Unutulan
"Ben tavan arasındayım sevgilim!" diye bağırdı delikten aşağı doğru.
"Eski kitaplar bugünlerde çok para ediyor. Bir bakmak istiyorum
onlara." Son sözlerimi duydu mu? "Orası çok karanlıktır; dur, sana
bir fener vereyim." İyi. Durgun bir gün. Bütün hayatım boyunca
sürekli bir ilgi aradığımı söylerdi birisi bana. Gülümsediğimi
gösteren bir ayna olsaydı; biraz da ışık. "Bir yerini kırarsın
karanlıkta." Delikten yukarı doğru bir el feneri uzandı. Fenerli
elin ucundaki ışık, rastgele önemsiz bir köşeyi aydınlattı; bu eli
okşadı. El kayboldu. Ne düşünüyor acaba? Gülümsedi: Yine mi
düşünüyor?
Yıllardır bu tozlu, örümcekli karanlığa çıkmamıştı. Işığı gören bazı
böcekler kaçıştılar. Korku; fakat yararlı olacağını düşünmek
kuvvetlendirdi onu. Belki de hiçbir şey söylemeden başarmalıydım bu
işi. Benden bir karşılık beklemiyor. Ona yardım etmek mi bu?
Bilmiyorum, bazen karıştırıyorum; özellikle, başımda uğultular
olduğu zamanlar. Onun gibi düşünmeyi bilmek isterdim. Bana belli
etmemeye çalışarak izliyor beni. Çekiniyor. Acele etmeliyim öyleyse.
Feneri yakın bir yer tuttu; annesiyle babasının resimleri.
Aralarında eski bir ayakkabı torbası, kırık birkaç lamba. Neden hiç
sevmediler birbirlerini? Ölecekler diye öylesine korkmuştum ki.
Torbayı karıştırdı: Tuvaletle gittiğim ilk baloda giymiştim bunları.
Her gece biriyle dışarı çıkardım, dans etmek için Aman Allah'ım!
Nasıl yapmışım bunu? Ellerinin tozunu elbisenin üstüne sildi. Mor
ayakkabılarına baktı: Buruşmuşlar, küflenmişler. Sol ayağına giydi
birini: Ölçülerin hiç değişmemiş. Utandı, yine de çıkaramadı
ayağından. Topallayarak bir iki adım attı. Sonra resimlere yaklaştı,
diz çöktü, yan yana getirdi onları. Dirseğiyle tozlarını sildi
biraz. Beni de kendilerini de anlamadılar. Ne kadar ağlamıştım.
Aşağıda onlara bir yer bulabilir miyim? Koridorda sandık odasında...
Saçmalıyorum. Onları unutmadım, onları unutmadım. Babasının yüzünde
gururlu bir somurtkanlık vardı. Aynı duvara asamam onları. Evin
düzenini hızla gözünün önünden geçirdi. Yan yana olmak istemezlerdi;
mezarda bile. Resimlerden birini aldı; feneri yere bırakmıştı, hangi
resmi aldığını bilemedi. Yüksekçe bir yere koydu onu. Biraz
telaşlanmıştı; dizini bir tahtaya çarptı. Sendeledi, yere düştü;
hafif bir düşüş. Kalkmaya cesaret edemedi; emekleyerek fenerin
yanına gitti. Bir torba daha. Boşalttı: Eski fotoğraflar! Amacından
uzaklaşıyordu. Bana baskı yaptığını düşünmemeliyim. Yüzüne karşı
söylesem bile, içimden geçirmemeliyim bunu. Aceleyle resimleri yere
yaydı, el fenerini dolaştırdı tozlu karartılar üzerinde. Başka bir
eve çıkmış olabilirdim, bir daha hiç görmeyeceğim birine bırakmış
olabilirdim bütün bunları. Resimleri karıştırdı: Ne kadar çok resim
çektirmişim ya rabbi! Çoğu da iyi çıkmamış. Gülümsedi: O zamanlar ne
kadar uzunmuş etekler! Çirkin bir uzunluk. Duruşlar da gülünç Kim
bilir hangi filmden? Arakamı dönüp yürüyormuş gibi yapmışım da
birden başımı çevirmişim. Kime bakmışım acaba? Aynı elbiseyle bir
resim daha. Yanımda biri var. Resim çok tozlanmıştı. Tozlu da olsa
tanıyor insan kendini. Parmağını ıslattı diliyle; tozlar önce çamur
oldu, sonra... İlk kocasının gülümseyen yüzünü gördü parmağının
ucunda. Aman ya rabbi! Bir zamanlar evliydim ben de... sonra yine
evliydim. İnsan bir günde varamıyor bir yere, ne yapalım? Nereye?
Tanımlayamadığım, bir ad veremediğim duygular yüzünden ne kadar
üzülmüştük. Eğildi, bir avuç resim aldı yerden: Bu resim çekilmeden
önce, nasıl hiç yoktan bir mesele çıkarmıştım, sonra da yürüyüp
gitmiştim. Sonra ne olmuştu? Sonra... Buradasın ya... bu evde. Demek
sonra hiçbir şey olmadı onunla ilgili. Ne kötü, ne de iyi bir şey:
demek ki hiçbir şey. Ama bunu hissetmedim; geçişler öyle sezdirmeden
oldu ki... Hayır, düşüncelerin karıştı; basit anlamıyla sözlerin...
Bununla ne ilgisi var? Fakat ben... ondan kaçarken, nasıl oldu da
birden başımı çevirip bu resmi çektirdim. Hep böyle mi durdum
resimlerde? Yüksekçe bir yere oturdu, başını ellerinin arasına alıp
düşünmeye başladı. Onun da yüzü kim bilir nasıldı? Herhalde ben
suçluyum, resim çekilirken değil... belki o sırada haklıydım,
muhakkak haklıydım. Çok daha önce... çok daha önce...
