|
YESEMEK
Hititler, tarih boyunca "Anadolu tarihindeki en önemli
halklardan birisi" olarak kabul edildiler. Anadolu'ya M.Ö. 2100'lü yıllarda,
büyük olasılıkla kuzeyden gelen bu halk, Ege ve Kızılırmak'ın batısından Mısır'a
kadar uzanan geniş bölgede güçlü bir imparatorluk kurmuştu.
Tevrat'ta adı
geçen ender halklardan birisi olan Hititler'in kurduğu bu devlet, M.Ö. 12.
yüzyılın başlarında parçalanmaya başladı. Tarihler, bu imparatorluğun yıkılışına
temel neden olarak, Ege adalarından gelen "deniz kavimlerinden söz ediyor.
Ardından Frygler geliyor... Derken, bu istila sonucu, sahillerdeki yerli halkın
iç bölgelere doğru saldın şeklinde kaçışı krallığın parçalanmasindaki diğer
etmen oluyor. Dalgalar şeklinde gelen bu vahşi akınlar karşısında, Hititler de,
Kızılırmak yayı içindeki merkezlerinden daha güneye doğru kaçıyor, Güneydoğu
Anadolu ve Kuzey Suriye'de küçük şehir devletleri ya da beylikler biçiminde
yeniden örgütleniyorlar. İşte, tarihte, M.Ö. 700'lere kadar sürecek olan "Geç
Hitit Krallıkları" denilen dönem böylece başlamış sayılıyor... Zincirli-Şam'al,
Tabal, Kargamış, Sakçaözü, Teli Tainat, bu küçük Hitit krallıklarından bazıları
olarak biliniyor.
Gaziantep'in İslahiye ilçesinde bulunan ilginç açık
hava heykel atölyesi de işte bu döneme tarihleniyor. Zincirli-Şam'al
Krallığı'nın sınırları içinde bulunan Yesemek, İslahiye'den yaklaşık 20 km.
kadar uzakta... Aynı isimdeki küçük bir köyün içinden geçtikten yaklaşık bir
kilometre sonra, Yesemek Deresi'nin Karatepe ile kesiştiği yerin yamacında
bulunan ve uzaktan fark edilmeyen heykellerle taslakların yüzleri, ancak
yaklaştıkça ifade kazanıyor.
Köylülerin "heykel tarlası" adım verdikleri
bu yer, 1980 yılında, bu sıralarda Zincirli kazısını yöneten Alman arkeolog
Felix von Luschan'm arazide yaptığı yüzey araştırmaları sonunda bulunmuş...
Alman arkeolog, arazide yaptığı gözlemler sonunda, işçilikleri henüz
tamamlanmamış bu taslak heykellerden toprak altında çok sayıda bulunacağını
öngörmüş... Daha sonraki yıllarda yapılan araştırma ve kazı çalışmalarının
sonuçlan da bu görüşü doğrulamış...
Yesemek'in en ilginç noktası,
bulunan bütün heykellerin taslak halinde olması... Bir diğer deyişle Yesemek,
bitmiş heykel üreten bir atölye olmaktan çok, yakınındaki taşocağindan elde
ettiği taşlara ilk ve kaba bir biçim verip, onların bitmemiş haliyle gönderen
bir atölye görünümünde olması... Bu genel görüşün bir istisnası da yok değil...
Buradan yaklaşık 19 km. uzaktaki Zincirli'de bulunmuş, Yesemek yapımı ve
tamamlanmış bir "sfenks" heykeli, şimdilerde Gaziantep Müzesi'nin giriş
kapısının önünü süslüyor.
Yesemek, bir açık hava heykel atölyesi
olmasının yanında, aynı zamanda bir büyük taşocağı olma özelliğini de sahip...
Bu taşocağının, başta Zincirli olmak üzere Sakçagözü, Gedikli, Hacıbebekli ve
Tümen Höyük gibi diğer yerleşmeler için de heykel taslakları ürettiği biliniyor.
Yesemek ile aralarında en az 15-20 km. uzaklık bulunan bu yerleşmelere
gönderilen yarı bitmiş ağır taş heykellerin ne tür bir araçla, bu denli uzun
mesafelere sevkedildiği ise şimdilik aydınlığa kavuşmuş değil...
Tepenin
yamacından birkaç yüzheykel taslağının görünüşü, bir bakıma ünlü Paskalya Adası
'nın görünümünü çağrıştırıyor. Paskalya Adası'ndaki heykeller daha iri;
Yesemek'tekiler ise biraz daha kısa boylu, ama yüzlerce... Üstelik, tarihsel
açıdan Yesemek, uygarlık tarihi içinde kültürel bir bağlantı
oluşturuyor.
