Harap Mabedler
Ruhun alem-i hariciden çekilmiştir.Ben uyuyordum; fakat o kendi
hazaini,kendi kainatı içinde kimsenin sezemediği zengin kabiliyetli
yaşıyordu. Dünya ile revabilim kesildiği zamanları çok
severim:Gözlerim ziyalara kapalı,kulaklarım sedalara
tıkalı,mevcudiyetim bütün temaslardan uzaktan,yalnızca yaşarım.
İşte öyle bir an idi.Yabancı bir varlığın ipek ihtizazlarla
etrafımda dolaştığını duydum. Ruhumda akşamdı:Şimai akşamlarının
uzun, renksiz,müphem hayalleri içinde yüzüyordum. Alemde renkenari
,gümüşümsü bir ışık ağaçlardan akıyor,suların yüzünde uzanıyor;
yıldızların uzak gözlerinde meyceleniyor;bütün heva-yı nesimide
yumuşak,sakit titreşiyordu.Evvela bunu etrafımda ihtizaz eden
ateşsiz,parıltısız ziyanın ruhu zannettimdi, fakat bu ihtizazda
sükunet'i denizlerin sahilleri yalarken gönderdikleri musikiye
benzer bir şey vardı.Halbuki bu ziya dilsizdir.Onun yalnız renksiz
gölgeleri veda ilahesiyle hem ahenk hareketleri vardır.
Etrafımda hissettiğim varlık,tebessüme benzer bir sesle dedi ki:
-Beni tanımadın mı?
Ruhum fısıldadı:
-Hayır!
O vakit daha tatlı:
-Öyle ise bana bak.
Dedi;ve ruhum etrafında ihtiraz eden tayfı gördü.Şafak sislerine
benzer şeffaf,pembe kanatlarıyla pür tayeran,pür ihtizaz şekerrenk
bir mahlukta, gözleri rüya ziyasının aksiyle
açılıyor,gülüyor,hüzünleniyor,daima tahavvül ediyordu.O vakit ruhum
onu tanımak arzusuyla müteezzi ve mütehassir,yalvardı:
-Söyle,seni ben ne vakit gördüm?Bana ilk defa ne zaman göründün
Havada kaybolan esiri kanatlarıyla çırpınıyordun;sen onun mavi
ziyadar gözlerini düşünürken,o coşan hülyalar hep dudaklarından ve
gözlerinden dökülen handeler ve giryeler benim sedamın,benim
kanatlarımın darbeleriyle hem-ahenkti.Muharrik,ince,sabırsız
çalak!Hala bilemedin mi?Ben Suzinak'ım!
İşte o vakit ruhum,ilk hatıratının musikisiyle bihuş,esiri penbe
kanatlar arasında ebediyen yaşamak arzusuyla ağladı:
-Şimdi seni tanıdım.Bir gece papatya tarlasının yumuşak,saf kalbinde
yatıyor,ilk aşkımı düşünüyordum;gözlerim nihayetsiz bir elmas
tarlası gibi başımın üstünde pırıldaşan yıldızların gözlerindeki
namütenahi manayı içerken seni gördüm.Çünkü sen,onun Chopin'in
ruhunu yaşatan parmaklarından, Chopin'in gamları ısrarla tekrar eden
seda darbeleri arasından birdenbire gülüvermiştin.Nasıl en ağır,en
muazzam gamlar, sedalar arasında gömülmüş bir hande ile kanatların
ruhu okşardı.Fakat çoktan beri sen kıyafetini
değiştirmiştin.Seneler,ama seneler var ki, sen tozlu,bayağı,bayat
şarkılar arasında yeknesak nağmelerinle beni ta'zib ediyordun.
Ruhumun ilk billur handelerini leziz bir hatıra ile diriltir gibi
Suzinak güldü:
-Artık on altı yaşında değilsin,dedi.Şimdi sendeki sesler Hüzzam ve
Acemaşiran dostlarımın pest iniltileri,gayesini kaybetmiş yeisli
giryeleri ve sendeki renkler kanatlarımın dilber renklerine hiç
benzemeyen ebedi kurşunilikleridir.İster misin,seni bütün hayat-ı
ruhunun muhtelif lisanları olan makamatın ervahına takdim edeyim.