Bir an önce kitaplara ulaşmak istedi, geriye doğru bu sonsuz
yolculuk bitsin istedi. Eski balo ayakkabısını ayağından çıkarmaya
çalıştı. Sonra arkası kapalı yumuşak terliklerini bulamadı bir
türlü. Sendeleyerek el fenerine doğru yürüdü. İlerdeki köşede
olmalıydı kitap sandığı. Fakat orada kitap sandığına benzemeyen
karanlık çıkıntılar vardı. Feneri bu garip yığına doğru tuttu.
Korkuyla geri çekildi: Biri vardı orda, oturan biri. Feneri alıp
bütün gücüyle deliğe kaçmak istedi, kımıldayamadı. Korkusuna rağmen
fenerle birlikte, ona yaklaştı. Ne yapmışsa korkusuna rağmen
yapmıştı hayatı boyunca. Yoksa çoktan kaybolup gitmişti. Feneri onun
yüzüne tuttu: Aman Allah'ım! Eski sevgilisi yatıyordu yerde.
Tozlanmış, örümcek bağlamış; tavan arasındaki her şey gibi. Kitap
sandığına ver resim tahtalarına örümcek ağlarıyla tutturulmuş eski
bir heykel gibi. Sağ kolu bir masanın kenarına dayalı; parmakları
kalem tutar gibi aşağı ayrılmış, boşlukta. Dizleri titredi, dişleri
birbirine çarptı, ayağının altından kayıp gitti döşeme; kayarken de
ayağına çarpan resim masası devrildi. Kol yine boşlukta kaldı:
Örümcek ağlarıyla tavana tutturulmuştu. Bu eliyle ne yapmak istedi:?
Bir şeyler mi yazmaya çalıştı? Ne yazık, hiçbir zaman bilemeyeceğim.
Sol yerdeydi., bir tabanca tutuyordu. Ah! Kendini mi öldürdü yoksa?
Olamaz!Bir şey yapsaydı ben bilirdim; her şeyi söylerdi bana. Öyle
konuşmuştuk. Beni bırakmazdı yalnız başıma.
Sonra hatırladı: Bir gün tavan arasına çıkmıştı eski sevgilisi,
şiddetli bir kavgadan sonra. İkisinin de, artık dayanamıyorum,
dediği bir gün. Ayrıntıları bulmaya çalıştı: Belki de büyük bir
tartışma olmamıştı. Biraz kavgalıydılar galiba. Gülümsedi Bu biraz
sözüne kızardı. Onu tavan arasında bırakıp sokağa fırlamıştı.
Öleceğini hissediyordu. Peki ama neden? Bilmiyordu; duygunun şiddeti
kalmıştı aklında sadece. Sonra 'onu' görmüştü sokakta: Bütün
mutsuzluğuna, kendini zayıf hissetmesine, ölmek istemesine rağmen
'onun' gözlerindeki ilgiyi, insanı alıp götüren başkalığı fark
etmişti nedense. O gün eve yalnız dönmüştü tabii. Ne kadar daha çok
gün eve yalnız döndüm onda sonra da. Şimdi karşımda konuşsaydı. 'Ne
kadar daha çok' olur mu? Deseydi. Titreyen dizlerinin üstüne çöktü,
el fenerini tutu onun yüzüne: Gözleri açıktı, canlıydı. Bakamadı,
başını karanlığa çevirdi. Sonra baktı yine; onu, ölüm kalım
meselelerinde yalnız bırakmayan gücünden yararlandı yine. Hiç
bozulmamış; geç kalmasaydım böyle olmazdı belki. Üzüldü. Fakat hiç
değişmemiş; son gördüğüm gibi, gözleri bile açık. Yalnız, gözlerin
bu canlılığında bir başkalık var: Her şeyi bildiği halde
duygulanamayan bir ifade. Görünüşüme bakma, içim öldü artık diye
korkuturdu beni. İnanmazdım. Öyle şeyler bulup söylerdi ki öldüğü
halde. Belki beni izliyor yine. Yerini değiştirdi. Benimle ilgili
değilsin diyerek üzerdim onu. Hayır bakmıyor bana. Belki de
düşünüyor. Birden konuşmaya başlardı. Bütün bunları ne zaman
düşünüyorsun diye sorardım ona.
Ne zaman düşündüğünü bir türlü göremiyorum. Hayır, gerçekten ölmedi;
çünkü ben yaşayamazdım ölseydi. Bunu biliyordu. Bu kadar yakınımda
olduğunu bilmiyordum ama sen bir yerde var olursan yaşayabilirim
ancak demiştim. Nasıl olursan ol, var olduğunu bilmek bana yeter
demiştim. Bunu kavgadan çok önce söylemiştim asma çalışmamızın
hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini biliyordu. Sonra onu bir süre görmek
istemediğim halde, onun orada olduğunu bildiğim halde, tavan arasına
bir türlü çıkamadığım halde onu düşündüğümü, onsuz yaşayamayacağımı
biliyordu. Sonra neden aramadım? Bir türlü fırsat olmadı; her an onu
düşündüğüm halde hep bir engel çıktı. Aşağıda yeni se4sler, yeni
gürültüler duyduğu için inmedi bir süre herhalde. Oysa biliyordu:
Aramızda, hiçbir yeni varlığın önemi yoktu; konuşmuştuk bütün
bunları. Ben de onun inmesini beklemiş olmalıyım. Beni üzmek için
inmediğini düşündüm önceleri. Sonra... Bir türlü olmadı işte.
