Ömer
Seyfettin
Forsa
Akdeniz'in esatir yuvası nihayetsiz ufuklarına bakan küçük tepe,mini
mini bir çiçek ormanı gibiydi.İnce,uzun dallı badem ağaçlarının
alaca gölgeleri sahile inen keçi yoluna düşüyor,ilkbaharın tatlı
rüzgarlarıyla sarhoş olan martılar,çılgın naralarla havayı
çınlatıyorlardı.Badem bahçesinin yanı geniş bir bağdı.Beyaz
taşlardan yapılmış kısa bir duvarın ötesindeki zeytinlik,ta vadiye
kadar iniyordu.Bağın ortasındaki viran kulübenin kapısız medhalinden
bir ihtiyar çıktı.Saçı,sakalı bembeyazdı.Kamburunu düzeltmek
istiyormuş gibi gerindi.Elleri,ayakları titriyordu.Gök kadar boş,gök
kadar sakin duran denize baktı.Baktı.
-Hayırdır inşallah!
Dedi.Duvarın dibindeki taş yığınlarına çöktü.Başını iki ellerinin
arasına aldı.Sırtında yırtık bir çuval vardı.Çıplak ayakları
topraktan yoğrulmuş sanılacaktı.Zayıf kolları kirli tunç
rengindeydi.Tekrar başını kaldırdı.Gökle denizin birleştiği dumandan
çizgiye dikkatle baktı. Fakat görünürde bir şey yoktu.
Bu,her gece uykusunda kendini kurtarmak için birçok gemilerin pupa
yelken geldiğini gören zavallı,eski bir Türk forsasıydı.Esir olalı
kırk seneden ziyade geçmişti.otuz yaşında dinç, levent,kuvvetli bir
kahramanken malta korsanlarının eline düşmüştü.Yirmi sene onların
kadırgalarında kürek çekti.Yirmi sene,iki zincirle iki ayağından
rutubetli bir geminin dibine bağlanmış yaşadı.Yirmi senenin
yazları,kışları,rüzgarları,fırtınaları,güneşleri,onun granit
vücudunu eritemedi.Zincirleri küflendi,çürüdü,kırıldı.Yirmi sene
içinde birkaç defa halkalarını, çivilerini değiştirdiler.Fakat onun
çelikten daha sert adaleli bacaklarına birşey olmadı.Yalnız abdest
alamadığı için üzülürdü.Daima güneşin doğduğu tarafı sol ilerisine
alır,gözlerini kıbleye çevirir,beş vaktini gizli gizli,işaretle eda
ederdi.Elli yaşına gelince korsanlar onu “artık iyi kürek çekemez!”
diye çıkarıp bir adada satmışlardı.Efendisi bir çiftçiydi.On sene
kuru ekmekle onun yanında çalıştı.Allah'a çok şükrediyordu.Çünkü
artık bacaklarından mıhlı değildi.Abdest alabiliyor,tam kıblenin
karşısına geçiyor,unutmadığı ayetlerle namaz kılıyor,dua
edebiliyordu.Bütün ümidi memleketine,Edremid'e kavuşmaktı.Otuz sene
içinde hiçbir an ümidini kesmedi.”Öldükten sonra dirileceğime nasıl
inanıyorsam,elli yıl esirlikten sonra da memleketime kavuşacağıma
öyle inanırım!” derdi.En şanlı,en meşhur Türk gemicilerindendi. Daha
yirmi yaşındayken Tarık Boğazı'nı geçmiş,poyraza doğru
haftalarca,aylarca kenar,kıyı görmeden gitmiş,rastgeldiği hücra
adalardan cizyeler almış,irili ufaklı donanmaları tek başına hafif
gemisiyle berbad etmişti.O vakitler Türkeli'nde namı dillere
destandı.Padişah bile kendisini saraya çağırmış,maceralarını
dinlemişti.Çünkü Hızır Aleyhisselam'ın gittiği diyarları
dolaşmıştı.Öyle denizlere gitmişti ki,üzerinde dağlardan,adalardan
büyük buz parçaları yüzüyordu.
