|
RÜŞVETİN İLK BELGESİ
Binlerce yıl önce, Sümer ülkesinde hayatını kátiplik mesleğini
icra ederek idame ettiren resmi görevli, kil tablet kurumadan, son derece hızlı
bir biçimde yazmak zorunda olduğu yazısını bitirip şöyle bir soluklandığında, ne
bir tarihi yazdığının ne de o kil tabletlerin zamanın acımasızlığına karşı
direnip milattan sonra üçüncü bin yılın başlangıcına kadar ulaşabileceğinin
farkındaydı.
O sadece yapmakla yükümlü olduğu işi yapıyordu...
Türkiye'de, 1999 yılında, o tabletleri okuyan Sümerolog Veysel Donbaz
gibi...
TARİHİN TANIKLARI
Tarihin çeşitli anlarından,
bulunacakları, okunacakları ve anlaşılacakları bir zaman dilimine yazılmış bu
mektuplar, cansızmış gibi görünen kil tabletler aslında tarihin, o zamanki yaşam
biçimlerinin en canlı tanıkları.
Asur ve Sümer tabletlerinin bulunması
ne kadar zahmetli bir çalışmayı gerektiriyorsa, okunup çözülmesi (tercüme
edilmesi) de o kadar uzmanlık gerektiren bir faaliyet.
ESKİ
YAŞAMLAR
Sümer ya da Asur yazısını okuyabilmek her babayiğidin harcı
değil. Dünyada bu dilleri okuyabilen sadece birkaç uzman var. Ne de olsa
gazetelerdeki iş ilanlarında ‘‘Sümerce ya da Asurca bilenler tercih edilir’’
ibarelerine sıkça rastlanmıyor.
Asur, Sümer ve Hitit dillerini bilen, 37
yıldır, binlerce yıldan kalma tabletleri okuyan, bu işe
gönül ve ömür
vermiş Sümerolog Veysel Donbaz, ‘‘Tabletleri çözerken eski yaşamların gizemine
ulaşmak ve binlerce yıldan sonra onları okuyan ilk insan olmak, bana inanılmaz
bir haz veriyor’’ diyor.
TEK KİŞİLİK SINIF
Donbaz, 1958
yılında girdiği Ankara Üniversitesi Türk Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Sümeroloji
Bölümü'nden 1962 yılında mezun olan tek kişi. Bölümün tek öğrencisi olduğundan
kendisine sekiz profesör düştüğünü keyifle anlatıyor. Aklına okul anıları
düştüğünde, yüzüne anlamlı bir gülümseme yerleşiyor: ‘‘Düşünsenize, hoca derse
giriyor, sınıfta bir tek ben varım. Sınavlarda kopya çekmek gibi bir şansım hiç
yok. Dersi kaynatmayı aklımdan bile geçiremem. Ders kırma şansım
sıfır.’’
İstanbul Arkeoloji Müzesi'ndeki küçük bir pencerenin zar zor
aydınlattığı odasında mesleki tutkusunu, kil tabletlerini anlatıyor, Veysel
Donbaz. Yarı aydınlık odası, piposundan yayılan kokuyla daha da gizemli bir
havaya bürünüyor. Indiana Jones filmlerinden fırlamış yarı esrarengiz bir
görüntüye konuk olmuşum duygusuna kapılıyorum birden.
‘‘Tablet nasıl
yazılır’’ diye soruyorum. Cevap vermiyor. Yumuşak bir kil tabakasına Asurca ve
Sümerce iki tablet yazıp elime uzatıveriyor, ‘‘İşte böyle.’’ Gülüyoruz.
TARİHE DOKUNMAK
Müzede muhafaza edilen tabletlerden
birini görmeyi çok istediğimi söylediğimde, dokunmam için binlerce yıldan bu
yana korunmuş iki tablet getiriyor. Biri biraz daha büyük. ‘‘Bu ikisi niye yan
yana saklanıyor’’ diye soruyorum. Meğer biraz daha büyük olanı, ötekinin
zarfıymış.
‘‘Siz mektupları bir zarfa koyup göndermiyor musunuz? İşte bu
büyük olan da küçük tabletin zarfı’’ diyor. Biraz daha dikkatlice baktığımda
büyük tabletin ön yüzünün kapak gibi
açılabildiğini görüyorum. Eski zaman
insanlarının böyle bir inceliği, kolaylığı düşünmüş olmaları hoşuma gidiyor.
