|
ANADOLU'DA TARİHSEL VE KÜLTÜREL SÜREKLİLİK
MÖ 10 bin-8 bin yılları arasında Batı Avrupa'da buzul çağı
devam ederken, Anadolu'ya nemli, ılıman bir iklim hakim olmaya başlamıştı. Aynı
durum, Mezopotamya ve Nil boylarında da oluşmuştu. Ancak bu bölgeler o
tarihlerde tamamen ormanlarla kaplıydı. Anadolu'nun bazı yöreleri sık ormanlarla
kaplı olsa da seyrek ormanlarla kaplı mera alanları da vardı. Buzul çağından
beri devam eden göçebe toplayıcılık bu bölgelerde yerini tarım kültürüne terk
etmeye başlamıştı. Anadolu'da dünya tarihinin ilk büyük devrimi başlıyordu,
insanın toprakla olan dostluğu ile. İnsanoğlu ilk kez toprağın ona neler
verebileceğini keşfediyor, yerleşik yaşamın olanaklarından faydalanıyordu. Yoğun
emek isteyen, zor bir uğraştı bu. Bu zorlu ilişki, toprağın insanla ilişkisini
anlamlandırıyor ve kutsallaştırıyordu. Daha sonraki yıllarda Ortadoğu'nun diğer
bölgelerinde, Mezopotamya ve Mısır'da toprakla yaşamayı başka topluluklar da
öğrenmişlerdi. Fakat bu çok kolay bir işti onlar için. Sel sonrası toprağa tohum
serpiştirmek yeterli oluyordu. İklim koşullarına göre, hangi alan uygun ise
oraya ekim yapılıyordu. Dolayısıyla sulu tarımda toprak değil, tohumdu önemli
olan. Kerameti tohumda arayan bu topluluklar bu nedenle erkek cinsiyetli
yaratıcılara tapındılar. Toprak, Anadolu'da anlamlı ve önemliydi; Toprak, ana
idi.
Tarih, Anadolu'da, bir yeryüzü tanrıçası olan Ana Tanrıça ile
başladı. Belki de binlerce yıl varlığını koruyan ve etkisini nesillerden
nesillere aktaran bu inanç halkların mayasıydı. O, göklerde değil, yerde
insanların yanı başındaydı. Dokundukları, gördükleri, kokladıkları hayranlık
duydukları her şeydi Anadolu halkları için. O, sadece insanların değil;
toprağın, suyun, çiçeklerin, kuşların ve böceklerin de tanrıçasıydı. Doğanın ta
kendisiydi o. Bir ilkçağ çiftçisi evinin bir köşesine koyduğu Tanrıça heykelini
izlerken onu görüyordu, tıpkı bir ortaçağ ermişinin aynada kendine bakarken
tanrıyı görmesi gibi.
Anadolu halkları inadına, Ana Tanrıça inancını
binlerce yıl nesilden nesile aktardılar. Onlar tanrıçalarını tarlalarını
sürerken, vahşi hayvanları evcilleştirirken tanıdılar. Toprak, insanoğlu
tohumları savura savura dağıtırken bir ana gibi dölleniyor, bereketini armağan
ediyordu. Yaz yeniden doğumun, kış ise ölümün simgesiydi. Ürünlerden ayrılan
tohumlar yeniden toprağa döndü Tanrıça'nın bereketi için. Anaların kutsallığı
işte bu tanrısal eylemi gerçekleştirdiklerindendir. Doğurganlığı böyle algılamak
ve her şeyi böylesine sevmek ne kadar güzeldi, barışın ve dostluğun temeli o
zamanlarda atılmıştı herhalde.
Çatalhöyük insanı doğa sevgisini
tanrısallaştırmış ve günlük yaşamının bir parçası yapmıştı. Yemek, içmek,
oturmak ve yatmak için kullandıkları evler aynı zamanda kutsal alanlardı. Bu
yaşam biçimi binlerce yıl değişmeden böylece devam etti. Ana Tanrıça evlerinin
içinde ona ayrılmış kutsal bir alanda varlığını sürdürdü. Gömütlerin üzerine kat
kat kurulan yeni kentler gün geldi terk edildi. Anadolu'nun dört bir yanında
yeni hayatlar kuran halklar tanrıçalarını da yanlarında taşıdılar. Evlerin Ana
Tanrıça ile kutsallaşması sanatın günlük yaşamla iç içe yaşanmasını sağladı.
Çırılçıplaktı Ana Tanrıça, tıpkı doğa gibi, gerçeğin simgesiydi. Toprak
heykellerinde hep doğururken görürüz onu. Bu haliyle bereketin ve çoğalmanın
sembolüdür bütün analar gibi.
Erkek "gücü"nü fark edince, anasını
köleleştirdi
Doğa koşulları Anadolu'da değişik bir yapılaşmaya neden
olmuştu. Mısırlılar gibi atalarının topraklarını terk etmemişler, kentlerin
üstüne yeni kentler kurmuşlardı. Otuz beş metreyi bulan höyükler oluşmuştu
üstüste. 20. yüzyıl arkeologları dünyanın hiçbir yerinde benzer yapılara
rastlamadılar. Böylesine sadık bir insan mekan ilişkisi olmadı yeryüzünde.
Ancak bir gün erkekler fiziksel güçlerinin farkına varıp da, analarını
köleleştirmeye başlayınca işler birdenbire değişiverdi. Onlar sandılar işin
kehaneti kendi döllerinde, sandılar ki tarladaki ürünün sırrı da tohumda. O
vakit göklerde, farklı yerlerde aradılar işin sırrını, bilemediler ki tohumu da
zaten toprak veriyor. Artık onlar için kutsal değerler yeryüzünde değil
gökyüzünde idi. Ve tanrı mutlaka erkek olmalıydı. Ama yine de insanlar ne
yerlere ve göklere sığdırabildiler tanrıyı. Onlar tanrının kendileri gibi
düşünmesini, umutlarını ve kaygılarını anlamasını istediler. Hep onları
ödüllendirmesini yapamadıklarını yapmasını, haksızlığa uğrayanları korumasını,
suçluları cezalandırmasını istediler. Sığmadılar bu dünyaya, başka dünyalar
istediler. Aslında ondan hadleri olmadan ölümsüzlüğü istediler. Onlara göre
tanrıların bilinci olmalıydı ve bu bilinç kendilerininki gibi olmalıydı.
Anadolu'da buzul çağı sonrası başlayan ısınma her geçen yıl artıyor,
Kızılırmak'ın serin vadilerinde yeni gelen halklar Anadolu'nun yerli halklarıyla
kaynaşıyordu. Hitit İmparatorluğu ile birlikte köleci devlet anlayışı da
Anadolu'da yaygınlaşmaya başlamıştı. Krallar, soylular ve rahipler diğerlerine
göre daha ayrıcalıklı olan yaşamlarının bedelini kölelere ödetiyorlardı. Birçok
suçun bedelini köleler hayatları ile öderken özgür insanlar, aynı suçlardan
tazminat karşılığı kurtulabiliyorlardı. Kuzeyden gelen kavimlerin boyunduruğu
altına giren Hatti boyları yeni ataerkil düzenin koşullarına da boyun
eğmişlerdi. Kölelerin dışında zanaatçılar ve fethedilen ülkelerin insanları da
imparatorluğun merkezine getirilip kralın, rahiplerin ve toprakları elinde
bulunduran aile reislerinin denetiminde çalıştırılıyorlardı. Binlerce yıldır
süregelen barış, yerini tanrısallaştırılmış kralların zulmüne bırakmıştı. Özel
mülkiyetin yaygınlaşması ile Anadolu'da insanların başka insanlar tarafından
sömürüsü de başlamış oldu.
