Mükremin
Barut
Ayrılış
Her yer göz alabildiğine kar, gökyüzü zifiri karanlıktı. Ne
karşımızdan gelen, ne bizimle aynı yönde giden bir tek araç bile
yoktu. Griden ve koyu lacivertten oluşmuş bir sonsuzluk içinde, sarı
beyaz bir ışık hüzmesinin eskortluğunda ilerliyorduk. Etrafta ne bir
ışık, ne bir köy ve ne de ulaşılacak bir menzil vardı. Yol
kenarlarında tek tük rastladığımız ağaçlar, aracın saldırgan
farlarından sağa, sola doğru kaçışıyorlardı.
Minibüsün motorundan gelen tekdüze gürültüye, arada bir annemin
hıçkırıkları karışıyordu. Bunlara hıçkırık yerine feryat demek daha
doğru idi. İnce bir sızlanmayla başlıyor, belli bir makamda sözlere
dönüşüyor ve yürekler parçalayan feryatlarla nihayet buluyordu.
Bazen bu finaller bayılma nöbetleriyle bütünleşiyordu.
Saatlerce karlar üstünde yürümüştüm. Neredeyse donmak üzere olan
ayaklarımın imdadına, aracın kaloriferleri yetişmişti. Bir daha asla
ısınacağına, ya da ısıtabileceğime inanmadığım ayaklarımı, yeniden
hissetmeye başlamıştım.
Araçta altı kişiydik. Ön koltukta ben, ortanca ablam ve şoför, bizim
hemen arkamızdaki sırada babam,annem ve küçük kız kardeşim
vardı.Yeni yıla bir araç içinde ve hiç kimsenin başına gelemeyecek
tanımsız acılarla giriyorduk.
Daha birkaç saat öncesine kadar ailemiz altı kişiydi ve yeni yıl
herkes için olduğu kadar bizim için de aynı şeyleri ifade ediyordu.
Şimdi; kardeşlerin en büyük, en neşeli ve en masum olanı, aracın en
arka sırasında nereye ve ne istikamete gittiğini bilmeden, cansız ve
kefen yerine öylesine sarılmış örtülerle sessizce
yatıyordu.Ağlayamıyordum.
Şu son sekiz saatte yaşadıklarım bütün düşünce yeteneğimi yok
etmişti. Tek dileğim birazdan, büyük ablamın yerinden kalkarak "Ben
ölmedim, yaşıyorum. Neden beni bu örtülere sarıp sarmaladınız?"
demesiydi. Ama olmadı. Tüm yol boyunca, hatta mezarına gömüleceği
ana kadar bunu bekledim.
Sinemadan çıktığımızda Ramazanın son iftarı için sokaklar boştu.
Senenin ilk günü, yani yarın, babamın tayini nedeniyle Ankara'ya
gidecektik. Bu nedenle arkadaşlarla son bir kez buluşmuştuk.
Dönüşte, sokağımızda alışılmadık bir durumla karşılaştık. Genelde
sürekli kapalı olan bahçe kapısı ardına kadar açıktı. Kapıda resmi
bir araç bekliyordu. Telaşla, ama nasıl olduğunu bilmeden yukarı
çıktım. Annem ve ortanca ablam koridorda ağlıyor, komşu kadınlar
onları teselli etmeye çalışıyorlardı.
Oturma odasının kapısı kapalıydı. Odadan, daktilo tıkırtıları ve
monoton bir sesle bir şeyler dikte ettiren bir erkek sesi geliyordu.
Hiç bir şey anlamamıştım. Ne olduğunu sorduğumda annem; büyük
ablamın öldüğünü, komşularsa hemen atılarak onun sözlerini
düzeltmeye çalışır biçimde, ölmediğini, çok hasta olduğunu
söylediler.
Sinemaya gitmeden önce hiç bir şeyi yoktu. Hasta ya da her ne ise
nedenini sorduğumda, "düştü, boynunu incitti" dediler. O zaman,
"girip içeriye bakayım, onu görmek istiyorum" dedim. Bırakmadılar.
Donup kalmış, ne olduğunu kavrayamamıştım. Babam odadan çıktı. Bana
ve sinemadan birlikte döndüğümüz Mustafa'ya, dayıma ve diğer
akrabalara Bilge'yi kaybettiğimizi bildiren telgraflar çekmemizi
söyledi.
Onun öldüğünden emin olmadan, onu görmeden böyle bir şeyi nasıl
yazabilirdim? Ablam sabah sapasağlamdı!
Telgrafı hasta diye çektik. Eve döndüğümüzde resmi araç ve
görevliler gitmişti. Mustafa tekrar ve doğru haber için telgraf
çekmeye gönderildi. Bana da, eski oturduğumuz mahalledeki çok yakın
bir aile dostumuzu, Şevket amcaları çağırma işi düştü.
Birkaç gün önce esaslı bir kar yağmiştı. Bu kar, yerde ayazın
tesiriyle iyice sertleşmiş, zaman zaman da buza dönüşmüştü.
