaktan değil; gizlenmiş şuuraltına atılmış
üzüntü ve keder topağının kalıntıları, tortularının açığa
çıkmasından, ortalığa dökülmesinden miydi?
Savaştığı, yalnızca kuş için hissettiği derin azab değil, geçmişin
tüm negatif, menfi olaylarının yaralarının uzantıları, yansımaları
mıydı?
Neyin yasını, kimin matemini tutuyordu? Istırabı geçmişte nerelere
uzanıyordu, en mühimi tekil miydi, neyin nesiydi?
Bazen kocasının yüzüne bakıp tek kelime etmeden ağlamaya başlıyordu.
Karı-koca beraberce ağlaştıkları da vakiydi.
Kapı kollarında, köşe bucakta, her yerde Cancan'ın izleri karşısına
çıkıyordu. Sevgili pisliği, ortalığa sıçramış yem artıkları, narin
tüyler, sile temizleye tükenmiyordu. Pekiyi, yüreğindeki izi ne
yapacaktı? Gece kafesi koydukları odaya giremiyordu. Dayanılmaz bir
hüzün kaplıyordu içini. Bir parçasının ayrıldığını, kalbinden bir
mahallin boşaldığını, bomboş kaldığını hissediyordu.
Sabah kahvaltılarında gelip Kenan'ın ağzından yemek yemesini nafile
ümit ediyorlardı. Her an tetikte, tedirgin, gergin bir
bekleyişteydiler. Balkona çıkmak bile son derece sevimsizleşmişti.
Kafes, masanın ortasına kurulmuş, balkonun bütün keyfini, safasını
kaçırmıştı.
Karı-koca birbirine göstermeden, ikide bir balkona çıkıyor, göz
ucuyla kafesi kontrol etmeden rahatlamıyordu. Sanki balkonda nöbet
tutmak Cancan'ın gelişini hızlandıracaktı.
Bazı kere içlerini çok kuvvetli, kuşlarının yerine yurduna döndüğüne
dair bir duygu kapladığında; veya muzip rüzgar kafesin çıngırağını
sallayıp kah acıklı nağmeler, kah neşeli sesler çıkardığında,
kendilerini gene oraya atıyorlardı.
Nazlı nihayet kafesin pek göz görmeyecek kuytu bir köşeye konmasına
karar verdi.
Cancan'ı yeni kaybettiği günlerden birinde, sarsılarak uyandı. O
ötüyordu. Kuş mütemadiyen bağırıyor, Nazlı'yı çağırıyor, bir türlü
bulamıyordu. Perişan vaziyette Kenan'ı çağırdı. Kenan sakin:
-Hayatım! Bitişikteki apartmanda muhabbet kuşu gördüm. Duyduğun ses
onun sesidir. Merak etme, şimdi yerini çoktan bulmuştur, mutludur.
Herkes kuş meraklısı.
Yok, yok! Bu ıstırabı dindirmek lazımdı. Kuş yüzünden... Eğer
yaşarsa -ki öyle gözüküyordu- ne çileler çekecek, hafakanlar içinde
yüzecek, kim bilir hangi dünya cehennemine düşecekti? Aklını başına
almalıydı.
Rüyadaydım, onu gördüm. Bütün görme gücümü, hasretimi, sevdamı
gözlerime teksif ettim. Bir daha asla göremeyebilirdim. Sayısız
öptüm.
"Bununla yetin cici kuşum! Seni sevmeyebilir, kıymetini
bilmeyebilir, yeteneklerini takdir etmeyebilir, hapsedebilirler.
Öyle çok sevgi aktarmalıyım ki sana, sonsuza dek seni idare etsin,
yetsin."
Meğer ne biçim sevmişim. Sevgiyi ben öğretmişim. Halbuki bu kez
öğretmenim sendin. O küçük yüreğe, o güzel sevgiyi nasıl sığdırdın.
Muhabbet senden miydi, benden miydi? Hangimiz çok sevdi, ateşlere
düştü?
Sevgili öğretmenim! Sevgili öğrencim!
Seni pek ziyade tüm kalbimle seviyorum. Kuş yüreciğin hep mesut
olsun. Ömrün sevinçle erinçle dolsun.
Cancan için duyduğu his patlaması Nazlı'yı kızdırıyordu. Sevginin
ölçüsü, kararı olmalıydı. Kendiyle hesaplaşıyordu.