Hitit döneminde bütün ataerkil örgütlenmelere
rağmen Anadolu'da yerli halkın en çok benimsediği tanrılar; toprak, bitki
verimin tanrısı Telipinu, Fırtına Tanrısı ve Güneş Tanrısı gibi doğayı
simgeleyen tanrılar olmuştu. (1) Aslında Hititlerle birlikte doğa cinsiyet
değiştirerek tanrısal özelliklerini korudu. Ama yine de beş bin yıldan beri dişi
bir tanrıya bağlı olan Anadolu insanı, Ana Tanrıçası'na çeşitli biçimlerde
tapınmaya devam etti. Ana Tanrıça, Hattiler'de Vuruşemu, Hurriler'de Hepat,
Hititler'de ise Arinna'nın Güneş Tanrıçası adını taşımıştı. Geç Hitit Dönemi'nde
adı Kupaba'ydı. Dinsel metinlerde Arinna'nın Güneş Tanrıçası ve Hurri kökenli
Hepat birbirlerinden ayrı tanrılar olarak anlatılırlar. Hitit İmparatorluğu'nun
koruyucusu Güneş Tanrıçası'nın sembolleri panter ve güvercindir. Nitelikleri
doğru yargı, merhamet ve otoritedir. Hepat ise Hititler için göklerin
kraliçesidir. Onu ya bir aslanın üzerinde ya da tahtında otururken görürüz.
Hepat sadece Orta Anadolu halklarının değil, Torosların, Halep'in de
tanrıçasıdır. Ancak bereketin sembolü bir erkek tanrıdır bu kez. Tanrı Telepinus
kızgın bir şekilde şehri terk eder. Şehirden uzaklaşır ve Anadolu bozkırında
kaybolur. Yorgunluktan bitkin bir şekilde yatar ve uyur. Tanrının güçsüzlüğünde,
tüm ülkeyi sis kaplar, kuraklık ve açlık olur. Ocakta kütükler söner, koyun
kuzusuna, inek buzağısına bakmaz. Tanrılar ise tapınakta suskundur. Bütün
canlılar açlıktan ve susuzluktan kırılmaktadır. Tanrılar kaygılanır ve
Telepinus'u aramaya koyulurlar. Telepinus'un şehre geri getirilmesi ve
iyileştirilmesi ile, açlık ve kuraklık biter bütün ülke normale döner. (2)
Kaybolan tanrının geri dönüşü de Hititlerde bayram olarak şenliklerle
kutlanmaktadır. Ayinin sonunda üzerine koyun postu asılmış bir direk tanrı önüne
dikilir. Bu direk verimliliği simgeler.
Hititler madencilikte ileri
oldukları kadar, doğa ile uğraşmayı da bir yaşam biçimi olarak benimsemişlerdi.
Arpa ve buğday ekiminin yanı sıra asma bahçelerinde üzüm yetiştirmişler, üzümden
şarap yapmışlardı. Bugün Hitit İmparatorluğu sınırları içerisindeki bölgelerde
yetiştirilen elma, kayısı, kızılcık meyveleri bizlere onların mirasıdır.
Kocakarı ilacı diye küçümsediğimiz birçok bitki tohumundan yapılan karışımlar, o
devirlerde ilaç olarak kullanılıyordu. Henüz kırık ve kayıp Hitit tabletlerinden
dolayı bu konularda ayrıntılı bilgilere ulaşılamamıştır. (3) Erkeklerin yeni
dünyası yeni tanrıları keşfede dursun, Anadolu halkları yine de tanrıçalarından
vazgeçememişlerdi. Tarih Anadolu'da bin tanrılı Hititler'e sahne olurken,
imparatorluğun en güçlü dönemlerinde bile yarımadanın dört bir yanında Ana
Tanrıça kültü yayılıyordu. Koca bir dünya imparatorluğu kuran, yankıları
Akdeniz'in karşı kıyılarından duyulan Hititler'in Anadolu halkları üzerindeki
kültürel etkisi, her şeye rağmen kendi halinde fazla duyulmamış olan yerli Luwi
halkları kadar olamamıştır. Hitit İmparatorluğu'nun yıkılışı sonrası
kalıntıların altından daha güçlü bir imparatorluk çıkmamıştır. İmparatorluk
kalıntıları üzerinde Frigya Krallığı ve küçük Anadolu beylikleri ile yaşam
sürerken yerli Luwi halkları güneyden kuzeye, doğudan batıya, Anadolu'nun dört
bir yanına özgün Anadolu mirasını taşımışlardır. Bugün bile Akdeniz'de, Ege'de,
Karadeniz'de ve Doğu Anadolu'da birçok yörenin adı Luwi kökenlidir. Onlar
Hititler gibi ulaştıkları topraklara yeni düzenin çok tanrılı değerlerini değil,
hoşgörünün ve barışın tanrıçasını taşımışlardır. Bu yayılma Anadolu sınırlarını
aşmış, Trakya'ya, Yunanistan'a İtalya'ya ve Afrika'ya kadar uzanmıştır.
Doğu Avrupalı bir kavim olduklarına inanılan Frigler de, Hititler gibi
Orta Anadolu topraklarında hüküm sürmüşlerdi. Onlar da Hitit geleneklerini
sürdürmüşler ve Anadolu'nun özgün değerleri ile bütünleşmişlerdi. Hatta daha
ileri giderek, bir yanda Akdeniz ve Assur'a yönlenen siyasal yayılmacılığın yanı
sıra çok eskilerden beri devam eden Ana Tanrıça kültünün yayılmasını
sağlamışlardı. Siyasal merkez Gordion iken, yöre halklarının dinsel merkezi
Midas'tı. Toprakların büyük bir bölümü rahiplere aitti. Bu topraklarda köylüler
tarımla uğraşırken, zanaatçılık gelişmişti. Frigya'da Ana Tanrıça'nın ismi
Kybele idi. Kybele'nin merkezi tapınma yeri ise kutsal sayılan Pessinus idi. Bu
şehirde Kybele'yi simgeleyen taşın gökten indiğine inanılırdı. Friglerden sonra
Orta Anadolu'da bir çok kent çeşitli kavimlerin saldırısına maruz kalarak
yıkıldığı halde Pessinus bu dinsel gücü sayesinde uzun yıllar yaşamıştı.
Sonraları Galatlar döneminde kenti beş Frigyalı ve beş Galatlı rahip birlikte
yönetmişlerdi. Lidya, Anadolu'nun batı ile kaynaştığı, yerel değerlerinin
batıdan gelenlerle birleşerek yeni sentezlerin oluşturan bir ülke idi. Kybele,
Lidya'nın da en önde gelen tanrısıydı. Tanrıçanın başkent Sartes'te büyük bir
tapınağı vardı. Kybele'nin yanı sıra Artemis ve Dionysos'un da önemli bir yeri
vardı Lidyalıların yaşamında. Bu üçlü tanrı anlayışı Lidya dininin temel
unsuruydu. Bu üç tanrı da doğa tanrılarıydı. Yerli gelenekler korunmuştu ve
bütün ataerkil etkilere rağmen, anaerkil hayat anlayışı yeni biçimlerle mevcut
düzene direniyordu.
"Doğanın ulu anası"
Neolitik dönemden
beri Anadolu'daki en kutsal varlık olarak bilinen Ana Tanrıça, Ege dünyasından
aldığı yeni özellikleriyle, Anadolu'nun batı kıyılarında Artemis olarak ortaya
çıkar. Bu kez Efes yakınlarındaki bıldırcınlar yeri Ortygia'da doğurmuştur.
