Sabahattin
Ali
Duvar
Uzun zamanlar deniz kenarında ve surlar içindeki bir hapishanede
kaldım. Kalın duvarlara vuran suların sesi taş odalarda çınlar ve
uzak yolculuklara çağırırdı.Tüylerinden sular damlayarak surların
arkasından yükseliveren deniz kuşları demir parmaklıklara hayretle
gözlerini kırparak bakarlar ve hemen uzaklaşırlardı.
Bir mahpusu dünya ile hiç alakası olmayan bir zindana kapamak ona en
büyük iyiliği yapmaktır. Onu en çok yere vuran şey, hürriyetin elle
tutulacak kadar yakınında bulunmak, aynı zamanda ondan ne kadar uzak
olduğunu bilmektir. On adım ötede en büyük hürriyetlere götüren
denizi dinlemek ve sonra aradaki kalın kale duvarlarına gözleri
dikerek bakmaya, denizi yalnız muhayyilede görmeye mecbur kalmak az
azap mıdır? Bahçede insanın ayakucuna inerek ekmek kırıntılarını
toplayan ve aynı hürriyetsiz topraklarda sağa sola adım atan bir
kurşun bir kanat vuruşuyla bu duvarları aşarak serbestliklerle
kucaklaşmaya gittiğini görmektense, nefes almaktan başka hürriyeti
hatırlatacak hiçbir şey bulunmayan bir yerde kapanmak daha iyi değil
midir?
Fakat benim kaldığım hapishanede her şey, her ses, hürriyeti
gözlerin önüne kadar getirmek, sonra birdenbire çekip götürmek için
yapılmış gibiydi. Surların üstünde büyüyen ufak ağaçlar, yosunlu
taşlardan aşağı sarkan sarı çiçekler bir bahar havası içinde eli
kolu bağlı olmanın bütün acılarını içime dökerdi. Uçsuz bucaksız
gökte bir kuğu gibi ağır ağır yüzen küçük beyaz bulutlar benden bir
tek teselliyi: unutmayı alırlardı.
Ve burada konuşulan şeyler hep eskiye, dışarıya ait şeylerdi. Sanki
hiç kimse buraya girdikten sonra yaşamıyor, yahut hafızası bunu zapt
etmiyordu. Buradaki hayattan bahsetmek lazım gelince de o kadar
isteksiz anlatılırdı ki, insanda, söyleyene azap veren bu şeyleri
susturmak arzusu uyanırdı.
Yalnız kır saçlı bir mahpus bana hapishaneye ilk geldiği günlere ait
bir vaka anlattı. Belki bunu ona sıkılmadan anlattıran, içeriden
ziyade dışarıya ait olmasıydı. Bu, yarı kalmış bir firar
hikâyesiydi.
Yalnız daha evvel hapishanenin duvarlarından bahsedelim:
Avlunun dört tarafını çeviren surlar kara tarafında kalın ve birbiri
arkasına birkaç tane idiler. Bir zamanlar burası şehrin iç sarayı
imiş ve şimdi sarı yüzlü, sakallı ve dünyadan uzak zavallıların
dolaştığı bu bahçede asırlarca önce genç cariyeler, belki aynı
hürriyet aşkıyla gözlerini yukarı çevirip denizi dinleyerek,
dolaşırlarmış. Bu kalın surlar onları hem yabancı gözlerden, hem de
düşmandan korumak için yapılmış.
Şimdi yer yer çöken ve üzerlerinde biten bin türlü ot altında
taşları görünmez olan bu duvarların garp köşesindeki kısmının
yıktırılmasına başlanmıştı. Buraya yeni münferit (*) daireler
yaptırılacağı söyleniyordu.
Bir gün yukarıda söylediğim kır saçlı mahpusla birlikte bu
yıktırılan duvarı seyrediyor, kazmayı vurdukça parça parça aşağı
dökülen harçlara bakıyorduk. Sekiz metre kadar geniş olan surun
yıktırılması epey uzun sürüyordu ve dış bahçenin bu tarafına
gelmelerine müsaade olunan emniyetli yahut eski mahpuslar, uzun
seneler içinde pek bol olarak görülmeyen bu "eğlenceyi" sabahtan
akşama kadar oturup seyrediyorlardı.
Duvar yarı yarıya yıkılmıştı ki, benim yanımda sesini çıkarmadan
duran kır saçlı mahpus yavaşça kulağıma eğildi:
"Bir zamanlar ben bu duvardan kaçacaktım!" dedi.
