Halikarnas Balıkçısı
(Cevat Şakir Kabaağaçlı)
Alabandada
Saç maşası satan adam, güverte yolcularına ait sancak kıç
omuzluğunun alabandasında dinelmiş, bağıra bağıra mallarını
övüyordu.Günün son turuncu ışığı sönmek üzereydi.
Denizin mavisi koyulaşmıştı. Dalga başlarında; çakmak çakılıyormuş
gibi, turuncu kıvılcımlar uçuyordu. Ufkun üzerinde parıldayan akşam
yıldızı; gökte bir gülüştü. Saç maşası satıcısının yüzünün yarısı
turuncu, yarısı açık menekşeydi. Adam doğrusu, söz gücüyle
satıyordu.
Sözler burgaçlanarak ve köpürerek, ağızdan çağlayan halinde
akıyordu. Çevresinde halka olmuş çoğu erkekler, ağızlarını açmış
dinliyorlardı. Satıcının anlattığına göre, gözü karda değildi.
"Kar" mı? Ne gezer efendim! Hatta zararına satıyordu. Kadınların en
güzellerine saç maşası sağlamak üzere, işte, vapura binip diyar
diyar gurbette geziyordu. Onları satmayacak, hediye edecekti.
Kendisi, abur cubur satan bir işportacı değildi. Haşa efendim! Ona,
yüksekten gelen bir ses, "Yürü ya kulum! Git de maşaları bu
güzellere sat!" diye seslenmişti. O da bu emir üzerine yola
çıkmıştı. Maşaları, her birinde on kuruş zararla yirmi kuruşa hediye
ediyordu. Zaten her isteyene hediye etmeyecekti. Çünkü elinde topu
topu on beş tane kalmıştı. İsteyen alır, istemeyen almazdı. Yapacağı
iş, sadece onlara almak fırsatını vermekti.
Satıcının dört yanında kalabalık halinde halka olmuş erkekler
arasında, yalnız iki dişsiz ihtiyar kadın vardı. Adam konuştukça ara
sıra birbirlerinin yüzüne bakıp gülümsüyorlardı. Erkeklerin bazıları
alaylı alaylı bakıyordu, bazıları kaşları çatık, ciddiyetle
dinliyorlardı.
Yalnız, halka dışında, gemi alabandasında, şiltelerini sererek
bağdaş kurmuş kadınlar tepeden tırnağa göz kulak olmuşlardı. Adamın
yanında toparlak yüzlü bir kadın oturuyordu. Oradan geçen bir Laz
gemicinin deyimiyle, "kadının sancak tarafının saçları maşalarla
kıvırcık kıvırcık edildiği için dalgalı; iskele tarafının saçları
bonazza, yani dümdüz"dü.
Gezgin satıcı maşaların bu marifetine işaret ediyordu. Permanat için
gidip boşu boşuna bir sürü para vermemelerini, çünkü o maşalarla
saçların istenildiği gibi kıvırcık ve bukle edilebileceklerini
söylüyordu.
Alabandada oturanlar arasında iki çift de vardı. Sabahtan beri
birbirlerine "mahsullerinin" nasıl olduğunu, havayı, yağmuru, kurağı
tekrar tekrar sorup cevaplandırdıktan sonra, artık söyleyecekleri
sözleri kalmamıştı.
"Bukle" sözünü duyunca, bu sözcüğün "u"sunu "o" çevirerek gevrek
gevrek gülüşüyorlardı.
Saçlarının yarısı kıvırcık, yarısı düz olan kadın, sözümona
utanıyormuş gibi, başını bir eğiyor, bir de sağa sola çeviriyordu.
Amacı saçlarını dört yana göstermekti.
Tezkere alarak köylerine dönmekte olan iki er, yavukluları için
birer maşa aldılar.
Satıcı oradan ayrılınca, dört beş kadın da teker teker giderek birer
maşa aldılar.
Alabandada şiltelerin üzerine bağdaş kurmuş da maşayla ilgilenmemiş
olanlar arasında otuz beş yaşlarında, köy öğretmeni bir kadın vardı.
Biraz önce annesinden fena halde dayak yemiş olan sekiz yaşlarında
bir yaramaz oğlanı avutmaya uğraşıyordu. Çocuk, "Bu vapur on para
etmez, babamın upuzun direkli yelkenli bir gemisi var," dedi. Bu
sözlerinin öğretmen kadında ne etki yaptığını anlamak için, ona
dikkatli dikkatli baktı.
Öğretmen, elinden geldiği kadar hayret ve hayranlıkla, "Ah, ne
güzel," dedi.
Oğlan, "Onun sahici direği, beyaz yelkeni var; bu kara kara tüten
pis baca gibi değil," diye ekledi.
Çocuk devamla, "Biz babamla Amerika'ya giderken balık tutarız. Bu
vapur kadar balıklar!.."
Sözlerinin öğretmeni etkilediğini görünce heyecanlandı...
Öğretmen, çocuğun her söylediğine inanıyor gibi yapıyordu.
Oğlanın gözlerinde, şanlı işler görenlere özgü bir gurur parladı ve
konuşmasını sürdürdü: "Gemi giderken biz hep rakı içeriz. Bardakla
değil, doğrudan doğruya şişelerden içeriz. Şişeleri bir mil uzağa
atarız. Şişeler batar, hiç çıkmaz..."
Öğretmen, "Aman ne güzel!" diyerek ellerini çırptı.