Bölgede yapılan ilk kazı çalışmaları, 1957 yılında Prof. Dr.
Bahadır Alkım tarafından başlatılmış... Prof. Alkım, yayınladığı kazı
raporlarında taşocağını özetle şöyle tasvir ediyor: ''Altıntop Ovası içindeki
Yesemek höyüğü, İslahiye'ye kuş ucumu 14 km, Zincirli'ye de 19 km. uzaklıkta ve
Karatepe sırtının batı yamacında bulunuyor. 300x400 metre boyutlarındaki bir
alanı kaplayan höyüğün en arka planında ise Amanos Dağlan yer alıyor. Yesemek
taşocağmın ana malzemesini volkanik bir taş olan bazalt oluşturuyor..."
Prof. Alkım yıllar önce yayınladığı raporunda değindiği bir başka ilginç
gerçek de, "Yesemek'in tüm Eski Dünya'da bir benzerinin bulunmayışı"... Eski
Dünya demek, tüm Avrupa, Asya ve Afrika'yı içine alan bir bölge anlamına geliyor
ki, böylece Yesemek'in dünyada bir eşi daha olmayan açık hava heykel atölyesi ve
taşocağı olduğu kolaylıkla iddia edilebiliyor. Bunun yanında Yesemek, yalnızca
antik Anadolu'nun değil, Mısır, Mezopotamya ve bütün Akdeniz havzasının da en
büyük açık hava heykel atölyesi kabul ediliyor...
1957-1961 yıllan
arasında yapılmış olan ilk kazılardan tam 30 yıl sonra, 1990'da, Ankara Anadolu
Medeniyetleri Müzesi Müdürü Arkeolog İlhan Temizsoy'un ve Gaziantep Müzesi
Müdürlüğü'nün yeniden başlattığı kazı ve düzenleme çalışmaları, zaman zaman
yavaşlasa da devam ediyor.
Taşocağının ve heykellerin bulunduğu alan
oldukça geniş... Bunun, 110 dönümlük kısmı tel örgü ile çevrilerek açık hava
müzesinin çekirdeği oluşturulmuş. 1.5 ila 10 ton arasında değişen ağırlıklara
sahip heykel taslaklarının toprak üstünde bulunanlarının çoğu ayağa kaldırılmış.
Gövdesi aslan, baş kısmı ise insan figürüyle betimlenen sfenkslerin Mısır'daki
örnekleri erkekken, Hitit sfenkslerinin dişi olduğu iddia ediliyor.
Arkeologlar bu taslak heykellerin konularının dinsel bir kökeni olduğunu
savunuyorlar. İnsan benzeri tanrılar, aslanlar ve sfenkslerin yanında, bir de
köylülerin "ayı adam" dediği düşsel bir yaratık var. Bu figür, araştırmacılara
göre, bir olasılıkla, Hitit çivi yazılı tabletlerde "Hartagga" adıyla geçen "ayı
maskeli tapınak görevlisi"... Hartagga'nm ilk kez Yesemek'te ortaya çıkması
Hitit sanatı için oldukça önemli sayılıyor.
Yesemek'de pek dikkati
çekmeyen, çok kırık, ancak tek örneği olan bir kabartma parçası daha var. Baş
kısmı kırık olduğundan cinsiyetinin pek anlaşılamadığı, ancak uzun elbisesinden
bir tanrıçaya ait olduğu sanılan "Kubaba" kabartma parçacığı var. Kargamış
Krallığı'nın tanrıçası olan Kubaba'yı, Hititler'in dışında Frygler de
benimsemiş... Mitolojiye göre ise, önceleri Kubaba olan tanrıça giderek önce
"Kybebe", sonraları da "Kybele" şeklini almış. Böylelikle Anadolu'nun kendine
has tanrıçasının ilk izleri Yesemek'te ortaya çıkmış oluyor.
Yesemek'in
kültür tarihi açısından bir diğer önemli kabartması da, yine kırıklar
dolayısıyla algılanması çok güç olan "savaş arabası" kabartması... At yetiştiren
bir ulus olarak tanınan Hititler, yaptıkları iki tekerlekli hafif arabalarla
atlann savaş alanına girmesini sağlayan ilk ulus olarak da tanınıyorlar.
