|
TÜRK DESTANLARI
Prof. Dr. Umay Günay
Bütün dünya
edebiyatlarında olduğu gibi Türk Edebiyatının da ilk örnekleri
destanlardır. Türk edebiyat geleneği içinde "destan" terimi birden
fazla nazım şekli ve türü için kullanılmış ve kullanılmaktadır. Eski
Türk Edebiyatı nazım şekillerinden mesnevilerin bir bölümü ve manzum
hikâyeler, Anonim edebiyatta ve Âşık edebiyatında koşma veya mâni
dörtlükleri ile yazılan veya söylenen ferdî, sosyal,tarihi, acıklı
veya gülünç olayları tahkiye tekniği ile çeşitli uslûplarla aktaran
nazım türüne ve bu yazıda ele alınan kâinatın, insanlığın,
milletlerin yaradılışını , gelişimini, hayatta kalma mücadelelerini
ve çeşitli olay ve nesnelerle ilgili sebeb açıklayan ve Batı
Edebiyatında "epope" terimiyle anılan eserlerin tamamı da Türk
edebiyatı geleneği içinde "destan" adı ile anılmaktadır. Bütün dünya
edebiyatlarının başlangıç eserleri olan destanlar, çeşitli konularda
yaradılış hikâyeleri yanında, milletlerin hayatında büyük yankılar
uyandırmış bir kahramanın veya tarih olayının millet muhayyilesinde
ortak sembol ve ifadelerle zenginleştirilmiş uzun manzum
hikayeleridir. Destanlar bütün bir milletin ortak mücadelesini ortak
değerler, kurallar, anlamlar bütünlüğü içinde yorumladığı ve
yaşatıldığı toplumun geçmişini ve geleceğini temsil ettiği için
dünya edebiyatının en ülkücü eserleri olarak kabul edilirler.
Destanlar her zaman tarihî gerçekleri doğru biçimde nakletmezler.
Destanlarda tarihi olay ve kahramanlar milletin ortak bilinçaltının,
vicdanının istek, beklenti ,doğruları ve değerleri ile
idealleştirilir, eski hatıralarla birleştirilerek tarihî gerçekmiş
gibi anlatılırlar.Her milletin millî kimlik ve nitelikleri, ortak
dünya görüşü , hatıra ve beklentileri yanında kusurları ve
yanlışları da destanlarına yansır. Cihangirlik tutkusu, kuvvet,
binicilik ve savaşcılık yanında verdiği sözde durma , acizlere ve
mağluplara hoşgörü ile yaklaşma, yardımcı olma Türk destanlarında
dile getirilen ortak değer ve kabullerdir. Türk destanları,kâinatın,
insanın, kadının ve erkeğin yaradılışı, Türk milletinin doğuşu,
çeşitli Türk devletlerinin kuruluş gelişme, çöküşleri, zafer ve
yenilgileri gibi konularla beraber pek çok sebeb açıklayıcı efsaneyi
de içinde barındırır. ilk örneklerinin manzum olduğu kabul edilen
Türk destanlarından Kırgız Türkleri arasında yaşayan Manas destanı
dışında bütünüyle günümüze gelebilen örnek bulunmamaktadır.Diğer
Türk destanları çeşitli kaynaklarda özet, epizot, hatıra,
kısaltılmış seçme metinler halinde bulunmaktadır.
Türk tarihine
anahatlarıyla bakıldığında Türk hayatı fetihlerle başlamış ve yeni
toprakları yurt edinerek gelişmiştir. ilk anayurt olan Orta Asya hiç
bir zaman terkedilmemiştir. Türk halkları ilk anayurt olan Orta
Asya'dan itibaren dünya coğrafyası üzerinde geniş alana yayılmış ve
bugün yedi Türk cumhuriyetinde, pek çok özerk toplulukda ve çeşitli
devletlerin idaresinde azınlık halinde yaşamaktadır. Türk kültürü de
tarih ve coğrafyadaki çok boyutluluğa paralel olarak çeşitlenmiş
farklı seviye ve birikimlerle zenginleşerek ve farklılaşarak ancak
ilk kaynaktan gelen ortaklıklarını sürdürerek günümüze ulaşmıştır.
Bu sebeble Türk destanları da tarihî ve coğrafî çok boyutluluğun
getirdiği dil ve kültür dairelerine paralel olarak çeşitlenmiştir.
Türk destanları, anahatlarıyla kültür dâirelerine, kronolojik ve
içinde teşekkül ettikleri veya muhafaza edildikleri siyâsî
birliklere göre şöyle sınıflandırılmaktadırlar:
İlk Türk
Destanları
1.Altay - Yakut
Yaradılış Destanı
2.Sakalar Dönemi
a.Alp Er Tunga Destanı
b.şu Destanı
3.Hun Dönemi
Oğuz Kağan Destanı
4.Köktürk Dönemi
a.Bozkurt Destanı
b.Ergenekon Destanı
5.Uygur Dönemi
a. Türeyiş Destanı
b. Göç Destanı
İslamiyetin Kabulunden Sonraki Türk Destanları :
1.Karahanlı Dönemi
Satuk Buğra Han Destanı
2.Kazak-Kırgız Kültür Dâiresi
Manas
3.Türk-Moğol Kültür Dâiresi
Cengiz-name
4.Tatar-Kırım
Timur ve Edige Destanları
5.Selçuklu-Beylikler ve Osmanlı Dönemleri
a. Seyid Battal Gazi Destanı
b. Danişmend Gazi Destanı
c.Köroğlu Destanı
Türk
Kozmogonisi-Yaradılış Destanı:
Altaylardan
Verbitskiy'in derlediği yaradılış destanı özetle şöyledir: Yer gök
hiç bir şey yokken dünya uçsuz bucaksız sulardan ibaretti. Tanrı
Ülgen bu uçsuz bucaksız dünyada durmadan uçuyordu. Göklerden gelen
bir ses Tanrı Ülgen'e denizden çıkan taşı tutmasını söyledi. Göğün
emri ile oturacak yer bulan Tanrı Ülgen artık yaratma zamanı geldi
diye düşünerek şöyle dedi :
Bir dünya istiyorum, bir soyla yaratayım
Bu dünya nasıl olsun, ne boyla yaratayım
Bunun çaresi nedir, ne yolla yaratayımş
Su içinde yaşayan Ak Ana,su yüzünde göründü ve Tanrı Ülgen'e şöyle dedi :
Yaratmak istiyorsan Ülgen, Yaratıcı olarak şu kutsal sözü öğren :
De ki hep," yaptım oldu " başka bir şey söyleme.
