ARKEOBOTANİK
Mark Nesbitt
Tübitak Bilim ve Teknik dergisi 1995
Bitkisel ürünler, Önasya 'da, her zaman yaşamsal bir rol
oynamıştır; çoğunlukla yiyecek olarak karşımıza çıkarken, yakıt, inşaat
malzemesi, ilaç gibi kimlikler de kazanmıştır. Endüstri öncesi toplumların en
önemli ekonomik faaliyeti olan tarım, eski uygarlıkların araştırılmasında odak
noktası olmalıdır. Geçmişteki bitkilerin araştırılması, halkın çoğunluğunu
oluşturan köylülerin gündelik yaşamlarını aydınlatacağı için de
önemlidir.
ARKEOLOGLAR, 1960'lara kadar kazıların amacının öncelikle,
sanat tarihi araştırmaları ve yazılı kaynakların bulunması olduğuna inanıp,
hayvan ve bitki kalıntılarına çok az ilgi gösterdiler. 1960'ların sonunda
beliren "Yeni Arkeoloji" yaklaşımı, arkeoloji pratiği açısından iki önemli
değişikliğe yol açtı: Birincisi, eski insan topluluklarının birbirleriyle
bağlantılı oluşumlar -sistemler- olduğu anlayışının ortaya çıkmasıdır. Bu
sistem kapsamındaki tüm unsurlar önemlidir ve hiçbir yerleşimin ya da tarihî
olayın birbirinden soyutlanarak incelenmesi mümkün değildir, ikincisi ise,
arkeolojik belgelerin elde edilmesi ve yorumlanmasının da kendi içinde
sorgulanabilir ve tartışılabilir bir konu haline gelmesidir. Geçmişin
anlaşılması için beslenme biçimi ile tarımın birbirini tamamladığı düşüncesi,
biyolojik kalıntıların toplanması, gerçekten yoğun bir ilgi uyandırmıştı.
Biyolojik kalıntılar özenle toplanmaya başlandı. Bitki kalıntılarını suda
yüzdürme yöntemiyle toplama ve kemikler için kuru olarak elekten geçirme gibi
yeni teknikler geliştirildi ve bu teknikler, toprak, polen ve peyzaj tarihinin
araştırılması için kullanılmaya başlandı.
Bu noktada, bitkisel kalıntılar
üzerinde çalışmalarını sürdüren arkeobotanikçiler, arkeologların yanında görev
aldılar. Arazi, laboratuvar ve bilgisayar olmak üzere üç alanda çalışan
arkeobotanikçilerin çalışmaları önce arazide başlar. Arkeobotanikçiler, toprak
parçalarının batıp, içindeki kömürleşmiş bitki artıklarının su yüzüne çıkması ve
sonra süzülerek ayrılması ilkesine dayanan, yüzdürme mekanizmalarının kurulup,
örneklerin toplamasına danışmanlık ederler. Örnek toplama stratejisi,
kalıntıların doğal yapısına ve bölgedeki araştırma konusuna uygun olarak
geliştirilir. Arkeobotanikçiler, yüzdürme işleminde görev almamışlarsa, yöre
florası konusunda araştırma yürütüp, köylülerle konuşarak, yöresel ürünler ve
yabani gıdalar konusunda bilgi edinirler. Laboratuvarda ise stereoskopik
mikroskop yardımıyla, zaman alan bir destek çalışması yürütülür. Kömür ve tohum
gibi çeşitli tiplerde bitki içeren örnekler, dikkatle ayrılarak
sınıflandırılır. Tohum türlerinin belirlenmesi, tanınmayan eski tohumların,
referans olarak kullanılan dikkatle sınıflandırılmış günümüz tohumlarıyla
karşılaştırılması gibi basit bir ilkeye dayanır. Karşılaştırma işlemi bittikten
sonra, isimlendirilen ve sayımı yapılan tohumlarla ilgili sonuçlar bilgisayara
geçirilir ve yorumlama işlemi başlar.
Bütün bu tohumların, eski
insanların yaşamındaki anlamının bulunması arkeobotanikçilerin işlerinin en
zevkli bölümüdür.
Tohumlar Ne Anlama Geliyor?