Sinemadan çıktığımdan beri karın üzerindeydim, ama hiçbir şeyin
önemi yoktu. Yeter ki bu ölüm haberi yanlış olsun, yeter ki ablam
yaşasın, tek dileğim buydu.
Şevket amca, eşi ve ben eve geldiğimizde, bu sefer kapıda ford
minübüs beklemekteydi. Eski semtimiz, şehrin diğer ucundaydı. Bu
zaman aralığında babam, dayımlarla iletişim kurmuş ve ablamı
memlekette, akrabaların katılımıyla aile mezarlığına gömme kararı
alınmış.
Şimdi sürmekte olan yolculuk böyle başlamıştı. Ben daha ne olduğunu
ve nasıl olduğunu anlayamadan kendimi minibüste bulmuştum.
Komşuların yardımıyla, büyük ablamın örtülere sarılı vücudu, araca
yerleştirildi. Söylenenlerin acı gerçekliği, bu şekilde ortaya
çıktı.
Gündüz ne kadar neşeliydik... Bindokuzyüz altmış yedinin son günü,
aynı zamanda Ramazanın son gününe rastlıyordu. Tüm insanlarda, gece
yeni yılı, bir sonraki gün de Ramazan Bayramını karşılamanın sevinç
ve telaşı vardı. Bizde de, bu iki sevincin yanında, Ankara'ya
gitmenin telaş ve coşkusu vardı. Oysa şimdi, tam aksi bir yöne,
ablasız, eşyasız ve tüm umutları yıkılmış olarak gidiyorduk.
Yolun her iki yanı grayderlerin tepeleme yığdığı karlarla kaplıydı.
Kardan bir kanyon içinde gidiyor gibiydik. O zamandan bugüne aklımda
kalan en net şey, üstümüze üstümüze doğru gelen kar yığınları ve yol
kenarlarında ışık gibi parlayan reflektörlerdi. Sürekli trenle
yolculuk yaptığımızdan, bu tür şeyleri ilk defa görüyordum. Hani ne
durumda olduğumuzun farkında olmasam, çocuk tarafım inip, onları
incelemek için, arabayı durdurmaktan yanaydı.
Aracın motor gürültüsüne arada bir annemin haykırışları karışıyordu.
Bu haykırışlar arasına yerleşmiş birkaç Kürtçe cümleden en aklımda
kalanı "Kuli soramın, lavo" idi.Ne anlama geldiğini anlamıyordum.
Annem bunu çok yanık bir tonlamayla söylüyordu. Bugün bile
hatırlarken, tüylerim diken diken olur.
Memlekete yaklaştığımızda tüm akrabalar konvoy halinde bizi
karşıladılar. Önceleri tatillere gitmeye ve görmeye alışkın
olduğumuz şehrimiz ve akrabalarımız bu sefer, bize başka türlü bir
nedenle hoşgeldin demişlerdi.
Muş'u hiç öyle karlı, hiç öyle beyaz ve hiç öyle acılı görmemiştim.
Şehre yaklaştıkça duman ve kasvet artıyordu. Ölülerin yıkandığı
gusülhanelerin olmayışından mı yoksa gelenek midir bilemiyorum,
ölenler evlerinin yakınlarında yıkanırdı. Şimdi yine öyle midir
bilmiyorum. Dayımların bahçesine girdiğimizde, tüten ocağın
dumanıyla, kaynayan suyun buharı Ocak gününde ortamı daha da
kasvetli hale getirmişti.
Ağlayanlar, ayılıp bayılanlar herkes kendisi için bir şeyler
yapıyordu. Yine bir kenarda kalmıştım. Dün akşamdan beri hep öteye
beriye koşturulmuştum. Ne kimse bana sarılmış ne de ben kimseye
içimi dökebilmiştim. Oysa ölen benim ablamdı... Dün, öldüğü gün,
sinemaya gitmeden önce, beni yıkamış, kapıya kadar uğurlamıştı ve o
andan beri ne canlı ne de ölü yüzünü bir daha görmemiştim.
Erkekler ve kadınlar ayrı odalardaydı. Kadınlar tarafında; teyzeler,
halalar ve yengeler müthiş bir feryat korosu oluşturmuşlardı.
Erkekler tarafı daha sakindi. Daha çok cenaze töreni, mezar yeri ve
ölüm olayının nasıl olduğu hakkında konuşmalar sürüyordu.
Beni en çok şaşırtan; nedense herkesin bu ölüm olayına, dahası
ablamın intihar ederek ölmüş olmasına çabuk alışmış olmalarıydı. Kim
böyle bir ölümü haketmiş olabilir? İnsan hangi nedenle kendi
isteğiyle ölümü tercih eder? Hangi umutsuzluk insanı bu kadar cesur
yapar? Söz konusu olan, kendi hayatı olmasına rağmen...
