Edi ile Büdü
Dondurmacının köşede onu beklemek için oyalandığımı
sanmıyorum.Hadi,bunu düşünerek evden erken çıkmış olmayayım da,
dolmuştayken aklıma gelmiş olsun. Ya da "Ben şu köşede
inivereyim..." demiş bulunayım. Ve diyelim merak etmişizdir de, bir
dondurma makinesinin nasıl işlediğine bakmış kalmışızdır. Üstelik...
canım bekledik de, ayıp bir iş mi işledik? O, yüreğimi delirten
adımlarla gelecektir. Ben, pek ilgisiz bir şeye -sözgelimi,
direkteki, "Biçki Dikiş"in nerede iyi ve ucuz öğretildiği
duyurusuna- bakarmış görünerekten,"Oo, merhaba!.." gibi, "Günaydın
Selma Hanım..." falan gibi bir şey diyeceğim.Ve işyerine giden
yokuşu birlikte çıkacağız. Artık havaların iyiden iyiye düzeldiği ya
da falan gün filanın şunu şunu dediği gibilerden bir iki şey de
konuşacağız belki. Hepsi budur.
Gönül yollarını sevda tuttu, bundan mı korkuyorum? Geldi gönlün
kapısına dayandı, bundan mı korkuyorum? Varsın gelsin, hoş gelir,
safa gelir.Varsın gönlün kapısında dayansın sevda... Açıl susam
açıl, açılır mı? Açılırsa ne eder, ne işlerim? Ve gönlümün pası
tutmuş, yosun tutmuş kapısına,usanmaksızın iner bir koçbaşı... Her
an bir çivi, bir tahta parçası, bir gıcırtı, bir gıcırtı daha...
Sevdadır, ben bu sevdaya nasıl dayanırım?
Saklamak gereksiz, seviyorum. Yani seviyorum bile... Evet,
unutacağız.Unutacağız, onu sevdiğimizi ve daha birçok şeyi...
Yaşanması gerekli, ama yaşanamamış birçok şeyi unutacağız. Keşke
söylemeseydim, Cengiz'e de sanki niye söylediysem?.. Nesrin'den
gizleyecek değil ya, Nesrin de hemen varmıştır Selma'ya: "Bu oğlan
sana tutkun..." Diyelim, "Yok bee!.." olmuştur Selma'nın karşılığı.
Öyledir öyledir... Kimi zaman Nesrin güler şöyle. Selma, "Hay Allah
iyiliğini vere..." gibisine bir bakar ona. Sonra bana kaydırırlar
bakışlarını,eririm. Eh, ben de şimdilik iyi oynuyorum tiyatroyu.
Önceleri, belki Selma'nın aklı pek yatmamıştı bu işe. Ama sabahleyin
yolunu beklediğimi anlamamış değildir ya... Ve öğle tatilinde
Nesrin'e: "Aklı sıra yolumu bekliyor..." demiştir. "Bu sabah işte...
Aman, nasıl canım sıkıldı... Dedim: 'Bir ders vereyim de şuna...'
Sonra dedim: 'Günahtır, senden bulmaya...' Baştan çıkarmış da
değilim ya, ne yapayım?.. Gitsin başkasına tutulsun tutulacaksa...
Benden ne ister? Görüyorsun, masasının yanından bile geçmiyorum,
hani bir şey sanıp da..." Böyle bir şey demiştir diyelim.
Sevilmekten hoşlanılmaz mı, hoşlanılır. Ama söz konusu bizsek eğer,
bir de Nesrin'in falan ağzından işitirse bunu, bir de yol başlarında
kendini bekler bulursa bizi, demin, hani durup dururken işte, öyle
hırslanmasının ve omuz silkmesinin başka ne anlamı olabilir?
