Edebiyat : AnaSayfa - Hikayeler

 

Sezai Karakoç



Kartal


Kartal, bir sabah, uyandığında her zamanki alışkanlığıyla güneşi aradı. Gözleri her gün ilkin güneşle karşılaşırdı. Tabii, hava kapalı olmadığı zamanlar Güneşi görür görmez, Kartal, kendini bulurdu. Uykuyla yitirdiği kendi benliği geri dönerdi, kanatlarına ilk gün ışığı vurduğunda. Sonra tünediği yalçın kayalıktan biraz yükselerek kanatlarını çarpar, böylece gün ışığında adeta sabah banyosunu almış olurdu. Gün ışığı, göğsüne, kanatlarının gövdesine bitiştiği yere değince, adeta yeniden doğmuşa dönerdi. Kendi cinsinden bir şey olduğuna inanırdı güneşin. Aynı kanı taşıyorlardı her ikisi de damarlarında. Kendisi, yeryüzünün en yükseğinde dururdu, güneşse gökyüzünün. Evrende her ikisinin her sabah selamlaşmasından daha doğal, daha yüce,daha gerçek ne olabilirdi? Güneşe doğru ufak uçuşlar yaparak, gagasını kımıldatarak, bir takım sesler çıkararak sağlığına dua ederdi güneşin. Onun doğmayacağı bir günü düşünemezdi. Onun doğmaması kedisinin ölümü demek olur diye düşünürdü ya da. Hava bulutlu olduğu günler, kışta kar ve fırtına yüzünden yuvasından çıkmak istemediği vakitler bile, o, güneşi görmemeye dayanamaz, tabiatla kıran kırana bir savaş vererek mutlaka bulutların üstüne çıkar, güneşi görür, ancak o vakit günlük hayatına başlardı. Bu savaşında başarısız olduğu nadir anlarda da, yuvasında hasta gibi döner durur öbür günü beklerdi.

Onun için, Dünyada hayatı yaşamağa değer kılan tek şey, güneşin doğuşunu görmekti. Yeryüzü küçük, alçak, pürüzlü bir şeydi. Kıvrımlar, engebeler, bulanık sular, çamurlar, arı peteğini andıran kentler... Ta yukarılarda uçarken bu yeryüzü düzenini çok karışık, bulanık, hatta anlamsız bulurdu. Hele insanlar, yeryüzünün en aşağılık varlığı gibi gelirdi kartala. Yer kabuğunda ki, bütün canlılar alçak gönüllüydü. İnsan denen yaratık hariç. Öbürleri yeryüzündeki alınyazısı sınırlarına saygılıydı. Ama insanoğlu, yeryüzüyle yetinmeyip gökyüzüyle de uğraşıyordu. Gerçi, kartal, yeryüzünde olup biten şeylere dikkat etmiyordu. Çünkü onları dikkate değer şeyler olarak görmüyordu. Ufak tefek şeyler, ufak tefek! Usanç verecek kadar yavaş ve ufak kımıldanışlar! Ama insanoğlunun farkında olmamaya imkan yoktu. O dağların tepelerine tırmanıyor ve onu öldürebilecek bir silaha sahip bulunuyordu. Korkutmak için ansızın patlayan bir ses ve göğsü delip geçen bir sert nesne... Sese aldırış etmiyordu kartal. Ama o ufak şey, nasılda başka kartalları, koca kartalları devirmişti. Görmese inanmazdı. Ama görmüştü. Bu insan denen yaratığında büyük bir güç vardı, bunu kabul ediyordu. Kendisinin o korkunç pençesini, o keskin gagasını hiçe indiren bir güç. Fakat insanın öylesine güçlü olması onu kartalın gözünde yüceltmiyordu. Evet, bir gün, o, garip bir şey görmüştü. İnsanın yeni değişimine şahit olmuştu. Evet, insan, çok iri, yüzlerce kartalın bir araya gelmesinden doğacak bir büyüklükte, bir kabuk, bir gömlek edinmişti. Nice kartallar bu kabuğu kırmayı denemişler, fakat paramparça olup yere yuvarlanmışlardı. Kimileri ise rüzgarın sürüklemesiyle bu çirkin nesneye çarpmışlar, onlarda aynı akıbete uğramışlardı. Korkunç gürültülü ve çirkin bir sesi olan bir insan kabuğu. Havada hızla uçuyor ve içinde bazen bir insan bulunuyordu, bazen çok sayıda insan. Ama yinede insanoğlu, kartalın gözünde bir hiçti. Bütün bunların ne değeri vardı? Yükseklerde süzülmek ve yeryüzünü ta aşağılarda kendi pisliğine batmış bırakmak, ancak Kartalın hakkıydı, kartala özgü, kartala vergiydi. Aman tanrım, ne korkunç kokusu vardı kentlerin. Kartal bu kokuya dayanamazdı. İnsanla o pis kokuyu özdeşleştirmemek mümkün değildi. Ancak insanın ulaşamadığı yerler temizdi. Ve ancak, doğan, bir dağın ucundan çıkan yakıcı güneş temizdi.