Hele yaratır iken,"yaptım olmadı" deme.
Ak Ana bunları
söyledi ve kayboldu. Tanrı Ülgen'in kulağından bu buyruk hiç gitmedi
. insana da bu öğüdü iletmekten bıkmadı : " Dinleyin ey insanlar,
varı yok demeyin. Varlığa yok deyip de, yok olup da gitmeyiniz."
Tanrı Ülgen yere bakarak : " Yaratılsın yer!" Göğe bakarak
"Yaratılsın Gök!" Bu buyruklar verilince yer ve gök yaratılmış.
Tanrı Ülgen çok büyük üç balık yaratmış ve dünya bu balıkların
üzerine konmuş. Böylece dünya gezer olmamış bir yerde sabit
olmuş.Tanrı Ülgen balıkların kımıldadıklarında dünyaya su kaplamasın
diye Mandı şire'ye balıkları denetleme görevi vermiş. Tanrı Ülgen,
dünyayı yarattıktan sonra tepesi aya güneşe değen etekleri dünyaya
değmeğen büyük Altın Dağın başına geçip oturmuş.Dünya altı günde
yaratılmışdı, yedinci günde ise Tanrı Ülgen uyumuş kalmışdı.
Uyandığında neler yarattım diye baktı: Ayla güneşden başka fazladan
dokuz dünya birer cehennem ile bir de yer yaratmıştı. Günlerden bir
gün Tanrı Ülgen denizde yüzen bir toprak parçacığı üzerinde bir
parça kil gördü" insanoğlu bu olsun, insana olsun baba." dedi ve
toprak üstündeki kil birden insan oldu. Tanrı Ülgen bu ilk insana
"Erlik" adını verdi ve onu kardeşi kabul etti. Ancak Erlik'in yüreği
kıskançlık ve hırsla doluydu. Tanrı Ülgen gibi güçlü ve yaratıcı
olmadığı için öfkelendi.
Tanrı Ülgen,
kemikleri kamıştan, etleri topraktan yedi insan yarattı. Erlik'in
yarattığı dünyaya zarar vereceğini düşünerek insanı korumak üzere
Mandışire adlı bir kahraman yarattıktan sonra yedi insanın
kulaklarından üfleyerek can, burunlarından üfleyerek başlarına akıl
verdi.Tanrı Ülgen insanları idare etmek üzere May-Tere'yi yarattı ve
onu insanoğlunun başına han yaptı. Yakut'lardan (Saka) derlenen
yaradılış efsaneleri de Altay yardılış destanının yakın varyantı
niteliğindedir . XIX.yüzyıl'da derlenen bu efsanelerin çeşitli din
ve kültürlerin etkilerini taşıdıkları düşünülmektedir.
Alp Er
Tunga
Sakalar dönemine âit
Alp Er Tunga ve şu olmak üzere iki destan tesbit edilmiştir. Alp Er
Tunga, M.Ö. VII. yüzyılda yaşamış kahraman ve çok sevilen bir Saka
hükümdarıdır. Alp Er Tunga Orta Asya'daki bütün Türk boylarını
birleştirerek hâkimiyeti altına almış daha sonra Kafkasları aşarak
Anadolu Suriye ve Mısır'ı fethetmiş ve Saka devletini kurmuştur. Alp
Er Tunga'nın hayatı savaşlarla geçmiştir. Uzun süre mücadele ettiği
iranlı Medlerin hükümdarı Keyhusrev 'in davetinde hile ile
öldürülmüştür. Alp Er Tunga ile iranlı Med hükümdarları arasındaki
bu mücadelelerin hatıraları uzun asırlar hem Türkler hem iranlılar
arasında yaşatılmıştır. Alp Er Tunga, Asur kaynaklarında Maduva,
Heredot'ta Madyes, iran ve islâm kaynaklarında Efrasyab adlarıyla
anılmaktadır.
Orhun
Yazıtlarında "Dokuz Oğuzlar" arasında "Er Tunga" adına yapılan "yuğ"
merasiminden söz edilmektedir. Turfan şehrinin batısında bulunan "Bezegelik"
mabedinin duvarında da Alp Er Tunga'nın kanlı resmi bulunmaktadır.
"Divan ü Lügat-it Türk" ün yazarı Kaşgarlı Mahmud'a ve " Kutadgu
Bilig" yazarı Yusuf Has Hacip'e göre "Alp Er Tunga" iran destanı
"şehname" deki büyük ve efsanevî Turan hükümdarı "Efrasiyab"dır.