Ben o sıra bunları kuruyordum. İkindileyin iş biraz azalmıştı. Boş
kalmak bize gelmiyor, sevdalanıyoruz. Ne de kolay sevdalanıyoruz. Ve
ne de güzel... Bunun güzelliğini hiç kimse anlamayacaktır. Ve bunun
güzelliğini hiç kimseye anlatmaya gücüm yetmeyecektir benim.
Biliyorum, ölçümüzden taşkın bir giysidir sevda bize, akar
üstümüzden. Aksın. Nesrin Selma'ya bir şeyler anlatıyordu ve
kuşağının zinciriyle oynuyordu Selma. Mithat Bey, serinlerim diye
yakasını açmıştı pencereye karşı, -ki pencereden serinlik değil,
bezgin bir sıcak doluyordu içeri. Doğrusu, Mithat Bey de terledi mi,
iyi terliyordu ve dikiyordu boyalı gazozu. Hiç de kötü adam değildir
ya, onda çoğu aman bir ateştir yükselir. Karşısındakine kendisiyle
nasıl da ilgilendiğini belirtmek istermiş gibi bir şey... Hani,
biraz gö çıkarır bu. Geçende:
"Ne o, daldın yine..." dedi bana. "Karadeniz'de mi battı, Akdeniz'de
mi?.."
Böyle anlarda, yüzüne bir yamadır gelir, yayılır. Aman, her şeyi
öyle de bilir ki...
"Nerde olması önemli mi?.." dedim. "Battı ki battı..."
Dudaklarında bir ucuzluk:
"Ee, Selma Hanıma ne dersin bakalım?.." dedi.
Ne mi derdim? Şu hikaye... Birden sıkıntı bastı, kızdım, yıktım
üstüne:
"Siz ne derseniz, ben de onu derim Mithat Bey..."
"Yok canım, kızım yerindedir benim..." dedi.
"Hadi hadi..." dedim. "Nikah düşmez mi de?.."
Bir de Selma çıkıp gelmez mi, tut, Mithat Bey artık Amasya'nın
elması... Enver, -hiç de sezdirmez ya, iyi akıtır saman altından
suyu- Mithat beyi allar basınca öyle, gitmiş içeri uçurmuş:
"Ali Bey..." demiş. "Senden Selma Hanıma nikah düşer mi, düşmez
mi?.."
"Niye düşmesin ula?.." diye efelenmiş Ali Bey. "Öte bile geçer!.."
Ali Bey en yaşlımız. Kiminde bakarsın en gencimizden de deli
fişek...Şaka kaldırır ya, o ne etse biz de katlanırız artık.
Memurluk, -memurculuk- bu yalancı, bu bozdursan üzüm çöpü etmez
bürokratlığımız; boyunbağıydı, boyalı ayakkabıydı, imza defteriydi,
"beyefendi siz bilirsiniz"di, akşamları biraz erken sıvışmaydı,
senin işin az benimki çoktu, ama bu yer benim hakkımdı ve sonra
ekmeğinden olma korkularından müdürün dış kapısının gıcırtısı birine
gerdan kırıp düğme iliklemeydi, derken; hani hemencecik bir
alışkanlığa dönüşüp yerleşmese içimize, çekilmez. Ve Selma, bir
güzel koku gibi, uzun karlı kıştan sonra ansızın çıkagelen bir
ilkyaz gibi girdi aramıza. Biz, bütün erkek milleti, başından nikah
geçmişi geçmemişi, şöyle bir silkindik, dünya vardı. Daha ilk
günlerde, hani babasının bilmem falanla arkadaş olduğundan,anasının
falancanın hanımıyla bir içtiği suyun ayrı gittiğinden söz açıp
gözdağı vermeseydi ortalığa, ikide bir iç geçirmelerimizin nedenini
kendimizden saklayacak değildik ya, yine de, herkes kendi
yontulmuşluğuna göre, girişkenliği ve iş becerirliği ölçüsünde, ona
giden yolların taşını toprağını ayıklamağa koyuldu. Kimi kısa saçın
ona daha iyi gittiği inceliklerine, kimi yardımsever arkadaş
numaralarına yatarken, biz, Ali Beyin dümen suyunda bir hikaye
ettik, batırdık.