Yesemek'teki taşocağma gelince... Heykellerin çoğunun bulunduğu yamacın hemen
hemen tam tepesinde yer alıyor. Tepe bütünüyle fimdalık ve her yanı iri bazalt
bloklarla kaplı... Dikkatle incelendiğinde, çoğunlukla da volkan konisinin ağız
bölümünde, taşların çıkarıldığı yataklar hala fark ediliyor. Çevrede de yine yer
yer taslak heykeller bulunuyor. Araştırmacılar, tüm bu alan üzerinde 100'den
fazla taş işçi ve ustasının çalıştığını varsayıyorlar. Bölgede her ne kadar
taşçı aletleri bulunmamış olsa da, taslakların incelenmesinden "taş ve metal
yontu aletlerinin birlikte kullanılmış olduğu" sonucu ortaya çıkıyor... Çünkü
dönem, bir bakıma taş teknolojisinden madene geçiş çağlan... Arkeolog Prof.
Dr. Bahadır Alkım, Yesemek'de yaptığı arkeolojik araştırmaların yanında, bu
heykel atölyesinde çalışmış heykel ustalarının kimler olabileceğini de
soruşturmuş... Prof. Alkım'ın araştırmalarına göre, M.Ö. II. binin ilk
çeyreğinden itibaren Kuzey Suriye ve dolaylarında Hurriler yaşamış. "Alalah
Kralı İdrimi zamanında (yaklaşık M.Ö. XV. yüzyılın ilk çeyreği), merkezi yine
Alalah olan Mukis Krallığı'nın kuzeyindeki sınırın Kizzuwatna'ya (Kilikya)
dayandığı anlaşılmaktadır. Buna göre, Mukis devletinin Kizzuwatna ile olan doğal
sınırını teşkil eden Amanos Dağları'nm orta kesiminin hemen doğusunda bulunan
İslahiye Ovası'ndaki yerleşmelerde, bu arada Yesemek'de, sözkonusu çağlardaki
halktan çoğunluğunu yine Hurriler'ın oluşturduğunu düşünmek yalnış
olmaz..." Yesemek'in bir heykel atölyesi ve taşocağı olarak ne zaman kullanım
dışı kaldığı sorusu ise, yine Prof. Alkım tarafından yanıtlanmış: "Sam'al
devletinin yıkılışından sonra İslahiye yöresi ve Yesemek, Asur egemenliğine
geçmiş. Ancak atölyemizde ne Asur devrini, ne de ondan sonraki çağlan temsil
ettiği anlaşılan taslaklara rastlanmamıştır. Böylece, Yesemek taşocağı ve açık
hava heykel atölyesi, M.Ö. VIII. yözyılın son çeyreğinden itibaren tamamıyle
terk edilmiştir..."
Hitit mimarlığı ve etkileri...
Hitit
Krallığı mimarisi, eski doğu yapı sanatı içinde, hem Batı Anadolu, hem de
Mezopotamya mimarlığından ayrılan, önemli ve kendine özgü bir gelişim gösterir.
Bu mimarlığın kökenleri Anadolu yaylasının yapı geleneklerine dayanır ve en geç
M.Ö. 3. binde, ilk Tunç Çağı'nda belirgin biçimini almıştır. M.Ö. 2. bin
sonunda, Batı Anadolu'nun özgün ev biçimi olan bağımsız uzun dikdörtgen, ön
avlulu evi (megaron), İç Anadolu'ya ne denli az girebilmişse, Hititler'in büyük
taş bloklardan örülmüş bindirme kemer yapma sanatı da taş yönünden zengin olan
Troya'da o denli az kullanılmıştır. Mezopotamya'da çok bol sayıda zorlayıcı bir
bakışımlılık sistemiyle yapılmış tapınak ve saray mimarlığı da yine İç
Anadolu'daki Hitit Krallığı'nın ana ülkelerinde görülmez. Bir yandan karşılıklı
canlı bir ticaret, öte yandan komşu ülkelerle belirgin bir kültür ilişkisi
kurulmuş olmasına rağmen, mimarlık alanında karşılıklı etkilenme çok kısıtlı bir
ölçüde gerçekleşmiştir. Yalnız kısa süre sonra Hitit egemenliği altına girecek
olan KilikyaKuzey Suriye bölgesinde karışık mimarlık öğeleri ortaya çıkmaktadır.
Bu öğeler Hitit Krallığı sona erdikten sonra 1. bin Geç Hitit-Arami küçük
krallıkları döneminde de varlıklarını sürdürmüşlerdir. M.Ö. 1200'de Büyük Hitit
Krallığı'nın yıkılmasından sonra İç Anadolu, batının etkisine girer. Bu, bundan
sonraki yüzyılların mimarlığına yansıyan bir gelişmedir. Güneydoğu'da, Geç
Hitit-Arami beylikleri kurulmuştur. Kuzey Suriye, Hitit ve Arami özelliklerinin
birleşmesi sonucu mimarlıkta kısa süren bir olgunluk çağı yaşanmıştır.