Oraları tamamiyle başka bir cihandı.Altı ay gündüz,altı ay gece
olurdu!Karısını,işte bu, senesi bir büyük günle bir büyük geceden
ibaret başka cihandan almıştı.Gemisi altın,gümüş, inci,elmas,esir
dolu vatana dönerken,kenarsız denizin ortasında evlenmiş,oğlu
Turgut, Çanakkale'yi geçerken doğmuştu.Şimdi kırk beş yaşında
olmalıydı.Acaba yaşıyor muydu? Hayalini unuttuğu karlardan beyaz
karısı hala sağ mıydı?Kırk senedir,yalnız taht şehrinin, İstanbul'un
minareli ufku hayalinden hiç silinmemişti.”Bir gemim olsa gözümü
kapar,Kabataş'ın önüne demir atarım diye düşünürdü.Altmış yaşını
geçtikten sonra efendisi,onu sözde azad etti.Bu azadetmek
değil,sokağa,açlığa perişanlığa atmaktı.İhtiyar esir ,bu viran bağın
içindeki harap kulübeyi buldu.İçine girdi.Kimseye bir şey demedi.Ara
sıra kasabaya iniyor,ihtiyarlığına acıyanların verdiği ekmek
parçalarını toplayıp dönüyordu.On sene daha geçti.Artık hiç kuvveti
kalmamıştı.Hem bağ sahibi de artık kendisini istemiyordu.Nereye
gidecekti?
Fakat işte,eskiden beri gördüğü rü'yaları yine görmeğe
başlamıştı.Kırk senelik bir rü'ya...Türklerin,Türk gemilerinin
gelişi...
Gözlerini kadid elleriyle iyice oğdu.Denizin gökle birleştiği yere
yine baktı.Evet mutlaka geleceklerdi.Buna o kadar emindi ki...
-Kırk sene görülen bir rü'ya yalan olmaz!
Diyordu.Kulübe duvarının dibine uzandı.Yavaş yavaş gözlerini
kapadı.İlkbahar bir ümit tufanı gibi her tarafı
parlatıyordu.Martıların:
-Geliyorlar,geliyorlar,seni kurtarmaya geliyorlar!
Gibi işittiği tatlı seslerini dinleye dinleye daldı.Duvar taşlarının
arasından çıkan kertenkeleler üzerinde geziniyorlar,çuvaldan
esvabının içine kaçıyorlar,gür beyaz sakalının üstünde
oynaşıyorlardı.İhtiyar esir,rüyasında ağır bir Türk donanmasının
limana girdiğini görüyordu.Kasabaya giden yola birkaç bölük asker
çıkarmışlardı.Al bayrağı uzaktan tanıdı.Yatağanlar,kalkanlar güneşin
aksiyle parlıyordu.
-Bizimkiler! Bizimkiler!
Diye bağırarak uyandı.Doğruldu.Üstündeki kertenkeleler
kaçıştılar.Limana baktı. Hakikaten kalenin karşısına bir donanma
gelmişti.kadırgaların,yelkenlerin,küreklerin biçimine dikkat
etti.Sarardı.Gözlerini açtı,kalbi hızla çarpmaya başladı.Ellerini
göğsüne koydu.Bunlar Türk gemileriydi.Kenara
yanaşıyorlardı...Gözlerine inanamadı.”Acaba rü'yam devam mı ediyor?”
şüphesine düştü.fakat uyanıkken rüya görülür müydü?Kanaat getirmek
için elini ısırdı.Yerden sivri bir taş parçası aldı.Alnına
vurdu.Evet,işte hissediyordu.Uyanıktı.Gördüğü rü'ya değildi.O
uyurken,donanma,bunun arkasından birdenbire zuhur etmiş
olacaktı.Sevinçten,hayretten dizlerinin bağı çözüldü.Hemen
çöktü.Kenara çıkan bölükler, ellerinde al bayrak,kalenin etrafına
doğru ilerliyorlardı.Kırk senelik bir beklemenin son azmiyle
davrandı.Birden kemikleri çatırdadı.Badem ağaçlarının çiçekli
gölgeleriyle örülen yoldan yürüdü.Kenara doğru koştu.Koştu.Karaya
çıkan asker,ak sakallı bir ihtiyarın kendilerine doğru koştuğunu
görünce:
-Dur!
Diye bağırdılar.İhtiyar durmadı;bağırdı:
-Ben Türküm,oğullar,ben Türk'üm!
Askerler onun yaklaşmasını beklediler.İhtiyar,Türklerin yanına
yaklaştıkça önüne ilk geleni tutup öpmeğe başladı.Gözlerinden yaşlar
akıyordu.Haline bakanların hepsi müteessir olmuştu.Biraz heyecanı
sükun bulunca ona sordular:
-Kaç yıldır esirsin?
-Kırk!
-Nerelisin?
-Edremitli.
-Adın ne?
-Kara Memiş.
-Kaptan mıydın?
-Evet...