Bir Mayıs'ın öncesi mi neydi, Ali Bey:
"Kızım bak hele..." dedi Selma'ya. "Kusura kalma da, bi şey diyecem
sana. Ben, bayramdan önce burdaki bayanları hep öperim de hani...
Sonra bu da neyin nesi diye şaşmayasın, şimdiden diyim de, ha..."
Selma kızardı mızardı, "Aman bu ne biçim iştir..." falan demeye
kalmadı, atıldım ben:
"Ali Bey..." dedim. "Biz bakacak mıyız yani?.. Sen öpersen ben de
öperim."
Ali Bey'den böyle katır tepmeleri çok çıkar, herkes kanıksamıştır ya,bizden
böyle bir iş... başı öne eğik sümüklüden böyle bir iş çıka... Şöyle
bir durdular önce, sonra bıraktılar makarayı.
"Valla, ben öyle şeylere gelemem..." dedi Selma. "Daha dün bir,
bugün iki... Haniyse herkes sıraya girecek, aa..."
Fikret gösterdi hemen güzel huyunu:
"A, korkutmayın Selma hanımı!.."
Ötekiler de şöylesinden bir çıkıştılar Ali beye. E, kızın babası,
falan filan... Bana da "ulan, otur oturduğun yerde" ile "seni gidi
seni" arası bir bakıldı. Ben sindim hemen, ama Ali beyde inat mı
ararsın, kaldırır omuzlarını, hani diyesi ki: "Ben bilmem... Öperim
de öperim..." Sonra
akşamleyin Ali Bey aptesini yenilerken, tüydü Selma.
"Yani Ali Bey..." dedim. "Erkeklikte var mı böyle açıkta kalmak?.."
"Ula, hep senin yüzünden değil mi?.." dedi. "Şurda güzel güzel
öpecektik kızı, orada sen yırtıktan çıkar gibi çıkman mı?.. Ürküttün
tavşanı ki.."
"Ne varmış da..." dedim. "Hadi, kurtların yanında kuşlar da geçinir
diye güvendik biz, ama senin bunca yılın memurluğuna yakışır mı
tavşanı kaçırmak?.."
Böylelikle Selma ile aramızda daha başlamamış her şey kırıldı,
koptu.Diyelim kız öptürse, öper miyiz? Eh, değirmende ağartılmamış
saçlarıyla Ali beyinki şakadır, şöyle bir dokundurur dudağı yanağa,
adı öptü. Ya biz? Bir de kızın orasını burasını tutmağa kalkışıp da
üstüne üstlük, -ki, öpmediğimiz iyi.
İyi de, öpmüşten de kötüye döndük sonunda. Daha yeni yeni aramız
ısınırken, şimdi de bu Cengiz yok mu?.. İşin yalanı var bütün
bunları ben düzenledim. Cengiz'e söyleyince hemen Nesrin'den
Selma'ya ulaşacağını bilmez miyim, bilirim. Eh, istediğim de budur.
Kendisini sevdiğimi öğrenirse,belki... Ah, ben hep hep böyle
sinik... On beşinde "seni seviyorum" diyemedim bir kıza. On sekizi
de bu, yirmisi de bu... Korkarım, hiç bir şey de değişmeyecek bu
gidişle. Karşıdan böyle ona bakıp da neler düşleyeceğim kim bilir...
Sonra toparlayacağım kendimi: "Bu ne halt yemedir ulan!.." Ve bir
sigara daha...
Fikret, Selma'nın gölgesi. Şimdi bilmem ne ayaklarında tavlar ki
kızı... Artık gizlisi saklısı kalmadı, düpedüz kıskanıyorum herifi.
Dün akşamda birlikte çıktılar. İster misin... ister misin biz
uzaktan meltem vuralım derken, kasırga gibi essin de bu herif...
