Bilim dünyası
birçok alanda neden nasıl sorularının cevabını bizim algılama
sistemimize göre açıklamak için yeni araştırma çalışmaları
yapıyor. Bilim, teknolojiyi şekillendiriyor sonrasında da bu
teknolojileri kullanarak kendi kendini geliştiriyor. İnsanlık
bilimi adeta şuurlu bir yapı ve her şuur yapı gibi evrimleşiyor.
Bilimin ulaştığı son bulgular, her alanda insanlığı hayrete
düşürüyor. Bütün bu gelişmelerle eş zamanlı olarak, şuurlu
mutlak bilgi olan mistik düşünce de güncellenerek insanlara
sunuluyor.
Biyolojik
canlılar olan bizlerin evrim sürecini göz önünde
bulundurduğumuzda, karşımıza önemli dönemeçler, modern sufizmin
tabiri ile şuur sıçraması yapılan noktalar çıkmaktadır. Biz
insanları biyolojik yapının son noktası olarak tanımladığımızda
tek hücreli yaşamın ortaya çıkışı ve DNA moleküllerinin ilk
oluşumu, çok hücreli yapıya dönüşüm (bitkisel ve hayvansal
yapılar), memeliler ve insan, temel dönüşüm aşamalarıdır
diyebiliriz. (Sufizm, son halka olarak İnsan-ı Kâmil'i
tanımlar.) Bu süreçlerde şaşırtıcı olan ise nasıl olup da en
karmaşık olan insan biyolojisinin diğer aşamalara nispeten çok
daha kısa sürede gerçekleştiğidir. Bu konuya açıklık getiren bir
çalışma Chicago Üniversitesi'nden Eric Vallender tarafından
yapılmıştır. Çalışmasında insan, makak ve farenin genetik
donanımını karşılaştırmıştır. Evrim biyolojisi kavramlarına göre
insan evrimi ve özellikle de beyin son derece hızlı bir şekilde
gelişmiştir. Ve bu gelişme, beynin gelişiminden sorumlu genlerin
mutasyona çok eğimli olmaları sayesinde mümkün olmuştur. Makak
ve farelerle karşılaştırıldığında insan genleri, evrim için
yararlı olan en yüksek değişim potansiyeline sahip olduğu ve
genlerin değişme yetisi insanın en yakın akrabası olan
şempanzeden bile daha üstün olduğudur. Dikkati çeken diğer
bir nokta ise insanların evriminde beyne büyük yatırım yapmış
olmasıdır. İnsanı insan yapanın beyin geldiği son aşama olduğu
konusunda bilim dünyası ve sufizm aynı düşüncededir. Bilim
dünyasının cevabını aradığı en önemli soru da yine beyin ile
ilgilidir; neden biyolojik varlık beyne bu kadar yatırım
yapmıştır? Sufizmde bu sorunun yanıtını birçok yönüyle ve
tefaruatıyla bulabilirsiniz. Belki bilimde bir aşamada,
varlıkta var olanın Tek bilinç olduğu ve evriminde bunun doğal
sonucu olduğunu tespit edeceği kanaatindeyim. Henüz bunun için
çok zaman var. Çünkü beyin ile ilgili yapılan son çalışmalar
henüz beynin sırlarının bilimsel tespiti için çok erken safhada
olduğumuzu gösteriyor.
