Meczuplar
Meczup öteden beri eğlencesiz ve neş'esiz Anadolu'nun hazin bir
şenliğidir.
Kasabalar, hele büyükleri onun barınmasına köyden daha
elverişlidirler. Halk bu biçarelere bir nevi kudsiyet atfeder.
Sokakta bir ses duyuyor gibi gözlerini muayyen bir noktaya dikerek
kendi kendine konuşan meczup ona göre ruhlar âlemiyle yakınlığı olan
bir yarım evliyadır. Ara sıra ağzından çıkan abuk sabuk lâkırdılar
gaibden birer haberdir.
Sadık rüyalar gibi, onun da birer karışık rüya olan sözlerinin
tabircileri vardır.
Bu tabirciler meczubun söylediği kelimeleri yakın bir muharebeye
yahut kasabada birinin öleceğine işaret sayarlar.
Mavera kuvvetleriyle münasebeti olan bu insanlar halk nazarında
tekin değildir. Duaları dükkâna müşteri, tarlaya yağmur
getirebileceği gibi bedduaları da insanı meselâ attan düşürüp sakat
etmeğe, hatta hânümanını söndürmeğe kadirdir.
Bu nevi hastalara herhangi şekilde bir yardım teşkilâtından mahrum
olan kasabalarda, bu masum itikat onların az çok korunmalarına sebep
olur.
Bunlardan birinin sar'alı, ötekinin frengili olduğu, yani sadece
sizin benim gibi bir vücud hastası bulundukları bilinseydi elbette
bu kadar yardım ve alâka göremeyeceklerdi.
Büyük şehirlerde belediye meczuba hem bakmaz, hem de üstelik takaza
ederek oradan oraya kaçırır. Fakat kasabalarda böyle değildir.
Kahvelerde oyunu kaldırarak yenilik yaptıklarına kani olan
idareciler ve belediye reisleri halkın bir teftişi hükmünde olan bu
biçarelere pek ilişmiyorlar. Halk onları hiçbir zaman aç bırakmaz;
çul çaput kabilinden de olsa öteberi vererek sevabına giydirir.
Hatta haşarı sokak veya mektep çocuklarının onlara dokunurlarsa
çarpılacaklarına inandırılmış olmaları bile bu biçareler hesabına
ehemmiyetli bir kazançtır.
Bunun için ufak köylere ağır gelen meczuplar mütemadiyen kasabalara
akarlar ve biraz da orijinal bir tarafları bulunursa buralarda
kolayca tutunmağa muvaffak olurlar.
Meczuplar arasında senelerle kasabanın bir şöhreti haline gelenler,
bir nevi fahrî hemşehri hukuku alanlar pek çoktur. Düğünler,
bayramlar ve cenazelerde göz herkesten evvel onları arar. Kimse
kendilerinden yüksünmez; birçok insanlar onları neşe ve gamlarına
ortak yaparlar.
Orijinalite dedim.Meczupların hemen hepsinde aşağı yukarı bir
orijinalite vardır. Bir kere kılık kıyafetleri son derece düşkündür.
Yamalı asker pantolonunun üstüne işlemeli kadın bluzu giymek, patlak
bir melon şapkaya ayna kırıkları, entariye palaska takmak gibi
aykırılıklar bu kıyafeti büsbütün soytarılaştırır.
Hastalık çok kere bu biçarelerin çehrelerine yamrı yumru burunlar,
içeri çökmüş yahut dışarı fırlamış alınlar, gözler, ağızlarla- feci
olduğu kadar da komik bir maske takmıştır. İçerdeki kazazede ruh bu
maskeyi harekete getirince karşımıza hiçbir artistin tasavvur
edemeyeceği bir karikatür canlanmış olur.
Bu itibarla evleri, sokakları, insanları hep birbirlerine benzeyen
kasabaların hususiyetini onlar meydana getirirler.
Etraflarında yaşayan ve daima aynı fikirler ve kelimelerle konuşan
insan kalabalıkları zihinlerde bir hatıra, bir iz bırakmadan
kaybolurlar, fakat onların hatıraları uzun zaman yaşayıp gider.
Meczubun kasabalarda ufak bir içtimaî rolü de vardır. O çok kere
sokağın, çarşının tek eğlencesi gibidir. Dükkânlar arasında
dolaşması, kahvelere girip çıkması çehreleri açar, bir neşe vesilesi
olur.