Kenan neredeyse babasının ölümünde, Cancan'ın kaybının benzeri bir
acıyı yaşadığını itiraf etmişti. Üzerinden seneler geçtiği için mi
acı küllenmiş, yahut bir içgüdüyle biraz da isyana terkedilmişti?
Yoksa gerçekten kuş, öne mi geçmişti? Fakat bu mümkün değildi.
Acının tazesi, yenisi belki böyle bir tesir yapıyordu. Belki
ilerleyen senelerle, insanlar daha yufka yürekli, mütehassis
oluyordu. Kuşlar insanlardan mühim, değerli görülemez, aksi
düşünülemezdi.
Oğluyla uzak, donuk ilişkide, kopuklukta da, benzeri yaşanmıyor
muydu? Cancan'ı acaba Sercan'ın yerine mi koymuş, kutsallaştırmıştı.
Şöyle fikir yürütüyordu:
"Kuşları-hayvanları insanlaştırıyoruz. İnsanları ilahlaştırıyoruz.
Sevgiyi hakedene vermiyoruz. Tercihlerimiz, eğilimlerimiz,
hislerimiz habire değişiyor. Sıcaklığımızı, alakamızı esirgediğimiz
nice insan, sevgi yoksulluğundan, açlığından bunaltılar, kuşkular,
yorgunluklarla kıvranarak ömür tüketiyor."
"Sevgisizliğimizle, yüreksizliğimizle, kuşları insanlaştırıyoruz.
İnsanları kuşlaştırıyoruz."
"Sevgisizliğin de bir haddi hududu bulunmalıydı. Kalbin en cazip,
mutena mevkiine hayvanlar kurulmamalı, insanların yerini
almamalıydı.
"Her şey yerli yerince, merkezinde... Sevgi de... Ancak, kalbin
merkezinde, ne?"
Teessürüm hafiflemiş gibiydi. Akıllı uslu laflar ediyor,
düşünüyordum. Ama bu bir yanılsamaydı. Hattizatında kendime söz
geçiremiyordum. Kederim sürüyordu.
Aklım kalbimi tekdir ediyor, azarlıyor, paylıyor, yargılıyordu.
Artık kontrol altına aldığımı sandığım duygular, aniden infilak
ediyor, mantığıma kafa tutup isyanları oynuyordu.
Eş-dost, konu-komşu tesellide bulunuyordu:
-Üç kuşum kaçtı.
-Beş kuşum öldü.
Hayretler içinde kalıyordum. Rahatça, gönül huzuruyla konuşuyorlar,
rakamlara iş nasıl da dökülüveriyor, bir can çabucak gözden
çıkarılıveriyordu. Tasamız kuş muydu?
Akıl veriyorlardı:
-Üzülmeyin, tekrar alırsınız.
"Kesinlikle" diyordum kalpten.
Yeniden, bile bile aynı hatayı yapmak, benzer acıları görmek veya
daha kötüsü duyarsızlaşmak, nasırlaşmak...
Fazla hassas insanların harcı değildi hayvan beslemek. Hemence
bağlanıp benimsiyor, dayanıyor, sarsıcı, çarpıcı bir olayla da alt
üst olup yıkılıveriyordu.
En korkuncu seyahatten dönüşlerinden sonraydı. Yürüdüğünde,
oturduğunda, iş yaptığında küçük sarışın tüyler her seferinde gözüne
batıyordu. Anlaşılan Cancan, kendini unutturmak istemiyordu.
Çaresizce kaçıyordu. Ondan hiç bir esere tahammülü yoktu. Kafes
derhal kuşcuya verilmiş, yemler ortadan kaldırılmıştı.
Sevdiklerinin ölümlerinde de eşyalarını dağıttığını, göz önünden
kaldırdığını hatırladı. Gene aynı şeyi yapıyordu. Hatırlamak canını
yakıyor, kalbini dağlıyor, kederi sürekli taze ve gündemde
tutuyordu. O yüzden mümkün mertebe, acı vesilelerini yok etmeliydi.
Odanın, eşyaların düzenini değiştirdi. Yeni bir veçhe, görüntü
verdi.
