Psikiyatrik
bir hastalık geliştirmeye genetik olarak yatkın olabilir miyiz? Eğer
moleküler analiz bizi aydınlatabilirse, bu tür bir çalışma, çok sık
rastlandığı gibi, delilikten sorumlu bir genin araştırılması
olmayacak-tır. Bu konudaki bir araştırma, kişinin verili bir
patoloji geliştirmeye az ya da çok uygunluğunu belirleyen genom
değişimlerini ortaya çıkartmaya çalışır. Bu risk etkenleri sayıca.
çoktur ve tanımlanmaları zaman alacaktır. Bugüne kadar, bu tür
bulgulan bildiren yayınlardan hiçbirinin doğrulandığı görülmedi.
1980'li yılların başından itibaren, moleküler biyoloji ve genetik
analiz alanındaki gelişmeler, psikiyatrik hastalıkların
incelenmesinde yeni bakış açılan sunmuştur. Aslında, patolojik
süreçlerin ve belirtilen etkenlerin daha iyi anlaşılması, tedaviyle
ilgili bazı ölçülere varmamızı sağlayabilir. Bu yüzden birçok
araştırma ekibi yeni bir araştırma alanına atılmıştır: genetik risk
etkenlerinin tanımlanması. Risk kavramı veya genetik yatkınlık,
psikiyatrik hastalıkların da içine girdiği, çok etkenli hastalıklara
özgüdür. Gerçekte, tek bir genin mutasyonundan kaynaklanan
hastalıkların söz konusu olduğu durumlarda, bir kişi hastalığa
yatkın değildir: ya patolojiden sorumlu zararlı bir mutasyon
taşıyordur ve hastalanacaktır ya da taşımıyordur ve
hastalanmayacaktır. Buna karşılık, psikiyatrik hastalıklarda bu
kadar açık bir bağ yoktur. Bunlar sadece, genetik kısmı
değerlendirilmeye çalışılan bazı etkenlere bağlı olarak
gelişebilirler.
Bu, işlevsel
bir değişikliğe ve bunun sonucunda da küçük ya da büyük bir hastalık
geliştirme riskine sebep olan genom değişimlerine bağlıdır. Bu risk
etkenleri nasıl tanımlanır? Her şey DNA'nın ve daha özel olarak bir
kişiden diğerine değişiminin analiziyle başlar. Genom haritası
sayesinde, her kişi için bir çeşit kimlik kartı oluşturulabilir.
Bunlar gerçekte, genetik belirteç olarak adlandırabileceğimiz, bir
kişinin karakteristik DNA değişimleridir. Nükleotitlerin tekrar
sayısının aykırılığından, azot bazlı basit değişimlerden veya daha
başka tanımlanabilir değişimlerden söz edilebilir. LOD (logarithm of
the odds-tek sayıların logaritması) skoru istatiksel bir ölçümdür.
Bu değer, önerilen varsayım (genetik bağlantı) ile ters varsayım
(bağlantı yok) arasındaki olasılıklar ilişkisinin logaritmasıdır.
Eğer Lod skoru 3'ten fazla ise ki bu bağlantının bağlantısızlıktan
1000 kere daha olanaklı olduğunu gösterir- tek bir gene bağlı
hastalıklarda genelde, genetik bağlantı lehine karar verilir.
Yatkınlık
veya risk etkenleri için nereye bakılması gerektiği bilinmediği
için, bunların yerleri belirteçlere göre belirlenebilir. Bu yüzden,
hastalık ve belirteçlerin aynı ailede nasıl bulunduğu üzerinde
çalışılmaktadır. Eğer, klinik bulgular ve birbirinden bağımsız
olarak geçmediklerini kanıtlayan verili bir belirteç arasında bir
bağıntı kurulabilirse, bunun genetik bir ilişki olduğu söylenir. Bu
durumda aranan yatkınlık etkeni söz konusu işaret noktasına yakın
olmalıdır. Genetik ilişki analizi, istatiksel olarak yorumlanan bir
skorun yardımıyla, işte bu bağıntıyı ölçer. Skor (lod skoru)
kavramı, moleküler genetik kavramından çok daha eskidir. Tek bir
gene bağlı hastalıklarda. bu genin yerinin belirlenmesi için, 1955
yılında Newton Morton tarafından ortaya atılmıştır.