Karkamış'taki iki örnekte görüldüğü gibi, tapınak yapısında Kuzey Suriye'nin
küçük odalı sisteminin geleneği sürmektedir. Hatay bölgesinde Teli Tayinafdaki
ön avlu, kutsal oda ve cella planıyla Ege'nin megaronunu anımsatan uzun
dikdörtgen tapınağın bu bölgede M.Ö. 2. binyıl içinde tarihlenen öncüleri
vardır. Saraylar genellikle ön avlu, buna genişlemesine yerleştirilmiş ana oda
ve birkaç odayla "hilani" olarak karşımıza çıkmaktadır (Hilani: Kuzey
Mezopotamya'da ortaya çıkmış bir yapı tipi). Hilani'nin kapalı biçimi,
genişlemeyi olanaksız kılar. Ancak birkaç hilaninin birleştirildiği büyük
yapılar vardır. Önyüzü iki ya da üç sütunla bölünmüş olan hilani ön avlusu Büyük
Krallık döneminin tapınaklarının ön avlusuna benzerlik göstermektedir. Savunma
sistemlerinde, örneğin Sam'alda Anadolu yaylasının iki yüksek kule arasında dar
kapı odalı kapı tipine rastlanırsa da, ana kapı arkasına genişlemesine
yerleştirilmiş odası olan kapı daha yaygındır.
Bu dönemin mimarlığında,
özellikle çok sayıda resmi yapı, saray, tapınak ve anıtsal kapılarda görülen
kabartma süslemeler ve simetrik düzenlemelerin kullanılmış olması değişik bir
tür yaratıcılık gücünü göstermektedir. Buna karşılık Hitit ana ülkesinden
yalnızca Alacahöyük'te Sfenksli Kapı'da bu tür kabartma süslerinin varlığı
bilinmektedir. Kuzeydeki 2. binyıl sütunları yerine, Toroslar'm bu tarafında 1.
binyılda yontularla ve geometrik bezemelerle süslü tabanlara oturmuş sütunlar
ortaya çıkmıştır. Büyük Hitit Kralları'nın başkentinin ağır ve içe dönük yapı
sistemleri karşısında güneyde 400 yıl sonra süslü, bağımsız yapılardan oluşmuş
hafif dokuda bir mimarlık çıkmıştır.
Geç Hitit Şehir
Devletleri
Anadolu da görkemli bir uygarlık kuran Hititler, M.Ö. 1200
lerde "Ege göçleri" denilen ardı arkası kesilmeyen kavim göçlerine dayanamayıp
yıkıldı. Arkalarında kalın bîr kül tabakası bırakarak geçen bu kavimler, Mısır
kapılarına kadar dayandılar. O sırada tahtta bulunan Mısır Firavunu III. Ramses,
Medinet Habu'da inşa ettirdiği me zarının duvarına "Adalar üzerindeki kavimler
göç etmişlerdi. Bunların ordularından hiçbir memleket kurtulamadı. Hitit
memleketleri tahrip edildi. Önlerinde bir ateşle Mısır'a doğru yürümeye
başladılar..." diye yazdırmıştı. Mısır kitabelerinde, "Bu kavimler, Mısır'a
ve dünyanın öbür ucundaki ülkelere kadar ellerini uzatıyorlar" diye yazıyordu.
Ele geçen belgelerden, yalnız Anadolu'nun değil Yunanistan'ın da o tarihlerde
her tarafın yakılıp yıkıldığını anlıyoruz.
Bu göçlerle yıkılan Hitit
İmparatorluğu'nun yerine daha çok güney ve güneydoğu Anadolu'da "Ge|j| Hititler"
dediğimiz şehir krallıkları ortaya çıktı. Yıkılan Hattuşaş, Kaniş, Şahuma gibi
önemli Hitit şehirlerinin yerini Malatya, Maraş, Kargamış, Zincirli, Karatepe,
Sakçagözü gibi şehirler aldı ve bunlar üç asır kadar Hitit örf ve geleneklerini
sürdürmeye çalıştılar. Buralarda yapılan kazılarda Asur ve Arami tesirinin de
kuvvetle hakim olduğu görülüyor.