Artemis, babası Zeus'tan sonsuza dek bakire kalmayı dilemiş ve perileri ile
birlikte hep bakire kalmıştır. Doğa ile içiçedir Artemis; ok, yay, at ve arabası
ile birlikte gözükür. Sadece insanların dünyası ile ilgilenmez, hayvanlarla ve
bitkilerle de ilgilenir. Ayın üç ayrı dönemini temsil eden Artemis'in tacı aynı
zamanda, kadının gelişimini de simgeler. Hilâl yeni doğmuş bir kızı, yarım ay
genç kızlığa geçişi, dolunay ise olgunluğu, doğurganlığı ve analığı anlatır. Bu
üç yönüyle Artemis, ataerkil düzenin ona verdiği yeni nitelikleri; bakireliği,
kadınlığı ve analığı aynı vücutta taşır. Giritli tanrıça Britomartis'in adı atlı
bakire anlamına gelir. Bu tanrıça avcı kılığında dağlarda köpeklerle dolaşır ve
erkeklerden uzak yaşar. Anadolu'nun Kybelesi bu yeni dünya değerlerinde Giritli
tanrıçanın özellikleriyle benimsenmiştir. Artemis'in boynundaki gerdanlıkla da
bitkiler dünyasını, gerdanlıktaki kolye ile de Orion takım yıldızlarını
sembolize etmektedir. Tanrıça'nın göğsündeki nesnelerin, hurma meyveleri veya
kraliçe arıyı simgelediğinden dolayı erkek arı gövdeleri olduğu yolunda görüşler
ortaya atılmıştır. Artemis bereketi ve bolluğu temsil eder. Anadolu'nun batı
kıyılarında birçok yeni tanrı ortaya çıkmışken halk Artemis'i daha çok
benimsemiştir. Halk ona "doğanın ulu anası" diye yakarır. O da Kybele gibi bir
yeryüzü tanrıçasıdır ve Ana Tanrıça'nın yeni görünümüdür. Troya savaşında
Troyalılarla birliktedir ve Anadolu'yu istilacılara karşı savunur. Anadolu'nun
bu güçlü tanrıçası başka ülkelere de taşınacak ve değişik isimlerle anılacaktır.
Dionysos da, Kybele ve Artemis gibi doğaya dönük bir tanrıdır.
Anadolu'da; Frigya ve Lidya bölgelerinin tanrısıdır. Doğa ile ilgili bir çok
sıfatı vardır. Ormanlarda yaşar, topraktan çıkan bitkilerin ve tarımın
tanrısıdır. Coşkusunu bir şarap tanrısı olarak simgeler. İnsanların olduğu kadar
vahşi hayvanların da tanrısıdır, onlarla birlikte yaşar. Doğanın sırlarına ermek
ve tanrısallaşmak Dionysos dininin amacıdır. Bunun için ayinlerde şarap içilir
ve sarhoş olunur. Ayinlerde insanlar, vahşi hayvanlardan farksızdırlar. Tanrısal
sırra erişmek onlar için doğa ile yakınlaşmaktır. Dionysos dininin müritleri
Bakkhalar aynı Pessinus rahipleri gibi çılgınca kendilerinden geçerler. Tanrısal
gerçek dağlarda, ormanlarda yabani hayvanlarla birlikte coşmakta gizlidir onlar
için. İnsan ile doğa arasındaki ilişkinin en yoğun yaşandığı aşamada artık
Bakkhalar tanrısallaşırlar. Şarap ve sarhoşlukla bilinçlerini aşıp tanrısal
erdeme ulaşırlar.
Roma istilasıyla başkalaşan Anadolu
Yunan kavimleri Anadolu'ya ilk geldiklerinde yerli halkların direnci
ile karşılaştılar. Bu anaerkil direnç yıllar boyu kırılamamış, dumanların ve
yıkıntıların üstünde oluşan yeni uygarlık geçmişin izlerini silememiştir. Troya
Savaşı bir yönüyle anaerkil Anadolu topluluklarının yurtlarını Yunanlı
istilacılara karşı savunmasıydı. Akha ordusu Troya açıklarında belirdiğinde,
onları sadece Troyalılar değil bütün Anadolu halkları bekliyordu. Anadolu ilk
defa batıdan gelen tehlikeye karşı birlik olmuştu. Homeros İlyada'da
Troyalılar'ın yanında savaşa katılan Anadolu halklarını tek tek anlatır.
Çanakkale'den Dardanieliler, İda Dağı'nın eteklerinden Zeleialılar, Mysia
bölgesinden Apaisoslular, Troya yakınlarındaki Praktios'ta oturanlar
Troyalılar'ın yardımına gelirler. Ege kıyılarından, İzmir'in kuzeyinden
Pelasglar, Aksios (Vardar Irmağı) kıyılarından, Payhlagonialı krallar Parthenios
ırmağı kıyısındaki saraylarını bırakıp Troya'ya ulaşırlar. Mysialılar ve
Frigyalılar uzak yurtlarını bırakıp büyük bir arzuyla katılırlar Anadolu
direnişine. Karialılar çok uzaklardan güzel Miletos'tan, Likyalılar ise anaforlu
Ksanthos'tan uzun yolculuklarla Troya'ya erişirler.
Yunan işgali sonrası
yıllarca direnen Anadolu'nun anaerkil halkları için artık istilalar dönemi de
başlıyordu. Romalılar Pessunus'dan Anadolu'nun binlerce yıllık Kybelesi'ni
Roma'ya taşıma seferinde bu toprakları tanıdılar. Artık Anadolu iyiden iyiye
ısınıyordu. Batının yükselen yeni imparatorluğu bütün başkaldırılara rağmen iç
bölgelere kadar sızmıştı. Batıdan Roma'nın doğudan ise başka bir istilacı gücün
Perslerin kıskacındaydı Anadolu. Zor yıllar başlamıştı. Toprağın verdiği bütün
zahmetlere yenileri eklenmişti: Emeğin yeni sömürücüleri. Troyalılar'ın
torunları olduklarına inanan Romalılar, önceleri Anadolu'ya pek ilgi
göstermeseler de MÖ 190 tarihinde Suriye Kralı Antiokhos'un peşi sıra gelerek bu
topraklara gemilerini yanaştırdılar. Romalıların Anadolu çıkartması Şarap
Tanrısı Dionysos'un baş tanrı olduğu Teos'la başladı. Bu savaştan galip çıkan
Roma ordusu için artık Anadolu kapıları açılır. Phokaialılar da (Foçalılar) Roma
istilasına uzun süre direnirler ama Antiokhos'tan yardım gelmeyince kentin
kapılarını açmak zorunda kaldılar ve Phokaia yağmalandı. Magnesia (Manisa)
yakınlarına çekilen Antiokhos kesin bir yenilgiye uğradı. (4)
Roma
İmparatorluğu'nun işgal ettiği Anadolu topraklarında oluşturulan eyaletler
imparatorluğun olduğu kadar kişiler için de başlıca zenginlik kaynağı olmuştu.
Eyaletler Roma halkının ganimeti sayılırdı. Halkın elindeki altın ve gümüş
alınır ve askerler de geri kalanı yağma ederlerdi. İmparatorluk, maden ve taş
ocaklarına, tuzlalar, tersaneler, ormanlar ve her türlü taşınmaz mala el
koyarlardı. Bu şekilde elde edilen zenginlik Anadolu'dan Roma'ya akardı. (5)
Batı Anadolu bir Roma eyaletine dönüşünce, Romalılar üç ayrı kanaldan
egemenlikleri altında tuttukları kentleri sömürmeye başlar. Eyalet valileri
Roma'dan aldığı yetkileri çoğu zaman kötüye kullanarak kendi çıkarlarını ön
planda tuttu. Valilerin bu tutumu karşısında politik kariyerlerini eyaletlerden
gelen rüşvetlerle sağlayan Romalı politikacılar ortamdan yararlandıkları için
sessiz kaldılar. Vergi toplama işi ihale ile en yüksek fiyatı veren ortaklığa
verildiğinden, Anadolu halklarını günden güne fakirleşti. Dahası ağır vergi
yüklerini ödeyemeyen halka borç verip faizle para kazanma peşinde koşan Romalı
banker ve tacirlerin sayısı her geçen gün arttı.
