Haldun Taner
Eczanenin Akşam Müşterileri
Bizim orda üç kahve var. Birinde kumar oynanır, kavga çıkarılır.
Öbüründe nargile içilir, uyuklanır. Bir de rıhtım bahçesi var
diyeceksiniz ama orayı da akşamları çocuk dadıları ile yaşlı
hanımlar dolduruyor. Kaldı mı geriye bir eczane...
Eczanenin akşam müşterileri hep kelli felli, efendiden, görmüş
geçirmiş insanlar. Size bunlar arasında şöyle rasgele bir eski
başvekil, bir eski meclis reisi, eski bir sefir-i kebir, bir emekli
erkanı harp miralayı, tanınmış bir saz sanatkarı, bir de ünlü fenni
sünnetçi sayabilirim. Hangi semtin hangi eczanesi bu kadar değerli
insanı sinesinde toplayabilmiştir.
Kaç para eder başvekilin eskisi, elçinin, miralayın emeklisi
demeyin. Ben emekli bir miralayı vazife başındaki bir orgenerale
değişmem. Vazife başındaki general şüphesiz daha dinçtir,
enerjiktir, uyanıktır, oraya buraya koşar, çalışır didinir filan
ama, nerede emekli miralaydaki o olgunluk, o durmuş oturmuşluk, o
dünyaya serin serin uzaktan bakabiliş, olayları sakin sakin muhakeme
edebiliş kabiliyeti... İktidardaki başvekil de öyledir. Astığını
asar, kestiğini keser. Radyolar en abur cubur sözlerini halka mühim
mühim üç dört övün tekrarlar dururlar. Adamın dediği dedik, çaldığı
düdüktür. Böyle olduğu için de her istediğini yapabilen toy ve
şımarık bir çocuğu hatırlatır. Halbuki eski başvekil öyle mi? Eski
başvekile daima “Sen gelirken biz gidiyorduk evlat,” diyen babacan,
tecrübeli bir hal vardır. Aslında yenisinden daha olgun bir insan
olmayabilir. Ama dış görünüşü insanda öyle bir tesir uyandırır. “Bu
da malın gözü idi.” Dersiniz. “Filan meselede az zorbalık mı
etmişti. Ya falan mesele hakkında verdiği o meşhur, diktatörce
demeç?” Ama ne de olsa onlar arkada kalmıştır. Her geçmiş şey gibi
tatlı bir hatıra sisine bürünmüştür. Halbuki beriki hala
başvekildir, başınızda, tepenizdedir. Size bir fenalık edebilir,
sizi işinizden attırır, vekalet emrine alır, vakitsiz emekliye
çıkartabilir. Öbürü gibi eczanede uslu uslu sıra bekleyen bir
vatandaş değildir. İnsan değil miyiz, kudretliyi çekemez, düşmüş
olanı bize benzediği için severiz.
İşte bizim eczaneye gelen eski başvekil de ancak sadrazamlıktan
indikten sonra sevimli olmaya yüz tutmuş bu çeşit bir adamcağızdır.
Fazla konuşmaz. Enjektör kaynayıncaya kadar biraz oturur, büyük
küçük herkese hal-hatır sorar. Sade eski meclis reisine, emekli
miralaya, sefir-i kebire, eczacıya değil, hakire bile, kalfa
Recep'e, aspirin almaya gelen arabacı İbrahim çavuşa bile...
İçimizden “Aşk olsun yahu” deriz. “Ne alçak gönüllü adam, ne
demokrat adam, ne insan adam. Bak, bir bir hepimizin gönlünü aldı.”
Halbuki Hacı bey de geldiğinde herkesle konuşur şakalaşır da hiç
birimizin aklına Hacı beyi bu alçak gönüllülüğünden ötürü övmek
gelmez. Böyledir işte dünya...
Başvekilin zoru neresinden bilmem ama Recep'in söylediğine bakılırsa
Hacı bey de, Sefir-i kebir gibi testoviron yaptırıyormuş. Gülmeyin
lütfen; Testoviron'u sade metreslerinin takazasından kurtulmak
isteyen miadı geçmiş zamparalar değil, prostata tutulmamak için uslu
akıllı efendiler de yaptırır. Gerek Hacı beyin, gerek sefir-i
kebirin bu ikinci kategoriden olduklarını belirtmeyi hakkaniyet
borcu bilirim.
