İki Onbaşı
Galiçya... 1917...
Otuz adım aralıkla, iki saatten beri karşı karşıya duruyorlar.
Avusturyalıları silip süpüren, Almanlarla Macarları kaldırıp geri
atan Rus dalgası, Türk siperlerinin otuz adım önünde bekliyor.
İki hattan birbirine bombalar hediye ediliyor... Ve... Keskin
küfürler.
Bir taraftan verilen kumanda öbür yandan da işitiliyor. Süngüler
takılmış... Bu yıpratıcı durumdan kurtulmak lazım.
İlk davranış Türklerden oluyor.... Karşı bir saldırışla düşmanı
atmak için fırlıyorlar. Fakat karşı taraftan keskin bir takırdama...
Makinalılar cepheyi tarıyor ve fırlayanlar bir daha kalkmamak üzere
yatıyorlar... Ruslar cesaretleniyor. Otuz adım ileriye
atılabilirlerse mesele hallolunacak... Ve, ikinci saldırış onlardan
oluyor. Fakat bu sefer işleyenler Türk makinalı tüfekleridir...
Ve... Fırlayanlar yere yatmaya mecbur oluyor. Bu onların son
yatışıdır....
Tekrar bombalar başlıyor ve orada keskin küfürler... Yaralananların
iniltileri... Artık akşam da oluyor. Gökte inci bir ay var...
Onun ışığı Rus siperlerinden Türk siperlerine kadar olan bütün
alandaki tümseklere gölgeler yapıyor ve siperlerdeki askerler birer
dev görünüşü veriyor...
Galiçya artık fatih ve barbar ırkın bayrağına baş eğen bir ülke
değil... Fakat orada yine kahraman barbarların ordusu çarpışıyor ve
bu ordu ta nerelerden gelerek arkadaşlarına yardım etmek ve ölmüş
bir milleti diriltmek için dövüşüyor...
İki taraf birbirine otuz adım yaklaşınca toplar susmuştu. Şimdi gece
olunca makinalılar da susuyor. Artık söz söylemek sırası yalnız
bombalarla süngülerindir... Siperlerden siperlere fırlatılan son
bombalar patlıyor ve iki taraf süngü davranarak birbirine giriyor.
Bombalar savrulurken küfürler de beraber savruluyordu. İki taraf
birbirine doğru koşarken savaş naraları haykırıldı ve şimdi süngü
süngüye vuruşuluyor.
Şu birinci türlü sesler dürtüş yapan ve çelen süngülerin birbirine
çarparken çıkardığı donuk sestir. İkinci türlü sesler hedefini bulan
süngülerin insan etlerine dalarken çıkardığı matemli sedadır...
Üçüncü sesler yaralananların haykırışı ve dördüncüler çarpışanların
solumasıdır. Bu soluma bir saatlik uzaktan işitiliyor...
Asırlık düşmanların karanlıkta boğuşması... Bu, heybetli bir
manzaradır. Süngü süngüye... Göğüs göğüse... Boğaz boğaza...
Büyük bir güllenin açtığı bir çukurun başında beş altı kişi
boğuşuyor. Süngüler... Dürtüşler... Çelişler... küfürler... Ve sert
bir dipçik vuruşu... Biraz sonra ayakta hiç kimse yok... Düşenlerden
iki tanesi yavaş yavaş gülle çukuruna yuvarlanıyorlar ve kesik kesik
inleyerek orada kalıyorlar... Onlar birbirlerine o kadar yakın ki
ellerini uzatsalar birbirlerini tutacaklar. Ay ışığının girmediği bu
kuytu çukurda onlar birbirlerinin yüzlerini göremiyorlar...Fakat
ikisi de biliyor ki yanında yatan yaralı biraz önce gırtlaklaştığı
düşman ordusundan birisidir...
Bir müddet ikisi de baygın yatıyor... Ve artık savaş meydanında
hiçbir ses yok... Yalnız ara sıra uzaktan gelen bir yaralı sesi...
Çukurdakiler yavaş yavaş kımıldıyor. Birisi güçlükle matarasını
çıkarıyor. Kurumuş dudaklarına götürerek iki yudum içiyor... Sonra
ötekine uzatıyor. O da içiyor..
İki yudum suyun hiçbir değeri yoktur. Fakat eğer bu iki yudumu içen
insan bir çukura yuvarlanmış bir yaralıyla ve yanında eşi ve hiç
kimsesi yoksa o zaman o iki yudum su ona taze bir hayat verebilir.
Çünkü o, bilmese bile sezer ki şu dakikada yarasını onaracak
şefkatli bir elin gelmesi ihtimali yoktur... Yarasını kendisi
sarmaya mecburdur... Ve... ikinci asker elleri titreyerek
çantasından sargısını çıkarıyor... Elleri titreyerek yarasını
sarıyor ve sargının kalanını ötekine uzatıyor...
Onlar demin yaşamak izin boğuşuyorlardı. Şimdi yaşamak için
birbirlerine yardım ediyorlar.