Merakla yüzüne baktım. O, bahçenin bir kenarındaki kuru ayva ağacına
doğru yürüdü. Yan yana çömeldik, gözlerini parça parça aşağı düşen
duvardan ayırmadan anlattı:
"Dokuz sene evvel, yeni hapse düştüğümün birinci senesinde bu
duvarların dibinde ahşap dükkanlar vardı. Bazı mahpuslar orada
marangozluk, oymacılık, kuyumculuk yapar ve çıkardıkları işleri
dışarıdaki komisyonculara vererek limana gelen vapurlarda
sattırırlardı. Biz de, cürüm arkadaşımla birlikte, evimizden beş on
kuruş getirterek şu şimdi yıkılan duvarın önündeki bir dükkânda
çalışmaya başladık. Sessiz insanlar olduğumuz için müdür bizi
koruyordu. Biz de kârımızdan ona üç beş kuruş ayırıyorduk. Fakat ne
bu iş, ne de kazanç bize dışarısını unutturamıyordu. Düşün! İkimiz
de yirmi iki yaşındaydık. Dışarıda ele avuca sığar şey değildik. Bir
orospu kadın yüzünden vukuat yapıp içeri düştüğümüz zaman, burada
birkaç günden fazla kalacağımızı aklımız kesmiyordu. Fakat cezamız
tasdik olup on beş sene yüklendikten sonra aklımız başımıza geldi.
Daha doğusu aklımız başımızdan gitti. Ama ne yaparsın? Dört taraf
dört duvar. Belki af çıkar; cezasını sonuna kadar yatan kaç kişi var
ki?..diye kendimizi avutmaya çalıştık.
Bir gün dükkânın bir köşesinde tutkal kaynatıyorduk. Çanağın altına
sürdüğüm odun, duvarın taşına çarptı. Bana, taş yerinden oynar gibi
geldi. Hemen ateşi ve çanağı oradan kaldırdım, taşın soğumasını
beklemeden yapıştım. Azıcık kireç döküldükten sonra, koca bir tepsi
ekmeği kadar büyük olan taş yere düştü. Eğilerek içeri baktım.
Gözlerime inanamayacaktım: Uzakta, ta ileride, dar bir ışık
görünüyordu. Hemen arkadaşımı çağırdım. O da yere yatarak bakmaya
başladı. Sonra bana dönüp:
'Bu delikten dışarı çıkmak zor olmasa gerek, hemen kaçalım!' dedi.
Ben kendisine 'düşünelim' diye cevap verdim. Acemilik etmeye
gelmezdi. Akşama kadar iş göremedik, bir içeri, bir dışarı dolaştık.
Bazı geceler, iş çok olursa, gardiyana beş on kuruş vererek dükkânda
kalmak mümkündü. Gardiyan, koğuş yoklamasında bizi mevcut
gösterirdi. O akşam düdük çalıp herkes koğuşlarına giderken Arap
gardiyanın eline bir yirmi beş kuruşlukla bir tutam esrar
sıkıştırdık. O da: 'Hapishaneden banker olup çıkacaksınız ellâlem!'
diye yarenlik ederek gitti. Gece oluncaya kadar ceviz takozlarını
keserle yontup sözüm ona sedefli nalın yaparak vakit geçirdik.
Yatsıdan sonra lambayı köşeye çekerek taşı oradan aldım, arkadaş
pencereden nöbetçi gardiyanı gözlüyordu. Kâfir Arap her sefer esrarı
çekince bir köşede uyur kalırdı ama, bu sefer domuzuna dolaşacağı
tutmuştu. Ben delikten içeri süzüldüm. Gözüm öbür baştaki
delikteydi. Ay ışığı olmadığı için orası şimdi koyu yeşil bir fener
gibi parlıyordu. Biraz daha sürünerek ilerledim. Sırtım taşlara
dokunuyor, enseme kireçler dökülüyordu. İki adam boyu kadar
gittikten sonra birden ferahladım. Elimle iki yanımı, üstümü
yoklayınca geniş bir yerde olduğumu anladım, yine yoklaya yoklaya
doğruldum.
Burası üç adım eninde, üç adım boyunda bir yerdi. Başımı eğerek
ayakta durabiliyordum. Duvara dayanarak solumaya başladım.
Sürünürken oldukça yorulmuştum. Böylece biraz bekledikten sonra
dükkân tarafında bir patırtı oldu ve delik karardı. Önce korktum,
sonra baktım bizim oğlan geliyor. Sanki bu yerin dibindeki delikte
bizi duyacaklarmış gibi, yavaş sesle:
'Arap gardiyan uyudu mu ki?' diye sordum. Yattığı yerde ilerlemeye
çalışarak: 'Öyle olmalı, yarım saatten beri dolaşmaz oldu!' dedi. O
benden daha zor sürünebiliyordu. Nihayet benim durduğum yere geldi,
hemen:
'Burası ne biçim yer?' diye sordu. Sonra ellerini duvarda gezdirerek
söylendi:
'Vıyy, her yanlar da yaş!'