Yangın
geçirmiş tabakalardan ele geçen kalıntılar çoğunlukla depolanmak için
temizlenmiş ürünlerden; örneğin siloda saklanan buğday tanelerinden ya da
küplere konmuş mercimeklerden oluşuyor. Yanmış tabakalar, küller ya da dam
çöküntüleri arasındaki kalıntıları kaydetmek ve yorumlamak, zaman zaman zorlu
bir süreç gerektirir.
Örneğin M.Ö. 6. yüzyılda, Sardes'de Pers istilası
sırasında yanmış bir odada yedi arpa, iki ekmeklik buğday ve bir nohut yığını
bulundu. Çoğu zaman tohumlar küplerde depo edilmiş olarak bulunur. Çuvallarda
depolanmışsa, çuval yangına dayanamadığından, tohumlar bu yanmış odada olduğu
gibi, zemine yığılmış bir halde kalır. Duvarın dibinde bulunan sarımsakların ise
duvarda asılı olan kabından düştüğü sanılıyor. Buluntulardan arpanın, bölge
insanının beslenme alışkanlığında önemli bir yer tuttuğu ve diğer tahılların
göreli olarak daha az tüketildiği sonucuna varıyoruz. Ne var ki bu kalıntılar
bir odada, bir günde bulunanların anlık bir fotoğrafıdır ve genelleme yapmak
için uygun olmayabilir.
Öte yandan ocak, çöp yığını ve çukurlardan elde
edilen yüzdürme örnekleri, bitkisel ürünlerin kullanımı konusunda daha kapsamlı
bir açıklama getirir. Çünkü kalıntılardaki küller, genellikle birçok etkinliğin
sonucu olarak birikir. Sardes kenti, yangın tabakaları arasında koruna gelmiş
tohum kümelerinin nasıl değişik ve tamamlayıcı sonuçlar verebileceğini gösteren
iyi bir örnektir. Yangın tabakalarının yanındaki bir dizi yanmamış katlardan
yüzdürme yöntemi ile alınan örneklerin tümünde arpa bulunduğu, buğdayın ise
sadece örneklerin %60'ında mevcut olduğu görülmüştür. Bu bulgular arpanın o
dönemdeki önemini doğrulamaktadır. Yangın tabakalarında görülmeyen, fakat
yüzdürme işlemiyle elde edilen, akdarı, adi mürdümük, burçak, üzüm, badem ve
keten gibi ürünler vardır. Bu incelemede sarmısağa rastlanmamıştır. Otlar ve
baharatlar küçük miktarlarda kullanıldıkları için, arkeolojik kayıtlarda adları
ender olarak geçer. Bu tip bitkilere gemi kalıntıları gibi istisnai ortamlarda
sıklıkla rastlanır.
Çömlek parçaları veya sikkelerin aksine, dönemini
yansıtan kanıtlar taşımayan bitki kalıntılarının yaşı, dikkatli stratigrafık
kazılarla belirlenmelidir.
Tarımın Kökeni
Tarımın
gelişmesi, hızlı nüfus artışı, tarım köylerinin yayılması gibi sonuçlar
doğururken, Mezopotamya'da ilk okuryazar uygarlıkların ortaya çıkışında önemli
bir rol oynamıştır. Yakın zamana kadar, bu dikkate değer buluşu aydınlatan az
sayıda kanıt vardı.
Tarım öncesi ve erken dönem tarım yerleşimlerinde,
bitki kalıntılarının ve kemiklerin toplanması oldukça zordur. Erken dönem tarım
uygulamaları ile avcı toplayıcı kültürlerin anlaşılması, birbirini tamamlayan
çalışmalardır.
Botanikçiler, buğday, arpa, mercimek ve nohut gibi
ürünlerin yabani atalarının sadece Önasya'da yetiştiğini kanıtladılar; bu
ürünlerin burada seçilerek
kültür formuna dönüştürüldüğünü düşünüyorlar.
Arkeologlar, kazılardan çıkan örneklere radyokarbon testi uygulayarak,
Önasya'daki Neolitik Çağı köylülerinin 10.000 yıl önce çiftçilik yaptıklarını
kanıtladılar.