Onlar iki onbaşıdır. Biri yalçın Anadolu köylerinden gelmiş,
şehitler soyundan bir Türk onbaşısı... Öteki, Polonya'nın yeşil
ovalarında büyümüş ve kaderin sevkiyle Rus ordusunda hizmete mecbur
olmuş bir Lehli onbaşı...
Onlar şimdi bu karanlık gecede, bu kimselerin görmediği çukurda
inliyorlar. Yaralarından akan kan toprağın üstünden sızarak çukurun
en derin yerinde birbirine karışıyor... Ve onların gözlerinde bir
özleyiş!..
Birbirinin dilini anlamadan konuşuyorlar... Türk: “Yaran çok
sızlıyor mu” diye soruyor. Ehli inliyor ve metin olmaya çalışarak:
“Siz Türkler vaktiyle bizim için harp ettinizdi” diyor. Lehli onbaşı
bunu biliyor ve Türkler Lehistan ovalarında yine at oynattıkları
için Lehistan dirilecek diye seviniyor. Fakat Türk onbaşısının
bundan hiç haberi yok. O kendi kahramanlığından habersiz olduğu gibi
atalarının yaptığı büyüklüğü de bilmiyor... Yalnız, onun bol bol
akmaya alışmış olan temiz kanı, şimdi şurada da, şu yabancı toprakta
da bir yabancının kanına karışarak bol bol akıyor.
Er meydanındaki çukurun içinde iki dost onbaşı inliyor... Birinin
gözlerinde sarışın Marya'nın aksi, birinin gözlerinde ceylan bakışlı
Ayşe'nin hayali var... Birbirinin yüzünü görmeyen iki yaralının
yattığı çukurdan bir hasret seyyalesi uzanıyor. Bu seyyale
Anadolu'dan Polonya'ya kadar gidiyor. Bu seyyalede parçalanmış bir
ümidin kırıntıları var... Ümit ölmez. Ümit en sonra bırakılan
şeydir... Fakat iki asker de pek iyi biliyorlar ki kendileriyle ve
gözlerindeki akislerle beraber, en son ümitleri de bu çukurda gömülü
kalacak... Ve ihtimal biraz sonra yanı başlarında patlayacak olan
yeni bir gülle, toprakta açtığı yeni bir çukura karşılık, kendi
üzerlerini örterek onlara adsız sansız bir mezar yapacak...
Çukurun içinde iki dost onbaşı inliyor ve onlar biraz sonra
öleceklerini biliyorlar. Burada böylece ölecekleri için onlarda bir
pişmanlık var mı? Hayır!. Onlar bir görev için, görevden daha yüksek
bir düşünce için öleceklerini biliyorlar...
Birbirlerine hiçbir düşmanlıkları olmadığı halde böyle
süngüleşmelerinde büyük bir sebep olduğunu anlıyorlar. Ve o fikri
apaydın göremedikleri için ona daha çok inanıyorlar. En büyük
hakları olan hayattan ayrılmak fedakarlığını da bunun için
yapıyorlar...
Ey savaş! Sen acı ve korkunç, kanlı ve berbat, çirkin ve
yıpratıcısın... Fakat sen büyük ve azametlisin... Bunun içindir ki
insanlar sana ebediyen tapınacaklardır.
İki dost onbaşının nabızları yavaş yavaş ağırlaşıyor ve onlar bu
büyük dakikada birbirlerine cesaret vermek için birbirlerine yakın
olan kollarını uzatarak el ele tutuşuyorlar. Lehli onbaşı gözlerini
açınca göğün karanlık boşluğunda bir ışık görüyor. Bu ışık bütün
göğü kaplıyor. Ortasında Marya, elinde billur bir bardakla su
tutuyor. Ve Türk onbaşısı “Marya!.. Marya!..” diye bir şeyler
sayıklayan arkadaşının öldüğünü seziyor. Türk onbaşısının
anlayamadığı bu sayıklamalar Lehli onbaşının vasiyetidir.
Öteki, arkadaşının öldüğünü, kendi korkunç yalnızlığını anlayınca
hıçkırıyor. Kendi diliyle, kendi lehçe ve kendi şivesiyle: “Hayat”
Sen insanları bu kadar güç mü bırakırsın” diye düşünüyor. Ve biraz
önce boğuştukları çukurun tepesinden kendine kollarını açan gürbüz
çocuğa sevgiyle bakıyor. Kalkmak, onun yanına gitmek, onu kucağına
almak istiyor. Fakat ah!.. Bir üstün kumandası olsa!.. Birden dünya
kararıyor. Onbaşının gözlerinde köye ait son bir hayal parlayıp
sönüyor.. Ve sonra: Sonsuz uyku..
Dakikalar geçiyor... İki beklenen artık dönmeyecek... Fakat dünyada
değişen bir şey yok...
Birdenbire büyük çukurun ta tepesinden bir aydınlatma fişeği
patlıyor ve ışığını iki dost onbaşının üzerine serpiyor... Onlar
hala el ele tutuşuyorlar... Hala Lehli onbaşının gözlerinde iki
damla yaş duruyor... Ve hala Türk onbaşısının dudaklarında bir ümit
gülümseyişi var... |