İhtiyarın etrafındaki askerler birbirine karıştı.Bir çığlıktır
koptu.”Beye haber verin,beye haber verin!” diye
bağrışıyorlardı.İhtiyarın kollarına girdiler.Kuş gibi deniz kenarına
uçurdular.Bir sandala koydular.Büyük bir kadırgaya
çıkardılar.Askerin içinde onun menkıbelerini bilmeyen,şöhretini
duymayan yoktu.Biraz güvertede durdu.Sevinçten kırk senedir hasret
kaldığı millettaşlarını görmekten şaşırmış,aptallaşmıştı.Ayağına bir
çakşır geçirdiler. Sırtına bir kaftan attılar.Başına bir kavuk
koydular.
-Haydi,Bey'in yanına!
Dediler.Kendini kadırgaya getiren askerlerle beraber,büyük geminin
kıçına doğru yürüdü...Kara bıyıklı,sırmalı esvabının üzerine
demir,çelik zırhlar giymiş,iri bir adamın karşısında durdu.
-Sen kaptan Kara Memiş misin?
-Evet,dedi.
-Hızır Aleyhisselam'ın geçtiği yerlerden geçen sen misin?
-Benim.
-Doğru mu söylüyorsun?
-Ne yalan söyleyeceğim?
-Aç bakayım sağ kolunu!
İhtiyar,kaftanının altından kolunu çıkardı.Sıvadı.Bey'e uzattı.Bazusunda
haç şeklinde derin bir yara izi vardı.Bu yarayı gecesi altı ay süren
bir adadan karısını kaçırırken almıştı.Bey ellerine sarıldı.Öpmeğe
başladı.
-Ben senin oğlunum!
Dedi.
-Turgut musun?
-Evet.
İhtiyar esir sevincinden bayılmıştı.Kendine gelince oğlu ona:
-Ben karaya cenk için çıkıyorum.Sen gemide rahat kal.
Dedi.Eski kahraman kabul etmedi:
-Hayır.ben de beraber cenge çıkacağım.
-Çok ihtiyarsın baba.
-Fakat kalbim kuvvetlidir.
-Rahat et! Bizi seyret!
-Kırk senedir dövüşe hasretim.
Oğlu:
-Vurulursun! Vatana hasret gidersin!
Diye onu gemide bırakmak istedi.Kara Memiş,o vakit birdenbire
gençleşmiş bir kaplan gibi
doğruldu.Duramıyordu.Kalkan,kılıç,istedi.Sonra geminin kıçında
sallanan sancağı göstererek:
-Şehit olursam bunu üzerime örtün! Vatan,al bayrağın dalgalandığı
yer değil midir?
Dedi.
Diyet
Dar kapısından başka aydınlık girecek hiçbir yeri olmayan
dükkanında, tek başına, gece gündüz kıvılcımlar saçarak çalışan Koca
Ali, tıpkı kafese konmuş terbiyeli bir arslanı andırıyordu. Uzun
boylu, iri pençeli, kalın pazılı, geniş omuzlu bir pehlivandı. On
senedir bu karanlık in içinde ham demirden dövdüğü kılıç namluları
bütün Anadolu'da, Rumeli'de serhat boylarında büyük bir nam
kazanmıştı. Hatta İstanbul'da bile yeniçeriler, satın alacakları
kamaların, saldırmaların, yatağanların üstünde "Amel-i Ali Usta"
damgasını arıyorlardı. O, çeliğe çifte su vermesini biliyordu. Uzun
kılıçlar değil, yaptığı kısacık bıçaklar bile iki kat olur,
kırılmazdı. "Çifte su vermek", sanatının, yalnız ona mahsus bir
sırrı idi. Yanına çırak almaz, kimse ile konuşmaz, dükkanından
dışarı çıkmaz, habire uğraşırdı. Bekardı. Hısımı, akrabası yoktu.
Memleketin yabancısıydı. Kılıçtan, demirden, çelikten, ateşten başka
laf bilmez, pazarlığa girişmez, müşterileri ne verirse alırdı.
Yalnız muhabere zamanları ocağını söndürür, dükkanının kapısını
kilitler, kaybolur; muharebeden sonra meydana çıkardı. Şehirde ona
dair bir çok hikayeler söylenirdi. Kimi "cellat elinden kaçmış bir
çelebi", kimi "sevgilisi öldüğü için vakitsiz dünyayı terk etmiş bir
garip" derdi. Siyah şahane gözlerinin yüksek bakışından, kibar
tavrından, mağrur sukunundan, düzgün sözlerinden onun öyle adi bir
adam olmadığı belli idi. Ama, kimdi? Nereliydi? Nereden gelmişti?