Bazısının konuşması tekerleme halinde tekrar ettiği birkaç kelimeden
ibarettir. Fakat bu onlarla yarenlik edilmesine kâfidir. Herkes ona
meselâ "Kaç karı alacaksın Köse Halil?" diye sorar, onun "dört karı,
dört dört" diye verdiği değişmez cevabı birinci defa işitiyormuş
gibi güler, uzakta oturanlara yüksek sesle tekrar eder. En
ağırbaşlılar "Vay hain! Senin kendine bakacak halin yok be. Ne
yapacaksın dört karıyı" diye nükte yaparlar.
Gariptir ki bunlardan bir kısmının aileleri de vardır ve çok kere bu
insan cürufunun kazancıyla evlerde birkaç tane sapasağlam ve aklı
başında insan geçinir.
Meczup böyle yerlerde bir soytarı, bir meddah, bir tiyatrocu
vazifesi görür. Hatta bazen iki deliyi birbirine takıştırmak
suretiyle eğlenceli ortaoyunu sahneleri de meydana getirilir. Zaten
öteki sahnelerde de en muvaffak olan komikler kambur, kör, cüce gibi
bir vücud arızası bulunanlar değil midir?
Meczupla eğlenmek, hayatın en ağır sefaletinden neşe bekleyen kadar
daralmak hazindir. Bunda insanı az çok inciten bir şey vardır.
Maamafih bana asıl acı gelen bu taraf değildir. Bazı yerlerde akıllı
uslu insanlar meczuba eziyet etmek suretiyle keyifleniyorlar.
Delinin zıddına giden bir kelimeyi tekrar ederek onu kızdırıp
bağırtmak âdetine bir dereceye kadar göz yumulabiliyor. Fakat onları
korkutarak bir derece daha çıldırmalarına gülenler de az değildir.
Ben kasabalardan birinde bir mikrosefal tanıdım. Zavallının
kollarıyla bacakları kuruya kuruya kalem haline gelmişti. Birkaç
delikanlı bir gün onu kucaklarına aldılar, "seni atacağız" diye bir
kuyunun üzerinde sallamağa başladılar.
Şefaatim üzere yere bırakıldığı zaman meczup ağlıyordu. Mademki
netice itibariyle o da insan, elbette onun da gözyaşları olacak.
Fakat ben o zamana kadar delinin yaşla ağlayanına mı tesadüf etmedim
nedir; hiç bir gözyaşının bana onunkiler kadar dokunduğunu
hatırlamıyorum.
Gençler muhakkak fena çocuklar değil. Hatta bu biçareye ara sıra
para filân da verdiklerini zannederim... Sadece biraz gülmek
istiyorlar ve tedbirsizlikten şakanın dozunu kaçırıyorlar.
Ne yapalım ekmek hiçbir yerde bedava değildir. İnsan deli de olsa
onu hak etmek için bir parça ağlayacaktır.
Mamafih ben meczuba lokantada yemek ısmarlayıp yedirenleri de
görmüşümdür.
Deli ile aynı lokantada, karşılıklı masalarda yemek yediğim için
alınacak kadar aristokrat değilim. Yalnız bu zavallıların acayip
huyları var. Meselâ yere düşürdükleri kemiği alıp yemeğe
başlıyorlar, yahut tabaklarına tükürerek insanı tiksindiriyorlar.
Yalnız gene şaka maksadıyla, sırf bir parça gülüp eğlenmek için
meczuba rakı içirenler oluyor ki mürüvvetin bu derecesi hakikaten
fazladır.
Ben bunlardan birine (B...)'de tesadüf ettim. Meczup Mücadele
senelerinde dağda bulunarak getirilmiş bir dilsizdi. Nereli olduğunu
kimse bilmiyordu. Cüce denecek kadar kısa boylu, fakat bir canavar
gibi kuvvetli yapılı, sarı sakallı bir adamdı. Beline şakadan bir de
bıçak takılmıştı. Şehrin sokaklarını o halde dolaşmasında mahsur
görülmüyordu.
Bir akşam lokantada birkaç küçük memurun ona rakı içirdiklerini
gördüm.
Bu nevi ikramlara evvelden alıştırılmış olacaktı ki rakıyı susuz
içiyor ve her kadehte biraz daha çıldırarak, dili olmadığı için, ua,
ua, diye korkunç bir hayvan sesi çıkararak gülüyordu.
Pek vehimli bir insan olmadığım halde o gece karanlık sokaklar
arasından yerime dönerken gözlerimle gayri ihtiyarî onu aradım ve
köşe başlarını bir parça açıktan döndüm. |