Çıkamadım: Gelenler, gidenler, geçim sıkıntısı, yemek, bulaşık, evin
temizliği 'onun' bakımı (çocuk gibiydi, kendisine bakmasını
bilmiyordu), babamla annemin ölümü, bir şeyler yapma telaşı, önümde
hep yapılması gereken işlerin yığılması. Orada tavan arasında
olduğunu unuttum sonunda. (Onu unutmadım tabii). Ne bileyim, daha
mutsuz insanlar vardı; onlarla uğraştım. Tavan arasında bu kadar
kalacağını da düşünemedim herhalde. Bir yolunu bulup gitmiştir diye
düşündüm. Başka nasıl düşünebilirdim? Yaşamam için, onun her an var
olması gerekliydi. Başka türlü hissetseydim, ölmüştüm şimdi. Ayrıca,
kaç kere tavan arasına çıkmayı içimden geçirdim. Hele kendini
öldürdüğünü duysaydım, muhakkak çıkardım. Dargın olduğumuza filan
bakmazdım.
Duydum mu yoksa? Bir keresinde yukarıda bir gürültü olmuştu galiba,
rüzgar bir kapıyı çarptı sanmıştım. Fakat nasıl olur? Onun tavan
arasına çıkmasından günlerce sonra duymuştum bu sesi. Ve ben
günlerce bir köşeye büzülüp kalmıştım. Hiçbir yere çıkamamıştım.
Ateş etmişti demek. Yoksa kalbine... Titreyerek eğildi: Kalbine
bakmalıyım. Elbisesinin sol yanı çürümüştü; elinin hafif bir
dokunuşuyla dağıldı. İçinden bir sürü hamamböceği çıkarak ortalığa
yayıldı. Onun bakımıyla ilgilenmedim, elbiselerini hiç gözden
geçirmedim; belki de dikmediğim bir sökükten yemeye başladılar
hamamböcekleri onu. Deliği büyüttüler sonunda. Eliyle elbisenin
altını yokladı. Neyse iç çamaşırlarından öteye geçememişler. Derisi
olduğu gibi duruyor. Teni çok sıcak sayılmaz ama kalbi yerindedir
herhalde. Korkara göğsünün sol yanına dokundu: İşte orada biliyorum.
Başka türlü yaşayamazdım çünkü. (Çünkü'yü cümlenin başında
söylemeliydim, şimdi kızacak. Evet, her an onun sözlerini düşünerek
yaşadım, şimdi acaba ne der diye düşündüm.) Yalnız bu kadarı
çürümüş. İyi. Şimdi onu nasıl inandırabilirim bütün bu süreyi onunla
birlikte yaşadığıma? Onun unutmuş gibi yaşarken onu
düşündüğüme?Anlamaz, görünüşe kapılır, anlamaz. Başkasına
rastladığım için, bu yeni ilişkinin her şeyi unutturduğunu düşünür.
Oysa her şeyi hatırlıyorum; tavan arasına çıktığı gün bu elbiseyi
giydiğini bile. El fenerini ölünün üzerinde dolaştırdı: Örümcek
ağlarının gerisinde sesli bir görünüşü var.
Yalnız ağların arasından elimi, onun kalbine götürdüğüm yer biraz
karanlık. Rüya gibi bir resim. Birlikte hiç resim çektirmemiştik.
Bir sürü şey gibi bunu da yapamadık nedense; bir türlü olmadı. Bir
koşuşma, durmadan bir şeylerle uğraşma... Neden koşuyorduk, acelemiz
neydi? Tavan arasına çıktığı güne kadar, bir şeyin arkasından hep
başka bir şey yaptık, hiç durmadık, hiç tekrarlamadık. Sonra köşemde
kaldım günlerce; ne yedim ne düşündüm. Sigara içtim durmadan. Evi
yaşanmaz bir duruma getirdim sonunda. Bir savaş sonu kargaşalığı
sardı her yanı. Düzen içinde yaşamayı bir bakıma sevdiğim halde,
dayanılmaz bir pislik ve pasaklılık içinde çırpındım. Belki de
böylece kendimi cezalandırmış oldum. Sokağa fırlamak, 'ona' gitmek
için, öldürücü bir ümitsizliğe düşmek istedim. Kim bilir? Belki de,
kendim için böyle kötü şeyler düşünmemi istersin diye söylüyorum
bunları. Fakat senin öleceğini, kendini öldüreceğini hiç düşünmedim.
Uzak bir yerde, hiç olmazsa görünüşte sakin bir yaşantı içinde
olacağını hayal ettim senin.
Işığın altından kaçmaya çabalayan bir hamamböceği takıldı gözüne,
kendine geldi. El feneriyle izledi böceği: Çirkin yaratık, yukarı
çıkmaya çalışıyordu ağlara takılarak. Böceğin ayakları, elbiseyi
parçalar diye korktu. Yıllar geçmişti, küçük bir dokunuşa
dayanamazdı, kim bilir? İşte, boynundan yukarı doğru çıkıyor,
yanağında biraz sendeledi: Sakalı biraz uzamış da ondan; zaten her
gün tıraş olmayı sevmezdi. Yanaktan yukarı çıkan böcek, şakağa doğru
gözden kayboldu. El fenerini oraya tutsam mı? Hayır. Korktu; fakat
yarı karanlıkta kurşunun deliğini gördü. Titreyerek geri çekildiği
sırada, aynı delikten çıktı hamamböceği: Bacaklarının arasında
küçük, pürüzlü bir parça taşıyordu. Dehşete kapılarak feneri deliğin
içine tuttu: Işınlar, kafatasının iç duvarlarında yansıdı. Eyvah!