Roma zulmü devam
ederken, Aziz Paulos, Yahudi kurallarından arındırılmış yeni bir dini batı
dünyasına tanıttı. Bu amaç için Anadolu topraklarını çok arşınladı. Roma
İmparatorluğu'nun doğu kesimlerinde kölelerin ve ezilenlerin başkaldırısıydı
Hıristiyanlık. İmparatorluğun çıkarları ile çatıştığından ezilmeye çalışıldı.
Köleci toplum Hıristiyanlıkla dönüşüm sürecine girmiş, feodal toplum yapısı
oluşmaya başlamıştı. Roma İmparatorluğu'nun Anadolu'yu işgali sonrası Artemis,
diğer tanrılara rağmen batı kıyılarının vazgeçilmez tanrıçasıydı. Sonraları
Hıristiyanlığın hızlı yayılmacılığına rağmen antik Artemis kültü varlığını ve
gücünü uzun süre korudu. MS 53'de Efes'e gelen Aziz Paulos üç yıl boyunca
Hıristiyanlığı yaygınlaştırmak için başarılı çalışmalar yaptıysa da güçlü bir
dirençle karşılaştı.
Her şeye rağmen yozlaşan Artemis kültü, soylu ve
yüksek tabakadan insanların hizmetine girmişti. Efes'te Artemis'e sunulan giysi
ve takılar kendine özgü bir ticaret sistemi oluşturmuştu. Tapınaktaki tanrıça
heykeline giydirilen bu ziynet eşyaları aynı anda kullanılamadığından seçilen
zengin ailelerin kızları bu görevi üstlenir ve giyerlerdi. Bu giysilerin ve
takıların sık sık değiştirilmesi gümüş ustaları için çok iyi bir pazardı. Bu
nedenle Aziz Paulos'un çalışmaları en çok onları rahatsız etmişti. Demetrios
adlı bir gümüş ustası mesleğinin tehlikeye gireceğini sezerek, meslektaşlarından
oluşan bir heyetle tiyatroda Aziz Paulos'un vaazinde halkı kışkırtır. Halk hep
bir ağızdan "Yücedir Efeslilerin Artemis'i" diye bağırır. Halkın yatıştırılması
için kent meclisinin sözcüleri açıklama yaparak Artemis'in yüceliğini
vurgularlar. Bütün direnmelere rağmen toplumsal değişim engellenemezdi. Ancak
geçmişin değerleri bir şekilde biçim değiştirerek yeni toplum yapısına uyum
göstererek yaşamaya devam etmeliydi. Artemis çoktan Hıristiyanlaşarak Meryem Ana
olmuştu. İbranice'de genç kız anlamına gelen "almah" sözcüğü; Yunanca'ya
"bakire"ye dönüştü. (6) Meryem de Artemis gibi bakire idi. Hıristiyanlar
kilisenin ilk zamanlarında Meryem'in Artemis ile karıştırılması kaygısıyla ona
tapınmaktan çekinmişler ama sonraları, ona tanrı anası anlamına gelen Theotokos
sıfatını vermişlerdir. Theotokos sıfatı 5. yüzyılda tanrı ve insan arasındaki
ayrımı bir karmaşaya dönüştürdüğü gerekçesiyle kaldırılmak istenmiştir. Bu öneri
Efes Konsili'nde reddedilmiştir. Meryem Ana Evi'nin bulunduğu Arvilia vadisinde
yapılan arkeolojik kazılarda Artemis'e ait bir çok adak kalıntısı bulunmuştur.
Leto'nun Artemis'i doğurduğu bıldırcınlar yeri Ortygia aynı zamanda
Meryem Ana'nın evinin yeridir. Evin aşağısındaki vadide eskiden Tanrıça Artemis
için festivaller yapılırdı. Sonraki yıllarda Meryem Ana sevgisi bütün Anadolu'ya
yayılacak, Anadolu halkları İslamlaşırken Hıristiyanlığı terk edecekler fakat
Meryem Ana'yı yine de çok seveceklerdi. Hıristiyanlık, Anadolu'nun eski tanrısal
destanlarından etkilenmiş, öyküler değişik biçimlerde ermiş destanlarına
dönüşmüştür; Kapadokya'da yaşayan Ermiş Georgios'un burnundan alevler çıkaran
canavarı öldürmesi gibi. Hıristiyanlığın kutsal günlerinin çoğu eski çok tanrılı
çağlardaki günlerinin devamıdır. Meryem Ana'nın gökyüzüne uçuşu ve Artemis
bayram günleri çakışmaktadır. Çoktanrılı dünyanın tapınakları yeni dünyanın
görkemli kiliselerine dönüşür. Kısaca Anadolu'da Hıristiyanlığın yayılmasıyla
başlayan Rumlaşma hareketi Anadolu'nun dışındaki coğrafi alanlardan gelen
göçlerle değil tamamen kültürel bir sentezle oluşmuştur. Helen dili uzun yıllar
batı bölgelerini etkilemiş ancak, Anadolu'nun yerli dilleri, Hıristiyanlığın
yaygınlaştığı dönemlere değin devam etmişti. İncil'in Helen dilinde yazılmış
olması Helen dilinin yaygınlaşmasını sağladı. Senelerce imparatorluğun kuytu
köşelerinde yaşayan Hıristiyan inancı, Roma İmparatorluğu'nun resmi dini
olmasıyla Anadolu'da hızla yayıldı. Yine de Anadolu'nun yerel kültürleri Frigya,
Pontus, Kapadokya'da varlığını direnerek sürdürdü. Roma döneminde Batı
Anadolu'da kentleşmenin de artmasıyla birlikte Anadolu nüfusunda da artış
olmuştu. Kentlerde yoğunlaşan bu nüfus hareketi, Anadolu halklarına yeni bir
kimlik kazandırıyordu.
Hıristiyanlığın etkisiyle ağırlığını hissettiren
Rumlaşma süreci Doğu Roma'nın bölgede etkili güç olmasıyla, bölge halklarının
kimliğini temsil eder konuma gelmiştir. Bizans artık Anadolu'da etkin bir güçtür
ve İstanbul bu gücün odağıdır. Bizans'ın ilk yıllarında ekonomik açıdan parlak
bir dönemin başlangıcıydı. Batı Roma'nın çöküşü ile Anadolu topraklarında
kurulmuş olan imparatorluğun başkenti, Balkanlar'dan gelen halk kitleleriyle
artmış, daha önce Batı Anadolu kentlerinin taşıdığı ekonomik ağırlık merkezini
İstanbul'a kaydırmıştı. İmparatorluğun İstanbul üzerindeki etkinliğinin
artmasıyla birlikte ekonomik, kültürel, dinsel çelişkiler de ön plana çıkmıştı.