Psikiyatrik hastalıklar farklı
Bu
başarıların sarhoşluğunda, tek bir gene bağlı hastalıklar için
kullanılan yöntemin, psikiyatrik hastalıklar gibi çok etkene bağlı
hastalıklara da uygulanabileceği sanıldı. Bu konuda biraz acele
edildi, çünkü bu yöntem, risk etkeninin taşınma biçimini belirlemeyi
gerektiriyordu. Oysa bu, çok etkenli hastalıklar söz konusu
olduğunda olanaksızdır. Ne bu etkenlerin sayısı, ne etkilerinin
önemi, ne de ortaya çıkışlarındaki çevresel koşullar önceden
bilinmemektedir. Buna rağmen, tek bir gene bağlı hastalıkların
paradigması, dogmatik bir biçimde kendini da-yatmaya devam etmiştir.
Ağır ve pahalıya mal olan birçok çalışma yorumlanamayacak sonuçlarla
son bulmuştur.
Eğer çok
etkenli hastalıkların incelenmesi için yapılan bağlantı analizi
geçerliliğini korursa, bu analiz benimsenmelidir. Kullanılan analiz
yöntemlerinde artık, taşınma biçiminin bilinmesine gerek
kalmamıştır. Çok çeşitli yöntemler geliştirilmiştir ve bunlardan
bazıları lod skorunu kullanmaktadır. Ancak kullanılan araç ne olursa
olsun, belli bir hata payı dahilinde bir bağlantının (veya
bağlantısızlığın) olduğu sonucuna varmak için, her zaman
istatistiksel bir yöntem kullanılır. Buna karşın, yatkınlık etkeni
ve belirteç arasındaki uzaklık değerlendirmesi artık yoktur sadece
bağlantı test edilir.
Bütün bu
yöntemler özünde zor bir problemle karşı karşıya kalır: Yanlış bir
yargıya vararak bir yatkınlık etkeninin varlığına karar verme riski
(olumlu hata) ile var olan bir etkenin tespit edilememesi (olumsuz
hata) arasında bir uzlaşma nok ciddi çılgınlıklara varan geniş bir
klinik alanı ktası bulmak. Olumlu hata riski, gerçekleştirilen test
sayısıyla ve dolayısıyla bağlantının test edildiği belirteç
sayısıyla arttığı için, genom üzerine yapılan her sistematik
araştırmada bulunur. Psikiyatrik hastalıklar söz konusu olduğunda bu
zorluk artar; çünkü testlerin sayısı çoğalmıştır. Gerçekte bu
hastalıkların, hafif bunalımlardan çovardır. 0 halde, aynı genetik
determinizmden yola çıkan bir sınıflandırma yapmak özellikle zordur.
Bu hastalıklar üzerinde çalışan araştırma ekiplerinin sayısı çok
önemli hale gelmiştir. Ve bu ekipler testlerin sayısını on katına
çıkarmak için çalışmaktadır.
Nasıl bir
çalışma stratejisi?
Bioistatikçiler
olumlu hata olasılığını azaltmak için, bağlantı analizlerinde
gerçekleştirilen testlerin sayısını da hesaba katmak
gerektiğini belirtiyorlar. Bu, bağlantının olduğunu söylemeye
izin veren skor değerini yükseltmeye yarar. Bu durumda tam
tersi bir sorun oluşur. Bu değeri yükseltirken tehlike, etkisi
olan genetik etkenleri artık bulamamaktır. Oysa, birçok etken
birbirini etkilediğinde ve bu etkenler çevreden
kaynaklandığında, var olan güç zaten zayıftır. Psikiyatrik
hastalıklar için, aile çevresinin etkisini genetik etkiden
ayırt etmek özellikle zordur. Eğer bir çocuğun ebeveynlerinden
birinin, hatta ikisinin de bir hastalığı varsa, bu çocuk daha
yüksek bir genetik risk taşıdığı gibi, elverişsiz çevrenin de
mirasçısıdır.