Şaşırtıyor da tabii.
Bir de heyecanlandırıyor. Bir Sümer kátibinin üç bin
yıl önce yazdığı bir tablete dokunabilmek kolay rastlanılacak türden bir şans
değil. Zamanı elinde tutabilmek gibi bir şey...
SÜMER POSTACILARI
Tabletlerin bugüne nasıl ulaştığı, ayrı bir konu. Tabletlerin
hammaddesi kil. Ama içine farklı maddeler de ekleniyormuş. Mesela, toprağa
mavimsi ve grimsi bir renk veren, dolgu maddesi, kaolen.
Veysel Donbaz,
mesleğinin inceliklerini anlatırken birden önemli bir ayrıntıyı hatırlayıveriyor
ve tabletlerin çok çabuk kuruduğunu, o zamanki kátiplerin bu yüzden, çok hızlı
yazı yazmak zorunda kaldıklarını ve büyük bir maharet gerektirdiğini
anlatıyor:‘‘37 yıldır yazıyorum, hálá onların hızına erişemedim. Tableti
bitiremeden donuyor’’
Benim kafamın takıldığı noktaysa daha farklı. Eski
çağlarda, postacıların işinin çok zor olduğunu düşünüyorum. Veysel Donbaz beni
doğruluyor. Kilolarca ağırlıktaki tabletleri sahiplerine ulaştırmak bayağı
‘‘ağır bir iş’’miş o zamanlar.
İLK BORÇ SENEDİ
Tabletlerde, Asurlular'ın M.Ö. 1950 yıllarından M.Ö. 1750'lere kadar
Mezopotamya'dan Anadolu'ya kervanlarıyla gelirken bindikleri siyah renkli
eşeklerden sözediliyor. ‘‘Yük kervanlarından yüzde 3 ile 5 arasında gümrük
vergisi ve ayakbastı parası alınır’’ diye yazıyor. O dönemde Anadolu'ya gelen
Asurlular, yılın 4-5 ayını bu bölgede geçiriyorlar. Bütün ticaret, belgeleri kil
tabletlere kaydediliyor. Dünyanın ilk borç senedi de 4 bin yıl önce Anadolu'da
kil tablete yazılmış.
KİLDEN EVLİLİK
Evlilik müessesesi de
tabletler üzerinde resmiyet kazanıyormuş. Eğer evlilik akdi tabletler kanalıyla
kayıtlara geçirilmezse, eşleri öldüğünde, kadınlar mirastan hiçbir hak iddia
edemiyorlarmış. Bu kil tabletler her türden resmi kayıt mekanizmasının tek yolu.
İmza töreninde okuma yazma bilmeyenler imza yerine tırnak basıyorlarmış.
Tabletlerdeki tırnak işaretlerini farketmemek mümkün değil. Aynı bugün okuma
yazma bilmeyenlerin resmi evraka parmak basması gibi.
OTUR TABLETİNİ
YAZ
Asurlular'ın kil tabletlerinde sık sık çocuklarına öğüt veren
ailelerin yazılarına rastlanıyor. Asurlu anne babalar da aynen bu gün olduğu
gibi çocuklarına okumaları yönünde nasihat çekiyorlarmış.
Ne var ki, o
zamanların en gözde mesleği, devlet memurluğuymuş, o ayrı.
RÜŞVETLE
SINIF GEÇME
Binlerce yıl önce Sümer ülkesinde yaşayıp da çocuk okutan
aileler bugünkü gibi ‘‘yaratıcı yöntemler’’e başvuruyorlarmış. Örneğin
öğretmenlere rüşvet teklif etmek gibi.
Veysel Donbaz, M.Ö. 4 bin
yıllarına ait bir Sümer tabletinde yazılanları anlatıyor ki, hayret etmemek elde
değil. Çünkü resmen rüşvetin ilk belgesi. Üstelik kil tabletlere kazınmış
haliyle İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde duruyor.
‘‘Sümer Okul Günleri’’
adını taşıyan bu tablette okulunda başarısız bir öğrenciden bahsediliyor. Bu
öğrencinin ailesi de çocuklarının derslerinde başarılı olmasını istiyorlar. Bu
amaçla öğretmeni, evlerine davet ediyorlar. Öğretmeni yedirip içiriyor, hatta
türlü hediyeler de veriyorlar. Bütün gecenin bu şekilde geçtiği yazılı tablette.