Hipodromda yapılan at yarışlarında bazı at sürücülerinin yeşil, bazılarının da
mavi gömlek giymesi zamanla halklar arasında bölünmeye yol açmış, mavi ve yeşil
varolan çelişkilerin simgesel renkleri olmuştu. Her iki örgütün de tabanı yoksul
sınıflara dayandığı halde, maviler aristokratların, saray bürokratlarının
desteğini almış, yeşiller ise; daha çok Anadolu'nun iç bölgelerinden gelen yerli
zanaatkarlar ve ticaret erbaplarından oluşmuştu. İmparatorluğun katı ve merkezi
Ortodoks kimliğini benimseyen maviler her zaman imparatorun da desteğini
almışlardı. Yeşiller mezhep farklılıklarına daha hoşgörülü ve eğilimli iken
maviler Ortodoks kilisesine çok katı bir şekilde bağlı idiler. İmparatorluğun
Mavilerden yana olan açık tutumu çelişkileri daha da artırdı ve mavileri zorba,
yeşilleri ise kentin mağdurları durumuna düşürdü. Ancak imparatorluğun yoksul
kitlelere karşı haksız tutumu kentte büyük bir ayaklanmaya neden oldu ve
kitleleri aynı saflarda birleştirdi. İmparator ve imparatoriçeyi kentten kaçma
noktasına getiren bu ayaklanma mavilerin saraydan yana cephe değiştirmesiyle
güçlükle bastırılabildi. Bu kent Bizans sonrası tarihlerde de kargaşalara meydan
olacak ve kentin hakimleri bu korkuyu hep hissedeceklerdi.
İmparator,
İstanbul surları içinde Anadolu'dan kopuk, şaşaalı yaşamını sürdüredursun,
Anadolu halkları tam bir merkezi yönetim kıskacında sömürülüyorlardı. Gerçi
kölecilik yerini toprağa bağlı yarı özgür köylülüğe bırakmıştı. Bizans yönetimi
bu köylülere arazi sahipleri tarafından baskılar uyguluyordu. Zamanla orta
sınıflar yok edilerek büyük arazi sahipleri küçük arazileri ele geçiriyorlar,
halkı yarı köle durumuna düşürüyorlardı. İmparatorluk askeri gücünü oluşturan
köylüleri bu yeni gelişmelerden korumak amacıyla, büyük arazi sahiplerinin daha
da güçlenmesine izin vermedi. Bu kararlar Anadolu'da daha sonraki yüzyıllarda da
devam edecek olan yarı feodal sömürü düzeninin temellerini oluşturdu.
Aristokrasinin gelişmesi bu şekilde engellenmişti. Hıristiyan olmayan halklara
uygulanan vergi düzeni, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde İslam dininden
olmayanlara karşı uygulanan reaya düzenine dönüştü.
Türklerin Anadolu'ya
gelişi öncesinde, Bizans bünyesindeki Rum halkı, batıdan gelen Helen halklarının
oluşturduğu bir toplum değildi. Helen yayılmacılığı Batı Anadolu toprakları ile
sınırlı kalmış, iç bölgelere pek fazla geçiş olmamıştı. Anadolu'nun yerli
halkları imparatorluk bünyesinde Rumlaşmış ancak yine de eski kültürel ve
geleneksel değerlerini devam ettirmişlerdi. Bu dönem Anadolu için bir Helenleşme
dönemi değil, Anadolu'nun yerel değerlerinin yaşandığı Rumlaşma dönemi idi.
Birkaç yüzyılda Anadolu'da oluşturulan Büyük Selçuklu uygarlığı, sadece
Türklerin oluşturduğu bir kültürel birikim değil, ağırlıklı olarak binlerce
yıldır Anadolu birikiminin ürünüdür. Kırsal alanlarda yaşamı kabullenmiş Türkmen
boylarının öylesine görkemli bir kültür oluşturmaları bilimsel açıdan mümkün
değildir. Kaldı ki, Anadolu'ya İran üzerinden gelen Türkler beraberlerinde köklü
Pers kültürünü de taşımışlardır. İsa'dan sonra binli yılların başlangıcında Orta
Asya'dan gelen Türkmen boyları uzun yıllar İran'la iç içe yaşamışlardı. Anadolu
topraklarına geçerken beraberlerindeki İranlıları da bu topraklara taşımışlardı.
(7) Görkemli İran kültüründen etkilenen Selçuklu hükümdarları saraylarında
Türkçe yerine Farsça konuşmuşlar, imparatorluğun resmi dili olarak da Farsçayı
tercih etmişlerdi. Her şeye rağmen Malazgirt sonrası kitlesel Türkmen göçleri
Anadolu'yu geniş ölçüde Türkleştirmiştir. Sonraları MS 1300'lü yıllarda
özellikle batı Anadolu'ya kitlesel Türk göçleri başlamış, Anadolu'daki Türk
yoğunluğu bu göçlerle birlikte diğer halklara nazaran artmıştır.
Babai ayaklanması
12. ve 13. yüzyıllarda Anadolu
halklarının, özellikle göçebe Türkmenler'in ekonomik ve toplumsal durumu oldukça
kötüydü. Anadolu Selçuklu Devleti'nin resmi dini Sünni İslam'dır. Devletin
çıkarları ve dinin çıkarları aynıdır. Bu anlayış çerçevesinde din adamları ile
devlet arasında bir işbirliği vardır. Selçuklu sultanlarının halka karşı zalim
tutumları ve işkenceci uygulamaları halkta merkezi otoriteye karşı güçlü bir
tavır geliştirmişti. Baba İlyas bu tepkinin simgesiydi. Ekonomik yapıdaki
bozulmalar ve yarı feodal yapı içerisinde yeni zengin kitlelerin ortaya çıkması,
diğer yanda halkın gitgide yoksullaşması büyük çelişkiler yaratıyor bir isyanın
koşulları her geçen gün hazırlanıyordu. Bütün bu nedenlerin yanında,
Selçuklu'nun İran Bizans karışımı yönetim geleneğini İslam ilkeleriyle yaşatma
çabasına karşılık, Heterodoks dervişlerin etkilediği halkların daha farklı bir
İslam anlayışıydı. Bu farklı görüş ve yaşam biçimi her geçen gün göçebeleri,
köylüleri, zanaatçıları ve Hıristiyan kitleleri etkiliyor ve bu durum
saraydakilerin hoşuna gitmiyordu. Baba İlyas'ın üzerine Selçuklu Sultanı
tarafından asker gönderilmesi ve sığındığı Amasya Kalesi'nde öldürülmesi bardağı
taşıran son damla idi. Anadolu ayağa kalkmıştı. Sırasıyla Adıyaman, Gerger,
Kahta ve Malatya'ya ulaşmıştı ayaklanan topluluk. Her ulaşılan yerde
kalabalıklar kadın, erkek, çocuk hep birlikte ilerliyorlardı. Baba İshak
önderliğinde Malatya'da, Elbistan'da, Sıvas'ta, Amasya'da, Kayseri'de Selçuklu
orduları bozguna uğratıldı. Babailerin Konya'ya gireceğinden korkan sultan,
sarayını terk edip kaçtı ama tüm mal varlığı ile seferber ettiği Selçuklu
orduları Kırşehir-Malya'da 4.000 Babai'yi kılıçtan geçirerek ayaklanmaya son
verdiler. (8)
Babai ayaklanmasını bastıran Anadolu Selçuklu Devleti,
kendi halkı ile yaptığı bu savaştan sonunda galip çıkmıştı ama, bu yıpratıcı
dönem devletin çöküşüne neden olmuştur. Köylüler, zanaatçılar, göçebe Türkmenler
ile devletin bağları tamamen kopmuştu. Heterodoks dervişler halka devletin inanç
ve düşünce sisteminden daha farklı bir yaşam biçimini kabul ettirmişler ancak
sınıfsal bir kopuş başlamıştı. Devlet Moğol saldırıları karşısında güçsüz
kalmış, fazla bir direniş gösterememişti. Anadolu halkları da Moğollar'a
direnmişler ama bu direniş Selçuklu ile birlikte olmamıştı. Ayaklanmanın
oluşturduğu kararsız ortam Osmanlı Beyliği'ne yaramış, Heterodoks dervişlerle
uzlaşmacı ilişkiler geliştirerek Anadolu toprakları üzerinde kararlı bir devlet
yapısı oluşturmuşlardır. Bu dönemde Osmanlılar'ın Hacı Bektaş ile olumlu
ilişkileri Anadolu'nun fethini kolaylaştırmıştır. Yeni devlet düzeni ile
başlangıçtaki uzlaşma zamanla bozulmuş, ancak Osmanlı ile zaman zaman
sürtüşmeler yaşansa da Anadolu Selçuklu dönemine nazaran daha yakın ilişkiler
yaşanmıştır.