Beyin
sözcüklere göre değil, manaya göre işlem yapıyor
Neuropsychologia
isimli bilimsel dergide geçtiğimiz ay bir çalışmanın sonuçları
yayımlandı. Çalışmanın sonuçları bir hayli ilgi çekici. Beyin,
eğer bir kelime yer ve zaman gibi farklı anlamlar içeriyorsa, bu
kelimeye farklı işlemde bulunuyor. Şöyle ki, ingilizce'deki 'at'
kelimesi (-da) hem bir yer belirtken ve hem de zaman belirtirken
olarak kullanılmaktadır;
mağaza-da buluşalım (I will meet you 'at' the store.) ve saat
6-da buluşalım (I will meet you 'at' 6 p.m.). Bu iki cümlede de
aynı ek-kelime (at) kullanılmasına rağmen beynin faklı
bölümlerinde işleme tabi tutulmaktadır. Purdue ve Iowa
Üniversitesindeki bilim adamları beyni hasar görmüş dört hasta
üzerinde yaptıkları incelemelerde beyinlerinin mekan
bilgileriyle ilgili kısımları hasarlı hastaların bu kelimeyi
(eki) doğru olarak kullanamazken, aynı kelimeyi zaman ile ilgili
olarak doğru biçimde kullanmışlardır. Benzer, fakat tam tersi
yaralanma geçiren hastalarda ise bu ek mekanla ilgili doğru
kullanılırken , zaman ile kullanılamamıştır.
Bilimsel olarak tespit edilen bu çalışmayı bakın sufizm daha
detaylı nasıl açıklamış:
Bilelim ki, sesle duyduğumuz bir
kelime, yapılan işin en son safhasıdır! Olay beyinde, o anda
içten, yani kozmik boyuttan; veya kozmik âleme ait bir varlıktan
gelen; ya da dıştan yani çevremizdeki algılamakta olduğumuz
herhangi bir varlıktan gelen bir impalsla yani bir dalga ışınsal
etki ile başlar.(1)
Hasarlı
beyinlerde algı kaybolmuyor
Ciddi beyin
yaralanmalarından sonra bile bilincin algılamaya devam ettiği,
yapılan bir çalışmanın sonuçlarında gösterildi. Neurology
dergisinde 8 Şubat'ta yayımlanan bir makalede, minimum bilinç
düzeyindeki hastalar, yani çevresinin aralıklı olarak farkında
olan ciddi beyin hasarlı hastalar, iletişim kuramasalar ve basit
komutları yerine getirmeseler bile belli düzeyde idrak
fonksiyonlarını yerine getirebiliyorlar. İncelemeler sırasında,
özel bir çeşit fonksiyonel MRI tarama cihazı kullanan
araştırmacılar, bu hastaların konuşmalara verdikleri beyin
tepkilerinin sağlıklı hastalarla benzer olduğunu buldular.
University
College London'daki araştırmacıların deneyleri ise beyne
maynetik alan uygulayarak beyin faaliyetlerini aktif hale
getirme ve bloke edebildikleri yönünde sonuçlar verdi. (2)
Bu tarz tedavi ile depresyondan beyin hasarlarına kadar
geniş bir tedavi bulmayı hedefliyorlar. Beynin kimyasal
reaksiyonlar dışında manyetik alan uygulanarak belli bir
etkileşim sağlanması bana bu noktada yine sufizmin tespitlerini
hatırlattı.
Esasen,
beyin, bir yönüyle çeşitli frekanstaki dalgaları, kozmik ışınımı
değerlendirerek, programı istikametinde yorumlayan değerlendirme
mekanizmasıdır.(1)
Beyin ile
yapılan farklı bir araştırma
Bu bölümde de sizlere
beyin faliyetlerinin gözlemlendiği farklı bir araştırmanın
sonuçlarından söz etmek istiyorum. Mistik alanda yapılan en
yoğun çalışmaları meditasyon-zikir teşkil eder. Bu çalışmalar
sadece insanın piskolojik bir konsantrasyon sağlaması mıdır
yoksa bu çalışmalar sırasında beyinde de bir yoğunlaşma olmakta
mıdır? Birden düşünelim ki, bir mistik an yaşıyorsunuz sessiz ve
izole edilmiş bir odadasınız, beş duyunuza gelen iletiler sıfıra
indirgenmiş, kendinizi bir an için varlıkla bütünleşmiş olarak
buluyorsunuz ve farz edelim yeni bir boyutta gözlerinizi
açıyorsunuz. Bu durumda beyninizde neler olup bitiyor? Beyin,
kendi gücüyle gerçekten evren ile bütünleşiyor mu yoksa sadece
beyindeki bir hata kişiyi aldatıyor mu? Bu konudaki yorumu
okuyuculara bırakıyorum ve bu noktada iki bilim adamının
çalışmasının sonuçlarına değinmek istiyorum.