Bunları bilen yoktu. Halk kendisini seviyordu. Şehirde böyle meşhur
bir ustanın bulunması herkes için ayrı bir iftihardı.
- Bizim Ali...
- Bizim koca usta...
- Dünyada eşi yoktur...
- Zülfikar'ın sırrı ondadır!..
derlerdi.
Koca Ali, en kalın, en katı demirleri mısır yaprağı gibi yumuşatan
sanatını kimseden öğrenmemiş, kendi kendine bulmuştu. Daha on iki
yaşındayken, sert bir beylerbeyi olan babasının başı vurulmuş, öksüz
kalmıştı. Amcası çok zengindi. Debdebeli bir vezirdi. Onu yanına
aldı. Okutmak istedi. Belki devlet katında yetiştirecek, büyük
mevkilere çıkacaktı. Fakat Ali'nin mizacında "başkasına minnettar
kalmak" ihtimali derin bir elem sızlatıyordu. "Ben kimseye eyvallah
etmiyeceğim" dedi. Bir gece amcasının konağından kaçtı.Serseri bir
adsız gibi dağlar, tepeler, dereler aştı. İsmini bilmediği
memleketler dolaştı. Nihayet Erzurum'da ihtiyar bir demircinin
yanına girdi. Otuz yaşına kadar Anadolu'da uğramadığı şehir kalmadı.
Kimseye boyun eğmedi. Minnettar kalmadı. Ekmeğini taştan çıkardı.
Alnının teriyle kazandı. Çok çalıştı. Emsalsiz işler meydana
getirdi. Pek az kazanca kanaat etti. İçinde "mukaddes ateş" ten bir
şule bulunan her mucit gibi, para için değil, sanatı, sanatının
zevki için çalışıyordu. "Çeliğe çifte su vermek" onun aşkıydı.
Gönüllü gibi muharebelere gittiği zamanlar yeniçerilerin,
sipahilerin, sekbanların içinde Ali Usta işinin methini işittikçe
tadı dille anlatılmaz manevi bir zevk duyardı. Ölünceye kadar böyle
hiç durmadan çalışırsa, daha bir kaç bin gaziye kırılmaz kılıçlar,
kalkanları parçalayan çelik yatağanlar, zırhları kesen ağır
saldırmalar yapacaktı. Bunu düşündükçe gülümser, tatlı tatlı yüreği
çarpar, ruhundan kopan bir hamleyle örsünün üzerinde milyonlarca
kıvılcımlar tutuştururdu.
- Tak!
- Tak, tak!
- Tak, tak!..
İşte bugün de sabah namazından beri durmadan on saat uğraşmıştı.
Dövdüğü eğri namluyu örsünün yanındaki su fıçısına daldırdı.
Ocağının sönmeye başlayan ateşine baktı. Çekici bırakan eliyle
terini sildi. Kapıya döndü. Karşıki mescitte hazin hazin akşam ezanı
okuyor; bacasının tepesindeki yuvada leylekler nihayetsiz bir
takırtı koparıyorlardı. İkindi abdesti daha duruyordu. Yalnız
ellerini yıkadı. Kuruladı. Yenlerini indirdi. Saltasını omuzuna
attı. Dışarıya çıktı. Kapısını iyice çekti. Kilitlemeye lüzum
görmezdi. Uzun meydandan mescide doğru yürüdü... Şehrin kenarındaki
bu mütevazi mabede hep fakirler gelirdi. Minaresi sokağa bakan küçük
bir pencereydi. Müezzin buradan başını çıkarır, ezanını okurdu.
Koca Ali, mescide girince her vakitkinden fazla kalabalık gördü.
Daima üç kandil yakılırken bu akşam ramazan gibi bütün kandiller
yanmıştı. Daha namaz safları dizilmemişti. Kapının yanına çöktü.
Yanında alçak sesle konuşanların sözlerine istemeye istemeye kulak
kabarttı. Konya'dan iki garip derviş geldiğini, yatsı namazına kadar
Mesnevi okuyacaklarını duydu.
Akşam namazı kılınıp bittikten sonra cemaatin bir kısmı çıktı.
Koca Ali yerinden oynamadı. Zaten biraz başı ağrıyordu. "Mesnevi
dinler açılırım!" dedi. Büyük bir huşu içinde, iki garip dervişin
ruhu ürperten nağmeleriyle gaşyoldu. Her aşık gibi onun kalbinde de
nihayetsiz bir vecd, bir heyecan, bir galeyan istidadı vardı. En
küçük bir vesileyle coşardı. Manasını anlamadığı bu lisanın uhrevi
ahengi onun sakin kanını sular altında saklı derin bir girdap gibi
kaynattı. Her tarafı sebebsiz bir sarsıntı ile titriyor, sökülmez
bir hıçkırık boğazına tıkılır gibi oluyordu. Yatsı namazını
kıldıktan sonra mescitten çıkınca, doğru dükkanına giremedi. Yürüdü.