Sonra ne mi oluyor? Sorunun cevabı tabletin devamında veriliyor ve başarısız
öğrenci birden sınıfın en başarılı öğrencisi oluveriyor.Sınıfın şefi yani
başkanı yapılıyor...
Ramses
Christian Jacq'ın çok satan,
çok okunan, dünyaca ünlü ‘‘Ramses’’ beşlisinde, Hatti kralı Muvatallis'in ll.
Ramses'e yazdığı mektuplar da yer alıyordu. Kil tabletlerde yazılanlar, tarihin
bilinen ilk yazılı anlaşması olan Kadeş Barış Antlaşması'nın zemininin nasıl
hazırlandığını gözler önüne seriyordu.
Kitapta sözü edilen birinci
mektup şöyle:
‘‘Hatti (Hitit) İmparatoru Muvatallis'ten kardeşi Ramses'e,
Işığın Oğlu, Mısır'ın Firavununa. Nasılsın? Umarım annen Tuya, eşin Nefertari ve
çocukların iyidirler. Senin ve büyük kraliçenin şöhreti giderek artıyor ve
yiğitliğin bütün Hatti halkı tarafından biliniyor.
Atların nasıl? Biz
burada atlarımıza büyük özen gösteriyoruz. Onlar çok güzel hayvanlar, dünyanın
göz kamaştırıcı varlıklarıdır. Tanrılar Hatti'yi ve Mısır'ı korusun.’’
Ismarlama tarih
17 Kasım 1997 tarihinde Mısır'ın Lüksor
şehri civarındaki Kraliçe Haçepsut Tapınağı'nı gezen kalabalık bir turist
kafilesine makineli tüfeklerle ve el bombalarıyla teröristler saldırmış ve 66
turist öldürülmüştü.
Bu terör faciası, döviz gelirinin dörtte üçünü
turizmden sağlayan Mısır'a büyük bir darbe vurmuştu. Bu olay sonrasında Mısır,
turizminde yaşanan kaostan kurtulmak için B.G.B. adında bir İngiliz tanıtım
şirketiyle anlaşarak yepyeni bir proje hazırlattı.
Tüm dünyada olduğu
gibi Türkiye'de de büyük yankılar uyandıran Christian Jacq'ın Ramses kitapları
da bu tanıtım projesi çerçevesinde birçok dile çevrildi.
Murat Bardakçı,
30 Mayıs 1999 günkü Hürriyet Gazetesi'nde bu olaya ayrıntılarıyla değinmiş ve
Mısır'ın turizmde gerçekleştirdiği bu hamleyi bizim bir türlü yapamadığımızı
aktarmıştı.
Ramses kitaplarını, Mısır tarihi hakkında yazılmış başka
kitaplar, belgeseller ve filmler izledi. Bugün Mısır Turizminde, eskiye
oranla
çok daha büyük bir canlılık yaşanıyor.
Tonlarca ağırlıkta
mahkeme tutanakları
Sümerler ve Asurlular'da da adalet mülkün temeliymiş.
Binlerce yıl önce mahkemeye götürülen anlaşmazlıklar arasında birinci sırayı
ticari davalar alıyor.
Tabletlerde, mahkemelerde 2 ila 4 hakimin
bulunduğu ayrıca mahkemelerin huzurunu sağlamak için kılıç ve hançer tutan
kişilerden söz ediliyor. Mahkemede ifade verecek kişi bu kılıç üzerine yemin
ediyor.
O zamanki mahkemelerde ölüm cezasını sadece kral ve başvezirin
bulunduğu yüksek mahkemeler verebiliyor. Tabletlerden, mahkemelerde suçlanan
insanları savunan kişilerin de bulunduğu anlaşılıyor. Onların da avukatları
varmış.
Mahkemede söylenen her şey, katipler tarafından tabletlere
geçiriliyor. Böyle bir durumda mahkeme tutanaklarının tonlarca ağırlıkta olması
da çok doğal. Bu kadar ağır bir kırtasiyesi olduğu için herhalde, genellikle
davalı ile davacıyı mahkemeden önce görüştürüp aralarındaki anlaşmazlıkları
mahkeme huzuruna çıkmadan gidermeye çalışıyorlarmış. Bu aracılar da genellikle o
zamanın yaşlılar grubu olarak adlandırılan kişilerden oluşuyormuş. |