Bu
koşullarda epidemiyolog genetikçiler için bir çalışma
stratejisi oluşturmak çok zordur. Biliyoruz ki, geniş medyatik
yankı uyandıran araştırmalar ile çelişen bulgular, çeşitli
güçlüklerle karşılaşmak-
tadır
ve bunların yayınlanması zordur. Psikiyatri alanındaki
yayınların çoğu, genomun değişik bölgelerindeki genetik
bağlantılar konusunda tam olarak doğrulanmayan yargılara
varmaktadır. Bu konuda Maryland Akıl Sağlığı Enstitüsü'nden
Steve 0. Moldin~in şizofreniyle ilgili makalesi ve Stanford
Universitesi Genetik Bölümü'nden Neil Risch ve David Bostein
'in manik-depresif üzerine yazdıkları makale
okunmalıdır.
Psikiyatrik
hastalıklarda risk etkenlerinin tanımlanmasındaki metodolojik
anlaşmazlıklar neden ortaya çıkar? Bunlardan biri, incelenecek
aile yapısı tipinin seçimiyle ilgilidir. Küçük yapılar (kız
kardeş veya erkek kardeş çiftleri), tek bir gene bağlı
hastalıklarda daha çok önem verilen geniş soy incelemelerinin
üstüne geçmeye başlamıştır. Küçük yapılarda yapılan. bu
araştırmalar, incelenen klinik alanı daraltmaya izin
verir.
Esasında bir
genetik belirteç bir risk etkenine çok .yakınsa, genetik
belirteçle hastalığın belirtisi arasında, sadece aile
seviyesinde değil, aynı zamanda nüfus seviyesinde de bir
bağıntı var olabilir. 0 zaman hastalıkla belirteç arasında bir
eşleştirmeden söz edilir. Bu durumda test, bir hasta
grubundaki belirteç biçimlerinin kontrol grubununkilerle
karşılaştırılmasına dayanır.
Philadelphia
Üniversitesi Genetik Bölümü'nden R. Spielman ve meslektaşları,
aynı zamanda yapılacak bir bağlantı ve eşleştirme testini ilk
önerenler olmuşlardır. Neil Rish'in ekibi ise genom üzerine
sistematik araştırmaların yararlarını değerlendiren ekip
olmuştur. Birçok çalışma, olumlu hata sorununun (milyonlarca
test sebebiyle) ne kadar arttığını fark etmeden, biraz acele
edilerek yapılmıştır.
Analizin gücünü
artırmanın bir yolu, Steve 0. Moldin'in çok doğru bir şekilde
yaptığı gibi, klinik kriterleri ve incelenen belirteçleri,
büyük ölçekli bir işbirliğinde birleştirmektir. Bir diğer
strateji ise, testlerin sayılarını azaltarak, bütün bir
genomla ilgilenmek yerine sadece bazı gen-ler üzerinde
çalışmaktır.
'Aday'
genler
ULA
sistemi, organizmanın bağışıklık sistemine müdahale eden bir
gemiler bütünüdür. "Aday" olarak adlandırılan bu gemiler,
işlevleri için seçilebilir. Bu şekilde, yakalanma riskinin bu
genlerin değişik ifadelerinden kaynaklanıp kaynaklanmadığı
test edilir. Böylece, HLA sistemi genlerinin ve insüline bağlı
diabetteki insülin geninin, veya Alzheimer hastalığındaki
apoliprotein E'nin rolü gösterilmiştir. Psikiyatrik
hastalıklar için nörotranmisyondaki gemiler iyi 'aday'lardır.
Genetikçiler ile fızyopatolojistler arasındaki işbirliği,
üzerinde çalışılacak genlerin seçimine yardımcı olur. İlk önce
yapılması gereken, hastalıkla ilintili genetik bağlantıları
gösteren bölgelerdeki gemileri inceleyebilmek için genomun
sistematik bir taramadan geçirilmesidir.
Moleküler
genetikteki ve bilgisayar alanındaki hızlı gelişmeler genom
üzerindeki çalışmaları artırmıştır. Bunları durdurmaya
çalışmak boşunadır. Ama, hastalar ve aileleri için yanlış
umutlar vermemek veya hatalı yorumlar yapmamak
önemlidir.
Dolayısıyla,
delilik geninden -ve aynı şekilde diabet geninden-
bahsetmekten vazgeçelim. Böyle bir sadeleştirme, genetik risk
etkeni kavramının kendisini de bulanıklaştırmakta ve yanlış
bir görüntü ortaya çıkarmaktadır.
(*)
Uluslararası Genetik Epidemniyoloji Derneği (IGES) başkanı.
Aynı zamanda bu konuda bir araştırmayı da
yönetiyor.