Divan ü Lûgat-it Türk'de Turan hükümdarlığının merkezi olarak "Kaşgar"
şehri gösterilmektedir. islâmiyeti kabul etmiş olan Karahanlı
devleti hükümdarları da kendilerinin "Efrasyap" sülalesinden
geldiklerine inanmışlar ve bunu ifade etmişlerdir. Moğol tarihçisi
Cüveyni de Uygur devletinin hükümdarlarının da Efrasyap soyundan
olduğunu yazmaktadır. şecere-i Terakime'ye göre Selçuklu Sultanları
kendilerini Efrasyab soyundan kabul ederlerdi. Sovyet Sosyalist
Cumhuriyetler Birliğıinin dağılmasından sonra iletişim kurmak imkânı
bulduğumuz ve Rusların Yakut adını verdiği Türk gurup aslında
kendilerine Saka dediklerini söylemişlerdir. Tarih içinde
kaybolduğunu düşündüğümüz Saka Türklerinin az da olsa bir bölümünün
bugün hayatiyetlerini sürdürmeleri pek çok meselenin yeniden
araştırılarak doğruların ortaya çıkmasına yardımcı
olabilecektir.Tarihçi Mesudî de M.S. 7. yüzyılın başındaki Köktürk
hakanının "Efrasyab" soyundan olduğunu yazmaktadır. Bütün bu
bilgilerden hareketle "Tunga Alp" le ilgili efsanelerin Kök
Türklerden önce doğu ve orta Tiyanşan alanında yaşayan Türkler
arasında meydana geldiğini ve bu destanın daha sonraları Kök Türk ve
Uygurlar arasında yaşayarak devam ettiğini göstermektedir.Alp Er
Tunga destanının metni bu güne ulaşamamıştır. Bir kısmından yukarıda
bahsettiğimiz kaynaklarda bu değerli Saka hükümdarı ve kahramanı
hakkında bilgiler ve bir de sagu (ağıt) tesbit edilmiştir:
Alp Er Tunga Öldü mü
Dünya sahipsiz kaldı mı
Korkak öcünü aldı mı
şimdi yürek yırtılır
Felek yarar gözetti
Gizli tuzak uzattı
Beğlerbeyini kaptı
Kaçsa nasıl kurtulur
Erler kurt gibi uludular
Hıçkırıp yaka yırttılar
Acı seslerle bağırdılar
Ağlamaktan gözleri kapandı
Beğler atlarını yordular
Kaygı onları durdurdu
Benizleri yüzleri sarardı
Safran sürülmüş gibi oldular
Kutadgu
Bilig'de "Alp Er Tunga" hakkında şu bilgi verilmektedir: " Eğer
dikkat edersen görürsün ki dünya beyleri arasında en iyileri Türk
beyleridir. Bu Türk beyleri arasında adı meşhur ikbali açık olanı
Tonga Alp Er idi. O yüksek bilgiye ve çok faziletlere sahip idi. Ne
seçkin, ne yüksek, ne yiğit adam idi ; zaten âlemde ferasetli insan
bu dünyaya hâkim olur. iranlılar ona Efrasiyap derler; bu Efrasiyap
akınlar hazırlayıp ülkeler zaptetmiştir. Dünyaya hâkim olmak ve onu
idare etmek için pek çok fazilet, akıl ve bilgi lâzımdır. iranlılar
bunu kitaba geçirmişlerdir.Kitapta olmasa onu kim tanırdı." Bugünkü
bilgilerimize göre Alp Er Tunga ile ilgili en geniş bilgi iran
destanı şehname'de tesbit edilmiştir. şehname'nin başlıca
konularından biri iran -Turan savaşlarıdır. Bu destana göre en büyük
Turan kahramanı önce şehzade sonra hükümdar olan Efrasyap'tır.şehname'deki
Alp Er Tunga ile ilgili bilgiler şöyle özetlenebilir:
"Turan
şehzadesi Efrasyap babasının isteği üzerine iran'a harp açtı. iki
ordu Dihistan'da karşılaştılar.Boyu servi, göğsü ve kolları arslan
gibi ve fil kadar kuvvetli olan Efrasyap, iranlı'ları yendi. iran
padişahı Efrasyap'a esir düştü. iran'ın ilk intikamını o zaman
iran'a bağlı olan Kabil Padişahı Zal aldı. Zal başarılı olmasına
rağmen iran şahının öldürülmesini engelleyemedi. Efrasyab iran'ı ele
geçirmek için yeni bir savaş açtı. iran'ın yetiştirdiği en büyük
kahramanlardan Zal oğlu Rüstem Efrasyab'ın üzerine yürüdü.. Efrasyab
ile Zal oğlu Rüstem arasında bitmez tükenmez savaşlar yapıldı. iran
tahtında bulunan Keykâvus, hem oğlu Siyavuş'u hem de Zal oğlu
Rüstem'i darılttı. Siyavuş Efrasyap'a sığındı . Siyavuş'un Turan'da
bulunduğu sırada evlendiği Türk beyi Piran'ın kızından bir oğlu
oldu. Siyavuş oğluna babası Keyhusrev'in adını verdi. Efrasyab uzun
yıllar Turan'da hükümdarlık etti. iran'lılar Siyavuş'un oğlu
Keyhusrev'i kaçırarark iran tahtına oturttular. Keyhusrev Zaloğlu
Rüstem'le işbirliği yaptı ve Turan ordularını yendi. Keyhusrev ile
Efrasyap defalarca savaştılar. Sonunda ordusuz kalan Efrasyap
Keyhusrev'in adamları tarafından öldürüldü. şehname'de Efrasyap
adıyla anılan Turan hükümdarı Alp Er Tunga'nın iran hükümdarlarına
sık sık yenildiği anlatılmaktadır. Ancak iran Turan savaşlarında
iran hükümdarları sürekli değişmiş ı4o yıl yaşadığı rivayet edilen
Alp Er Tunga ise mücadeleye devam etmiştir. Bu durum Efrasyap'ın
başarısız olmadığını gösterir. Gerçek destan metni bulunduğu
takdirde bu destanla ilgili daha sağlıklı değerlendirmeler
yapılabilir görüşündeyim.
Şu
Destanı :
Şu destanı M.Ö.
330-327 yıllarındaki olaylarla bağlantılıdır. Bu tarihlerde
Makedonyalı iskender, iran'ı ve Türkistan'ı istilâ etmişti. Bu
dönemde Saka hükümdarının adı şu idi. Bu Destan Türklerin
iskender'le mücadelelerini ve geriye çekilmeleri anlatımaktadır.
Doğuya çekilmeyen 22 ailenin Türkmen adıyla anılmaları ile ilgili
sebeb açıklayıcı bir efsane de bu destan içinde yer almaktadır.
Kaşgarlı Mahmud Divan ü Lügat-it Türk'de iskender'den Zülkarneyn
olarak bahsetmektedir.Destanın tesbit edilebilen kısa metni şöyle
özetlenebilir: iskender, Türk memleketlerini almak üzere harekete
geçtiğinde Türkistan'da hükümdar şu isminde bir gençti. iskender'in
gelip geçici bir akın düzenlediğine inanıyordu.Bu sebeble de
iskender'le savaşmak yerine doğuya çekilmeği uygun bulmuştu.
iskender'in yaklaştığı haberi gelince kendisi önde halkı da onu
izleyerek doğuya doğru yol aldılar. Yirmi iki aile yurtlarını
bırakmak istemedikleri için doğuya gidenlere katılmadılar. Giden
gurubun izlerini takip ederek onlara katılmaya çalışan iki kişi bu
22 kişiye rastladı. Bunlar birbirleriyle görüşüp tartıştılar. 22
kişi bu iki kişiye: "Erler iskender gelip geçici bir kişidir. Nasıl
olsa gelip geçer , o sürekli bir yerde kalamaz. Kal aç" dediler.