Fakat beni dinlemedi;kanatlarının iki nağmekar darbesiyle uçtuk ve
kendimizi nihayetsiz bir çam ormanının muzlim ve solgun ziyalarla
yıkanan kurşuniliğinde bulduk.Hülya perver dallarında renksiz
ışıklar akıtan bu levend ve güzel ağaçlar zirvelerini bir tarafa
temayül ettirmişler; bütün iğnelerde dolaşan sesi bir ihtizaz-ı
lezzetle aralarındaki konseri dinliyorlardı. Bu sahile doğru uzanan
ormanlı vadinin ta orta yerinden billur köpükler ve dalgalarla
raksan beyaz bir su,yosunların,kayaların,taşların üstünden
atlayarak,kayarak terennüm ederek bin dilber akışlarla çağlayarak
kendisini dinler gibi uyuyan bir denize akıp gidiyor.Burada öyle
gaşy edici bir ahenk,bir ahenk-i ruh vardı ki bütün aşıkların ervahı
burada ağlaşıyorlar;bütün tabiatın
ağaçları,yaprakları,dağları,suları en güzel mersiyelerini burada
ittihad ettirmişler zannediliyordu.Fakat bu nihayetsiz denizlerin
hareketsiz sinesine,heva-yı nesiminin en gizli mesamatına uzanan
nağmelerle şimal akşamlarının renksiz ziyalarına benziyorlardı.
Ateşten,galeyandan,çılgınlıktan,tufandan ari!Hep hüzün,sadegi,gumum
ile meşgun ve pest eninler!
Suzinak beni ulu ve himayekar bir çamın gölgesine tevdi ederken:
-Şimdi onları göreceksin,dedi.
Gözlerim bu ziyaların mübhem ka'rını delmeğe alıştıktan sonra,ilk
gördüğü,ruh suların ortasından yükseliyordu.Evvela ince,yüksek bir
taşla onun üzerinde atlayıp giden beyaz bir su zannetmiştim.Sonra
gördüm ki,melal içinde inleyen bir tayf,bütün varlığıyla ağlayan ve
gözyaşından libasını daima sulara mezc eden ince,uzun bir hayal!
Üzerinde nuşin dalgalarla akıp giden muhayyel,seyyal tülleri altında
uzun,narin,nefis azaları vardı.İnce kolları sesinin melalamiz
musikisiyle semalara doğru kalıyor,kurşuni ziyanın leventlerine
benzeyen uzun saçları seyyal tül libasıyla akıp gidiyordu.Bütün bu
giryelerle beraber renksiz ve güzel dudaklarından serpilen nağmeler
geçmiş bir acının ebediyyen devam eden hummasıyla sayıklıyordu:
-Muhteşem bir saray,sonra şaşaalar debdebeler, altınlar,
zebercetler, yakutlar, ipekler, süsler,hepsinin ortasında o... mehip
çehresi,güneşten gözleriyle bakan o... ateş dudaklarının bir
busesiyle ruhumu masseden o şehinşah,o ilah!.. Ebediyete kadar
rüyalarımda ağlatan bir saatlik hayat! Değil mi ki beni bir saat
için sevdi;değil mi ki beni o altuni,ihtişamı itmam eden yüzlerce
güzeller içinde güneşten gözlerinin bir lemasıyla çekti, götürdü...
Bir saat ziya, renk, hayat, güneş, sonra ebediyyen renksiz gölgeler
arasında dolaşan bir enin,bir tayf!.. Bir an için rüyalarıma bile
gelmez misin? Bak,kollarım senin için kıyamete kadar güşade
bak,gözlerim seni ebediyete kadar bekleyecek birer şefkat!.. Bak,
dudaklarım muazzam varlığı oyalamak için ruhumu ebedi bir nağme gibi
sana akıtacak!..
Hayretle, gözlerimle o hayali dinlerken Suzinak tiz,kıskanç bir
nağme ile dedi ki:
-Bu Yavuz Sultan Selim'in bir saat sevdiği bir kız,Hüseyni'nin
anası!Hüznü terennüm eden bir divanedir.Gel,gidelim.