Andrew
Newberg ve Eugene D'Aquili, bu iki araştırmacı, mistik
deneyimler sırasındaki beyin faaliyetlerini incelemeye karar
vermişler. (3) Meditasyon yapan Budistler ve Fransiskan
mezhebine bağlı rahibelerin meditasyon sırasındaki beyin
faaliyetlerini incelemişler. Deneklere laboratuar ortamında,
izole edilmiş odalarda yoğun meditasyon ve zikir çalışmaları
yaparken beyinlerindeki aktiviteleri taramışlar. Beyinde hangi
kısımların bu çalışmalar sırasında aktif veya durağan olduğunu
gözlemlemişlerdir. Gerek Budistlerde gerekse rahibelerde zikir
sırasında gözlemlenenler, benzer özellik taşımaktadır. Diğer bir
ifade ile yoğun meditasyonda beyinlerinde aktive olan bölgeler
aynıdır. Başka bir sonuç ise gerek bu yoğun zikir gerekse dua
çalışmaları, beynin akıl (zeka) faaliyetlerinin kullanıldığı
bölgelerin aktif hale geçmesidir. Öte yandan beynin diğer bir
bölümü (arka üst yan lob) neredeyse ölüdeki gibi durağan hale
geçmektedir. Beynin bu kısmı bilindiği üzere bedenimizin
sınırlarını tanımamıza yarayan kısımdır. Üç boyutlu dünyamızda
yönümüzü yolumuzu bilmemiz hep beynin bu bölümünin aktiviteleri
ile sağlanır. Örneğin, beyninin bu kısmı hasarlı kişilerin
hareketlerinde belirsizlik söz konusudur ve yollarını bulmakta,
oturacakları sandalyeyi tespit etmekte dahi zorluk çekerler.
Hatta, çoğu zaman bendenlerinin nerede bittiği ve dışarının
nerde başladığı konusunda karmaşa içine düşerler.
Newberg ve
D'Aquili'nin deneklerinin anlattıkları bu mistik deneyimler,
beynin bu kısmı hasarlı kişiler ile benzerlik taşımaktadır.
Deneklerin söylediklerine göre meditasyonları sırasında evren
ile bütünleştikleri, bedenlerinin teklikte eridiği gibi
tecrübelerinden söz etmektedirler. Bunda hiçbir uyarının
olmadığı sessiz ve karanlık bir odada olmalarının etkileri de
olabilir. Beynin belki de bu kısmı uyarı olmadığı için geçici
olarak devre dışı bıraktığı da düşünülebilir.Yine insanın
evrimsel sürecinde en fazla yatırım yaptığı ön lobunda zikir ve
dua çalışmalarında aşırı kan akışı gözlemlenmiştir. Kesin olan
şu ki, zikir ve yoğun dua, beyindeki kan akışını ve aktiviteleri
normal zamandakine nispetle değiştiriyor.
Yukarıda
değindiğim beyin ile ilgili yapılan bilimsel çalışmalar, birçok
soruyu da beraberinde getiriyor. Örneğin, beyin sadece kimyasal
reaksiyonların meydana geldiği bir ortam değilse, beynin gerçek
yapısı nedir? Beynin kimyasal yapısı da dahil olmak üzere daha
karmaşık fonksiyonları laboratuar ortamında ne dereceye kadar
gözlemlenip ne derecede anlaşılacağı hâlâ bir soru işaretidir.
En önemlisi, beynin ruhu ürettiği tezinin laboratuar ortamında
tespit edilmesi mümkün olacak mıdır? Bu daha da uzun zaman
sürecinde göreceğimiz sonuçlar gibi gözüküyor.