Geç Hitit sanatının Yunan sanatına
etkileri
Aslan figürleri:
Korlnt vazo ressamları, geleneksel
stildeki Hitit aslan figürünün tektonik yapısını, kübik başını, yürek biçimli
kulağını, yarım elips şekilli elmacık kemiğini, açık ağzını, dışarıya sarkan ve
alt çeneye yapışık olan dilini hiç değiştirmeden kopya ediyorlardı. Daha geç
dönemdeki Korint vazo ressamları ise Asurlaşmış Geç Hitit aslanlarının
naturalist kulağını, gözaltı palmetlerini, dışarıya sarkan fakat alt çeneye
yapışmayan dilini, lale biçimli omuz stilizasyonunu, W ya da N biçimli kalça
stilizasyonunu da hiç değiştirmeden kopya ediyorlardı. Grifon tasvirleri:
Helenler, Hititler'in Sakçagözü kuş adamının bütün ikonografik ayrıntıları, yani
ağzın kartaldan alınma üst gagasını, ağzın aslandan alınma alt çenesini,
dışarıya çıkmış dilini, alt dudağını, at yelesini, kuş tüyünü, kuş tüyünün
tomurcuk biçimindeki üst ucunu aynen aldılar. Tarîhleme: Geleneksel Geç Hitit
stilindeki insan, aslan ve mitolojik figürlerin Helenler'e M.Ö. 725-700
tarihlerinde geçmiş olması, bu sanat akımının Yakın Doğu'da M.Ö. 8. yüzyılın
ikinci yarısında hala süregeldiğini açıklamaktadır.
Eski Dünya'daki
diğer açık hava heykel atölyeleri.
Mısırda:
Yesemek ile
karşıklaştırabileceğimiz ve ancak uzak anlamı "açık hava heykel hazırlama halli"
diyebileceğimiz bir yeri güney Mısır'da Assuan'da görmekteyiz. Ancak Assuan
taşocaklarında işçilikleri tamamlanmamış veya kısmen tamamlanmış birkaç heykel
mevcutsa da, bugünkü bilgimize göre Mısır'da, Yesemek niteliğine sahip bir açık
hava atölyesi yoktur. Ayrıca Amarna (Mısır) kazıları sırasında bina içinde
kapalı bir heykel atölyesinin bulunduğu biliniyor. Ne var ki, bu da açık havada
ve bir taşocağının içinde olmadığı için Yesemek ile
karşılaştıralamaz. Anadolu'da: Yesemek'le karşılaştırılabilecek bir açık
hava heykel atölyesi Anadolu'da Domuztepe taşocağında bulunuyor. Ancak
Domuztepe'nin sonraki çağlarda yerleşmeye sahne olması ve sonraki yerleşmelere
ait bu yapıların inşaatlarında taslakların çeşitli amaçlar için tekrar
kullanılmaları, tahrip olmalarına neden
olmuş.
Mezopotamya'da:
Heykel malzemesi için özellikle çeşitli
sert taşlan ithal etmiş olan Mezopotamya'da Yesemek çapında bir açık hava heykel
atölyesi yok. Fakat Mezopotamya plastik sanatında, en erken çağlardan en geç
çağlara kadar sert olmayan taşlardan yapılmış heykellerin ve kabartmaların
varlığını düşünürsek, bu tip malzemenin tedarik edildiği taşocaklarının
varlığını kabul edebiliriz. Nitekim, böyle bir taşocağı Ninova'nın kuş ucumu 50
km. doğusunda Gomel Boğazı'nda bulunuyor. Buradaki taşocağının Asur taş plastik
eserlerine de malzeme temin etmiş olması muhtemel... Ancak, burası teknik
bakımdan şimdiye kadar araştırılmadığı için daha ayrıntılı bir açıklamada
bulunmak mümkün değil.
Suriye'de:
Suriye'nin konuyla olan ilgisi
uzak olmasına rağmen iki yerden sözetmek gerekiyor: İlki, Minet elBedia
Körfezi'nin batısındaki Ras Shamra taşocağı... İkincisi de Trablusşam'ın
kuzeyindeki Tabbat al-Hammam kireç taşı taşocağıdır. Ancak bunlardan hiçbiri
Yesemek ile karşılaştırılacak durumda ve önemde değil.
Ege
Dünyası'nda:
Gerek Yunanistan'da ve gerekse Ege Denizi'ndeki adalarda
bazalt taşocağı veya içinde bazalt işlenen bir açık hava heykel atölyesi yok.
Ancak, Naxos'daki heykel atölyesini ve
Panteli Dağı'ndaki taşocakları
Yesemek ile karşılaştırılabilir.
Yesemek niteliğinde bir açık hava heykel
atölyesi, bugünkü bilgilerimize göre, Eski Dünya'da henüz bulunamamıştır. |