Derenin ucuna doğru büyük beyaz kavuklu,sarı cübbeli,ağır cepheli
karışık kaşlı,yeşil gözlü,biri bağdaş kurmuş,elinde tanbur,daima
çalıyordu. Bati, azametli, mukanna tek seslerlerle daima
söylüyordu.Suzinak:
-Bu musikinin haşmetli bir perisidir.Evc-i ara! Dedi.Biraz ötede bir
taşın üzerinde kurşuni,büyük gözleri esrarla perdelenmiş,ismini
bilmediğim telli bir saz çalan bir tayf vardı.
Tanıdım,Hüzzam idi.Arkasında Uşşak,Ferahnak ve Yegah hülyalı
çehreleriyle onu dinliyorlardı.Uzak ağaçların ortasında küçük gümüşi
ziyalı bir meydancıkta Karcığar, Hicaz, Hicazkar siyah saçları,uzun
beyaz libasları,gülen gözleriyle müterennim neşedar,raksan bir
namenin uçan kahkahalarıyla dönüp oynuyorlardı.
Uzun sikkesinin altındaki şi'r-i hüznle nemlak gözleri,kibar,zayıf
vücudunun hayali huhutunu tezyin eden yumuşak abasıyla Saba,büyük
bir mevlevinin dualar, vecdler, sırlar içinde tapınan ruhunu
terennüm ediyordu.Acemaşiran ve isfahan siyah cübbeleri,büyük
kavuklu, muzlim çehreleriyle, hürmetkar,onun etrafında
toplaşıyorlardı.
Bu gümüşlü ormanı,billur suyu dolduran bilmediğim
kıyafetler,çehreler,mahluklar ve bütün onların manasını sezmek için
ruhumun gerildiği mütenevvi,mübhem teraneler vardı.Bütün bu muhtelif
seslerin,sazların ittihadıyla aşk ervahının ağlaştığı bir neşide
husule geliyordu; onu,iradem yumuşamış,biraz da mahmurlaşmış olduğu
halde uzun müddet dinledim. Halbuki tahlil edilirse bir ses yoktu ki
ruhumun bir levnini ifade etmesin; bir nağme yoktu ki ruhumun bir
safhasını tersim etmesin;bir parça yoktu ki en mühim hayatımın en
mühim bir acısını,bir hikayesini terennüm etmesin.Suzinak'ın penbe
kanatlarına sokularak dedi ki:
-Beni artık yatağıma götür,bütün ömrümü terennüm eden neşidelerin
hayaliyle ebediyyen uyuyayım.
Çok sürmeden çalıların arasında bir potin gıcırtısı işittim,hayret
ettim,çünkü bütün ervah ya cedik pabuç giyiyorlar,ya billuri çıplak
ayaklarla çam iğneleri üzerinde basıyorlar,ya solgun, ziyadar
kanatlarla uçuyorlar,ya rengin ve zarif deniz kızı kuyruklarıyla
sürünüyorlardı. Bununla beraber yine döndüm, baktım. Siyah bir
cübbenin altına yüksek bir yakalık takmış,şık bir pantolon giymiş.
Gözünde bir tek gözlük, gözlük, siyah gözlü,küçük kafalı,mütehalik
ve acul tavırlı. Evzaıyla teranelerine can veren bir gençti.
Herkesten çok bağırarak, mütekebbir ve müftehir daima
söylüyordu.Yanında onun bütün sözlerini dikkatle dinleyen setre ve
pantolonlu,züppe tavırlı birisi vardı. Lostirin potinlisi diyordu
ki:
-Şimdi Grand Opera'dan geliyorum.Garbın en büyük bestelerine mutlak
beni karıştırırlar.Bazen Norveçya'ya kadar gittiğim vardır
efendim,Nihavent olmak bütün makamatın şahı olmak demektir.Garbta ne
zengin,ne pür-hayat,ne muşaşaa sadalar vardır. Bazen bu efendilerle
gelip terennüm ederim.Fakat ben asıl garbın,o büyüklerin malıyım.
Bu sözlere ötekilerin canı sıkılmış gibiydi.Hepsi istihfafkar
başlarını çeviriyorlardı.Yalnız Rast homurdandı:
-Maskara,züppe,yalnız kantoya yarar.
O aldırmadı, devam ediyordu:
-Ben bu efendilere söylüyorum.Artık kanunda valsler,santurda
galopler,tanburda noktürnler çalınacak zaman geldi.bu semailer,
peşrevler, besteler hep size ait!