Üst Paleolitik insan, çevresinde bulduğu yabani bitkileri
toplayarak ve yabani hayvanları avlayarak besleniyordu. Dicle nehrinin kolu
üzerinde bulunan Hallan Çemi'de civardaki meşe ormanlarından yabani badem,
yabani baklagiller, antep fıstığı gibi ürünleri toplayarak beslenen insanların
beslenme sisteminde, sivri saz (Scirpus maritimus) ve yalancı sarmaşık da
(Polygonum) bulunuyordu. Ayrıca, belki de başarısız bir yağ çıkarma işleminin
kalıntısı olan, kalın bir tabaka kömürleşmiş yabani horoz ibiği çiçeği meyveleri
(Gundelia tournefortii) bulundu.
Kuzey Suriye ve İrak'ta yer alan Abu
Hureyra ve M'lefaat yerleşimlerindeki iyi inşa edilmiş ve büyük bir olasılıkla
yıl boyunca kullanılmış olan avcı toplayıcı köylerde, step ormanlarının içinde
yer alan az sayıda orman bitkisi kullanılmıştır. Büyük miktarlarda yabani tahıl,
bakliyat ve menengiç (Pistacia) de diğer çeşitlerin yanısıra toplanıyordu.
10.000 yıl önce, Bereketli Hilal'in üzerinde yaşayan avcı toplayıcılar
tahılların atası olan bazı yabani tohumları ekmeye başladılar. Toplanarak ekilen
bu tohumlar, daha çok yaşama şansı bularak kültür tohumları haline geldiler. Ve
zamanla bu ürünler, insan müdahalesi olmadan tohumlarını dağıtma yeteneğini
kaybettiler. Çünkü artık tohumlar, olgunluk döneminde dağılıp saçılmak yerine,
başağın üzerinde kalıyordu. Bu değişimin çiftçiler için büyük bir avantaj olduğu
açıktır.
Tarımın ilk kez tam olarak Önasya'nın hangi kesiminde ortaya
çıktığı hâlâ net olarak bilinemiyor. Bugünkü tahılların yabani atalarını
oluşturan bitkilere, Bereketli Hilal'in hemen hemen bütün Neolitik
yerleşimlerinde rastlamak mümkündür. Arpa, mercimek ve bezelyenin yabani ataları
bütün bu bölgeye yayılmışken, yabani çatal siyez buğdayı (Triticum diccoum)
yaygın olarak Doğu Akdeniz'de, yabani kaplıca buğdayı (Triticum monococcum)
daha çok Güney Anadolu ve çevresinde, yabani nohut ise Güneydoğu Anadolu'da dar
bir bölgede görülmektedir.
Tarım tekniklerinin büyük olasılıkla çok çabuk
yayıldığı ve bugünkü tahılların, Neolitik atalarım oluşturmak üzere seçilerek
kültür formları haline dönüştürülen tohumların değişik alanlardan toplandığı
düşünceleri, tarımın, nerede ve ne kadar geniş bir alanda başladığının, hiçbir
zaman tam olarak anlaşılamamasına neden oluyor.
Avcı toplayıcıların,
neden çiftçilik yapmaya başladıkları önemli bir sorudur. Çiftçiliğin
başlamasından 2000 yıl önce, Buzul Çağı'nın sona ermesiyle dünya ölçeğinde
çevresel değişiklikler olmuştur. Polen diyagramları, ormanların günümüzden daha
nemli ve ılıman bir iklim sayesinde Anadolu'nun steplerine kadar yayıldığını
göstermiştir. Bu çevresel değişimlerin sonucu olarak gelişen, avcı toplayıcı
yaşamdaki nüfus artışı ve buna bağlı olarak gelişen artan yiyecek gereksinimi,
ilk tarımsal denemelerin yapılmasına neden olmuştur. Ancak bu aşamanın daha iyi
anlaşılması konusunda karşımıza çıkan en önemli engel, bu evreye ait bilinen
yerleşim sayısının azlığıdır. Anadolu'da sadece iki tane, hemen Neolitik öncesi
döneme tarihlenen yerleşimde kazı yapılmıştır (Pınarbaşı ve Hallan Çemi). Aynı
durum Erken Neolitik için de geçerlidir. Erken Neolitik Dönem bitki kalıntıları,
sadece M.Ö. 7500-6000 yıllarında çiftçiliğin görüldüğü Çayönü'nde bulundu.
Arkeobotaniğin Hammaddeleri
Toplanma ve yorumlama
stratejileri tamamen farklı olan iki grubu şöyle tanımlayabiliriz !