Elimle onu aradım, parmaklarıma meşin bir torba dokundu. O zaman ne
diye zor zoruna sürüklenebildiğini anladım.
Gündüzün acele ile bu torbayı bulmuş, belli etmemek için yalnız
kendi tayınlarımızı içine koyarak saklamıştık. Belki bir gün, iki
gün insan yüzü göremeyecektik...
Ben bunu unutmuştun bile, arkadaş unutmamış ve beraber getirmiş. O
da biraz dinlendikten sonra: ' Haydi bakalım, dayan!' dedim. Bu
sefer o öne düşerek şimdi daha yakına gelen deliğe doğru ilerlemeye
başladı. Ben de yere uzanarak arkasından gitmeye hazırlandım.
Önümdeki, birdenbire durdu: 'Buradan geçilmez!' dedi. Başı deliğe
yaklaştığı için, dışarıda, kalenin üstünde dolaşan candarmanın
duymasından korkuyor ve yavaş konuşuyorduk. Sonra, sesi taşların ve
kendi elbiselerinin arasında boğulmaktaydı. Ben kalktım; o geri geri
sürünerek geldi.
'Delik birdenbire darlaştı. Bir taş duvar var, onu söktürmek lazım.
Ondan sonrası yine ferah!' dedi.
O sıkıntılı yolu bir daha geçerek dükkâna döndüm. Bahçeyi bir güzel
dinledim: Ne ayak sesi, ne de Arap'ın öksürüğü duyulmuyordu. Lambayı
biraz açtım. Sandığın içinden bir keski ile bir çekiç alarak geri
döndüm.
Ondan sonra sıra ile deliğe girip çalışmaya başladık. Ses çıkarmamak
için çekici hiç kullanmıyor, yalnız keski ile taşın etrafındaki
harçları dökmeye, taşı oynatmaya çabalıyorduk. Bizi dışarı atacak
olan deliğe yarım adım bile yoktu. 'Bir şu taş düşse!' diyordum.
Gözüm karanlığa alıştığı için dışarısını seçebiliyordum. Karşımda
öteki surun taşları vardı. Fakat bu surlar pek harap olduğu için
aralarından geçmek kolaydı. Kasabadaki oğlanlar bile kuzularını alıp
burada yayarlardı. Bu vakadan son hepsini tamir ettirdiler.
Böylece her birimiz üç dört kere girip çıktık. En son ben girmiştim.
Yarım saat kadar uğraştıktan sonra taş, bir sürü sıva ile beraber,
önüme yuvarlanıverdi. Sevincimden deli gibi oldum. Arkada sesleri
duyan arkadaşım da sabırsızlanıyordu. Ellerimle sımsıkı sarılarak
taşı geri getirdim. Onu bir kenara iter itmez deliğe doğru atıldım.
Fakat ben bu işle uğraşırken hiç dışarı doğru göz atmamıştım; deliğe
yaklaşınca ne bakayım: Şafak sökmüş bile.
Başımı yavaşça uzattım ve elli adım kadar ötedeki kalede nöbetçi
candarmanın gölgesini gördüm.
Tere gömülüvermiştim. Ağır ağır geriye döndüm ve:
'Yazık, kaçamayız!..' dedim.
Arkadaşım evvela güldü ve deliğe kendisi girdi. Fakat biraz sonra o
da geldi. Karşı karşıya durduk, artık gözlerimiz birbirimizi
seçiyordu.
'Bu akşam geçti, başka bir akşam inşallah!' dedim.
Fakat bu kadar yaklaştıktan, hatta serbestliğin içine böyle aşını
uzatıp baktıktan sonra insan geri dönmek pek zor geliyor. Arkadaş
başını salladı:
'Başka akşamı falan yok, bu akşam gideriz!' dedi.
'Artık bu akşam kalmadı, bugün diye konuş!'
'Peki, bugün gideriz!'
İlkönce ben de geri dönmeyi ister değildim, fakat bunun lazım
olduğunu ona anlatırken onu değil kendimi kandırdım. En sonunda
sözlerime o kadar inanmış ve kendimi o kadar korkutmuştum ki: 'Sen
istersen git, ben kalırım, candarma kurşunuyla geberecek halim yok!'
diye bağırdım, hızla geriye dönüp dükkâna doğru sürünmeye başladım.