Uykusu yoktu. Ilık, yıldızlı bir yaz gecesiydi. Saman uğrusu, sarı
altın tozundan nihayetsiz bir bulut gibi göğün bir tarafından öbür
tarafına uzanıyordu. Yürüdü, yürüdü. Şehirden mandıralara giden
yolun geçtiği tahta köprüde durdu. Kenara dayandı. Geniş derenin
dibine akseden yıldızlar, nurdan çakıl taşları gibi parlıyor,
şırıldıyordu. Kenardaki karanlık top söğütlerde bülbüller ötüyordu.
Daldı gitti. Saatlerce kımıldamadı. Dinlediği namelerin ruhunda
kalan ahenklerini işitiyor, tıpkı mescitte gibi gaşyoluyordu.
Ansızın arkasından bir ses :
- Kimdir o?.. diye bağırdı.
- ...
Daldığı tatlı alemden uyandı. Döndü. Köprünün öbür tarafında iki üç
karaltı ilerliyordu. Gayrî ihtiyari cevap verdi :
- Yabancı yok!
- Kimsin?
- Ali...
- Hangi Ali?
- ...
Gölgeler yaklaştılar. Bir adım kalınca onu kıyafetinden tanıdılar :
- Koca Ali... Koca Ali, be!..
- ...
- Sen misin Ali Usta?
- Benim!..
- Ne arıyorsun bu vakit buralarda?
- Hiç...
- Nasıl hiç? Suya çekicini mi düşürdün yoksa!..
- !..
Bunlar şehir subaşısının adamları, dizdarlardı. Kol geziyorlardı. Ne
cevap vereceğini şaşırdı. Geceleri afyon yutan bu serseriler, ehli
ırzlar nazarında hırsızlardan, uğursuzlardan daha korkunçtu.
Kendilerinden başka dışarıda bir gezeni yakaladılar mı, dayaktan
canını çıkartırlardı. Ama, ona fena muamele etmediler. Dizdarbaşı :
- Ali usta sen deli mi oldun? dedi.
- Yok.
- Böyle gece yarısına yakın değil, hatta yatsıdan sonra, sokakta
bahusus böyle şehir kenarında kimsenin dolaşmasına ağamızın razı
olmadığını bilmiyor musun?
- Biliyorum.
- Ey, ne arıyorsun buralarda?
- Hiç...
- Nasıl hiç?..
- ...
Koca Ali yine cevap vermedi. Dizdarlar onun namuslu bir adam
olduğunu biliyorlardı. Hırpalamadılar. Yalnız :
- Haydi yerine git, dolaşma... dediler.
Geldiği yollardan hızlı hızlı dönen Koca Ali, ruhunda demin
dinlediği ahengi tekrarlıyordu. Bülbüller keskin keskin ötüyor,
uzaktan mandıraların köpekleri havlıyorlardı. Sokakta hiç kimseye
rast gelmedi. Dükkanının önüne gelince durdu. Bacasının üstündeki
leylek uyumamış, kefenli bir hayal gibi ayakta duruyordu. Kapısı
aralıktı. Çıkarken sıkı sıkıya kapadığını hatırladı :
- Tuhaf, rüzgar açmış olacak!.. dedi.
Dükkanında örsü ile çekicinden başka kıymetli şeysi yoktu. Bunlar da
çalınmaya değmezdi. Kimsenin işine yaramazdı ki, hırsız aşırmak
zahmetine girsin...
İçeriden kapıyı sürmeledi. Dizdarların müdahalesi canını sıkmıştı.
İşte şehirde yaşamak da bir türlü esirlikti. Halbuki dağ başında,
köyde sanatı geçmezdi. Birden ağır bir yorgunluk duydu. Kandilini
yakmaya üşendi. Ocağın soluna gelen alçak musandıraya el yordamıyle
çıktı. Büyük bir ayı pöstekisinden ibaret olan yatakçığına uzandı.
Sıçrayarak uyandı. Kapısı vuruluyordu. Uyku sersemli ile :
- Kim o? diye haykırdı.
- Aç çabuk.
.....
Sabah olmuştu. Kapının aralıklarında bembeyaz ziya çizgileri
parlıyordu. O hiç böyle dalıp kalmaz, güneş doğmadan uyanırdı.