Böcekler beynini yemişlerdi, en yumuşak tarafını. Belki de
hamamböceği son parçayı taşıyordu. Kendini tutamadı: "Seni çok mu
yalnız bıraktılar sevgilim?" dedi. Aşağıdan, başka bir deliğin
içinden sevgilisinin sesini duydu.
"Bir şey mi söyledin canım?"
Elini telaşla kitap sandığına soktu. "Hiç" diye karşılık verdi
aceleyle. "Kendi kendime konuşuyordum."
Demiryolu Hikayecileri
Ülkenin büyük şehirlere uzak bir dağ başı kasabasında, bir demiryolu
istasyonunda çalışan üç hikayeciydik. İstasyon binasına bitişik yan
yana üç kulübemiz vardı. Ben, genç Yahudi, bir de genç kadın. Seyyar
hikaye satıcılığı yapıyorduk. İşimiz pek parlak sayılmazdı; çünkü
istasyonumuza tren çok seyrek uğruyordu. Ayrıca, yalnız posta
trenlerinin geldiği günler iyi iş yaptığımız söylenemezdi. Öğleden
sonra gelen posta trenlerinde daha çok elma, ayran ve sucuk-ekmek
satılırdı. Bu saatlerde genellikle biz hikayeciler uyurduk. Böylece
gece için de dinlenmiş olurduk: çünkü bizim bütün ümidimiz, gece
yarısından sonra geçen tek eksprese bağlıydı. Öteki seyyar satıcılar
bu saatlerde uyanıp gelemezlerdi çoğu zaman. Bizim de (hikayeciler)
uyuyarak gece ekspresini kaçırdığımız olurdu. Oysa istasyon şefiyle
de aramız iyiydi; fakat nedense genellikle bizi uyandırmayı ihmal
ediyordu istasyonun bu tek memuru. Ona da hak veriyorduk bir bakıma:
Makasçılık yapıyordu, telgraflara bakıyordu, bütün işaretleri
düzenliyordu; trenlere bilet satmak, kapıları açmak, kapamak.. bütün
işler tek bir adamın üzerindeydi. Ona yaranmak için sık sık bedava
hikayeler veriyorduk; gene de bizi uyandırmayı unutuyordu bazen.
Çoğu zaman, kendiliğimizden uyanmak zorundaydık. Bütün gün de hikaye
yazdığımız düşünülürse, bunun pek kolay bir iş olmadığı ortadaydı.
Evet, öğleden sonraları uyuyorduk; ama genellikle akşam üzeri ilham
geliyordu ve gecenin geç saatlerine kadar yakamızı bırakmıyordu. Bu
'yakamızı bırakmıyordu' sözüyle alay ediyordu istasyonun şefi; biz
de böyle anlarda, onun tek başına çalıştığını, her işe tek başına
yetişemeyeceğini unutarak şiddetle eleştiriyorduk onu: İstasyon
şefliği odasına bitişik kulübelerimize kadar zahmet edemez miydi
ekspresin geldiği sıralar? Aynı işyerinde çalışan memurlar
sayılırdık bir bakıma. Üstelik bazı geceler, yemeği bile unutarak
elle yazdığımız hikayeleri, istasyon şefinin odasındaki tek
daktiloda temize çekiyorduk. Hikayeciliğe ilk ben başladığım için
daktilo yazarken ilk sırayı bana veriyorlardı arkadaşlarım. Fakat
ben sıramı genellikle genç Yahudi'ye veriyordum. Bu zayıf ve
hastalıklı genç Yahudi'yi çok seviyordum.
Evet, bir bakıma demiryolu idaresinin memurları sayılırdık:
kulübelerimiz de istasyon binası için ayrılan alana kurulmuştu,
üstelik hepsi bir örnekti ve istasyon binası ile aynı mimari
özellikleri taşıyordu. İstasyon şefi gülerek, “memur hikayeciler”
diyordu bize. Sonra o bitip tükenmez tartışma başlıyordu: Hayır biz
memur konumu içinde düşünülemezdik: Bir kere parça başına ücret
alıyorduk. Ayrıca bu ücret, ekspres yolcuları tarafından ödendiği
için resmi bir ödeme sayılmazdı. Siz esnaf hikayecilersiniz diyordu
istasyon şefi bize. Aslında ben memur ya da esnaf olarak
nitelendirilmek istemiyordum; biz sanatçıydık. Ayrıcalıklı bir
durumda olmalıydık. Ne var ki ayran, elma ve sucuk-ekmek
satıcılarının uyanık olduğu gecelerde birbirimizi iterek yolculara
mallarımızı beğendirmeye çalışırken 'ayrıcalıklı bir durumda'
olduğumuz söylenemezdi. Biz de öteki satıcılar kadar bağırıyorduk
malımızı satmak için. Tabii genç Yahudi'nin pek sesi çıkmıyordu;
genç kadın da yiyecek satıcılarıyla perona inen yolcular arasında
sıkışıp kalıyordu. Zaten satacak çok malımız da yoktu. İstasyon
şefinin köhne daktilosunda her hikayeden ancak bir iki kopya
çıkarabiliyorduk. Son kopyalar da oldukça silikti, bunlara pek alıcı
bulamıyorduk. Hikayeler bir iki kere satılmadı mı eskiyor, onlara
müşteri bulmak güçleşiyordu. Çünkü güncel konuları işleyen hikayeler
yazıyorduk ve bir iki günlük modası geçmiş hikayeleri uzattığımız
zaman yolcular yüzlerini buruşturarak, ''Bunları biliyoruz, yeni
şeyler yok mu?'' diyerek bayat hikayelerimizi suratımıza
fırlatıyorlardı. O zaman da elma ve ayran satıcılarına kaptırıyorduk
sıramızı.