Yanındaki Hicazkar Kürdi ceketini,boyunbağını düzelterek hep onun
dediklerini tekrar ediyordu:
-Bendeniz, acizane o eski,ağır,müziç şeyleri bıraktım,küçük şık
şarkılarım var. Güfteler tebni tenlerden artık azade.bir yenilik
olsun diye güftelerime birer doktor sıkıştırıyorum.
Bir açık yareye doktor vurulur mu neşter?
Eski tuyuf kendi ahenglerine müstagrak,onu dinlemeğe tenezzül
etmiyorlardı. Fakat o an,samedani bir orkestra kemanlarının ilk
darbesi gibi muazzam bir sesle hepimiz silkindik. Herkes sahile
koşuyordu.Cübbeler,harmaniler,uzun libaslar,kanatlar hep birden
dalgalanıyor, çırpınıyor, uçuşuyordu. Sahilde bu ervah-ı makamat
dizleri üstüne çöktüler,biraz evvel uykuda görünen renksiz ve sessiz
denizler şimdi ulu dalgalar,köpükler ile huruş etmiş akıyor ve altın
ve la'l gölgeler bu hareket ve renk deryası üzerinde titreyip
uzanıyordu.Sonra bu nihayetsiz
yangınlardan,güneşlerden,bulutlardan,toplanmış renklerle yanan bir
ufuk vardı. Bu ihtişam-ı rengi gönderen güneşlerin altın,ateş
cereyanlarının akışını işitiyorduk ve güneşleri takip eden
seyyeratın musikisiyle eziliyorduk.Ya rab! O ufuktan,o denizden,o
güneşten insanı ne ağlatıcı,ne harab edici sesler, nasıl bütün
varlığı sarsan neşide-i elemler,aşklar akıp geliyordu.Suzinak
hayretkar, yaşlı bir sesle bana diyordu ki:
-Bu yıldızların,denizlerin,renklerin terennüm ettiği büyük şeyler
neden bizi sarsıyor,eziyor,hiç ediyor,kasırgaya tutulmuş bir çöpe
döndürüyorlar, bilir misin? Onlar hep hayatın,yaşayanların,kalblerin
lisanını söylüyorlar;ruhların harekette olan anlarını,tabiatın
heyecanda olan safhalarını terennüm ediyorlar.
-Ya biz? Dedim.
-Biz gölgeleri,eski insanların sükunette olan kalblerini,eski
rüyalarını tekrar ediyoruz.
-Ya kendi tahassürümüz,kendi gözyaşlarımız?
-Hayır.Onları hiç söylemeyiz.Ebediyyen geçmiş hulyaları tekrar
eder,kurumuş yaşları akıtırız,hissiyat,hayat-ı hazır garbındır,işte!
Himmet Çocuk
Elvanlar'da ihtiyar bir kılavuz aldık. Köy kısmen yanmış, perişan,
herkes fersiz ve şaşkın gözlerle kamyon denilen canavarın bîlüzum
gürültüsüne bakıyordu. Herkesin ruhunda sonu gelmeyen meşakkatin,
açlığın, her günün gizli felâket ihtimallerinin yuğurdusu yeis ve
lâkaydî vardı. Onun için kimse Uşak'a kadar gelmek istemiyordu,
Parayı ne yapacaklardı? Ne alırdı ki? Yalnız zayıf yüzlü bir ihtiyar
halsiz bir sesle:
-Ben İney'e kadar yolu biliyorum. Fakat beni Uşak'a götürürseniz ve
bana orada bir okka tuz verirseniz gelirim, dedi. Akşam karanlığı
basarken kamyon mırıldanarak, homurdanarak Anadolu'nun ıssız, yolsuz
beyabanına daldı.
Kamyonda İstanbul gazetecileri vardı. Yunan ordusunun emsalsiz
mezaliminin külleri ve facia sahnesi üstünde tetkikat yapacaklar,
ben cephenin Yunan mezalimi raporunu hazırlarken onlar da ajansla
Türkün felâketini dünyaya bildireceklerdi. Anadolu'da hâkim, insan
değil tabiattır. Kuytu ormanlar, batak ovalar, sam keskin yokuşlar,
sonra karanlık kımıldıyormuş gibi insanı keserek, dondurarak esen
acı rüzgârın ortasından bin bir zahmetle bilmem kaç saat geçti.