Miralayımıza gelince, hamdolsun onun böyle bir sıkıntısı yoktur. O
eczaneye akşamları iki üç laf atmaya gelir. Miralayımızın adı Nazım
bey (Gümülcüne). Gümülcüne onun soyadı değil, sadece askerlikteki
alameti-farikası. Sınıf arkadaşı ve adaşı öbür Nazım beyden, Nazım
(İstinye) den ayırt edilmek için kendisine böyle deniyor.
O içeri girer girmez ayağa kalkılır:
“Buyurun Miralay bey.”
“Nasılsınız Miralay bey?”
Miralay beyimiz, emekli olduktan sonra komisyonculuğa kalkan veya
cins tavuk yetiştirmeğe merak salan soydan değildir. O sapına kadar
askerdir. Asker doğmuş, asker ölecektir. Yürüyüşü askercedir,
konuşuşu, düşünüşü, hatta hapşırıp sümkürüşü, sümkürdüğü mendilini
katlayıp cebine koyuşu bile askercedir. Mektebi Harbiyede öğrendiği
ve daha sonra Galiçya cephesinde Alman subayları ile ilerlettiği
Almancası ile askeri literatürü günü gününe takip eder. Sorun, size
atom bombası hakkında, tepkili uçakların manevra kabiliyeti
hakkında, Guderian'ın tank tekniği üzerine yazdığı son eseri
hakkında saatlerce izahat versin. “Dünyada askerlikten anlayan iki
millet vardır. Biri Almanlar, öbürü biz Türkler,” diyor ki,
doğrudur.
Askeri konulardan pek anlamam ama öyle sanıyorum ki oturup makaleler
yazacak olsa Erkilet Paşadan da, Abidin Daver'den de kat kat iyisini
yazar. Geçenlerde:
“Kim demiş ki Hitler mecnundu,” diye söyleniyordu. “Hitler asla
mecnun değildir. Mağlup ve perişan bir milletin dört senede dünyayı
fethedebilecek bir kudret-i askeriye haline girebildiğini hiçbir
tarih kaydetmiyor. Hitler bunu yaptı beyler. Onun yegane hatası...”
“Stalingrad'da generallerinin sözünü dinlemeyişi...”
“Hayır, onun bütün hatası Rusya ile anlaşıp Fransa'ya saldıracak
yerde, evvela Batı ile anlaşıp Rusya'ya saldırmayışıdır. Kış
basmadan Rusya'yı dize getirebilse idi bilahare Batıyı istediği
şekilde bir sulha zorlamak çok kolay olurdu.”
Sefir-i kebirimiz Nazım bey (Gümülcüne) nin bu kanaatine tamamen
değilse bile kısmen iştirak ediyor. Sizden iyi olmasın sefir-i
kebirimiz de şeker gibi adamdır. Sefirlerin az konuşması, ketum
olması şarttır derler ya, laf. Bizim sefir-i kebir Miralaydan da
konuşkandır. Belki de zamanında fazla susmuştur da şimdi onun
acısını çıkarıyordur. Ben ömrümde onun kadar fıkra bilen insana
rastlamadım. Mesela, ne bileyim ben, enginardan bahsediliyor değil
mi, size enginar üzerine arka arkaya beş altı fıkra sıralayıverir.
Yine Recep'ten rivayet; Miralay beyle değil tabii, fakat eski
başvekille veya meclis reisi ile yalnız kaldığı zamanlar son derece
dekolte Paris hikayeleri de anlatıyormuş. Hele Paris lafı açıldı mı
dört yapraklı gül olur. Boru mu bu? Gelmiş geçmiş bütün maliye
nazırlarının şahı olan M. Caillauz'yu, ihtiyar kaplan Clemenceau'yu,
Poincaré'yi o zaman henüz genç ve vait dolu politikacı olan
Tardieu'yü üçüncü katip olarak Paris'e gittiği zaman bizzat görüp
tanımış... Eski diplomasi ekolüne bağlı olduğu için, sefir-i
kebirimizin ütüsüz pantolon, kolasız yaka ile gezdiği vaki değildir.
İstanbul'a inerken eldiven ve baston kullanmayı da ihmal etmez. Ama
öte yanda Amerikalılar diplomasi geleneklerini çoktan
demokratlaştırmış, sefirler şimdi herkesin gözü önünde spor
gösterilerine bile kalkışıyor, maaile Boğazı geçip mayo ile resim
çektiriyorlarmış; bizim sefir-i kebir oralı değildir. Oralı olsa
bile, kırk yıllık alışkanlıklarından ayrılmak elinde değildir.