Başka güçlüklerimiz de vardı: tren her zaman bizim kulübelerin
önünde durmuyordu. Birinci perona çoğu zaman yük vagonlarını
yaklaştırıyordu istasyon şefi. Bu yüzden ekspres, ikinci hatta,
üçüncü perona (bunlara ''peron'' denirse) yanaşmak zorunda
kalıyordu. Yiyecek satıcıları bu durumu daha önceden öğrendikleri
için, treni oralarda bekliyorlardı. Biz hep son dakikada uyandığımız
için, uyku sersemi çoğu kere önce yük vagonlarına çarpıyorduk
telaşla. Sonra vagonların çevresini dolaşmak, rayların arasından
gece karanlığında dikkatlice geçmek gerekiyordu. Trenin durduğu yer
de iyi aydınlatılmıyordu. Özellikle bu, bizim için çok önemliydi:
Küçük hasır sepetler içinde tomarlar halinde duran hikayelerimiz,
hemen satılmıyordu. Her yolcu tomarları (genellikle hırpalayarak)
açıyor, hiç olmazsa sayfalara bir göz atıyordu. Karanlık işimizi
zorlaştırıyordu. Satırları iyi görmedikleri için baştan savma bir
göz gezdirdikten sonra geri veriyorlardı.
Satışlar iyi gitmiyordu. Savaş yıllarıydı. Ekmek bile pahalıydı.
Ayrıca, sık sık karartma yapılıyor, istasyonun ölgün ışıkları
eserlerimizi büsbütün aydınlatmaz oluyordu. Böyle gecelerde çalışmak
da anlamsızlaşıyordu. Kara perdelerini sıkı sıkıya örttüğümüz
pencerelerimizin gerisinde, mavi kağıtlara sardığımız lambaların
donuk ışığında, satılıp satılmayacağı belirsiz kısa hikayelerimizi
yazmaya çalışıyorduk. Allah'tan, aldıkları malı doğru dürüst
incelemeden, üstelik iki misli para vererek kapışan yataklı vagon
yolcuları vardı. Bunlar yemeklerini yemekli vagonda yedikleri için
bizim pis ayrancılara, elmacılara ve sucuk-ekmekçilere (özellikle
onlara) aldırmazlardı. Ülkede taze olarak hikaye satılan tek
istasyon olduğu için bizim ünümüzü de duymuşlardı. Onlara her zaman
ilk kopyayı ayırırdık, titiz müşterilerdi. Ne var ki onların da
rahat yataklarından kalkmaları kolay değildi. Gene de bir kolayını
bulmuştuk: Yataklı vagon memurlarına birkaç kuruş vererek yolcuları
bizim istasyonda uyandırmalarını sağlıyorduk. (Ayrıca her
gelişlerinde bedava birer hikaye alıyorlardı bizden. Okuduklarını
pek sanmıyorum. Herhalde elden düşme satıyorlardı). Yataklı vagon
yolcuları da olmasa halimiz haraptı. Bunlardan bazılarıyla ilişkiler
de kurmuştuk. Acıklı durumumuzu bildikleri için, onları geçirmeğe
gelen dostlarının getirdikleri pasta, kurabiye gibi yiyecekleri bize
de verdikleri olurdu. Genellikle geceleri çalıştığımız için çok
acıkıyorduk. Hikayeleri geceleri yazıyor, geceleri temize çekiyor,
geceleri satmaya çalışıyorduk. Ekspres uzaklaştıktan sonra yorgun
argın istasyon binasına döner; bekleme odasında, yataklı vagon
yolcularının verdikleri kurabiyeleri yerdik. Bazen öteki satıcılar
da gelirdi bizimle birlikte. Ayrancı, satamadığı ayranından ikram
ederdi bize; nasıl olsa ertesi sabaha kadar ekşiyecekti ayranı. Bize
biraz acıyorlardı galiba. Elmacı da -her zaman değil- bir elma
soyardı bizim için. Biz onlara satamadığımız hikayelerimizi
veremezdik: Hiçbiri okuma yazma bilmiyordu. Sadece sucuk-ekmekçi
bazen hikayelerimizden -hangimizinki olursa olsun- isterdi, son
kopyalardan olmak şartıyla: İnce kağıttan olduğu için sigara
sarıyordu hikayelerimize.
Bazen, neşeli olduğum zamanlar, yani satışlar iyi gitmişse, yiyecek
satıcılarına hikayelerimi okurdum. (Genç kadın buna karşıydı).
Sucuk-ekmekçiyle elmacı daha ilk satırlarda uyuklamaya başlardı,
fakat sonuna kadar kalırlardı bekleme odasında. (Hikayenin sonuna
doğru da uyanırlardı.) Ayrancı bütün dikkatiyle dinlerdi beni; bu
ilgi hoşuma giderdi. Elimden geldiği kadar hikaye kahramanlarının
konuşmalarını canlandırmaya çalışırdım okurken. Sonunda
sucuk-ekmekçi başını sallar, kötü günler yaşıyoruz diyerek içini
çekerdi. Olur böyle şeyler derdi elmacı da: İnsan neler görüyor
yaşadıkça. Satıcıların acıklı öykülerini anlatan hikayeler de
yazmıştım. Bunları dinlerken ayrancı bile uyuklardı.
İstasyon şefinin de yazdıklarımıza aldırdığı yoktu: fakat nedense,
her hikayemizden muhakkak bir kopya alır ve bunları özenle
dosyalayarak ayrı bir dolapta saklardı: Yönetmelikler böyle
gerekiyormuş. Demiryolları idaresinin toprakları içinde yazıldıkları
için 248. maddenin kapsamına giriyormuş bizim durumumuz. Kanun
maddelerinden söz edilince ben elimde olmayarak kızardım.