İney, bir derenin yamacından kurşunî bir yangın harabesine inkılâp
eden bir köydü. Kamyon hırlayarak, çırpınarak köyün yoluna girerken
dünyada hilkat-i Âdem başlamış gibi etraf insan sesinden hayatından
âriydi. Yalnız bir sürü çakal acı acı, karanlık esiyormuş gibi
dereyi yalayıp geçen rüzgârla hem-âhenk uluyordu. İçimden:
Eyvah, köyden hepsi gitmiş, nasıl tahkikat yapacağız? diyordum.
Biraz sonra sağda bir kaya kovuğunda kızıl bir alevin önünde ısınan
iki hâkî gölgenin kımıldadığını gördüm. Karanlık dereye, kurşunî
yangın harabesi olan yamaca vuran yegâne ışık bu ateş ve kamyonun
yürüyen iki göze benzeyen fenerleriydi. Köprünün önünde şoför
kocaman, âtıl makineyi durdurmaya çalışırken önünde birkaç karaltı
kımıldadı. Son ışığın beyazlattığı taşlı yolda siyah cübbeli, beyaz
sarıklı, siyah sakallı bir adam, arkasındaki henüz ışığın sahasına
giremeyen karaltı halindeki arkadaşlarından ayrıldı. Hiç
unutamayacağım vâzıh bir sesle:
Halide onbaşı, sizi biz İney istasyonunda bekliyorduk, dedi.
- Geleceğimizi nerden biliyordunuz?
-İstasyonda biliyorlar. Tahkik heyeti gelecek, dediler.
-Bu sesten gazeteci arkadaşlar hemen harekete geldiler, kalem kâğıt
çıkardılar, kamyondan fırladılar, karaltılardan tahkika başladılar.
Kaç ev yandı? Kaç kişi öldü?.. Siyah sakallı adam yanıma geldi.
Fenerlerin verebildiği ışıkla notlanma yiyecek gibi baktı.
-Kaç ev mi? Bütün köy yandı. Kaç adam mı öldü? Sayısını Allah bilir.
Eşkıya gelir öldürür, düşman gelir öldürür, yakar soyar.
Görüyorsunuz ya ne ev, ne yiyecek, ne giyecek var. Sen onları şimdi
bırak, İsmet Paşa'ya başka şey söyle!
-Benim işim bunları yazmak.
-Biraz daha hırçın ve sesi titrek:
-Senin işin bizim halimizi söylemek... Kaç ev yandı, kaç kişi öldü,
karnımızı doyurur, başımızı örtecek dam yapar mı? İsmet Paşa'ya
söyle...
-Sesinde hayat için mücadele edenlerin âmiriyeti vardı; muti,
sordum.
- Ne söyleyeyim?
- Ev isteriz, rüzgâr bıçak gibi kesiyor, çocukların başını sokacak
kovuk bile yok. Uşak'ta birçok kereste ve Yunan esiri varmış,
bunlardan bize verilmesini emretsin. Hemen kendimize dam yapalım.
-Ekmek isteriz, askeri ambarlarda buğday var, bir saat ötede...
Emretsin, bize versinler, çiğ olsun çocuklarımıza yedirelim. (Sesi
acıyla, merhametle yırtılarak devam etti) Büyükler söz anlıyor, sesi
çıkmıyor ama çocuklar söz anlamıyor, açlıktan hep ağlıyorlar, sabaha
kadar ağlıyorlar, bunu Paşa'ya şöyle..
Çakal ulumasıyla, rüzgarın iniltisi arkasından öyle zannettim ki aç
çocuklar ağlıyor, göğsü sütsüz, boş, sırtı çıplak analar
yumruklarını sallayarak dünyaya, talihe, hayata haykırıyorlar.
- Yazdım, dedim. Şimdi bize Uşak'a kadar bir kılavuz verin.
Herkes birbiriyle konuştu; biraz meşveret etti, sonra:
- Şu çocuk sizi şosaya çıkarsın, dediler.
Kocaman kurt derisi gocuk, kalın çizmeler, yün başlık artık
ısıtmıyor, yakıyordu.