Logos-Söz-Kelam
İsa'dan beşyüz yıl önce
sürekli akış öğretisi ile diyalektik düşüncenin temellerini atan Herakleitos,
söz anlamına gelen Logos sözcüğünü aşağıdaki gibi tanımlamıştır:
"Nasıl
ateşe yaklaştırılan kömürler başkalaşarak ateşlenir, uzaklaştırılınca da
sönerse, ruhumuz da ortaklaşa olanın ardından giderse logostan pay alır,
ayrılırsa logossuzdur. Us ile konuşmak isteyenler herkesle ortaklaşa olan ile
kendini güçlendirmelidir... Dünya birdir, ne bir tanrı tarafından yaratılmıştır
ne de insan tarafından, bir yasaya göre yanan ve bir yasaya göre sönen ve başı
sonu olmayan bir ateştir." (9) Ona göre bütün şeyleri ateş yönetir ve sürekli
yaşayan ateştir. Ateş bir gün gelecek bütün şeyleri yargılayıp yakacaktır.
Herakleitos'a göre evrensel birlik logos kavramı ile anlaşılabilir. Evren ona
göre logoslu ve usludur. Bizler tanrısal logosu nefes alırken içimize çekiyoruz
ve sonra bedenden dışarı çıkınca da bütün evrenin ruhuna geri dönüyor.
Herakleitos'a göre logos var olan her şeyi yöneten tek ve değişmez doğa
kanunudur. Bu kavram daha sonra antikçağ düşünce ve inançlarına dinsel bir boyut
getiren stoacılar tarafından tanrısallaştırılmış, istemeden de olsa Hıristiyan
dünya ile bir bağ kurulmasını sağlamışlardır. Herakleitos'un İsa'dan beş yüz yıl
evvel tanımladığı logos, İncil'de tanrısal bir kimlik kazanmıştır. Meryem Ana'yı
yurdundan koparıp Batı Anadolu'ya, Efes'e getirildiğine inanılan Aziz Jean'ın
İncili şu sözlerle başlar; "Başlangıçta söz vardı ve söz Tanrı ile beraberdi ve
söz Tanrı idi." (10) Logos kavramının felsefi boyutu Hıristiyan dinine bu
şekilde yansıtılır.
Logos kavramının İslamiyet'in gelişi sonrasında
Anadolu topraklarında kitlesel bir din felsefesine dönüşmesinde İranlı
Hurufiler'in etkileri ile olmuştur. İran topraklarında barınamayarak kaçan
Hurufiler, Hacı Bektaşi Veli tarikatına sığınmışlar ve Bektaşi inançlarına da
oldukça katkıda bulunmuşlardır. Hurufiler'e göre Tanrı gizli bir hazinedir.
Varlığı ve özü sesten oluşur. Sesin ortaya çıkması ile de evren oluşmuştur.
Tanrı kendi siluetini insanın yüzünde göstermiştir. İnsanı, tanrıdan ayıran ise
kelam yani sözdür.
Tanrıya, tanrının ölümsüzlüğüne ulaşmanın tek
yolunun, onu ancak gerçek anlamda sevmekle mümkün olacağını söyleyen Platoncu
görüş Anadolu topraklarında devletin İslam anlayışından farklı olarak yeniden
kimlik kazanmıştır: Tasavvuf. Bu yeni din felsefesi sevgi üzerine kurulmuştur.
Tasavvuf inancının özü yoktan varolma değil, tanrıdan oluşmadır. İnsan ve tanrı
birlik içindedirler. Tanrı insanın ağzından konuşur, insan da konuşan bir
tanrıdır.
İslam, tanrının yüceliğini ulaşılmaz kılar ve insanın tanrı
tarafından yoktan yaratılmasını dolayısıyla tanrının ululuğunu ön plana çıkarır.
Tasavvufta ise tanrı, insan ile birlik içindedir. Yaratılış yoktan varolma
değil, tanrının insan vücudunda görünüşüdür. Dolayısıyla ölüm yoktur, sürekli
bir varoluş vardır. İnsanın suç olan eylemlerinden dolayı yargılanması, aynı
zamanda insan olan tanrının kendi kendini yargılamasıdır. Tanrı göğün yedi
katında değil, bilinen görünen ve konuşan bir varlıktır. Tasavvufta din olgusu
korku üzerine değil, sevgi üzerine kurulmuştur. Otoriteyi ellerinde tutan
hükümdarlar ya da krallar, tarihte dini de korku unsuru olarak halklara karşı
kullanmışlardır. Onların din anlayışında cehennem, mahşer günü ve ateş korkuyu
ön plana çıkarmaktadır. Ancak tasavvuftaki tanrı sevgisi ve dostluğu bu
korkuları ortadan kaldırmaktadır.
Tasavvufun doğaya bakış açısı da
farklıdır. İktidarların İslam anlayışında tanrı doğayı yaratmıştır ve canlılar
evreninde insan ön plandadır. Tasavvufa göre ise, canlı cansız bütün varlıklar
tanrının kendisidir. Hepsinin ayrı ayrı kişilikleri vardır. Bir bütün olarak
evren tanrının kendisidir. Devletin resmi İslam anlayışı kadınları peçelere
büründürerek ev ve haremlere hapsederken, Anadolu halklarının benimsediği
tanrısal hayat, kadını ve erkeği dinsel törenlerde bile yan yana getirmiştir.
Kapadokya ermişleri
Türkmen boylarının Anadolu'yu yurt
edinmesi ile Anadolu'daki kültürel etkileşim ve değişimler ağırlıklı olarak iki
önemli kaynaktan beslenmişlerdir. Bunlar Ahmet Yesevi'nin görüşlerini dile
getiren Yesevilik ve Bektaşilik'tir. Bu iki görüşün de Horasan'dan geldikleri
iddiasıyla birbiriyle iç içe oldukları savunulsa da, temelde önemli
farklılıkları vardır. Her iki görüş de Anadolu halklarının İslam'a bakış
açılarını Arap kültüründen farklı olarak etkilemiş ve eski değerlerle yenilerini
kaynaştırmışlardır.
Yesevilik, devletin İslam anlayışına daha yakın
gözükse de Araplaşmış bir İslam düşüncesi anlamına gelmez. Asya Türkleri'nin
yaşam anlayışını İslam'la bütünleştirmiş, İslam öncesi Türk halklarının yaşam
biçimini, kültürel değerlerini, geleneklerini ve törelerini İslam inancı ile
kaynaştırmıştır. Asya'da tohumları atılan bu akım, İran üzerinden Anadolu'ya
gelirken Türkmen halkları tarafından desteklenmiştir. Bektaşilik ise Anadolu'nun
binlerce yıllık kültürel değerleri ile daha farklı bir İslam düşünce akımı
yaratmıştır. Bektaşilerin tasavvuf anlayışı ve yorumu, ilk çağlardaki Anadolu
halklarının doğa ile içiçe olan dinsel değerlerine benzer bir din düşüncesidir.