Bizim durumumuzu düzeltecek, bize de istasyon toprakları içinde
şerefli bir yer verecek yasalar yok muydu? Bizi sucuk-ekmek
yasalarıyla bir tutan anlayışa her zaman karşıydım. Gene uzun bir
tartışma başlardı: İstasyon şefi dolaplardan kara kaplı kitaplar
indirir, yiyecek satıcıları hakkında Sağlığı Koruma Yasalarının
uygulandığını ileri sürerdi.
Bence durum gittikçe kötüleşiyordu. Genç Yahudi gittikçe
zayıflıyordu.Bence gizli bir hastalığı vardı. Onu tedavi ettirecek
paramız yoktu. Demiryolları hastanesi de bizi kabul etmiyordu. Ben
kızıyordum istasyon şefine: Bizi 248. maddenin kapsamına sokarak
elimizden hikayeleri neredeyse zorla almasını biliyordu. Daha
kestirme bir ulaşımı sağlamak için bizim istasyona uğramayan bir
demiryolu yapılacağı söylentileri de dolaşıyordu. Artık sadece posta
trenleri uğrayacaktı buraya.
Üzüntüler içindeydim, üstelik aşık olmuştum. Elbette, üçüncü
kulübede oturan genç kadına aşık olmuştum. Bir gece, bizi tanımayan
bir yataklı vagon memuru onu iterek vagon kapısından dışarı atmıştı.
Seyyar satıcıların yataklı vagona girmesi yasaktı. Genç kadın tozlu
yerlere düşmüş, sepeti, hikayeleri ortalığa saçılmıştı. Onu teselli
ettim, saçlarını okşayarak ağlama, dedim. Peronda ikimizden başka
kimse yoktu. Öteki satıcılar çabuk satmışlardı mallarını, hemen
ayrılmışlardı istasyondan; son zamanlarda onlarla aramız iyi
değildi: Yataklı vagonlara kapalı şişelerde, Sağlığı Koruma
Yasalarına uygun olarak hazırlanmış gazoz, saydam kağıtlara sarılmış
sucuk-ekmek filan satmak istiyorlardı. Yataklı vagon memurunu da
ayarlamışlardı. Ya rabbi, her gün neden yeni sıkıntılar çıkıyordu?
Bu doymak bilmeyen yataklı vagon yolcuları da, yemekli vagonlarda o
kadar yemek yedikten sonra -kim bilir neler yiyorlardı-gece
yarısından sonra gene acıkıyorlardı. Allah'tan geçici bir tüzük
maddesi bulmuştuk ve henüz yataklı vagona yaklaşmaya cesaret
edemiyorlardı bu yüzden. Bu münasebetsiz yasa da bir ay sonra
yürürlükten kalkıyordu. İkimiz -genç kadınla ben- gece soğuğunda
titreyerek birbirimize sarılmıştık. Bizi bu kasabaya hangi rüzgar
atmıştı? Ne kötü şartlar altında çalışıyorduk. Yiyecek
satıcılarıyla, tren memurlarıyla, açlıkla ve sefaletle uğraşmaktan
sanatımızı doğru dürüst yapamıyorduk. Her şeyden önce doğru dürüst
kitabımız bile yoktu. Kitap almak için büyük şehre gidecek tren
paramız bile yoktu. Bu şartlar altında bizden ne beklenebilirdi?
Düşündükçe durumumuzun ümitsizliğini ve garipliğini daha iyi
anlıyordum: Aslında istasyon binasının yanında bize kutu gibi odalar
vermekle demiryolları idaresi hiç de bizim yararımıza çalışmamıştı.
Gündüzleri gürültüyle düdük çalarak geçen trenler yüzünden sürekli
uyuyamıyorduk. Yazdıklarımızın da değeri bilinmiyordu. Geçen
gecelerden birinde genç ve düzgün yüzlü bir yataklı vagon yolcusu,
kendisine daha önce sattığımız hikayelerin bir kısmını tanınmış bir
eleştirmene gösterdiğini ve bu ünlü yazarın da hikayeleri çok
basmakalıp ve modası geçmiş bulduğunu söylemişti. Yağmur
çiseliyordu, sepetteki hikayelerin dış sayfaları ıslanıyordu.
Sonbahardı. İnce ve her tarafı sökülmüş kazağımın içinde
titriyordum. Bu şartlarda daha iyi ne yazabilirdim? Birden genç
yataklı vagon yolcusuna sinirlenerek buz gibi bir sesle, isterseniz
geri verin hikayeleri, paranızı da alın demiştim. Aslında yalan
söylüyordum: Cebimde meteliğim yoktu.
Bunları düşünerek dalıp gitmiştim. Çevremin farkında değildim. Tren
uzaklaşmıştı. Birden kollarımın arasında genç kadını gördüm. Bana
sokulmuş, başını göğsüme dayamıştı. Onu öptüm. Hikaye sepetlerimizi
koluma taktım, uzaktan ışıkları görünen istasyonumuza doğru yürüdüm.
O gece genç kadınla ümitsizliğin ve yalnızlığın verdiği karışık
duygular içinde seviştik. Şimdi bu satırları yazarken, öteki
satıcıların, asık suratlı istasyon şefinin ve rayların arasında
sıkışıp kalmış kulübemde yazmış olduğum bir günlük hikayelerimin
ucuz duyarlılığına kapılmış olmaktan korkuyorum. Evet genç kadını
seviyordum, sık sık onun kulübesine giderken Yahudi'nin evinin
önünden geçmek zorunda kalıyordum ve bu durumdan sıkılıyordum. Genç
Yahudi'nin de hastalığı ilerlemişti. Artık her gece, eskisi gibi
hikaye satmaya çıkamıyordu; hikayelerinin sayısı da gittikçe
azalıyordu. Son günlerde onun hikayelerini de ben yazmaya
başlamıştım. O kadar halsizdi ki bu yardıma bile itiraz edemiyordu.