Bütün gün yemek yememiştik. Yanımızda ihtiyaten alınmış yarım çuval
peksimet vardı ki o da daha ziyade yanımdaki şoförle kamyondaki iki
muhafız askere aitti. Fakat ne onlar, ne arkadaşlar, biraz evvel
açlıktan şikayet ettikleri halde, yemek arzusundan bir günahmış gibi
bahsetmiyorlardı. Yalnız makineyi düzeltmekle meşgul görünen nefer
şoförün bir şey söylemeden içini yakan bir arzusu kalbime geçti,
yavaşça:
- Peksimedi köylülere verelim mi? dedim.
Bu söz yanmak için bekleyen kuru çıra ile temas eden bir kıvılcım
gibi oldu. Nasıl oldu bilmiyorum, üç nefer peksimet çuvalını
yakalamış, titremiş gölgelere zorla dağıtıyorlardı. Vakur ve
mütehammil bir ses:
- Uşak'ta belki ekmek bulamazsınız. Yanınızda kalsın, diyordu.
Yine kamyon hırıldadı, homurdandı, çatırdadı ve karanlığa, rüzgâra
daldı. Yer olmadığı için kılavuz Himmet kamyonun basamağında,
yanımda ayakta duruyordu. Kamyona tutunan küçük çocuk elinin zaafını
zavallılığını görmekle beraber İney'deki küçüklerin açlık feryadıyla
içim dolu gibiydi. Acı acı düşünüyorum. Bu kaç senedir gezdiğim
sahada kül olan, sükkânı aç ve ölmeğe mahkûm olan kaçıncı köydü.
Anadolu hilkat günlerinin ilk devrelerindeki yoksulluk, harabî ve
vasıtasızlık içinde idi. Yeni Türkiye'yi inşa edecek millete yine
Hazret-i Adem'den sonraki devlere benzeyen kudret ve mesai
kabiliyeti lâzımdı. Evsiz, ekmezsiz, meyus bir halk.. Dünya onların
zafer destanını terennüm ederken onlar ölümün gözlerinin içine
bakıyorlardı. Memleketi kim yapacak? Nasıl yapacağız? Yanımda tiz
fakat sakin bir çocuk sesi:
- Burası Kuzgunderesi. teyze!
Başımı çevirdim. Küçük, zayıf bir yüzü vardı. Çenesine doğru uzanan
ensiz yanağının derileri büzülmüş, çene iskeleti olduğu gibi
seçiliyordu. Bu açlık ve yeis içinde başım öyle derurıi bir
sevimliliği, insanı hayata davet eden bir kudreti vardı ki sordum:
- Himmet, niçin peksimedini yemiyorsun?
- Sonra yerim teyze!
- Hele bir ye de sonra konuşalım.
Yavaş yavaş koynundan küçük lokmalara ayırarak çıkardığı peksimedi
yemesini bekledim. Çenesinin bütün iskeleti, peksimedi çiğnedikçe
daha büyük vuzuhla meydana çıkıyordu, Birdenbire gocuğumun içine
küçük başını almak, bilmem neden vaktiyle kendi çocuğumu uyuturken
söylediğim ninniyi söylemek istedim. Fakat bu arzum çok sürmedi.
Küçük kum yüzde merhameti, zaafı meneden bir olgunluk sezdim. Sakin
ve arkadaş olmasına çalıştığım bir sesle konuşmağa başladım.
Büyük bir gururla on üç yaşında olduğunu söyledi. Yedi yaşında
anasız, babasız, ihtiyar bir nine, genç bir kız kardeş, bir çift
öküzle kalmıştı. öküzlerle kocasız iki kadının tarlalarını senelerce
sürmüş, ortakçılık etmiş, ninesini, kardeşini beslemiş, hattA kız
kardeşini ere vermişti. Fakat bir gün o havaliye bir hayvan
hastalığı gelmiş, iki öküzü birden ölmüştü hikâyenin burası kalbimi
burdu. Sordum:
-Ne yaptın?
Sükûnla omuzlarını silkti. Hiç, ne yapacaktı. Öküzsüz çalışmış,
gündeliğe gitmiş, dul kadınların tarlalarını sürmüş, üç sene
çalışmış ve nihayet iki şişman kocaman dombay almıştı.
Hikâyenin burası yine kalbimi heyecana verdi. Kimsesiz, sekiz dokuz
yaşında, kuru Anadolu'da mesaisi ile iki manda alan çocuk, bu benim
anladığım bildiğim kahramanlığın en yüksek derecesi gibi bir şey.