Selma da kırıştıracak ki böyle,bizim samanlığa "dann" ede. Fikretmiş
ya da bir başkasıymış, önemli değil.Önemli olan, biz böyle sevda
falan filan diyerek kanat çırpıştırırken daha,Selma pırrr...
Fikret'in Selma'ya neler dediğini çözmeğe çalışıyordum ve gittikçe
çoğalıyordu kıskançlık. Ve büyüyordu sıkıntı. Kapının buzlu camında
önce gölgesi göründü kadının. Kısa ve çıkıntılı gölgesi... Benim
gibi olan gölgesi... Başıma gelecekler, başıma gelecekler ve
çekeceklerim, çekeceklerim ve katlanacaklarım, bunun sezgisi ve
sızıltısı çaresizliğin... Büzüldüm.Sanki... sanki ellerimle başımı
korumak istiyordum ve "Ne yapıyorsun ulan!"diye de kızıyordum
korkaklığıma. Ve Selma'nın yüzüne yerleşen o fırsat düşkünlüğü... "Baak,
kim geldi..." Bu bakış değil beni yıldıran. "Şimdi şenlik
başlıyor..." benzeri bir şeyler demesi Fikret'e. Ve Fikret'in
köpüren arsızlığı... Hadi, Selma kendisine tutulduk diye bozulmuştur
ve bizden yaka silkmiştir Fikret'e. O da: "Sen izin ver, onun
kamburunu ezeyim ben..." demiştir. Neyse ne, ama kadının suçu nedir?
Sakatlığının bana benzemesi mi? Altmış yaşlarında bir kadındır.
Alıngan, küskün ve yenilgin ve yaşanmamış bir altmış yılın sonunda,
kim bilir, belki kızdır daha. Ve belki daha da umut kesmemiştir, kim
bilir... Böyle her yede alaylanmaya alışmıştır diyelim, yine de,
yüzüne gülünecek bir neden bulamaz da ortalıkta, can sıkıntısının
büyüğü gelir, bezginliktir.
"Bunu size mi vereceğim?" dedi Selma'ya
Selma:
"Baya verin..." dedi.
Ve güldü.
Kadın, benden yana yöneldi ve anladı. Orada utanmaz sıkılmaz dönen
alayı anladı ve duraladı, kaldı. Sonra yürüdü küçük adımlarla.
Sessizlik aktı,yayıldı, koyulaştı sessizlik. Ben yitmişim artık.
Ben, dokunulsa ağlarım şimdi. Usanç dolu bakıyorum Selma'ya:
"Yalvarırım... Yetişir... Yetişir n'olursun!.." Hani bir
bağırmadığım, bir bu eksik hani... Dudaklarında o gittikçe
çirkinleşen gülücük ve bende bir dert, bir yürek sızısı... Ben
nasıl,-ama nasıl- bu hoppa zıppa kıza, bu kendini beğenmişe, bu
kendini bi bok bellemişe nasıl oldu da... nasıl? Sanki neyin öcünü
alıyorsa, neyin acısını çıkarıyorsa sanki... "Hah, işte sana göre
biri, kaçırma, tavla karıyı..."Selma mı, sevdiğim kız bu mu?.. Kadın
karşımda duruyor ve bir şey demiyor.Benim kendime gelmemi,
dokunulmadan kendime gelmemi beklermiş gibi...Sessizliğe şaşmıştır,
"yahu neler oluyor" gibilerden başını kaldırıyor Mithat Bey ve
gözlüğünü düşürüp burnuna, bakıyor. Yüzünde yine o çok
bilmişlikten,yine o çok görmüş geçirmişlikten yama. Fikret, el
cepte, başarmış komutanlığı bürünmüş, keyfi kirt... Nesrin,
çekmecede bir şey aranırmış gibi ya, ne de olsa sever sinemayı ve
fotoromanı. Cengiz, o sevmez mi leblebi çekirdeği ve keçiboynuzunu?..