Bektaşilerin dinsel törenleri Diyonsos dininin müritleri Bakkhalar'ın
törenleriyle benzerlikler içerir. Her ikisinde de törenlere kadınlar da katılır.
Anadolu'daki bir çok erenler gibi Hacı Bektaşi Veli'nin de kökleri
Horasan'da aranmıştır. Bu Horasanlı yakıştırması o dönemin erenleri için
kullanılan genel terimdir Ancak sonraları içeriği unutularak Horasan diyarından
gelenler olarak yorumlanmıştır. (11) İster Horasan'dan gelsin, ister Kapadokyalı
olsun Hacı Bektaşi Veli diğer erenler gibi Anadolu'nun binlerce yıllık köklü
değerlerini yeniden yorumlayarak Türkmen ve yerli Rum halklarının yeni yaşamına
uyarlamıştır.
Anadolu halklarının ekonomik ve siyasi olarak bütünleşip
birlik oluşturmaları, din ve mezhep ayrımı gözetmeyen Ahilik örgütü ile
olmuştur. Bu örgüt bütün zanaatçıları, çiftçileri ve esnafı aynı birlik altında
birleştirmiştir. Bir devlet bütünlüğü sağlanamayan kararsız Anadolu ortamında bu
meslek birliği halkları birbirine daha da yaklaştırmıştır. Genç Osmanlı
Devleti'nin ekonomik ve siyasi gücü bu örgütle artmıştır. Anadolu'da Ahilik
örgütü ile bir pazar ekonomisi oluşturulmuş ve malların kalitesi artmış, çeşitli
standartlarda üretim başlamıştır. Bu örgütün kurucusu da Kapadokya özellikle
Kırşehir yöresinde yaşamış olan Ahi Evren'dir. Acılı ve zor bir hayat yaşayan
Ahi Evren, Selçuklular'ın ve Moğollar'ın zulmünden nasibini almıştır. Ancak
Anadolu halklarına kazandırdıkları unutulmamış, Fatih döneminde Ahilik örgütü
yasaklansa da, halklar arasında bu meslek birliği yaşatılmıştır. Ahi Evren de
tıpkı mitolojik dönemlerin Herakles'i gibi, Hıristiyan dünyasının Kapadokyalı
Aziz Georgios'u gibi ejderha ile uğraşır, ama o savaşmaz, korkunç yaratığı duası
ile yola getirir.
Ahi Evren, Anadolu Bacıları (Bacıyan-i Rum) örgütünün
kurucusu Fatma Bacı'nın eşidir. Anadolu'daki büyük bir kadın örgütlenmesi olan
bu örgüt kadın erkek ayrımını kabul etmemiş kökleri Anadolu'nun binlerce yıllık
anaerkil yapısına uzanan kadının gücünü tekrar hatırlatmıştır. Sufiler
Anadolu'nun İslam ile değişen yeni inanç sisteminde, dine farklı bir yorum
getirerek kadını güçlü kılmışlardır. Kuran'da erkeklerin kadınlardan üstün
olduğu hakkındaki ayette bulunan erkek kelimesinin aslında er olduğunu ve
kadının da erlik mertebesine ulaşabileceğini söylemişlerdir. Fatma Bacı ve Hatun
Ana, Hacı Bektaşi Veli tarafından sayılan ve sevilen insanlardır. Kadınların
oluşturduğu bu birliğin eski Türk geleneklerine pek uymadığı, aksine antik dönem
kadınlarının (Amazonlar ve Bakkhalar) devamı niteliği taşıması, gerçeğe daha
yakın gözüküyor.
Türkler'in Anadolu halkları ile kültürel etkileşimi,
kaçınılmaz olarak ırksal bir kaynaşmanın ürünüdür. Anadolu'daki büyük etnik
grupların, özellikle Ermeniler, Rumlar ve Kürtler'in yüzyıllar boyu köylerde ve
kentlerin bir çok mahallelerinde yerel değerlerini yitirmeden 20. yüzyıla kadar
yaşamaya devam ettikleri bilinmektedir. Ancak bu toplumların büyük bölümü
Türkmen boylarının Anadolu'ya gelmeleri ile birlikte İslamlaşmışlardır. Son
zamanlardaki bilimsel araştırmalar Anadolu'da yaşayan Türklerin ırksal
özelliklerinin, Orta Asya Türkleri'nden çok farklı olduğunu göstermiştir. Gerek
Selçuklu, gerekse Osmanlı dönemlerinde ulus olarak Türk kavramı kabul edilmemiş,
hatta tersine bir aşağılama unsuru olarak kullanılmıştır. Onlar daha çok
Selçuklu veya Osmanlı olarak tanınmayı yeğlemişlerdir. İktidarlarındaki
saraylarda, Türk sözcüğü göçebe Türkmen toplulukları için aşağılama amacıyla
kullanılmıştır. Türklerin Anadolu'ya gelmesiyle Rumların da Anadolu'yu terk
ettiği görüşü inandırıcı değildir. Bunun aksi olan Türkmenlerin Anadolu halkları
içinde soy olarak eridiği görüşü de aynı ölçüde yanlıştır. Yerli halk Türkler'in
gelmesi ile büyük oranda Türkleşmiş ancak aynı zamanda çeşitli etnik gruplar
günümüze dek varlıklarını kısmen korumuşlardır.
Özellikle Osmanlı
Dönemi'nde Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında yapılan evlilikler, hem devlet
düzeyinde hem de halklar düzeyinde bütünleşen bu yeni kimliğin çatısını
oluşturmuş; Osmanlı'nın uluslaşma sürecini hızlandırmıştır. Rumlaşma sürecinde
Hıristiyanlığı benimsemiş olan yerli halklar, Osmanlılaşma sürecinde de İslam'ı
benimsemişlerdir. Anadolu Hıristiyanları'nın kısa bir süreçten sonra
Müslümanlığı benimsemelerinin ana nedenlerinden biri, kökleri binlerce yıla
dayanan Anadolu kültürünü, Ortodoks bir süreçte baskı altında tutan eski rejimin
yerine daha hoşgörülü ve yerli halkların değerlerine daha yakın olan Alevi
kimliği ile uzlaşmalarıdır. Bu yeni din anlayışı Hıristiyanlık öncesi doğaya
dönük inanç biçimi ile örtüşmüş, dahası ona özündeki zenginlikleri katmıştı.
Anadolu topraklarına ulaşan Türk boyları ile Anadolu dışında yaşayan Türkler
arasında önemli farklılıklar oluşmuştur. Anadolu'da kurulan Türk devletlerinin
yapısı diğer Hun, Uygur ve Göktürk devlet yapılarından farklıydı. Selçuklu ve
Osmanlı devlet geleneği köklerini Orta Asya'dan çok, Anadolu'da daha evvel
kurulan devlet geleneklerine dayandırıyordu. İran ve Bizans etkisi baskındı. Bu
kültür ve uygarlık birikimi Türk devletlerinin yeni yapısının mayası olmuştu.
Özellikle kamu hukuku, Bizans kamu hukuku ile benzerlikler taşımaktadır.
Kültürel anlamda sürekliliğin en önemli kanıtı Anadolu'daki coğrafi
bölgelerin, kentlerin, ırmakların isimlerindeki ardıllıktır. Bu isimlerin
çoğunlunun kökleri 4.000 yıl öncesine dayanır. Anadolu'nun bir Roma Ülkesi
haline geldiği dönemlere ve Araplar'dan alınan isimlerde bunlara eklenmiştir.