Kendini iyi hissettiği zamanlar masanın başına geçiyor çok kısa
hikayeler yazıyordu. İstasyon şefi bunları az buluyor ve şimdi
hatırlayamadığım bir yönetmelik maddesine göre, kulübelerimizin
kirasını çıkarmamız için daha çok yazmamız gerektiğini ileri
sürüyordu. Yazdığımız konulara, hatta yazış biçimimize bile karışır
olmuştu.
Ben o sıralarda aşk hikayeleri yazmaya başlamıştım. İstasyon şefi,
dedikodulara yol açacağını ileri sürerek bunlara da engel olmak
istedi. Onun bütün hareketlerine boyun eğiyorduk. Buradan atılırsak,
böyle içinde yazma kulübeleri olan başka bir tren istasyonu nereden
bulacaktık? Sevgilim, istasyon şefinin yemeklerini pişirip
söküklerini dikiyordu, mesele çıkmasın diye. İstasyon şefi bizi
küçümsüyordu, yanılmıyorsam aslında her zaman küçümsemişti. Şimdi de
demiryollarının sayesinde ekmek yediğimizi ileri sürerek sadece bu
konuda hikaye yazmamızı istiyordu. Kendisini örnek veriyordu: Hiç
istasyon şefi demiryollarının dışında iş yapıyor muydu? Ona boş yere
her gün demiryolları ile ilgili konular bulmanın zorluğunu anlatmaya
çalıştım. Aslında bizim bu işe yanaşmayacağımızı biliyordu. Güç
şartlar altında sürdürmeye çalıştığımız yaşayışımızda yeni bir
endişe kaynağı yaratmak için üst makamlara aleyhimizde raporlar
yazacağını söyleyerek bizi tehdit ediyordu. Öteki satıcılarla da
bozuşmuştuk. Ülkenin bu ıssız köşesinde birkaç kişiden ibaret küçük
topluluğumuzda huzur içinde yaşamayı beceremiyorduk.
İçimin yorulduğunu hissediyordum. Her gece yarısı yarım kalan
uykular, tren düdükleri, anlayışsız ve cahil ya da rahat ve kendini
beğenmiş bir müşteri kalabalığına yeni hikayeler bulma zorunluluğu,
hastalığı gittikçe ağırlaşan genç Yahudi ve gittikçe huysuzlaşan
istasyon şefimiz. Hangi tarafa yetişeceğimi bilemiyordum. Sevgilim
de yorgun ve bezgindi; onun da hikayelerine yardım etmek
zorundaydım.
Düşüncemin bulandığını seziyordum. İstasyon dışındaki dünya ile
ilişkilerim gittikçe zayıflıyordu. Günlerin nasıl geçtiğini
izleyemiyordum artık. Hikayelerim için güncel olaylar bulmakta,
insanları ve maceraları birbirine bağlamakta eski becerim
kalmamıştı. Önemli olayları bile öğrenemiyordum çoğu zaman. Evet
bazı olayları biliyordum. Savaş bitmişti. Cephelerden akın akın
dönen askerler geçiyordu trenler dolusu. Onlardan kırık dökük
bilgiler toplayarak savaş hikayeleri yazdım bir süre. Bu arada bir
çok şeyi hatırlayamıyordum. Savaş bizim ülkemizde mi geçmişti? Yoksa
uzak çöllerde mi savaşılmıştı? Topraklarımız genişlemiş miydi,
daralmış mıydı? Genç Yahudi bitkin gülümsemesiyle karşılık veriyordu
bana: Bizim istasyon hep aynı yerde kaldığına göre, bunların önemi
var mıydı? Top sesleri duymadığımıza göre, savaş hiçbir zaman bizim
istasyona yaklaşmamıştı.
Sonra, hikayelerime asık suratla göz gezdiren yataklı vagon
yolcularının yüzlerinden savaş biteli çok olduğunu anladım. Bir
yolcu da şehir isimlerinde önemli yanlışlıklar yapmaya başladığımı
söyledi bir gün. Yöneticilerimizin adlarını da birbirine
karıştırıyor ya da unutuyordum. Öyle ya yıllardır insan adlarını hiç
yüksek sesle söylememiştim. İstasyon topluluğumuzda yıllardır
birbirimize seslenmiyorduk. Böyle bir gereği hiç duymamıştık.
İstasyonun adı bile, sadece yan duvara, badananın üstüne yazıldığı
için silinip gitmişti, unutulmuştu. Gereğinde kelimeleri aramak için
bir sözlüğümüz bile yoktu. Her gün yazmak zorunda olduğum
hikayelerin dışında kalan kelimeleri hatırladığımdan da kuşkuluydum.
Yiyecek satıcılarıyla konuşmuyorduk. İstasyon şefi de aksiliğini
artık yalnızca hareketleriyle ifade eder olmuştu. Genç Yahudi artık
konuşamayacak kadar hastaydı. İstediklerini başıyla işaret ederek
belirtiyordu. Genç kadınla sessizce sevişiyorduk. Bu duruma kısa
sürede alıştım.
Aslında geçen sürelerin kısalığı hakkında kesin bir yargıya
varamıyordum. Alışmaktan başka çarem yoktu bu duruma. Artık çok genç
değildim. Hikaye yazmaktan başka bir iş de bilmiyordum. Artık büyük
şehre gidemez, kendime yeni bir hayat kuramazdım. İstasyon dışındaki
dünya ile ilişkilerimiz de gittikçe kendiliğinden azalıyordu.