Avusturalya'yı kuru topraktan mamure hâline sokan, vahşi Amerika'yı
mesaisi ile yenip medeniyet merkezi yapan ruhlar bu nevi ruhlardır.
-Dombaylar duruyor mu?
Bu defa gözlerimi yaşanan bir ifade ile ince omuzlarını silkti.
Kamyon karanlık bir vadiden geçiyordu. Anadolu'da vadiler, yarlar,
uçurumlar insanın muhayyilesini ve arkasını soğuk soğuk ürpertir.
Hicretlerin, kavgaların, cinayet ve soygunculukların sahnesi
oralardır.
Üç ay evvel bu meş'um derede Yunanlılar Himmet Çocuk'u yakalamışlar.
kesmeğe yatırmışlar, iki nefer arasında münakaşalar olmuş, biri
arabasını, mandalarını alıp bırakmak, öteki öldürmek istiyormuş,
nihayet salıvermek isteyen demiş ki:
-Arabasında yumurta varsa bırakalım, yoksa keselim.
Himmet Çocuk'un sakin sesi titreyerek:
-Ninem yolda yesin diye iki yumurta haşladıydı, teyze... dedi.
Derenin sağ tarafındaki uçurum üstünde karanlık rüzgâr tuhaf tuhaf
uluyor. Çocuk susmuş, kamyona yapışmış gidiyordu. Tabii bir sesle:
-Seni Uşak'a kadar götürelim, Himmet, dedim. Sen dönmekten
korkmazsın, bilirim, fakat biz yolda bir yanlışlık yaparız, şoför
bilmiyor.
-Olur, teyze.
Nefer şoförün yarım aydınlıkta kayadan oyulmuş gibi sabit erkek yüzü
garip bir tebessümle harekete geldi.
Uşak'a girerken düşündüm. Anadolu'da geçen senderimle yüz haneden
otuz haneye eriyerek dağılan, ölen erkeksiz ve kimsesiz köylerde
Himmet Çocuk'un eşlerine tesadüf ediyor, onlara memleketin hayat
tarihinde birer ışık ve nişane diye bakıyordum. Hayat diye, insanlık
diye Anadolu'da ne kalmış işe gayur kadınlarıyla bu küçük gündelik
kahramanların fevkalbeşer mesaisinden kalmıştı. Bunlardan bir tanesi
kafamda ve kalbimde içimi kanatan bir çivi gibi saplanmış kalmıştır.
Antalya'dan Burdur'a gelirken, nihayetsiz kar bürümüş, bozuk, taşlı,
bir yanı uçurum, bir yanında daima eşkiya gizlenen yokuşlardan
birini tırmanıyorduk. Buralarda arabalar durur, arabacılar bir araya
gelir, her arabaya üç dört çift hayvan takarlar, arabacılar arabanın
arkasına omuz verir. Bin türlü acayip sesler çıkararak teker teker
her arabayı yokuşun başına çekerler. Ve çok zaman da bu kablettarihî
vesaitle, terleyerek, inleyerek günlerce didişip Çine ovasına kadar
getirdikleri mallarını eşkiya çeteleri alır götürür, elleri boş
geldikleri yere dönerler. Böylece bir hengâme ortasında, kalınlı
inceli hayvanları teşvik için birbirine karışan obalar arasında
billur gibi bir ses:
-Ah kadın anam! ah gel de bir kez halımı gör!. dedi.
Kalbime ip takılmış gibi, ses gelen yere sürüklendim, on on iki
yaşlarında, gocuğundan sular damlayan, el kadar güzel yüzlü, mavi
gözlerini örten siyah kirpiklerinde yaş toplanmış bir çocuk arabacı
gördüm. Bu da Himmet Çocuk gibi ihtiyar bir halaya bakmak için bir
fevkalbeşer hayat mücadelesinde pişen bir çocuktu. Istırabının
mercii olsa toprak olan bir kadın kalbi oluyordu.
Hâlâ Türkiye'yi bu küçük Himmet çocuklar yürütüyor. Belki hâlâ
acıları bir çocuğun değil bir deyin kalbi gibi sağlam olan
yüreklerinden taşarsa:
-Ah kadın anam ah! gel de bir kez halımı gör! diyorlar. |