Bekle , eğlen, dur anlamına gelen "Kalaç" bu iki kişinin soyundan
gelen Türk boyunun adı oldu. iskender Türk yurtlarına geldiğinde bu
22 kişiyi gördü ve Türk'e benziyor anlamında " Türk maned "
dedi.Türkmenlerin ataları bu 22 kişidir ve isimleri de iskender'in
yukarıdaki sözünden kaynaklanmıştır. Aslında Türkmenler, Kalaçlarla
birlikte 24 boydur ama Kalaçlar kendilerini ayrı kabul ederler.
Hükümdar şu Uygurların yanına gitti. Uygurlar gece baskını yaparak
iskender'in öncülerini bozguna uğrattılar.Sonra iskender ile şu
barıştılar. iskender Uygur şehirlerini yaptırdı ve geri döndü.
Hükümdar şu da Balasagun'a dönerek bugün şu adıyla anılan şehri
yaptırdı ve buraya bir tılsım koydurttu. Bugün de leylekler bu
şehrin karşısına kadar gelir, fakat şehri geçip gidemezler. Bu
tılsımın etkisi hâlâ sürmektedir.
Bu destana göre
iskender Türkistan'a geldiğinde Türkmenlerin dışındaki Türkler
doğuya çekilmişlerdi. iskender Türkistanda mukavemetle karşılaşmamış
bu sebeble de ilerlememiştir. Büyük ölçüde çadırlarda yaşayan
Türkler iskender'in seferinden sonra şehirler kurmuş ve yerleşik
hayatı geliştirmişlerdir.
Hun -
Oğuz Destanı :
Oğuz Kağan destanı M.Ö.
209-174 tarihleri arasında hükümdarlık yapmış olan Hun hükümdarı
Mete'nin hayatı etrafında şekillenmiştir. Bütün Türk destanlarında
olduğu gibi bu destanın da ilk şekli günümüze ulaşmamıştır. Bugün,
elimizde Oğuz destanının üç varyantı bulunmaktadır. XIII ile XVI
yüzyıllar arasında Uygur harfleriyle yazılmış ve islâmiyetten önceki
inancı yansıtan varyantın ilk örneği temsil ettiği kabul edilebilir.
XIV. yüzyıl başında yazıldığı bilinen Reşîdeddîn'in Câmiüt-Tevârih
adlı eserinde yer alan Farsça Oğuz Kağan Destanı islâmî varyantların
ilkini temsil etmektedir. Oğuz Kağan Destanının üçüncü varyantı ise
XVII. yüzyılda Ebü'l-Gazî Bahadır Han tarafından Türkmenler
arasındaki sözlü rivayetlerden ve önceki yazmalardan faydalanarak
yazılmıştır.
Oğuz Kağan
Destanının islâmiyet Öncesi Rivayeti Ay Kağan'ın yüzü gök , ağzı
ateş, gözleri elâ ,saçları ve kaşları kara perilerden daha güzel bir
oğlu oldu. Bu çocuk annesinden ilk sütü emdikten sonra konuştu ve
çiğ et ,çorba ve şarap istedi.Kırk gün sonra büyüdü ve yürüdü.
Ayakları öküz ayağı , beli kurt beli, omuzları samur omzu, göğsü ayı
göğsü gibiydi. Vücudu baştan aşağı tüylüydü. At sürüleri güder ve
avlanırdı. Oğuz'un yaşadığı yerde çok büyük bir orman vardı. Bu
ormanda çok büyük ve güçlü bir gergedan yaşıyordu. Bir canavar gibi
olan bu gergedan at sürülerini ve insanları yiyordu. Oğuz cesur bir
adamdı. Günlerden bir gün bu gergadanı avlamağa karar verdi. Kargı,
yay, ok, kılıç ve kalkanını aldı ve ormana gitti. Bir geyik avladı
ve onu söğüt dalı ile ağaca bağladı ve gitti. Tan ağarırken
geldiğinde gergedanın geyiği almış olduğunu gördü. Daha sonra Oğuz,
avladığı bir ayıyı altın kuşağı ile ağaca bağladı ve gitti. Tan
ağarırken geldiğinde gergedanın ayıyı da aldığını gördü. Bu sefer
kendisi ağacın altında bekledi. Gergedan geldi ve başı ile Oğuz'un
kalkanına vurdu. Oğuz kargı ile gergedanı öldürdü. Kılıcı ile başını
kesti. Gergedanın barsaklarını yiyen ala doğanı da oku ile öldürdü
ve başını kesti. Günlerden bir gün Oğuz Kağan Tanrıya yalvarırken
karanlık bastı. Gökten bir gök ışık indi. Güneşden ve aydan daha
parlaktı. Bu ışığın içinde alnında kutup yıldızı gibi parlak bir ben
bulunan çok güzel bir kız duruyordu. Bu kız gülünce gök tanrı da
gülüyor, kız ağlayınca gök tanrı da ağlıyordu.Oğuz bu kızı sevdi ve
bu kızla evlendi. Günler ve gecelerden sonra bu kız üç oğlan çocuk
doğurdu. Çocuklara Gün, Ay ve Yıldız isimlerini verdiler. Oğuz
ormanda ava çıktığı günlerden birinde göl ortasında bir ağaç gördü.
Ağacın kovuğunda gözü gökten daha gök, saçı ırmak gibi dalgalı, inci
gibi dişli bir kız oturuyordu. Yeryüzü halkı bu kızın güzelliğini
görse dayanamaz ölüyoruz derlerdi. Oğuz bu kızı sevdi ve onunla
evlendi. Günlerden gecelerden sonra Oğuz'un bu kızdan da üç oğlu
oldu. Bu çocuklara Gök, Dağ ve Deniz isimlerini koydular.