Ama mutfağa girdiğinde salatalık doğramak bile onu üzüyordu. Çünkü
Cancan salatalığı çok severdi. Başka kuşları -hele muhabbet
kuşlarını- görmeye takati yoktu. Hepsi o pek sevdiği, içine
geçirdiği tatlı varlığı hatırlatıyordu.
Bir gece rüyamda karşıma çıktı. Tek gözü morarmış, tüyleri dökülmüş,
zayıflamıştı. Yazlığımızın yanındaki inşaattaydı.
"Oraya hiç bakmadık. Neden aramadık? Burnumuzun dibindeymiş. Ama
aradım, önünden geçtim, bir kaç defa seslendim. İnşaat boştu."
Paralanıyordum.
"Evi bulamadın da, oraya mı geldin? Yoksa bizden saklandın mı? Neden
kaçtın? Çok yakındık ve birbirimizi bulamadık. Erişemedik,
göremedik, bilemedik..."
"Sercan da hiç aramıyor, biliyor musun? Mutlaka bizim teşebbüsümüz
lazım. Bazen düşünüyorum. Ben hep kaybetmek için mi yaratılmışım?"
Dövünüyordum.
Cancan beni görünce elime kondu. Tükenmiş, bitmiş küçük gövdesini,
dudaklarıma yaklaştırdı. Her zamanki gibi sevilmek, okşanmak,
sahibiyle o güzel diyalogu, muhabbeti yaşamak istiyordu.
Onu kalbimin bütün gücüyle, sevgimin bütün muhassalasıyla öptüm,
öptüm...
Gagasından ince bir kan süzüldü. Avuçlarımın ortasına düştü.
Son nefesini en sevdiğinin yanında veriyordu.
Bir feryat koptu dudaklarımdan. Yüreğimi dilim dilim doğradılar.
Gün boyu kendime gelemedim. Cancan onlarca kez, gözümün önünde can
verdi.
"Ya öldüyse... Ben ne yaparım Allah'ım?.."
Hadisenin üzerinden biraz daha zaman geçtiğinde, keder soğuduğunda
farklı açılar yakaladığını görüyordu. Hiç bir hayvana böylesi bir
yakınlık duymamış, iletişim kurmamıştı. Birbirlerine sevgiyi
öğretmiş, üleşmiş, büyütmüşlerdi.
Sevgi içimizdeydi. Kalbiniz bir hazineydi. Definelerin en muazzamı,
en değerlisi, albenilisi orada saklıydı. Keşfedilmemiş, üretilmek,
yüceltilmek, devleştirilmek isteyen nice pırıltılı güzellikler
hamlenizi uzanmanızı bekliyordu.
Belki sevgi kuşunu hapsetmek değil, uçurmak gerekiyordu.
Kanatlandırmak, daldan dala kondurmak, yerden göğe savurmak...
Sevgi, kafes değil azatlık istiyordu. Değerlendirilmek, yeni
sevgilerle zenginleştirilmek, bezenmek...
Hırs, enaniyet, tutku hiç bir engel tanımadan, uçsuz bucaksız,
dipsiz, köşesiz yükselmek, alabildiğince yükselmek, gönlünce, hürce
gelişmek, keyfince sevişmek, manisiz ilerlemek istiyordu. Dolu
dizgin, sere serpe, güle oynaya, kaynaya kaynaya...
Canlıyla cansızla, insanla hayvanla, zamanla mekanla, Tanrı'yla...
Sevginin işi buydu.
Sınırlar, yasaklar, darlıklar, ufuksuzluklar onu boğuyordu.
Her dem tazelenmeli, her an zirvelerin, sonsuzlukların, göklerin
hasretini çekmeliydi.
Her lahza aşkla inlemeli, aşkla beslenmeli, tekemmül etmeli,
süslenmeliydi.
Uç benim gökçe kuşum! Sonsuzluklar senin!
Dilden dile uzan! Gönüller senin!
Avuçtan avuca kon! Yaban eller, ırak-yakın, seven eller senin!
Ten kafesini kır! Serazat, delişmen ruhlar senin!
Aşkla inle! Sevdayı dinle! Yüreğinle!
Gönül kuşunu uçur! Hapsetme!
Devletle! Sevgiyle! Muhabbetle!
(BU ESER,TÜRK EDEBİYATI VAKFI 2000 YILI ÖMER SEYFEDDİN HİKÂYE
YARIŞMASI ÖDÜLÜNÜ KAZANMIŞTIR.) |