Güneşi görmek... Gözleri açar açmaz güneşi görmek... İşte hayatı yaşamaya değer kılan.... Güneş en büyük bilgeydi. Her gün ondan bir şeyler öğrenirdi kartal. Bir iç-söyleşileri vardı. Konuşurlardı sessizce, kelimelerden öte. Ona saat be saat hayatın güdümünü bir takım işaretlerle açıklardı güneş. Bunlar basit, sade, yalın sırlardı. Kurallar. Cetvelle çizilmişçesine düzgün geometrik kurallar. Ama kimi zaman da tepesinden ateş boşaltırcasına onu yakardı güneş... İşte o vakit, kartal anlardı güneşin ne demek istediğini. Çekil diyordu güneş, bundan ötesine, gerçeğin bundan daha açık ve çıplak anlatımına dayanamazsın demek istiyordu güneş. O vakit, kartal, fazla direnmez, gölgelik yuvasına çekilirdi. Yuvasında da hep güneşi düşünür ve onun hayran olunacak varlığı karşısında sonsuz bir hayrete dalardı. İyi ki o ışığını gönderiyordu, yoksa kendisinin ona gitmesi gerekecekti. O kadar uzaklık nasıl aşılabilirdi? Hem ona yaklaşınca yanıp kül olmak da vardı işin içinde. Demek ki, o kadar uzak duruş, ışıklarını şifa etkisine kavuşturuyordu.

Evet, kartal, sabah sabah gözlerini açtığında ilkin güneşi aradı. Ama onu bulamadı. Güneş yoktu. Daha doğrusu, ortalık öylesine bir karanlığa boğulmuştu ki, güneşi görmek mümkün değildi. İlkin,'Güneş ölmüş! diye düşündü, fakat buna inanamadı. Çünkü onun ölümü kendi içinde bir şeyleri kıpırdatacaktı. Güneş ölmüşse kartal nasıl yaşardı? Kartalın kartal olarak kalması içinde güneşinde güneş olarak yerinde durması lazımdı. Hayır, hayır güneş ölmemişti: Olsa olsa bir karanlığa gömülmüştü. Sonra..... 'Acaba çok kalın bir bulutun içinde miyim' diye düşündü. Fakat hayır dedi hemen. Çünkü: Bulut nice kalın olursa olsun güneş kendini hissettirirdi. Işıklar şurdan burdan sızar ve bulutun kimi yeri hafif de olsa beyazlık kazanır. Ondan anlaşılır ki güneş yerindedir, güneş olaydan haberdardır. Ama şimdi en ufak bir ışık sızıntısından eser görülmüyordu. Bulut değildi çevreyi saran; öyle olsa, bazı yerler kalaylı kap aydınlığını verirdi. Ama ortalığı tencerenin dibi karanlığında bir renk sarmıştı. Birden uyandığından beri genzini bir şeyin yaktığını farketti. Evet! Bir duman sarmıştı etrafı. Simsiyah, pis kokulu, nefes kesici bir duman. Bu duman, güneşten eser bırakmamış, ortalığı kasıp kavuruyordu. Birden büyük bir sıkıntı duydu; bir şeyler bulamalıydı; güneşli havaya çıkmak için bir çaba göstermeliydi. Kanatlarını çırparak havalanmak istedi. Fakat kanatları ağırlaşmış, kendisine de bir halsizlik gelmişti. 'Güneşi kurtarmak' düşüncesi aklından gelip geçti. Bu, kendisini çok aşan bir davaydı. Şimdi kendisini ve varsa dağın şurasında burasında ki yavru kartalları kurtarma söz konusuydu. Öbür kartallar ne olmuştu acaba? 'Bu olsa olsa yine insan işidir' diye düşündü. Bu koku onun alameti. 'O kent kokularından bir koku bu!' Evet,bulmuştu,insan,bu kez,fethedemediği gökyüzünü kirleterek çürütmek ve öldürmek istiyordu. Temiz havanın, temiz görüntünün düşmanı olan insan!

Bir kere daha, birkaç kere daha çırpındı kartal; bu kara kabus bulutunu delmek, mavi gökyüzüne ve altın güneşe doğru uçmak için, içinde sonsuzca bir arzu duyuyordu. Fakat, her girişiminde umudu daha çok kırılıyordu. Kanatları kaskatı kesiliyordu gittikçe. Damarlarında kanın donmakta olduğunu, boğazının tıkanmaya başladığını hissediyordu. Ölüm yaklaşıyordu anlaşılan. Bir anda, dağılmış aklını toparladı; gönlünün, ruhunun, aklının ve gözünün kuvvetini güneşi görmek noktasında topladı. 'Bari güneşi görerek öleyim.' İçinden bir yönelişle bir doğrultuya çevirdi bütün gücünü. Takatı tükenirken, karanlığın ortasında, çok ince bir yüzük halkası biçiminde bir başka karaltının, yavaş, çok yavaş bir hareketle kımıldadığını görür gibi oldu. Adeta gözünden çıkan çok silik yeşil ve sarı ışıltılar bu siyah yuvarlaklığın orasına burasına serpiliyordu. Evet, ölümün dehşet pençesi kartalı boynundan yakaladığı anda, güneşti bu; simsiyah bir karaltı halinde de olsa, güneş hala deviniyordu...

Copyright © 2008 Temha.neT