Makro Kalıntılar; tohumlar ve tahta parçaları gibi çıplak gözle
görülebilecek kadar büyük olan bitkisel kalıntılardır. Birçok Önasya ülkesinde
olduğu gibi çölümsü kurak bölgelerde, bitkisel kalıntılar diğer arkeolojik
kalıntıların içinde korunabilirler. Kışların nemli geçtiği Türkiye'de ise,
bitkiler hayvanlar tarafından yenmekten kurtulabilselerbile çürürler. Botanik
kalıntılar biyolojik olarak çürüyemeyen artıklardan oluşur. Kömürleşme ise
korunmak için en iyi yoldur. Ateşle temas eden tohumlar, odunlar ya da diğer
bitki parçalan çoğu zaman yanarak kül olur, tamamen yanmayanlar ise kömürleşir.
Çoğunluğu karbondan oluşan bu kömürlerin içinde başka organik maddeler de
bulunabilir. Kömürleşmiş bir tohumdan lipid ve DNA'nın ayrılabilmiş olması bu
bilgiyi doğruluyor.
Hayvanların otlamasıyla, sindirim sistemlerine geçen
tohumlar doğal olarak dışkılarında da bulunur. Dışkıların yakılmasıyla bu
tohumlar arkeolojik kayıtlara kömürleşmiş kalıntılar olarak geçerler. Çeşitli
tohumların bir arada bulunduğu gübreler ilginç arkeobotanik örnekler
oluştururlar.
Mikro Kalıntılar, Polenler, sporlar,
fitolitler(phytolithler) mikroskopta incelenmesi gereken küçük parçacıklardır.
Genellikle rüzgar veya böcekler tarafından ayrıştırılan bu mikro parçacıklar,
kalın dış kabuklan nedeniyle göl yatakları ya da bataklıklar gibi anaerobik
koşullarda çürümeye karşı dirençli olurlar.
Bölgenin bitki örtüsünün
tanımlanmasında önemli ipuçları taşıyan polenlere, arkeolojik kalıntılarda
genellikle rastlanmaz.
Çeşitli bitki hücrelerinde bulunan silisli bir
yapı olan fıtolit ise bitkilerin çürümesinden sonra arkeolojik toprakta birikir
ve laboratuvarda ayrıştırılabilir. Fitolit analizleri, daha yeni bir teknik
olmasına rağmen bitkilerin tanınması ve sonuçların mikromorfoloji çalışmalarıyla
birleşmesiyle arkeolojik verileri tamamlıvor.
Değişen Ürün, Değişen
Kültür
ister Önasya'da, ister Kuzey Amerika bozkırlarında olsun,
hangi ürünün, nasıl yetiştirileceğini, tüketiciye veya merkezi hükümete bağlı
olan piyasa belirler. Ürünün seçilmesi hiçbir zaman şansa bırakılmaz. Ancak bu
yaklaşım, arkeolojik bitki kalıntılarına nasıl uygulanır?
Bu durumda
kaplıca ve çatal siyez buğdayları, incelemek için güzel örneklerdir. Kavuzları
ve bu eski hububatların diğer buğdaylardan ayrılmasını sağlayan kalın kabuklan,
depolanma sırasında ürünü vebadan korur.
Erken çiftçilik döneminde
öncelikle kullanılan kaplıca ve çatal siyez buğdayları, batıda Britanya
Adası'na, doğuda ise Hindistan'a kadar yayılmıştır. Günümüzde ekimi bazı yüksek
dağlar dışında oldukça sınırlıdır.
Türkiye'de bulunan arkeobotanik
kanıtlar, kaplıca ve çatal siyez buğdaylarının M.Ö. 3000 yıl öncesine kadar
makarnalık ve ekmeklik buğday ile arpa gibi diğer tahılların yanı sıra
yetiştirilmiş olduğunu gösterir. Daha sonra Erken Tunç Çağı'nda, kaplıca ve
çatal siyez buğdayları, Güneydoğu Anadolu'nun arkeolojik kayıtlarından aniden
silinmiş ve asla tekrar ortaya çıkmamıştır. Bu durumun aydınlatılmasında görev"
alan araştırmacıların yolu Karadeniz dağlarına düşüyor. Çünkü kaplıca ve çatal
siyez buğdaylarının hâlâ az miktarda yetiştirildiği köylerden birkaçı Kuzey
Anadolu'daki nemli Karadeniz dağlarındadır.