Doğruldu. Musandıradan atladı. Ayakkaplarını bulmadan yürüdü. Hızla
sürmeyi çekti. Birdenbire açılan kapının dükkanı dolduran aydınlığı
içinde, palabıyıklı, yüksek kavuklu dizdarbaşıyı gördü. Arkasında
keçe külahlı, çifte hançerli genç yamakları da duruyorlardı. "Ne
var?" gibi yüzlerine baktı. Dizdarbaşı :
- Ali usta, dükkanı arayacağız! dedi.
Koca Ali hayretle sordu :
- Niçin?..
- Bu gece Budak Beyin mandırasında hırsızlık olmuş.
- Ey, bana ne?..
- Onun için işte dükkanı arayacağız.
- O hırsızlıktan bana ne?
- Hırsızlar çaldıkları bir kuzuyu köprünün altında kesmişler. Meşin
keselerin içindeki paraları alarak bir tanesini oraya bırakmışlar.
- Bana ne?..
- O keselerden bir tanesini de senin dükkanın önünde bulduk.
Sonra... Şu eşiğe bak. Kan lekeleri var!
Koca Ali kamaşan gözleriyle kapısının temiz eşiğine baktı. Hakikaten
el kadar bir kan lekesi sürülmüştü. O, bu kırmızı lekeye dalgın
dalgın bakarken, palabıyıklı dizdar :
- Hem bu gece, geç vakit ben seni köprünün üstünde gördüm, orada ne
arıyordun? dedi.
- ...
Koca Ali yine verecek bir cevap bulamadı. Önüne baktı :
- Arayın... diye geri çekildi. Dizdarla yamakları dükkana girdiler.
Örsün yanından geçen başağa haykırdı :
- Ay! İşte, işte...
- !..
Koca Ali, gayri ihtiyari dizdarın baktığı tarafa gözlerini çevirdi.
Yeni yüzülmüş bir deri gördü. Şaşırdı. Yamaklar hemen deriyi yerden
kaldırdılar. Açtılar. Daha ıslaktı. Bir ağalarının bir de mücrimin
yüzüne bakıyorlardı. Dizdarbaşı hiddetlenerek sordu :
- Çaldığın paraları nereye sakladın?
- Ben para çalmadım.
- İnkar etme, işte kuzunun derisi dükkanında çıktı.
- Bu deriyi ben buraya koymadım
- Ya kim koydu?
- Bilmiyorum.
.....
Koca Ali zaten çok lakırdı söylemezdi. Subaşının karşısına
çıkartıldığı zaman da, gece geç vakit köprünün üstünde ne aradığını
anlatamadı. Dizdarların bulduğu bütün deliller aleyhine çıkıyordu.
Budak Bey'in yeni sattığı beş yüz koyun ücreti de mandıradan
çalınmıştı. İki kuvvetli hırsız, bekçi çobanı sımsıkı bağlamışlardı.
Sonra canını çıkarıncaya kadar dövmüşler, hatta işkence için bir
kolunu da kırmışlardı. Ertesi gün hakimin huzurunda bu çoban,
hırsızın birini Koca Ali'ye benzettiğini söyledi. Gece geç vakte
kadar dükkanına gelmemesi, derinin dükkanda, para keselerinden
birinin kapısı önünde bulunması, Koca Ali'nin ithamına kafi geldi.
Ne kadar inkar etse hırsızlığı tevil götürmüyordu. Zaten hükümetçe
nereden geldiği, nereli olduğu belli değildi...
Sol kolunun kesilmesine karar verildi.
Koca Ali bu kararı duyunca, ömründe ilk defa olarak sarardı.
Dudaklarını ısırdı. Kazaya rızadan başka çare yoktu... Sendeleyerek
ayağa kalktı. Hakime dik bir sesle :
- Kolumu bırakın, kafamı kesin! diye rica etti.
Bu ömründe onun ilk ricasıydı. Fakat ihtiyar hakim çok adildi :
- Hayır oğlum, dedi, sen adam öldürmedin. Eğer çobanı öldürseydin o
vakit kafan giderdi. Ceza kabahate göredir. Sen yalnız hırsızlık
ettin. Kolun kopacak. Hak böyle istiyor. Şeriatın kestiği yer
acımaz...
- ...
......
Koca Ali'nin kolu kafasından çok kıymetliydi. Çeliğe "çifte su" yu
bu iki kol sayesinde veriyor, bu iki el sayesinde serhatlerde
dövüşen binlerce gaziye çelik kalkanları kıran, ağır zırhları
yırtan, demir tolgaları ikiye biçen tüy gibi hafif kılıçlar
yetiştiriyor, yok pahasına, pir aşkına çalışıyordu.