İŞTE BÖYLE DIŞ POLİTİKADAN, Paris'in Boulevard kahvelerinden,
pilotsuz uçakların manevra kabiliyetinden konuşulurken içeri
Efdalettin beyle Advi bey girerler. Efdalettin bey emekli belediye
müfettişi olup, kehribar ağızlığı olmadan sigara içmeyen ve
memleketin ana davaları üzerinde orijinal fikirleri bulunan kırmızı
yüzlü, alabros saçlı, altmış beşlik bir zattır. Memleketin ana
davası nedir: köy kalkınması mı? Efdalettin beyin köy kalkınması
hakkında derin etütlere ve bilhassa mahalli müşahedelere dayanan
mühim projeleri vardır. Bir kere köy enstitülerinin randımanından
hiç memnun değil.
“Arifiye enstitüsü mezunları henüz basit bir araba yapmasını bile
beceremiyorlar. Ne anladım ben bu enstitüden,” diyor. Üstüne vazife
olmadığı halde ikide bir köylere gidip inceleme gezileri yaptığına
bakılırsa Allah bilir, milletvekilliğinde de gözü vardır. O
günlerde, Gönen'de oturan bacanağından yeni dönmüş olduğundan
intibalarını anlatacak yer arar. Karakteristik vakalar seçip alaka
toplamak hususunda da üstadın üstüne yoktur.
“Gönen köylerinde,” diye başlar, “bazı köylüler meşeye armut
aşılamışlar.”
Felek Burhan'ın Üsküdar idadisinden sınıf arkadaşı olan Advi bey,
hemen: “Meşeye armut tutar mı?” diye itiraz eder.
“Bal gibi tutuyor işte, gözümle gördüm. Dinle bak, gerisini. Meşeye
armut aşılamışlar. İyi güzel, fakir fukaranın biraz yüzü gülecek,
değil mi? Hayır, İmam efendi fetvayı basıyor. Günahtır diye. “Etme
eyleme kardeşim, bunun neresi günah?” “Allahın ağacı ne ise odur.
Meşe, meşe; armut da armut kalmalı imiş. Meşeyi zorla armut yapmak
Allahın emrine karşı gelmekmiş.”
Sefir bey isyan eder:
“Allah Allah, imam ne karışır bu işe.”
“Karışır işte beyefendiciğim, keyfi misiniz...”
Miralay bey realist asker görüşü ile teşhisi yapıştırır:
“Kendi armutlarına rakip çıkacak diye korkmuştur.”
Efdalettin bey de aynı fikirdedir. “İşte bunun içindir ki...” diye
sözlerini bağlar. “İlk şart köye okumuş imam, inkılabı hazmetmiş
imam göndereceksin. Ne denirse densin, köy her işte imamın peşinden
gider. Köye aydın imam gönder... Bak o zaman ne oluyormuş.
Bunun için de konu döner dolaşır imam – hatip okullarının ıslahına
dayanır.
Hacı bey mecliste hazır olsa bu söz üzerine derhal sert bir tartışma
başlayabilir. Zaten Hacı bey orada olsa Efdalettin bey bu konulara
pek yanaşmaz. Hacı bey Sokrates'in adını hiç duymamıştır ama,
tartışmada onun metodunu kullanır. Önce bıyık altından gülerek
karşısındakini dikkatle dinler. Hatta onu coşturmak için bazı
sualler de sorar, sanki bilmezmiş de öğrenmek istiyormuş gibi...
Karşısındaki açılıp saçılınca söylediği bir iki söze mim koyar.
Fikirlerindeki çelişmeyi belirtip adamı kıskıvrak bir kapana
sıkıştırır. Sonra kendi fikrini temyiz kabul etmez kesin bir hüküm
olarak söyleyip, tartışmayı kendi lehine kapatıverir. Ben Hacı
beyin, bir bu taktiğine, bir de karpuz pazarlığındaki dehasına
hayranımdır. Hacı beyin adı nedir, kimse bilmez. Ben, kendi kendime
bu adamın adı olsa olsa Mustafa'dır diye düşünür dururum. Recep
“Hayır” diyor “onun adı ya Hasan'dır ya Hüseyin.” Eczacının oğlu
Engin'in teklif ettiği, Ali, Veli, Zeynel Abidin gibi adların hiç
birini Hacı beye yakıştıramıyor... İşin tuhafı, hepimiz meraktan
çatlarız da hiç birimiz “Yahu Hacı bey senin adın ne?” diye sormaya
cesaret edemeyiz.