Oğuz Kağan
büyük bir toy(şenlik) verdi. Kırk masa ve kırk sıra yaptırdı.Çeşit
çeşit yemekler,şaraplar, tatlılar, kımızlar yediler ve
içtiler.Toydan sonra Beylere ve halka Oğuz Kağan şunları söyledi:
Ben sizlere kağan oldum
Alalım yay ile kalkan
Nişan olsun bize buyan
Bozkurt olsun bize uran
Av yerinde yürüsün kulan
Dana deniz, daha müren
Güneş bayrak gök kurıkan
Oğuz Kağan bu
toydan sonra dünyanın dört bir tarafına elçilerle şu mektubu
gönderdi:" Ben Uygurların kağanıyım ve yeryüzünün dört köşesinin
kağanı olmam gerekir. Sizden itaat dilerim. Kim benim emirlerime baş
eğerse, hediyelerini kabul eder ve onu dost edinirim. Kim baş
eğmezse, gazaba gelirim. Onu düşman sayarım. Onunla savaşır ve yok
ettiririm". Yine o zamanlarda sağ yanda bulunan Altun Kağan, Oğuz
Kağan'a pek çok altın gümüş ve değerli taşlar hediye etti ve ona
itaat ederek dostluk kurdu. Oğuz Kağanın sol yanında ise askerleri
ve şehirleri çok olan Urum Kağan vardı. Urum Kağan Oğuz Kağanı
dinlemezdi. Oğuz Kağan'ın isteklerini gene kabul etmedi. Oğuz Kağan
gazaba geldi, bayrağını açtı ve askerleriyle birlikte Urum Kağana
doğru yürüdü.Kırk gün sonra Buz Dağ'ın eteklerine geldi. Çadırını
kurdurdu ve sessizce uyudu. Tan ağarınca Oğuz Kağanın çadırına güneş
gibi bir ışık girdi.O ışıktan gök tüylü gök yeleli büyük bir erkek
kurt çıktı. Kurt: " Ey Oğuz, sen Urum üzerine yürümek istiyorsun; Ey
Oğuz ben senin önünde yürüyeceğim."dedi. Bunun üzerine Oğuz çadırını
toplattırdı ve ordusuyla birlikte kurdu izlediler. Gök tüylü gök
yeleli büyük erkek kurt itil Müren denizi yakınındaki Kara dağın
eteğinde durdu. Urum Hanın ordusu ile Oğuz Kağanın ordusu arasında
büyük savaş oldu. Oğuz Kağan savaşı kazandı, Urum Hanın hanlığını ve
halkını aldı.Oğuz Kağan ve askerleri Gök tüylü ve gök yeleli kurdu
izleyerek itil ırmağına geldiler. Oğuz Kağan'ın beylerinden Uluğ
Ordu bey itil ırmağını geçmek için ağaçlardan sal yaptı ve böylece
karşıya geçtiler. Oğuz'un bu buluş hoşuna gittiği için bu Uluğ Ordu
Bey'e "Kıpçak" adını verdi. Gök tüylü gök yeleli kurdu izleyerek
yeniden yola devam ettiler. Oğuz Kağan'ın çok sevdiği alaca atı Buz
Dağa kaçtı. Oğuz Kağanın çok üzüldüğünü gören kahraman beylerinden
biri Buz Dağa çıktı ve dokuz gün sonra alaca atı bularak geri döndü.
Oğuz Kağan atını ve karlarla örtünmüş kahraman beyi görünce çok
sevindi. Atını getiren bu beye: " Sen buradaki beylere baş ol. Senin
adın ebediyen Karluk olsun." dedi. Bir süre ilerledikten sonra gök
tüylü ve gök yeleli erkek kurt durdu. Çürçet yurdu adı verilen bu
yerde Çürçetlerin kağanı ve halkı Oğuz Kağana boyun eğmeyince büyük
savaş oldu. Oğuz Kağan, Çürçet Kağını yendi ve halkını kendisine
bağladı. Oğuz Kağan, ordusunun önünde yürüyen bu gök tüylü gök
yeleli erkek kurdla Hint, Tangut, Suriye, güneyde Barkan gibi pek
çok yeri savaşarak kazandı ve yurduna kattı. Düşmanları üzüldü,
dostları sevindi. Pek çok ganimet ve atla evine döndü. Günlerden bir
gün Oğuz Kağanın tecrübeli bilge veziri Uluğ Bey rüyasında bir altın
yay ve üç gümüş ok gördü. Altın yay gün doğusundan gün batısına
kadar uzanıyordu. Üç gümüş ok da kuzeye doğru gidiyordu.Oğuz Kağan
bu rüyayı dinleyince yurdunu oğulları arasında paylaştırdı.
Köktürk
Destanı
Köktürklerle ilgili
tesbit edilen destanın iki farklı rivayeti bulunmaktadır. Çin
kaynaklarında tesbit edilen varyant "Bozkurt", Ebü'l-Gâzi Bahadır
Han tarafından tesbit edilen varyant şecere-i Türk'te ise "Ergenekon"
adıyla verilmiştir.
Ergenekon Destanı
Moğol ilinde Oğuz Han
soyundan il Han'ın hükümdarlığı sırasında Tatarların hükümdarı
Sevinç Han Moğol ülkesine savaş açtı. ilhan'ın idaresindeki orduyu
Kırgızlar ve diğer boylardan da yardım alarak yendi. ilhanın
ülkesindeki herkesi öldürdüler. Yalnız il Han'ınn küçük oğlu Kıyan
ve eşi ile yeğeni Nüküz ile eşi kaçıp kurtulmayı
başardılar.Düşmanın, onları bulamayacağı bir yere gitmeğe karar
verdiler. Yabanî koyunların yürüdüğü bir yolu izleyerek yüksek bir
dağıda dar bir geçite vardılar. Bu geçitten geçerek içinde akar
sular,pınarlar, çeşitli bitkiler, çayırlar, meyva ağaçları, çeşitli
avların bulunduğu bir yere gelince Tanrıya şükrettiler ve burada
kalmağa karar verdiler. Dağın doruğu olan bu yere dağ kemeri
anlamında "Ergene" kelimesiyle "dik" anlamındaki "Kon" kelimesini
birleştirerek "Ergenekon" adını verdiler. Kıyan ve Nüküz'ün oğulları
çoğaldı. Dört yüz yıl sonra kendileri ve sürüleri o kadar
çoğaldılarki Ergenekon'a sığamadılar.Atalarının buraya geldiği
geçitin yeri unutulmuştu.Ergenekon'un çevresindeki dağlarda geçit
aradılar. Bir demirci, dağın demir kısmı eritirlerse yol
açılabileceğini söyledi. Demirin bulunduğu yere bir sıra odun, bir
sıra kömür dizdiler ve ateşi yaktılar. Yetmiş yere koydukları yetmiş
körükle hep birden körüklediler.Demir eridi, yüklü bir deve geçecek
kadar yer açıldı.ilhan'ın soyundan gelen Türkler yeniden güçlenmiş
olarak eski yurtlarına döndüler, atalarının intikamını aldılar.
Egenekondan çıktıkları gün olan 21 martta her yıl bayram yaptılar.