Sanki bunlar, günlerce bana diş bilemişler de sanki,kötülüklerini ve
zehirlerini şimdi hep birlikte ve kol kola ve yüzlerinde o
kasılmalarıyla ve ummadığım ve buncasını beklemediğim
çirkinliklerini ve yürek buran bilmediğim o şeyleri ve insanlık
dışında her şeylerini kusanlar... Ve kin... Ey kin!.. Bu kin bana
neler işletmez?.. Öfke ve hınç... "Ulan ne demeye renk veriyorsun bu
pezevenklere?.." Kin, ey kin!.. Ve ezilmişliğin buruk tadı. Ve
yenilginin boşa giden ter kokusu. Kadının o taşlaşmış duruşu ve
ellerimi masanın üstüne bile çıkaramayışım benim.
Cengiz, hesap makinesini çınlatıyor ve bölünüyor sessizlik. Bu,
ötekilere de "hadi işinize bakın" gibi geliyor belki. Bir şey
yokmuşluğu seçiyor Nesrin. Bir sigara yakıyor, pencereye dönüyor
Mithat Bey. Sanki beni bağışlarmış gibilerden bir ıslık tutturuyor
Fikret. Ama Selma... Yani sevdiğim... Yücelttiğim yani... Ben bunca
düşmanlığı ne yaptım da kazandım?
"Bunu size verecekmişim.." dedi kadın.
Kağıdı aldım, sandalye gösterdim:
"Evet, şöyle oturun biraz.."
İki tenekenin birbirine sürtüşmesi gibi bir şeydi sesim, ürktüm.
Kadın oturmadı.
"Yok, böyle daha iyi.." dedi.
"Adınız nedir efendim?" dedim.
"Selma" dedi.
Ve Selma'nın ağzından bir çığlığı andırır gülüşü yırtındı odada.
Kadın döndü:
"Şıllık!" dedi Selma'ya.
"Ağzını topla.." dedi kadın Fikret ve ellerini beline koydu.
Ben,Fikret'in bir yerine indirmek için kağıt deleceğini kestirdim
gözüme. Selma gülmeyi bıraktı, kızardı. Ama yoktu, pişmanlık yoktu
gözlerinde. Ve kulaklarımda bir uğultudur başladı. Yeryüzünün ve
yeraltının bildiğim ve bilmediğim türlerinden milyonlarca kurt,
kulaklarımı içten kemiriyor sanki.Sonra bir telaş aldı beni, bir
pislik çıkmadan, daha da beter bir pislik çıkmadan, şu kadını bir
savayım da hele...
"Buyrun, yandaki odada Ali Bey var..." dedim. "Ona vereceksiniz..."
Durdu, sanki bir şey diyecek, "Ne yapalım, aldırma..." diyecek
sanki...
"Teşekkür ederim oğlum..." dedi. Döndü geriye, odadakilere göz
gezdirdi bir, yürüdü ağır ağır ve kapıyı çarptı büyük bir
gürültüyle.
Selma gülmeğe başladı yeniden. Bir titreme sardı beni. Ter birikti
alnımda. Sigara mı, aman, ellerim nasıl da titriyordu.
"Eveet, günlerden bir gün, Edi ile Büdü..." dedi Fikret.
"Fikret!" diye atıldı Cengiz. "Rica ederim, kes şimdi..."
"Sana n'oluyor?.." dedi Selma. "Masal anlatmak da yasak değil a..."
Cengiz bir büyük öfkeyle fırladı yerinden:
"Ben şimdi sizin masalınızı..."
"Dur Cengiz..." dedim, önüne çıktım. "Bırak, anlatsın... Selma
Hanımın pek hoşuna gitmiş, eğlenceli bir şey olsa gerek..."
Sonra Mithat Beye:
"Benim bir işim vardı..." dedim. "Bir saat sonra gelirim."
Ve çıktım dışarı. Ve güneş delirticiydi. Ve yüzüm yeşildi sanırım. |