Onu, Ağa kapısında dizdarların odası altına kapadılar. Kısas gününü
burada bekliyor, hiç sesini çıkarmıyor, çolak kalınca örsünün
başında çekiç vuramayacağını düşünerek mabudu ölen bir mümin
matemini duyuyordu. Kolunun diyetini verecek on parası yoktu...
Şimdiye kadar para için çalışmamıştı.
... Bütün şehir halkı, Koca Ali gibi mahir bir ustanın kolu
kesileceğine acıdı. Bu kadar yakışıklı, mert, çalışkan, kuvvetli,
güzel bir adamın ölünceye kadar sakat sürünmesine en duygusuz
vicdanlar bile dayanamıyordu.
İşte herkes onu seviyordu.
Sipahiler kendilerine pek ucuz kılıç döven bu adamı kurtarmayı
sözleştiler. Şehrin en büyük zengini Hacı Mehmet'e müracaat ettiler:
bu adam Karun kadar mal sahibi olduğu halde son derece hasisti. Hala
şehrin pazar yerinde, küçük bir dükkanda kasaplık yapıyordu.
Düşündü, taşındı; nazlandı. Suratını ekşitti. Başını salladı. Ama
sipahilerle hoş geçinmek lazımdı.
- Mademki siz istiyorsunuz, dedi, ben onun kolu için diyet veririm.
Ama bir şartla...
- Ne gibi? diye sordular.
- Varın kendisine söyleyin. Eğer ben ölünceye kadar bana bedava
hizmetçilik, çıraklık etmeye razı olursa...
- Pekala, pekala...
... Sipahiler ağa kapısına koştular. Hacı Kasap'ın teklifini Koca
Ali'ye söylediler. O, evvala "kasaplık bilmediğini" ortaya sürdü.
Kabul etmek istemiyordu. Sipahiler :
- Adam sen de! Kasaplık iş mi? O kadar harp gördün. Kılıç salladın.
Bağlı koyunu yere yatırıp kesemez misin? diye ısrar ettiler. "Kula
kul olmak", fani dünyada "birisine minnettar kalmak" azapların en
ağırı idi.
O, daha pek gençken, vezir amcasının lütfunu bile çekememiş,
minnettar kalmamak için aile ocağından kaçmış, gurbet ellerine
atılmıştı. Şimdi kör talihi, onu bak kime köle edecekti?
Sipahiler :
- Hacı'nın yaşı yetmişi aşmış... Zaten daha ne kadar yaşar ki... O
ölünce yine sen hür kalır, bize kılıç yaparsın. Haydi, düşünme usta,
düşünme! diyorlardı.
Hacı Kasap, kesilecek kolun diyetini hakime saydığı gün Koca Ali'yi
arkasına taktı. Dükkana getirdi. Bu adam gayet titiz, gayet huysuz,
gayet berbat bir ihtiyardı. Hiç durmadan dırdır söylenirdi.
Hasisliğinden şimdiye kadar bir hizmetçi, bir çırak tutamamıştı.
Koca Ali'yi eline geçirince hemen dükkanının köşesine bir set
yerleştirdi. Üstüne bir şilte koydu. Geçti oraya oturdu. Her şeyi
ona yaptırmaya başladı. Ama, her şeyi... Sabah namazından beş saat
evvel şehirden iki saat ötedeki mandırasından o gün satılacak
koyunları ona getirtiyor, ona kestirtiyor, ona yüzdürtüyor, ona
parçalattırıyor, ona sattırıyor... ta akşam namazına kadar durmadan
emirler veriyordu. Zavallıya verdiği yalnız bulgur çorbasıydı. Bazan
kendi artıklarını köpeğe verir gibi önüne atardı. Geceleri dükkanı
baştan aşağı yıkatıyor, uykuya yatırmadan ertesi sabah için koyun
getirmek üzere mandırasına yolluyordu. Odununu bile ormandan ona
kestirtiyor, suyunu ona taşıtıyor, her işi, her işini ona
gördürüyordu. Hatta evinin bahçesindeki lağım kuyusunu bile ona
ayıklattı.
Koca Ali, sade suya bulgur çorbasıyle bu kadar zahmetlere yıllarca
göğüs gerebilecekti. Fakat Hacı Kasap'ın ikide bir :
- Ulan Ali!.. Kolunun diyetini ben verdim. Yoksa çolak kalacaktın!..
yaptığı iyilik tekrarlamasını çekemiyordu. Bir gün, iki, üç gün
dişini sıktı. Durmadan çalıştı. Gece uyumadı. Gündüz koştu.