Bu bayramda bir demir parçasını kızdırırlar, demir kıpkırmızı olunca
önce Hakan daha sonra beyler demiri örsün üstüne koyarak döğerler.
Bugün hem yeniden özgür hem de bahar bayramı olarak hala
kutlanmaktadır.
Uygur
Destanları
Uygurlara âit Türeyiş
ve Göç isimli iki destan parçası tesbit edilmiştir.Türeyiş parçası
Çin kaynaklarından Göç ise hem Çin hem iran kaynaklarında
bulunmaktadır.
Türeyiş
Destanı
Eski Hun beylerinden
birinin çok güzel iki kızı vardı. Bu bey kızları ile ancak
Tanrıların evlenebileceğini düşünüyordu. Bu sebeble ülkesinin kuzey
tarafında yüksek bir kule yaptırarak iki güzel kızını Tanrılarla
evlenmek üzere buraya yerleştirdi. Bir süre sonra kuleye gelen bir
kurdun Tanrı olduğu düşüncesiyle kızlar bu kurtla evlendiler. Bu
evlenmeden doğan Dokuz Oğuzların sesi kurt sesine benzerdi.
Göç
Destanı
Uygurların yurdunda "Hulin"
isimli bir dağ vardı. Bu dağdan Tuğla ve Selenge isimli iki ırmak
çıkardı. Bir gece oradaki bir ağacın üzerine gökten ilâhi bir ışık
indi. iki ırmak arasında yaşayan halk bunu dikkkatle izlediler.
Ağacın gövdesinde şişkinlik oluştu, ilâhi ışık dokuz ay on gün
şişkinlik üzerinde durdu. Ağacın gövdesi yarıldı ve içinden beş
çocuk göründü. Bu ülkenin halkı bu çocukları büyüttü. En küçükleri
olan Buğu Han büyüyünce hükümdar oldu. Ülke zengin halk mutlu oldu.
Çok zaman geçti. Yuluğ Tiğin isimli bir prens hükümdar oldu.
Çinlilerle çok savaştı. Bu savaşlara son vermek için Oğlu Galı
Tigini bir Çin prensesi ile evlendirmeğe karar verdi. Çinliler ,
prensese karşılık hükümdardan Tanrı dağının eteğindeki Kutlu Dağ
adını taşıyan kayayı istediler. Gali Tigin kayayı verdi. Çinliler
kayayı götürmek için kayanın etrafında ateş yaktılar, kaya kızınca
üzerine sirke döktüler. Ufak parçalara ayrılan kayayı arabalara
koyarak Çin'e taşıdılar. Memleketteki bütün kuşlar, hayvanlar kendi
dilleriyle bu kayanın gidişine ağladılar. Bundan yedi gün sonra da
Gali Tigin öldü. Kıtlık ve kuraklık oldu . Yurtlarını bırakarak göç
etmek zorunda kaldılar.
Buraya kadar
kısaca tanıtmağa çalıştığımız Türklerin ilk dönem edebî eserleri
olan Yaratılış, Alp Er Tunga, şu, Oğuz Kağan, Ergenekon, Türeyiş ve
Göç destanları bugünkü bütün Türk Cumhuriyet ve Topluluklarının
ortak destanları olarak kabul edilmektedir. Büyük bir ihtimalle XV.
yüzyılda yazıya geçirildiği kabul edilen "Dede Korkut Hikâyeleri"
nin Hun-Oğuz Destan dâiresinden ayrılmış destan parçası olduğu
görüşü oldukça yaygındır. Dede Korkut Hikâyeleri ve bu hikâyelerin
hem anlatıcısı hem de kahramanlarından biri olan Dede Korkut bütün
Türk dünyasında ortak olarak tanınan sözlü ve yazılı gelenekte
yaşatılan önemli eserlerden biridir. Türklerin X. yüzyılda büyük
kitleler halinde islâmiyeti kabul etmelerinden ve Oğuzların büyük
bir bölümünün batıya bugünkü Anadolu topraklarına göçmelerinden
sonra gerek Orta Asyada gerek Anadolu , Balkanlar ve Orta Doğuda,
Türkler farklı siyasî birlikler içinde yaşamışlardır. X. yüzyıldan
sonra teşekkül eden destanlardan Köroğlu dışındakiler Türk topluluk
ve guruplarının iletişimleri ölçüsünde yaygınlaşmıştır. Köroğlu
destanı XVI. yüzyılda Anadolu'da teşekkül etmiş ve hemen hemen bütün
Türk dünyası tarafından benimsenmiş ve çeşitlenerek yaşatılmaktadır.
İslâmiyetin
Kabulünden Sonraki Türk Destanları Karahanlı hükümdarı Satuk Buğra
Han X. yüzyılda islâmiyeti resmen devlet dini olarak kabul etmiştir.
islâmiyetten sonra ilk teşekkül eden destan da bu hükümdarın
islâmiyeti kabul ve yaymak için yaptığı mücadelelerin efsanelerle
zenginleştirilerek anlatımıyla doğmuştur. Bu destanın bir
elyazmasında bulunan metni kısaca şöyle özetlenebilir :
Satuk
Buğra Han Destanı
Hz. Muhammed kanatlı
atı Burak'ın sırtında göklere yükseldiği "Mirâc Gecesinde" gök
katlarında kendinden önceki peygamberleri görür. Bunlar arasında
birini tanıyamaz ve Cebrail'e bunun kim olduğunu sorar.
Cebrail :
" Bu peygamber
değildir. Bu sizin ölümünüzden üç asır sonra dünyaya inecek olan bir
ruhtur. Türkistan'da sizin dininizi yayacak olan bu ruh " Abdülkerim
Satuk Buğra Han" adını alacaktır." Hz. Muhammed yeryüzüne döndükten
sonra hergün islâmiyeti Türk ülkesine yayacak olan bu insan için dua
etti. Hz. Muhammed'in arkadaşları da bu ruhu görmek istediler. Hz.
Muhammed dua etti. Başlarında Türk başlıkları bulunan silâhlı, kırk
atlı göründü. Satuk Buğra Han ve arkadaşları selâm verip
uzaklaştılar. Bu olaydan üç asır sonra Satuk Buğra Han, Kaşgar
Sultanının oğlu olarak dünyaya geldi. Satuk Buğra Hanın doğduğu gün
yer sarsılmış, mevsim kış olduğu halde bahçeler , çayırlar
çiçeklerle örtülmüştü. Falcılar bu çocuğun büyüyünce müslüman
olacağını söyleyerek öldürülmesini isterler. Satuk Buğra Hanı,
annesi : " Müslüman olduğu zaman öldürürsünüz." diyerek ölümden
kurtarır.