Buralarda çiftçilerle yapılan
konuşmalardan, kaplıca ve çatal siyez buğdaylarının neniıli ve sıcak yazlarda
gelişen mantar hastalıklarına karşı dayanıklı olması nedeniyle tercih edildiğini
öğreniyoruz. Kaplıca ve çatal siyez buğdaylarının yüksek kaliteli tavuk yemi ve
bulgur olarak da çok değerli olmasına rağmen, ekim alanları büyük bir hızla
azalıyor.
"Günümüzdeki bu hızlı azalma ile "Erken Tunç Çağı"ndaki azalma
arasında bir paralellik olabilir mi?" sorusu akla geliyor. Köylüler bu konuda
ipucu olabilecek şu bilgileri verdiler:
Öncelikle verimi düşük olan
kaplıca ve çatal siyez buğdaylarını devlet desteklemiyor. Buğday tüccarlarının
ekmeklik buğday alırken, bu buğdaylar gibi azınlıklarla ilgilenmemeleri ise
başka bir neden... Görüldüğü gibi, Karadeniz dağlarındaki ekim alanlarında
yaşayamayan ve hastalıklara karşı daha az dirençli olan ekmeklik buğday, modern
piyasa ekonomisine daha iyi uyum sağlamış.
Erken Tunç Çağı'na dönersek,
Güneydoğu Anadolu'da bu çağın en belirgin özellikleri, yerleşim yoğunluğundaki
artış ve araziye yayılmış küçük köylerden kasabaların çevresine kurulan köylerle
birlikte daha hiyerarşik bir düzene geçiş olarak özetlenebilir. Bu değişimin
tarıma yansıyan etkisi için ortaya atılan en akılcı teori kısaca şöyle
özetlenebilir: Çoğalan şehirli nüfusun artan ihtiyaçları, çiftçileri, ekmeklik
ve makarnalık buğdaylar gibi gübrelemeye bağlı olarak verimi artan ve hasat
sonrası kolay işlenebilen ürünler yetiştirmeye yöneltmiştir. Bu iddia, günümüzde
çeşitli buğday türlerinin, çeşitli gübrelerle deneysel ekimi yapılarak test
ediliyor. Ege bağlantılarıyla birlikte Batı Anadolu'daki ve alçak bölgelerdeki
eski çiftçilik hakkında ne kadar çok şey öğrenebilirsek, eski tarım
yöntemlerinde de daha fazla çeşitlilik bulmayı umabiliriz.
Tarım
tekniklerindeki çeşitlilik beslenme alışkanlıkları için de söz konusudur.
Türkiye'deki en yaygın arkeobotanik kalıntı olan arpayı hayvan yemi ya da malt
yapımı için kullanıyoruz; ama arpanın geçmişte insan hayatında önemli bir besin
olarak yer aldığına dair arkeolojik kanıtlar var.
Sardes ve Gordion da
bulunan, M.Ö. 500 yıllarına ait yangın geçirmiş odaların külleri arasında, arpa
kabuklarıyla dolu çömleklere rastlanmıştır. Bunlar arpa tanelerinin
ayıklanmasından arta kalan kabuklardır. Bu zahmetli kabuk çıkarma işi sadece
insanların tüketimi içindir, hayvan yemi olarak kullanılan arpalara bu ayıklama
işlemi yapılmaz.
Eski yazıtların yorumlanmasından ortaya çıkan ortak
kanı, insan besini olarak arpanın, buğday kadar önemli olduğudur. Günümüz
Türkiye'sinde nadiren insan besini olarak kullanılan arpanın, besin olarak
geçmişteki önemini ne zaman kaybettiği merak konusudur. Uzmanlar, benzer iki
durumdan bahsediyorlar. Anadolu'da hayvan yemi olarak yetiştirilen burçak ve acı
bakla, zehir içerdiği için insan besini olarak kullanılmıyor. Ancak her iki
ürünün de neolitik dönem ve sonrasına ait arkeobotanik örnekleri bol miktarda
bulunuyor. Bu iki ürüne mutfak alanlarında rastlanmış olması, besin maddesi
olarak kullanıldığını düşündürüyor. Acı bakla ve burçak yeterince pişirildiğinde
ve karışık bir beslenme biçiminin parçası olarak kullanıldığında yararlı birer
besin oluyorlar. Bu örneklerin ışığında, günümüzün gıda maddeleri hakkındaki
düşüncelerimizi geçmişe uyarlarken, dikkatli olmamız gerektiğini
söyleyebiliriz.