Hayır, her şey şakaydı. Hiç olmadık bir zamanda ve kimsenin aklına
gelmeyecek bir yerde ölümünün kollarına bile bile atılmak... Belki
de, bize her zamanki şakalarından birini yapmak istedin. Belki de,
son anda vazgeçmek istedin, ama mümkün olmadı. Birkaç ay önce bazı
sorunlar vardı ama, bu nedenler biteli çok olmuştu. Ya da biz
bittiğini sanmıştık.
Annem, sana yetiştiğinde vücudunun soğumamış olduğunu, hatta bu
nedenle savcı ya da adli makamları beklemeyi bile düşünmeden,
kurtulur umuduyla, ipten indirdiklerini söyler.
Bağladığın ipin inceliği ve kenarında durduğun basamağın alçak oluşu
da, şakanın bir parçasıydı. Belki; boynundaki ipe son anda uzattığın
iki elin, kurtuluş içindi. Ama yetişemedin...
Aradan çok uzun zaman geçti. Şimdi kendime soruyorum. Belki evde
olsaydım, bu senin kurtuluşun olurdu. Çünkü ben, o çocuk
hareketliliğimle, evin dört bir yanını tüm gün kolaçan ederdim.
Belki de, hazırladığın ipi, çocukça bir alayla, ikimiz birden söker
alırdık.
Ama olmadı.Şimdi, O, musalla tahtasında yıkanıyordu. Son bir kez
görmek için, üst kat penceresine çıktım. Öyle yatıyordu. Öyle genç,
öyle günahsızdı ki; o tahta üzerinde yatan, dünyadaki en son kişi O
olmalıydı. Hatırladığım ve ölünceye kadar gözümün önünden gitmeyecek
tek resim, tek bir kare kaldı. Vücudunun sol tarafı, yüzünden
başlayarak sol göğsünün altına kadar morarmıştı.
Ortanca teyzem, beni pencere kenarından uzaklaştırdı. Onu dünden
beri görmemiştim ve son kez ancak bu şekilde görebildim.
Kalabalığın hareketlenmesinden, feryatların göklere çıkmasından,
kefenlenme işleminin bittiğini ve ablamın son yolculuğuna çıkmaya
hazır olduğunu anladım. herkes kendisi için döğünüyordu. Beni yine
farketmemişlerdi. Koşarak merdivenlerden indim. Duvaklarla süslenmiş
tabuta, bir kez dokunmak istiyordum.
Kalabalığa; "Hey... bakın, bu benim ablam, gözümü açtığımdan beri
annemden sonra benimle en çok ilgilenen ve beni büyüten O. Tabutuna
bir kez sarılmama müsade edin." demek istedim, ama, daha ben
yetişemeden cenaze omuzlardaydı. Kalabalık; kar ve soğuğa rağmen,
bir çocuğun temposundan daha hızlı ilerliyordu. Yol; karın yeni
olduğu yerlerde bata çıka, karın basılı olduğu yerlerde kayarak
yürünür haldeydi.
Mezarlığa geldiğimizde, mezarın çoktan açılmış olduğunu gördüm. Her
yer bembeyaz, tepeleme karlar arasında bir tek burası toprak
rengindeydi. Koyu kırmızı ve ıslak bir toprak. Ablamın sarılı olduğu
kefen, tabuttan çıkarıldı, dualar arasında yerine bırakıldı.
Ne soğuğu, ne fırtınayı hissedebiliyordum. Tamamı erkeklerden
oluşmuş cenaze alayında ağlayan var mıydı bilemiyorum. Ama bildiğim
bir tek şey tüm toprağın örtüldüğü ve geçici mezar taşlarının
dikildiği ana kadar, tek umudum, onun kalkıp "Durun ne yapıyorsunuz
ben ölmedim!" diyebilmesiydi.
Dualar edilip kalabalık dağıldığında, ben kuzenlerden biriyle
arkalarda kalmıştım. Mezarına bırakacak bir tek yeşil dal
yoktu.Öylece kalakaldım. Biraz önce senin için ahü vah edenler, seni
bu tümseğin altında bırakıp gitmişlerdi. Toprak öylesine kabarmış ve
öylesine yüksek görünüyordu ki, ellerimle üzerinden almak,
üzerindeki yükü biraz olsun hafifletmek istedim. Beni uzaklaştırmak
isteyen kuzenime aldırdığım yoktu. Ama ıslak toprak soğuğun
etkisiyle çarçabuk dondu. Artık ellerimle eşeleyemiyordum.
Seni orada bırakıp ayrılma vakti geldiğinde birden koyu kırmızı, gri
taşlı toprak arasında iki beyaz taş ilişti gözüme. Biri küçük, biri
büyük ve donan çamurun tesiriyle birbirlerine yapışmış öylesine iki
taş.
Bu taşları alıp cebime koydum. Eve döndüğümüzde, taşları bir arada
tutan bağ, sıcağın etkisiyle yok olmuş, birbirlerinden
ayrılmışlardı.Tıpkı bizim gibi.
Kırmızı tomurcuğum, yavrum. |