Satuk Buğra Han
ı2 yaşında arkadaşlarıyla birlikte ava çıkmağa başlar. Avda
oldukları günlerden birinde kaçan bir tavşanın arkasından hızla
koşarken arkadaşlarından uzaklaşır. Kaçan tavşan durur ve bir
ihtiyar insan görünümü kazanır.Satuk Buğra Han'ın sonradan Hızır
olduğunu anladığı bu yaşlı kişi ona müslüman olmasını öğütler ve
islâmiyeti anlatır. Satuk Buğra, Kaşgar hükümdarı olan amcasından
islâmiyeti kabul etmesini ister. Kaşgar Hanı, müslüman olmayacağını
söyler. Satuk Buğra Han'ın işaretiyle yer yarılır ve hükümdar
toprağa gömülür. Satuk Buğra Han hükümdar olur ve bütün Türk
ülkeleri onun idaresinde islâmiyeti kabul ederler. Satuk Buğra Han,
ömrünü müslümanlığı yaymak için mücadele ile geçirmiştir.
Menkabelere göre Satuk Buğra Han'ın düşmana uzatıldığında kırk adım
uzayan bir kılıcı varmış ve savaşırken etrafına ateşler saçıyormuş.
96 yaşında Tanrıdan davet almış bu sebeble Kaşgar'a dönmüş ve
hastalanarak burada ölmüştür.
Manas
Destanı
Kırgız Türkleri
arasında doğan Manas destanı Kazak-Kırgız Türk kültür dâiresi içinde
bugün de bütün canlılığı ile yaşamaktadır. Bu destanın XI ile XII.
yüzyıllarda meydana geldiği düşünülmektedir. Destanın kahramanı
Manas da, Oğuz Kağan destanının islâmî rivayetindeki ve Satuk Buğra
Han gibi islâmiyeti yaymak için mücadele eden bir kahramandır. Böyle
olmakla beraber Manas destanında islâmiyet öncesi Türk kültür ,
inanç ve kabullerinin tamamını görmek mümkündür. Bazı varyantları
4oo.ooo mısra olan Manas destanı Türk-Bozkır medeniyetinin Kazak
-Kırgız dâiresinin kültür belgeseli niteliğindedir.
Cengiz-nâme
Ortaasya'da yaşayan
Türk boyları arasında XIII. yüzyılda doğup gelişmiştir. Cengiznâme
Moğol hükümdarı Cengiz'in hayatı, kişiliği ve fetihleri ile ilgili
olarak Cengiz'in oğulları tarafından idare edilen Türkler tarafından
meydana getirilmiştir. Orta Asya'da yaşayan Türkler özellikle de
Başkurd, Kazak ve Kırgız Türkleri, Cengiz destanını çok severek
günümüze kadar yaşatmışlardır. Cengiz-nâme'de, Cengiz bir Türk
kahramanı olarak kabul edilmekte ve hikâye Türk tarihi gibi
anlatılmaktadır. Cengiz, Uygur Türeyiş destanının kahramanları gibi
gün ışığı ile Kurt-Tanrı'nın çocuğu olarak doğar. Cengiz-nâme, Moğol
Hanlarının destanî tarihi olarak kabul edildiğinden tarih
araştırıcılarının da dikkatini çekmiştir. XVII. yüzyılda Orta Asya
Türkçesinin değerli yazarı Ebü'l Gâzi Bahadır Han, "şecere-i Türk"
adlı eserinde "Cengiz-Nâme"nin ı7 varyantını tesbit ettiğini
söylemektedir. Bu bilgi, bu destanın, Orta Asya'daki Türkler
arasındaki yaygınlığını göstermektedir. Orta Asya Türkleri, Cengiz'i
islâm kahramanı olarak da görmüşler ve ona kutsallık atfetmişlerdir.
Batıdaki Türkler tarafından ise Cengiz hiç sevilmemiştir. Arap
tarihçilerinin, bu hükümdarı islâm düşmanı olarak göstermeleri ve
tarihî olaylar onun sevilmemesinde etkili olmuştur. Moğolların
Anadoluya saldırgan biçimde gelip ortalığı yakıp yıkmaları,
Bağdat'ın önce Hülâgu daha sonra Timurlenk tarafından yakılıp
yıkılması, Timurlenk'in Yıldırım Beyazıd'la sebebsiz savaşı gibi
tarihi gerçekler, Cengiz'in de diğer Moğollar gibi sevilmemesine
sebeb olmuştur. Cengiz-Nâme batıda yaşayan Türkler'in hafıza ve
gönüllerinde yer almamıştır. "Cengiz-Nâme"nin Orta Asya Türkleri
arasında bir diğer adı da " Dâstân-ı Nesl-i Cengiz Han"dır.
Edige
Bu destanda XIII
yüzyılda Hazar denizi kıyısında kurulan Altınordu Hanlığının XV.
yüzyılda Timurlular tarafından yıkılışı anlatılmaktadır. Destanın
adı, Altınordu Hanı ve bu destanın kahramanı Edige Mirza Bahadır'a
atfen verilmiştir. Edige Mirza Bahadır'ın devletini ayakta
tutabilmek için yaptığı büyük mücadeleler, ölümünden sonra XV.
yüzyılda destan haline getirilmiştir. 1820'yılından itibaren yazıya
geçirilen Edige destanının Kazak-Kırgız, Kırım, Nogay, Türkmen, Kara
Kalpak, Başkırt olmak üzere altı rivâyeti tesbit edilmiştir Çeşitli
Türk guruplar arasında Alp Er Tunga ve Oğuz Kağan gibi ilk Türk
destanlarının izlerini taşıyan Türk kahramanlık dtünya görüşünü
temsil eden burada bahsi geçenler kadar yaygınlaşmamış ortak
edebiyat geleneği içinde yer almamış pek çok başka destan örneği
bulunmaktadır. Osmanlı sahasında destandan hikâyeye geçişte ara
türler olarak da nitelendirilen çok tanınmış ve bir çok Türk
topluluklarınca da bilinen Köroğlu örneği yanında daha sınırlı
alanlarda tesbit edilen Danişmendname , Battalname gibi ilgi çekici
örnekler de bulunmaktadır.