Gazetelerin pahalanması ve artık trenden başka araçlarla taşınması
yüzünden önce güncel olaylarla ilişiğimizi kestik. Sonra yeni
demiryolu hattı açıldı ve ekspres haftada bir gün uğramaya başladı.
Bu benim de işime geliyordu. Artık bir çırpıda biten ve beni telaşla
peşinden koşturan kısa hikayeler yazmak istemiyordum.
Bütün gün odamdan çıkmadan yazıyordum. Yalnız bitişikteki
kunduracının gürültüsü aklımı karıştırıyordu. Çünkü artık genç
Yahudi yoktu; bir süre önce ölmüştü. Aslında ben yanıma genç kadının
taşınmasını istiyordum. Ne var ki istasyon şefi, ben daha bu
isteğimi belirtmeye fırsat bile bulamadan bir gün -bir süre önce-
kunduracıyla göründü. Adam da hemen yerleşti. Bu dağ başında onun da
işi bizimkinden iyi sayılmazdı. Kunduracıya genç kadının kulübesine
geçmesini teklif etmeyi düşünüyordum. Bu düşüncem de sanırım çok
uzun sürmüştü. Çünkü bir gün onun kulübesine gittiğim zaman, yani
ona bu teklifimi bildirmek için... Neyse biraz aklım karıştı. Fakat
şöyle olmuştu: Yani genç kadın bir süre önce gitmişti. Evet kulübesi
boştu. Benim uzun hikayelerimden birini yeni bitirdiğim ve
uyuyakaldığım bir gece, trene binip gitmişti. O günlerde kafam daha
da karışıktı. Bu uzun hikayelerim nedense hiç satmıyordu. Ben de
haftada bir satış yaptığım için galiba biraz fazla istiyordum.
Hikayelerin de açık ve seçik olduğu söylenemezdi. Günlerimi yarı aç
yarı tok geçiriyordum. Bir gün -yani bir süre sonra- bir yolcu daha
önce -bir süre önce- kendisine satmış olduğum hikaye hakkında ağır
eleştirilerde bulundu. Sayfa numaraları da karışıktı. Ben de ona bir
haftadır aç olduğumu söyledim. Hayır söylemedim. Bunu başka bir
yolcuya -bir süre sonra- söyledim. Bir süre önceki yolcuya her şeyi
bilerek yaptığımı anlatmaya çalıştım. Birçok şeyi unutuyordum. Fakat
eleştiriler konusunda hassastım. Böyle zamanlarda, bir de çok
endişelendiğim zamanlarda eski canlılığımı buluyordum. Sonra
kaybediyordum -bir süre sonra. İstasyon şefi beni atacağını, artık
bir işe yaramadığımı söylediği zamanlar endişeleniyordum mesela.
Oysa, pek alıcı bulamamakla birlikte, daha iyi hikayeler yazdığımı
sanıyordum. Kundura tamircisi de dünyada olup bitenler hakkında bir
şeyler anlatıyordu. Bunların neler olduğunu şimdi tam olarak
hatırladığımı sanmıyorum. Fakat karışık ve akıl erdiremediğim bir
dünyayı anlatıyordu tamirci. Ona okumaya çalıştığım hikayelerimi de
dinlemiyordu. Oysa ben onların gittikçe ifade edilmesi güç bir
açıdan gittikçe daha büyük değer taşıdığını seziyordum. Bunu
tamirciye anlatamıyordum. Çünkü gitmişti, beni yalnız bırakmıştı.
Son konuşmamızdan sonra -bir süre sonra tabii- istasyondan
ayrılmıştı.
Bu, son yazdığım hikayelerden biri. Bunun gibi daha birçok hikaye
birikti. Hikayelerimin hepsi kafamda. Hepsini çok iyi hatırlıyorum.
Henüz hepsini yazmış olmayabilirim. Şimdi bazı geceler, eski
alışkanlığımla, gece yarısı uyanıyor ve bu yeni hikayelerimi
sepetime -ya da genç kadının sepetine, ya da şimdi ölmüş bulunan
genç Yahudi'nin sepetine- özenle yerleştiriyorum, demiryoluna
çıkıyorum. Artık tren geçmiyor buradan. Son günlerde istasyon şefini
nedense ortalarda göremiyorum. İzinli olduğunu sanıyorum -çünkü
yıllardır hiç tatil yapmamıştı. Onun elbiseleri de şimdi benim
üzerimde. Giderken yerine beni bırakmış olmalı. Trenler de nedense
uğramıyor. Neyse, bunlar önemsiz ayrıntılar.
Korkuyorum, çünkü buradan gitmek istiyorum. Bakkal daha veresiyeyi
kesmedi. Fakat bu durum artık bir süre daha bile süremez. Bakkaldan
utandığım için soramadım, bir zamanlar -bir süre önce- aynı
çekingenlik yüzünden kundura tamircisine de soramamıştım: Bir mektup
yazmak istiyordum, ama adres bilmiyordum. Yani hiçbir adres
bilmiyordum. Bana inanmazlardı, bunun için utanıyordum. Bana
herhangi bir adres söyler misiniz? diyemezdim. Oysa herhangi bir
adres yeterliydi benim için. Bir zorluk daha vardı o zamanlar. Şimdi
de var -yani bir süre geçtiği halde- kendi adresimi de bu mektupta
yazmak sorunu beni düşündürüyor. Bu hikayemi, ekspres ya da posta
treni artık -belki de sadece belirli bir süre için- geçmediği halde,
bir yolunu bularak okuyucularıma -artık müşterim kalmadı-
iletebilsem bile, nerede bulunduğumu nasıl anlatacağım? Bu sorun da
beni düşündürüyor. Ama gene de ona yazmak, hep onun için yazmak, ona
durmadan anlatmak, nerde olduğumu bildirmek istiyorum. |