Efdalettin beyin astması olduğundan yorulup intibalarına ara vermek
zorunda kalınca, ya su davasının iktisadi veçhesi, ya yol
politikasının askeri önemi gibi bir tedainin kanadına takılan
Miralay bey, alır bizi, hiç ummadığımız bir anda ilk cihan
harbindeki Filistin cephesine götürüverir. Çölde Almanların
susuzluğa karşı ne gibi tedbirler aldığını merakla dinlerken bir d
bakarız Falkenhaym Paşa ile Cemal Paşanın peşine takılıp biz de
Kanal Harekatına katılıvermişiz.
Biz Miralay beyi böyle tatlı tatlı dinlerken, birden eczanenin içi
aydınlanıverir. Güneşin artık iyice çekildiğini gören Recep, çıkmış,
tenteyi kaldırıyordur.
Engin ise, bir köşeye büzülüp araladığı vitrin penceresinden,
karşıda vapur bekleyen, o bacakları biraz kalınca, ama yüzü şeker
gibi tatlı, kolejli kızı gözetlemeye başlar. Eczacı beyin oğlu
Galatasaray'a gider. İyi çocuktur, hoş çocuktur, yakışıklıdır da
üstelik. Semtin kızları onun uğruna eczaneye taşınır dururlar. Sabah
akşam tartılanını, iki günde diş patını bitirip yenisini almağa
gelenlerini çok görmüşümdür.
Bu arada Recep'i dışarda yakalayan semtin delikanlıları:
“Hani ulan teinture de Cantharide” diye, çocuğa illet olurlar.
Recep: “Namussuzlar” der. “Yine nereye piknik?”
“Kalpazankaya'ya.”
“Kim kim gidiyorsunuz?”
“Falan, filan..”
“Belma da geliyor mu, Selma da geliyor mu?”
“Selma'nın gönlünü ettik ama Belma şüpheli.”
“Hergeleler. Hani pikniği pazara yapacağız dedinizdi.”
“Bırak şimdi numarayı. Verecek misin Cantharide'i?”
Recep: “Bağırmayın ulan” der. “Şimdi içerisi kalabalık. Gece gelin
veririm.”
Delikanlılar uzaklaşır. Recep içeri gelir.
“Nedir o teinture de Chantharide?” diye usulca sorarım.
Recep benim toyluğuma güler.
“Öyle bir teinture'dür işte.” Der. “Biranın içine beş on damla
damlattınız mı, kızlar kudurur. Çareleri bulunmaz olur.”
“Ulan ne namussuz heriflersiniz be...”
Recep güler...
Biz istediğimiz kadar bilgiç geçinelim, bu konularda yeni neslin
yanında her zaman cahil kalmağa mahkumuz.
Miralay bey hala Filistin cephesindedir. Güneşin altında, kızgın
kumların ortasında Oberst von Eppenheim'le istikşafa çıkmıştır.
Yahut da çadırında taarruz planını hazırlıyordur.
İlerde, caminin avlusundan, van tu tri oynayan çocukların sesi
gelmektedir.
Efdalettin bey, onları dinler dinler de:
“Şu hale bakın yahu,” diye söyleniverir. “Bir zamanlar bu oyunu biz
de oynardık. Bunun adı o zaman ön dö trua idi. Onu bile
Amerikanlaştırdık desene...”
Efdalettin bey, çikleti icat ettiklerinden beri Amerikalılara düşman
kesilmiştir. Bu düşmanlık sebebiyle Marşal yardımını nüktelerine sık
sık sermaye yaptığı da olur. Halbuki bilmez ki, alaya aldığı Marşal
yardımı olmasa, maaşını belki zamanında alamayacaktır.
Bu sırada aşağıdan 6.15 vapuru gelir. Vapurdan çıkanların bir kısmı
eczaneye uğrarlar. Rıza beyin ayak parmakları mayasıl olmuştur.