Türkleşme döneminde bu isimler küçük değişikliklerle devam etmiştir. Eski Helen
dilindeki bazı sözcükler ve takılar Türkçe'ye aynı şekilde yansımıştır.
Türkçe'nin yüzlerce yıl Anadolu'da egemen olması ile Rumca'ya da etkileri
olmuştur. Bu şekilde, bir dil kaynaşması oluşmuştur. Doğu Roma İmparatorluğu'nun
baskıcı ve merkeziyetçi yönetim anlayışından bıkan kitleler, Türkmenlerin
yönetiminde eskisine nazaran daha esnek bir anlayışla karşılaşmışlar;
imparatorluğun baskısından yılan diğer etnik kitleler ise yine aynı nedenlerle
Türkmen idaresini benimsemişlerdir. Türklerle çok çabuk kaynaşan yerli halklar
yukarıda belirtilen ekonomik ve siyasi nedenlerden dolayı Müslümanlığı
benimsemişler, geçmişteki binlerce yıllık kültürel zenginliklerini de
Anadolu'nun bu yeni efendilerine benimsetmişlerdir. Anadolu'nun çeşitli
yerlerinde yöresel olarak toplu din değiştirmeleri olmuştur. Kars'ta, Samsun'da,
Amasya'da, Aydın'da, Bolu'da, Aydın'da ve Girit'te topluca İslam'ı seçen Rumlar,
Ermeniler ve Gürcüler vardır. Anadolu tarihinde büyük bir eşitlikçi ayaklanmaya
neden olan Şeyh Bedreddin'in de annesi bir Rum tekfurunun kızı idi.
Ortak mülkiyeti savunan görüşleri ile Anadolu'nun çeşitli yerlerinde
kitleleri etkileyen Şeyh Bedreddin aynı zamanda felsefi boyutta da büyük bir
düşünürdür. Ona göre doğa ve tanrı bir bütündür. Madde ve ruhu birbirinden
ayırmak olanaksızdır. Bütün dinlerin kaynağı birdir. Mehdi hiçbir zaman
gelmeyecektir ve kıyamet olmayacaktır. Cennet ve cehennem bu dünyaya ilişkin
kavramlardır. Yeryüzündeki bütün mülkler ortak kullanılmalıdır ve herkesin malı
olmalıdır ona göre. Bedreddin'den etkilenen Börklüce Mustafa Aydın dolaylarında,
Tornak Kemal de Manisa dolaylarında Osmanlı'ya karşı ayaklanmışlardır. Bu
ayaklanma, bin yılı aşkın bir zaman önce, aynı bölgede Romalılara karşı yapılan
eşitlikçi Aristonikos ayaklanmasının bir tekrarıdır. Ama diğeri gibi bu
başkaldırı da kanlı bir şekilde bastırılmıştır. Şeyh Bedreddin'in düşüncesi
ayaklanmanın bastırılması ile yok olmadı. Daha sonraki yüzyıllarda da
müritlerine rastlandı.
Osmanlı ekonomisini ayakta tutan gelirlerin
azalması üzerine devlet halkların üzerindeki baskıları iyice arttırmaya başlamış
ve dolayısıyla tepkiler de artmıştı. Celali ayaklanmaları bu tepkileri dile
getirir. Osmanlı ordusu yüz binlerce insanı katleder ayaklanmayı bastırmak için.
Bu iç savaş birçok sorunu da içinden çıkılmaz hale getirir. Anadolu erenlerinin
temellerini kurduğu devlet-halk barışıklığı ortadan kalkmaktaydı. Halk devlete
küsmüştü artık. Ayrımcılığın boyutu Anadolu Selçuklu dönemini bile aşmıştı.
Alevi-Sünni ayrımı, İstanbul-taşra ayrımı, yerleşik-göçebe ayrımı imparatorluğu
gitgide yıpratıyordu. Kırsal alan-kent dengesi bozulmuş, kısacası devlet ve
halkın bağları onarılamayacak şekilde kopmuştu. İstanbul Anadolu'yu sömürüyordu.
17. yüzyıl İstanbul'un Anadolu emeğinin üzerinden ellerini biraz çektiği
ve denetimi azalttığı yüzyıldır. Bu rahatlama Anadolu şehirlerinin güçlenmesine
neden olur. Tımar sistemi ile toprağa bağlı nüfus kentlere akmaya başlamıştı.
Ancak bu gelişme halkları biraz soluklandırsa da çöküşü durduramamıştı. Tımar
sisteminin çöküşü ve batıdaki Burjuva Devrimi karşısında Osmanlı acizdi ve sona
yaklaşıyordu. Osmanlı etnik kimliklere karşı tavrını değiştirmiş, yeni dönemin
koşulları Anadolu halkları arasındaki bağları da tamamen koparmıştı. Etnik
kimliklerin yeni arayışlar içindeydiler. Çelişkilerin artışı kimlik kaosunu
içinden çıkılmaz hale getirmişti. Yeni kimlikler tarihsel süreklilik değerlerine
önem vermiyordu. Bu binlerce yıl öncesine dayanan soylu bağların arayışıydı. Bu
arayışın sonuçları ağır ve trajik olacaktı. Yüzlerce yıl aşağılanan Türk kimliği
Anadolu'ya sindirilmeye çalışılıyor, Anadolu insanının kültürel kimliği uzak
Asya ülkelerinde aranıyordu. Artık Anadolu köylerinden ut melodileri
yükselmiyor, Ermeni kızla Türkmen delikanlının türküsü söylenmiyordu. Son
yüzyılın başlarında bir kumandan Troya yakınlarında bir tepeden ufka bakıyordu.
Düşündükleri henüz kazanılmamış büyük bir zaferin sonuçları değil, çok daha
sonra yapacaklarıydı. Sarı saçları rüzgarda dalgalanırken keskin mavi gözleri
Troya harabelerinden uğuldayan sesin kaynağını arıyordu. Troya Savaşı
bozgunundan binlerce yıl sonra Anadolu halkları batıdan gelen gemileri ilk kez
yenmişlerdi. Hektor ayağa kalkmıştı. Ama asıl önemli olan, bundan sonra
olacaklardı.
Kürşat Başdemir
“bilim ve ütopya dergisi ekim
1998”
DİPNOTLAR
1) Akurgal E.; Anadolu Uygarlıkları, Net
Yayınları, 1987, s.104. 2) Ceram, C.W.; Tanrıların Vatanı Anadolu, Çeviren:
E.N. Erendor, s.14. 3) Ertem H.; Boğazköy Metinlerine Göre Hititler Devri
Anadolu'sunun Florası, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1997, s.172. 4) Bean E.
G.; Eski Çağda Ege Bölgesi, Çeviren İ. Delemen., Arion Yayınevi, 1995, s.49-52,.
5) Tanilli S.; Yüzyılların Gerçeği Ve Mirası, İnsanlık Tarihine Giriş İlk
Çağ, Say Yayınları,1988, s.464. 6) Alkan İ.; İsa Gerçekten Yaşamış mıydı?,
Bilim ve Ütopya Dergisi, Ocak 1997, s.33. 7) Umar B.; Türkiye Halkının
Ortaçağ Tarihi, İnkılap Kitabevi 1998, s.192. 8) Çamuroğlu R.; Tarih,
Heterodoksi ve Babailer, Metis Yayınları, İkinci Basım, 1992, s.169. 9)
Hançerlioğlu O.; Felsefe Ansiklopedisi, Cilt : 2, s.308. 10) Halikarnas
Balıkçısı, Merhaba Anadolu, s.77. 11) Tuncer Ö.; İşte Anadolu, Arkeoloji ve
Sanat Yayınları, İstanbul, 1993, s.119
|