Arkeoloji ve Yazlı Kaynaklar
Tarihi
dönemlerle ilgili araştırma yapan arkeologların, ihtiyaç duydukları bütün
bilgilere, buldukları yazılı kaynaklarla ulaştıklarını düşünme eğilimleri
vardır.
Bu eğilim, Geç Tunç Çağı ve sonrasına ait arkeobotanik veya
zooarkeolojik verilerin gerçekten önemsenmemesine sebep olmuştur. Ne yazık ki,
yazılı belgeler, tarım ekonomisinin dinamiğini anlamamız için yeterli bilgiyi
nadiren içermektedirler. Ayrıca tarım ürünlerine ait terimlerin çevirisi de
oldukça sorunludur. Örneğin, Boğazköy'den çıkarılmış Hitit dönemine ait on
binlerce tabletin hemen hepsi diplomasi, hukuk, din veya mitoloji ile ilgili
ayrıntılar içerirler. Yazıları tamamen anlamış olsak da, bu tabletlerden Hitit
tarımı hakkında nitelikli bilgiler edinemeyiz.
Hititçedeki ürün terimleri
bugüne kadar tam olarak anlaşılmasa da dilbilimciler, Sümer terimlerinin
Hititler tarafından aynı anlamda fakat kısaltılmış olarak kullanıldığını
varsaymışlardır. Orijinal Mezopotamya metinlerinde ve aynı anlamda kullanıldığı
varsayılan Hitit metinlerinde sıklıkla kullanılan "ZIZ" terimi dilimize çatal
siyez buğdayı olarak tercüme edilir.
Hoffner, Geç Tunç Çağı'nda çatal
siyez buğdayına ait verilerin azaldığını gösteren arkeobotanik verilere
dayanarak "ZIZ" in aslında ekmeklik buğday ya da buğday için kullanılan genel
bir terim olduğunu öne sürmüştür. Kaman Kalehöyük'te bulunan arkeobotanik veri
analizleri, çatal siyez buğdayının sadece az miktarlarda bulunduğunu doğruluyor.
Ekmeklik buğday, Hoffner'in düşüncesini doğrularcasına, en fazla bulunan
buğdaydır.
Hitit yazıtları tarım teknikleri ve bitkisel ürünler hakkında
ilginç bilgiler içermekle beraber arkeobotanik bilgilerle desteklenerek
kullanılmalıdır. Klasik Çağ ve Ortaçağ için de tamamen aynı durum geçerlidir.
Anadolu'ya yeni ürünlerin geldiği ve önemli tarımsal gelişmelerin olduğu
açıktır, ancak bu konuda tarihi belgeler yetersizdir.
Başta Anadolu olmak
üzere, Ön Asya'daki arkeobotanik araştırmalar henüz başlangıç aşamasındadır.
Günümüzde sayıca az ama her geçen gün artmakta olan araştırmacılar, arazide hâlâ
tohum türlerinin belirlenmesine ve yorumlanmasına yarayacak sorular konusunda
temel teknikler üzerine çalışmaktadırlar. Az sayıda ama oldukça önemli olan,
tohum konulu toplantılar yapılıyor. Türkiye'de seri halinde yürütülen kazılarda,
geniş çaplı bitki ve hayvan kalıntıları araştırmaları
yapılmaktadır.
Örnek toplama stratejisi geliştirmek, modern floranın
tanınması, tohumlan mikroskopta tanımlamak ve günümüz çiftçileriyle etnografya
çalışmaları yapmak, arkeobotanik çalışmaların temelini oluşturur ve arkeologları
doğru sorulara yöneltir.
Bir kazıdan yeni çıkarılmış her bitki kalıntısı
yeni keşiflere yol açabiliyor. Arkeobotanik, ister tarımın henüz başladığı
tarihöncesi dönemler olsun, ister yazının bulunduğu dönemler olsun, insanoğlunun
geçmişine ışık tutabiliyor. |