“Bana bir ilaç salık verin” der. Yeni deri merhemi verirler. Komiser
bey geçen akşam baldızının düğününde dayanamayıp rakıyı fazlaca
kaçırdığından fistülleri yine azmıştır. Ona da fitil verilir.
Ferdane hanım küçük kızına lastik don, Dürdane hanım emzikteki
oğluna biberon alırlar. Müteahhidin oğlu Jean-Marie-Conti kolonyası
sorar.
Bu vapurdan çıkan ünlü saz sanatkarı da şöyle bir ilişip eczanede
biraz dinlenir. Hal hatır sorduktan sonra hemen Çakır'la ilgilenir.
Çakır, eczacı beyin ihtiyar kedisidir. Ve şimdi sol tezgahın önünde,
eczacı beyin Eczacı mektebinden neşet ettiği yıl çektirdiği
agrandisman resminin durduğu duvarın tam dibinde, horul horul
uyumaktadır. Saz sanatkarı bütün kedileri sever. Aynı zamanda eli de
kalem tuttuğundan sevdiği kedilerin bir bir hikayelerini yazacaktır.
Belki günün birinde bu Çakır'ın da bir hikayesini yazacaktır. Çakır
için hikaye değil, Arsen Lüpenvari, seri halinde tefrika yazılsa
yeridir. Çakır gençliğinden, canlılığından çok şey kaybetmiş ama,
bütün ihtiyar kurtlar gibi fizik bakımından dermansızlığını teknik
kabiliyetleri ile kapatıyor... ‘Bize mektepte Ben-i Ademi diğer
yaratıklardan ayıran belli başlı özelliklerden birinin de, insanın
alet kullanan bir hayvan oluşudur,' diye öğretmişlerdi. Yanlış.
Çakır da, işte insan gibi alet kullanan bir hayvandır. Siz, kapı
topuzlarını tutup insan gibi açan, daha olmazsa, açamadığı kapıların
aralığından tel sokup kapı mandalını kaldıran bir kedi işittiniz mi?
Bütün kuvvetini geceye saklayan ihtiyar hovardalar gibi, o da, bütün
gününü uyuklamakla geçirir. Ama bir kere de gece oldu mu, ortalığı
talana çevirir. Sen geçen gece Müdür beylerin bodrumuna dal,
kömürlük kapısına abanıp hamama geç, içeri gir, pıtır pıtır
merdivenleri çık, bölük kapısının aralığından tel sokup mandalı
kaldır, kiracı Yahudi madamın mutfağına atlayıp, kadıncağızın ertesi
gün misafirleri için hazırladığı koca bir tabak kaymağı mideye
indir. Kadıcağız kapı kurcalanırken hırsız sanıp bayılmış. Zavallıyı
saatlerce kendine getiremediler.
Kedinin böyle insan gibi taammüden hırsızlık tertiplediği nerede
görülmüş.
Evvelsi hafta da, Deniz Yarbayının evinden ısgaradaki balığı kapmış.
Yarbay “Şerefsizim öldüreceğim bu kediyi,” diyormuş.“Yarbay” dedim
de hatırıma ne geldi. Geçen gün Yarbayın yeni neferi, elinde bir
kağıt, biz otururken eczaneye girdi. Kağıdı evvela Engin'e uzattı.
Engin içinden çıkamadı. Babasına verdi. O da anlayamadı. Kağıt bir
bir hepimizi dolaştı. Çok okunaksız bir yazı. Ben söker gibi oldum.
Finil gibi bir şey...
“Asit finik olmasın?”
“Vallahi bilmem ki beyim.”
Eczacı bey: “Oğlum,” dedi. “Nasıl şeymiş bu? Ne için
kullanılacakmış?”
Nefer: “Hanımefendinin apış arasına konacakmış. Hizmetçi öyle
söyledi,” demesin mi.
“Hay Allah müstahakkını versin. Femil desene şuna.”
Evvela sefir bey makaraları koyuverdi. Ondan sonra hepimizi bir
gülme alsın, bir gülme alsın... Eh kırıldık yani. O ciddi, ağırbaşlı
emekli başvekil bile kendini tutamadı. Başını yana çevirdi. Aklınca
kimseye göstermeden kendi kendine gülecekti. Beceremedi. Tükürüğü
boğazına kaçtı. Recep koşup su getirmese, adamcağız az daha
boğulacaktı.
Eylül, 1952 |