Bu kez çocuk, "Bu peri midir, melek mi?" diye düşünerek, öğretmene
hayranlıkla baktı.
Kadın, cebinden bir avuç antepfıstığı çıkararak çocuğa verdi, "Rakım
yok ama, bak, bunları ben tuzladım. Belki hoşuna gider," dedi.
Küçük, yarı çekingen yarı hayran, fıstıkları yemeye koyuldu.
Oğlan, doğrusu pek erken yaşında, kadın kısmının entrika ve
tuzaklarına uğruyordu. Fıstıkları çiğnerken göz ucuyla kadına baktı.
İşte bu kadın, o akşamın pembeleşen ışığında gül gibiydi;
gülümsüyordu. Annesi gibi çatık kaşlı ve yaygaracı değildi.
Oğlan kadına, "Sen evli misin?" diye sordu.
Öğretmen, "Hayır," karşılığını verdi.
Oğlan memnun oldu, "Ben büyüdüğüm zaman," dedi.
Kadın elini sallayarak, "Ona daha çok vakit var," dedi.
Çocuk, "İyi ya! Ben büyüdüğüm zaman seninle evleneceğim," dedi.
Öğretmen, güle güle çocuğa sarılarak öptü.
"Aman çok hoş olur. Aman seni sözüne bağlı tutmayayım bari. Belki o
zamana kadar fikir değiştirirsin," dedi.
Çocuk, "Ben büyüdüğüm zaman çok param olacak. Bir beygirim olacak,
bir de tüfeğim... Aslan kaplan avlayacağım. Sabahtan akşama kadar
dondurma, elmaşekeri ve kurabiye yiyeceğim," dedi.
Öğretmen, "Hiç korkma, onları ben yaparım," diye cevapladı.
Öteki, "Elbette yaparsın, birlikte yiyeceğiz... Kırk tane oğlum
olacak. Onlarla birlikte oynayacağım. Ama bak kız çocuk istemem!"
Bunlar böyle konuşurken, iki üç adım ötelerinde Denizci Davut
alabandaya dayanmış, bir denize bakıyor ve sonra gözlerini yukarıda,
birinci mevki güvertesinin parmaklığına göğsünü yaslayarak ihtiyar
ikinci kaptanla görüşen genç kıza çeviriyordu. Delikanlı öylesine
hayranlıkla bakıyordu ki; kızı dönüp kendisine bakmaya zorluyordu.
Kız ona bakınca göz göze geliyorlardı...
Davut, gözbağıymış gibi, kızın bakışını tutuyordu.
Gözler birbirine bağlanıyordu.
İkinci kaptan, önemli bir şeyin olmakta olduğunu anladı.
Denizcinin gözünde ne merhamet, ne de arzu vardı. Fakat bunlardan
çok daha derin ve engin bir şey vardı. Davut kızı, kendisini kabul
etmeye zorluyordu. Bir güverte yolcusu, bir fukara olduğu için
değil, fakat o kız gibi bir insan olduğu için, denizcinin bakışının
kızın en önemli tellerini titretmekte olduğunu yaşlı kaptan sezdi ve
bir bahane ile kızın yanından ayrıldı. Kısa bir an için de olsa, bu
iki insan, aynı türden iki yaratık olduklarını anladılar. İki kuş
gibi, ayrı dallarda oturup birbirlerine bakıyorlardı.
Deniz seyahati her insanı az çok, görenek zincirinden ve her günkü
hayat çemberinden dışarı fırlatır ve insan gönülleri arasında
sempati akıntısı dolaştırır.
İnsanlar gemiye, birbirlerinin yabancısı olarak binerler. Aradan bir
iki gün geçince, yabancılık duygusunun çoğu ortadan kaybolur.
Şehirde ise birkaç es dost dışında insanlar yabancı olarak
doğdukları gibi, yabancı olarak yaşar ve yabancı olarak da
ölürler...
Birdenbire Davut gülümsedi. Kız da gülümsedi.
Bu, yabancılığı bir kenara atmak, tanışmak ve birbirini kabul
etmekti.
Belki de, aralarında geçen şeyde cinsellik farkının -yani birisinin
erkek ve ötekinin dişi olmasının- payı vardı.
Aralarında, gözle görülmez kudretli bir bağ oluşmuştu. Bu bağ sınıf,
zenginlik, fukaralık gibi yeryüzünün bir sürü engellerini aşıyordu.
Bir an için Davut'un gözü kızın dudaklarına ve göğsüne indi.
Kadının, farkına varmadan göğsünü kabartışı, bir "kendini veriş"ti...
Yaşlı ikinci kaptan, salonun merdivenlerinden inerken, gemi katibine
rastgeldi. Nedenini bilmeden ona, "İnsan ne anlaşılmaz şey yahu!"
deyip geçti.
Katip, "Acaba bizim moruk aklını mı oynattı?" diye düşünerek başını
sallayıp işine gitti.
Tezkere alıp köye dönerken yavuklularına saç maşası almış olan
erler, çocuğa bir avuç antepfıstığı vermiş olan köy öğretmeni kadın,
Denizci Davut ve birinci mevkideki kız, artık ölünceye kadar, gelip
geçen o kısacık anı unutamayacaklardı.
Ciddi ve önemli saydıkları bir anıyla dolu olan varlıklarına, bu
ufak tefek şeyler, sanki cennetteki meleklerin geçer ayak
gönüllerine düşürmüş olduğu gülümsemelerdi... |