O arkamdan bağırdı:
'Ülen gitme! Candarmanın gözünü avlar, daha ortalık adamakıllı
aydınlanmadan otların arasına sine sine gideriz!' dedi.
Fakat benim yüreğim, kör olası bir korku, bir can korkusu ile öyle
yaman atmaya başlamıştı ki, üstümü başımı yırta yırta kendimi
dükkâna zor fırlattım ve taşı eski yerıne kapatarak sabahı ve
koğuşların açılmasını bekledim.
O gün kuşluk vakti iş meydana çıktı. Gardiyanlar, candarmalar
dükkâna doluverdiler. Ben yarı korkudan, yarı şaşkınlıktan aptala
dönmüştüm. Taşı çektiler, delik meydana çıktı. Eğilip bakınca öbür
baştaki delik, bu sefer kocaman olarak görünüyordu. Yol bomboştu...
Bir candarma mavzerini uzatarak iki sıkı attı. Kurşunların karşı
surlara vurdukları duyuldu. Hemen, bütün dükkânları boşalttılar.
Duvarlar muayene edildi, bizim arkadaşın kaçtığı delik iki yandan
ördürüldü ve bir daha böyle dükkân açmak falan yasak edildi.
Ben çok dayak yemedim. Kendim kaçmadığım için hapishane müdürü,
karakol kumandanı, hatta müddeiumumi halime acıdılar. Fakat keşke
dayaktan öldürselerdi!.."
Kır saçlı mahpus bir müddet sustu. Yarı kapalı gözleri bir hayali
kovalıyor gibiydi. Başını bana çevirmeden, küfrediyormuş gibi keskin
keskin:
"Ah... ne enayilik ettim!" dedi, "Ne enayilik ettim! Bir candarma
kurşunu on beş seneden daha mı kötü sanki? Bir korku yüzünden
gençliğimi yok ettim."
"Halbuki o... kim bilir şimdi nerelerdedir? Bir daha buralarda
görünmedi. Herhalde uzak bir memlekette, kendisini tanımayanlar
arasında yerleşti, akıllı uslu adam oldu... Belki çoluk çocuğa da
karışmıştır. İstersem ben de onunla beraber olabilirdim. Fakat bir
dakikalık korku... O kahrolası korku..."
Çenesinin adaleleri gerilmişti. Hayatımda kendisini bu kadar
istihkar eden, kendisine bu kadar kızan insan görmedim; her gün üst
üste yığılarak müthiş bir kin halini alan bu nefret dudaklarından
çıkarak bir tükürük halinde kendi korkaklığının yüzüne
fırlatılıyordu.
Karşıda ameleler duvarı iyice alçaltmışlardı, ikimiz de ayağa
kalkarak o tarafa yürüdük. Tam bu sırada gürültüyle birkaç taşın
yuvarlandığı duyuldu.
Ameleler geri fırladılar. Yanımdaki gülümsemeye çalışarak: "O benim
söylediğim boşluğa geldiler galiba, duvarın tam orta yerindeki
boşluğa... Ben o zamandan beri çok düşündüm, ama bunun ne diye
yapıldığını bulamadım. Kim bilir, eski zamanlarda burada duvar
içinde yollar, kapılar mı vardı?" dedi.
Ameleler bu sefer taşların düştüğü deliğe yaklaşmışlar, içeri doğru
bakıyorlardı. Birkaç taşı daha ellerine alıp bir kenara koyduktan
sonra birdenbire, yüzlerinde elle tutulabilecek bir dehşet
ifadesiyle, doğruldular...
Etrafta bulunanlar ve bunların arasında kır saçlı mahpusla ben, o
tarafa yürüdük; artık bir metreye kadar inmiş olan duvara tırmanarak
deliğe yaklaştık. Herkes halka olmuş, ses çıkarmadan, aşağı
bakıyordu. Bunları aralayarak biz de sokulduk ve gözlerimizi oraya
çevirdik...
Elime birisinin yapıştığını, sımsıkı tuttuğunu ve sinirli sinirli
titrediğini hissettim.
Orada, binlerce seneden beri güneş görmemiş olan rutubetli taşların
üstünde bembeyaz bir insan iskeleti uzanıyordu.
Çoğu birbirinden ayrılmış olan kemiklerin ayak ucunda bir çift eski
kundura, yanıbaşında meşin bir torba vardı.
Başımı kaldırarak yanımdakine baktım. O hâlâ elimi tutuyor ve
sinirli sinirli sıkmakta devam ediyordu.
Yüzü sapsarıydı ve bu yüzde, henüz ölümden kurtulanlarda görülen
şaşkın bir hayata sarılış vardı... |