Efendisinin karşısında elpençe divan durdu. Yine:
- Kolunun diyetini ben verdim.
- ...
- Şimdi çolak kalacaktın, ha...
- ...
- Benim sayemde kolun var.
- ...
Hacı Kasap, adeta bu sözleri "aferin" tarzında diline pelesenk
etmişti. Her emrinin icrasından sonra kır sakallı, çirkin, sıska
suratını ekşiterek mavi çukur gözleriyle, onu tepeden tırnağa kadar
süzer, "Aklında tut, benim esirimsin!" der gibi verdiği diyeti
hatırlatırdı. Koca Ali susar, kalbinin yırtıldığını, göğsüne sıcak
sıcak bir şeyler yayıldığını, kilitlenen çenelerinin çatırdadığını,
şakaklarının attığını duyardı. Geceleri uyuyamıyor, gündüzleri
uğraşırken, mandıraya gidip gelirken, salhanede koyunları yüzerken,
müşterilere et keserken, "Ne yapacağım, ne yapacağım?" diye
düşünüyor, hiçbir şeye karar veremiyordu. Dünyada kimseye eyvallah
etmeyerek kanaatle, gururunun saadeti için yaşamak isterken başına
gelen bu bela neydi?
Kaçmayı namusuna yediremiyordu.
İşte o vakit sahiden hırsızlık etmiş olacaktı.
Fakat bu herifin ikide birde bu yaptığını başa kakmasına tahammül...
ölümden pek güç, ölümden pek acı, ölümden pek ağırdı...
Hacı Kasap'a köle olduğunun tam haftasıydı. Günlerden cumaydı. Yine
erkenden mandıraya girmiş, koyunları getirmiş, salhanede yüzmüş,
dükkandaki çengellere asmıştı. Tezgahın solundaki büyük, yağlı siyah
taşta satırları biliyor, yine "Ne yapacağım, ne yapacağım?" diye
düşünüyor, dudaklarını ısırıyordu. Daha efendisi gelmemişti.
Satırları bitirice büyük bıçakları bilemeye başladı. "Ne yapacağım,
ne yapacağım?" hülyasına öyle dalmıştı ki... kasabın geldiğini
duymadı. Ansızın uğursuzun boğuk sesi yüreğini ağzına getirdi :
- Ne yapıyorsun be?...
Döndü, Efendisi köşesinde oturmuş, çubuğunu tüttürüyordu :
- Bıçakları biliyorum, dedi.
- Hay tembel miskin hay!.. Sabahtan beri ne yaptın?
Cevap vermedi. Kapakları çürümüş bu küçük, bu hain, bu yılan gözlere
kırpmadan baktı, baktı. İhtiyar, beklemediği bu acı bakıştan kızdı.
Sordu :
- Ne bakıyorsun?
- ...
Koca Ali, sesini çıkaramıyor, bir hafta içinde belki beş senelik
hizmetini durup dinlenmeden gördüğü halde kendini yine "tembel,
miskin" diye tenkit etmeye sıkılmayan bu kötü insanı ezici bir
bakışla süzüyordu. Yine kalbi yırtılır gibi oluyor, göğsüne sıcak
bir şeyler yayılıyor, çeneleri kilitleniyor, şakakları zonkluyordu.
Koca Ali gözlerini açtı. Bir hafta buna nasıl tahammül etmişti?
Şaşırdı. Hacı Kasap çubuğu yanına bıraktı. Hizmetçisinin bu ağır
bakışından kurtuluvermiş gibi dırlandı :
- Kolunun diyetini benim verdiğimi unutuyorsun galiba! dedi, ben
olmasam şimdi çolak kalacaktın...
Koca Ali yine cevap vermedi. Acı acı gülümsedi. Kızardı. Sonra
birden sarardı. Hızla döndü. Bilediği satırların en büyüğünü kaptı.
Sıvalı kolunu, yüksek kıyma kütüğünün üstüne koydu. Kaldırdı, ağır
satırı öyle bir indirdi ki... O anda kopan kolunu tuttu. Gördüğü
şeyin dehşetinden gözleri dışarı fırlayan Hacı Kasap'ın önüne :
- Al bakalım, şu diyetini verdiğin şeyi! diye hızla fırlattı.
Sonra esvabının kolsuz kalan yerini sıkı bir düğüm yaptı. Dükkandan
çıktı.
Onun vaktiyle geldiği yer gibi, şimdi gittiği yeri de şehirde kimse
öğrenemedi. |