Battal-Nâme
Bu destanın kahramanı
Türkler arasında Battal Gâzi adıyla benimsenmiş bir Arap
savaşcısıdır. Asıl destan, VIII. yüzyılda, Emevî'lerin
hırıstıyanlarla yaptıkları savaşlarda büyük kahramanlıklar göstermiş
Abdullah isimli bir kişiyle ilgili olarak doğmuştur. Battal arapça
kahraman demektir, Battal Gâzi, Arap kahramanına verilen
unvanlardır. Türklerin müslüman olmalarından sonra Battal Gâzi
destan tipi Türkleştirilmiş önceki destan epizotlarıyla
zenginleştirilmiş ve anlatım geleneği içine alınmıştır. XII ve XIII
yüzyıllarda Battal-Nâme adı ile ve nesir biçimi yazıya
geçirilmiştir. Hikâyeci âşıkların repertuarlarında da yer almıştır.Seyyid
Battal adıyla da anılan bu kahraman hem çok bilgili, çok dindar ve
cömertdir. Müslümünlığı yaymak için yaptığı mücadelelerde insanların
yanında büyücü, cadı ve dev gibi olağanüstü güçlerle de savaşır. "
Aşkar Devzâde" isimli atı da kendisi gibi kahramandır. Arap, Fars ve
Türklerin X-XX. yüzyıllar arasında oluşturdukları ortak islâm kültür
dâiresinin ürünlerinden biri olmakla beraber Orta Asya'da yaşayan
Türk guruplar arasına da yayılarak Türk kabul ve değerleriyle
kaynaşmıştır.
Dânişmendnâme
Anadolunun fethini ve
bu mücadelenin kahramanlarını anlatan, X11. yüzyılda sözlü olarak
şekillenen X111. yüzyılda yazıya geçirilen islâmî Türk
destanlarındandır. Danişmendnâme'de hikâye edilen olayların tarihi
gerçeklere uygunluğu, kahramanlarının yaşamış Türk beyleri
olmalarından, Anadolu coğrafyasının gerçek isimleriyle anılmasından
dolayı uzun süre tarih kitabı olarak nitelendirilmiştir. Köroğlu
metni destan adıyla anılmakla ve bazı destanî niteliklere de sahib
olmakla birlikte XX. yüzyılda Anadolu'dan derlenen örnekleri daha
çok halk hikâyesi geleneğine yakındır. Anadolu'da hikâyeci âşıklar
tarafından 24 kol halinde anlatılan hikâyesinin özeti kısaca
şöyledir :
Köroğlu
Destanı
Bolu beyi, güvendiği
seyislerinden biri olan Yusuf'a : " Çok hünerli ve değerli bir at
bul ." emrini verir. Seyis Yusuf, uzun süre Bolu beyinin isteğine
uygun bir at arar. Büyüdüklerinde istenen niteliklere sahip
olacağına inandığı iki tay bulur ve bunları satın alır. Bolu beyi bu
zayıf tayları görünce çok kızar ve seyis Yusuf'un gözlerine mil
çekilmesini emreder. Gözleri kör edilen ve işinden kovulan Yusuf,
sıska taylarla birlikte evine döner. Oğlu Ruşen Ali'ye verdiği
talimatlarla tayları büyütür. Babası kör olduğu için Köroğlu takma
adıyla anılan Ruşen Ali, babasının isteğine göre atları yetiştirir.
Taylardan biri olağanüstü bir at haline gelir ve Kırat adı verilir.
Kırat da destan kahramanı Köroğlu kadar ünlenir. Seyis Yusuf, Bolu
beyinden intikam almak için gözlerini açacak ve onu güçlü kılacak üç
sihirli köpüğü içmek üzere oğlu ile birlikte pınara gider. Ancak,
Köroğlu babasına getirmesi gereken bu köpükleri kendisi içer,
yiğitlik, şâirlik ve sonsuz güç kazanır. Babası kaderine rıza
gösterir ancak oğluna mutlaka intikamını almasını söyler. Köroğlu
Çamlıbel'e yerleşir, çevresine yiğitler toplar ve babasının
intikamını alır. Hayatını yoksul ve çaresizlere yardım ederek
geçirir. Halk inancına göre silâh icat edilince mertlik bozuldu
demiş kırklara karışmıştır. Çeşitli dönemlere ve farklı siyâsî
birlikler sahip Türk gurubları arasında tesbit edilen Türk
destanlarının kısaca tanıtımı ve özeti bu kadardır. Bu destan
metinleri incelendiğinde hepsinde ilk Türk destanı Oğuz Kağan
destanının izleri bulunduğu görülür. Bu destan parçaları Türk
dünyasının ortak tarihî dönem hatıralarını aksettiren ilk edebî
ürünler olarak da önem ve değer taşırlar. Bir gün bu parçalardan
hareketle Fin destanı Kalavala gibi değerli mükemmel bir Türk
destanını yazılabilirse çeşitli kaynaklarda dağınık olarak bulunan
malzeme daha anlamlı hale gelebilir kanaatindeyim.
Kaynaklar
1. Banarlı Nihat Sami, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, Istanbul 1971.
2. Bang W. - R.R. Arat, Die Legende von Oghuz-Kaghan, Berlin ı932. Türkçe çevirisi,
Oğuz Kağan Destanı, Istanbul 1936.
3. Ebulgâzi Bahadır Han, şecere-i Terakime, fotokopi, Istanbul ı937.
4. Gökyay Orhan şâik, " Han-nâme" Necati Lugal Armağanı, Ankara ı968.
5. inan Abdulkâdir, Tarihte ve bugün şamanizm, Ankara ı945.
6. Köprülü Mehmet Fuat, Türk Edebiyatı Tarihi, Istanbul 1928. ikinci baskı Istanbul 1982.
7. Moğolların Gizli Tarihi, çeviren Ahmet Temir, Ankara ı948.
8. Orkun H.N., Oğuzlara Dâir, Ankara ı935.
9. Ögel Bahaeddin, "Uygurların Menşe Efsanesi", A.Ü. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Dergisi ,
Ankara 1947.
10. Ögel Bahaeddin , Türk Kültür Tarihi, Ankara 1962.
11. Türk Mitolojisi, Ankara 1971.
12. Sümer Faruk, Oğuzlar , Ankara 1967.
13. Togan Zeki Velidi, Umumî Türk Tarihine Giriş, Istanbul 1946.
|