|
ANTROPOLOJİ
Antropoloji (Latince : anthropologia "insan
bilimi"), insanla ilgilenen birçok bilim dalından biri. Genellikle
fiziksel ve kültürel antropoloji olarak ikiye ayrılır. Dünyadaki
çeşitli insan topluluklarının doğalcı yaklaşımla betimlenmesi ve
yorumlanması olarak tanımlanabilir, ama ne konusu ne de araştırma
yöntemleri kendine özgüdür. Tarihten farklılığı, antropolojinin
toplumlar, kurumlar, inanç ya da geleneklere ilişkin tarih
araştırmalarını dışlamasından değil, belgelere dayanmak yerine
insanları, etkinliklerini ve ürünlerini olabildiğince dolaysız
gözleme yöntemini benimsemesinden doğar. Bu tür araştırmaların
sonuçlarını insanlık tarihinin bir parçası sayıp insanın karmaşık
biyolojik ve kültürel gelişme sürecinin daha iyi kavranmasına katkı
olarak değerlendirilmesiyle de tarihten ayrılır. Benzer biçimde,
insan görünüş ve zihniyetindeki çeşitlenmelerle toplu farklılıklar
konusundaki yaklaşımıyla da fizyoloji ve psikolojiden ayırt edilir.
Antropologlar, herhangi bir topluluğun ya da etkinliğin özgül
niteliklerini, bunların insanın tarihsel gelişimi içindeki konumuna
bağlı olarak araştırmayı ve yorumlamayı amaçlar.
Modern antropoloji araştırmalarının kökleri Keşifler Çağı'na kadar
uzanır. Bu dönemde, teknolojik açıdan ileri Avrupa kültürleri,
genellikle ayrım yapmaksızın "vahşi" ya da "ilkel" başlığı altında
topladıkları birçok "geleneksel" kültürle ilişkiye girdiler.
Düşünsel yaşam üzerindeki dini baskının 19. yüzyıl ortalarında
gevşemesi, insanın kökenleri, insan ırklannm sınıflandırılması,
karşılaştırmalı anatomi ve dünya dilleri gibi konulara geniş bir
ilgi uyandırdı.
Charles Darwin'in 1859'da yayınlanan The Origin of Species
(1809-1882 yılları arasında yaşamış ve canlılarda evrimin doğal
ayıklanma yoluyla gerçekleştiğini öne süren teorisiyle, bilim ve
düşünce tarihinde adeta bir devrim yaratmış olan İngiliz doğa
bilimci.
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız. Türlerin Kökeni, 1970) adlı
yapıtıyla açıkça gündeme gelen evrim kavramı, toplumların ve
kültürlerin' zaman içindeki gelişimi konusundaki araştırmalara
önemli bir ivme kazandırdığı gibi, insan türünün gelişimiyle ilgili
çalışmalara da hız verdi. 19. yüzyılın ikinci yansı boyunca doğrusal
tarih anlayışı antropolojiye egemen oldu. Bu anlayış, tüm insan
topluluklarının belirli ve zorunlu kültürel aşamalardan geçtiğini,
"vahşilik" ya da "barbarlık" durumundan "uygar insan" yani "Batı
Avrupalı insan" olmaya doğru ilerlediğini savunuyordu.
Kari Marx ve yandaşlarının değişik bir toplumsal gelişme kuramı
ileri sürmeleri hemen hemen aynı dönemlere rastlar. Bu kurama göre,
bir toplumdaki ekonomik üretim tarzı, bu tarz değişse bile, bu
değişime hemen ayak uyduramayan bir dizi egemenlik biçimi ortaya
çıkanyor ve sonuçta doğan çelişki yeni bir toplumsal düzene yol
açıyordu. Bu bütünlüklü kuramsal çerçeve, gezginler, tüccarlar ye
misyonerler tarafından toplanan ve aralarında Sir James Frazer'ın
The Golden Bough (1890; Altın Dal) adlı ünlü kitabının da bulunduğu
bir dizi yapıtta derlenen zengin ama dağınık bilgilere oranla,
düşünsel yaşamı çok daha derinden etkiledi.
Kuzey Amerikalı ve Batı Avrupalı ilk antropologların güçlü kültürel
önyargılannın yerini 20. yüzyılın başlannda çeşitli toplum ve
kültürlere daha çoğulcu ve göreli bir bakış açısı aldı. Bu yeni
anlayışta; her toplum fiziksel çevresinin, kültürel ilişkilerinin ve
çeşitli başka öğelerin özgün bir ürütıü olarak kabul ediliyordu. Bu
yönelimin sonucunda deneysel veri, alan araştırması ve belirli
kültürel ve doğal çevre içindeki insan davranışının belgelenmesi
yeni bir vurgu kazandı. Antropolojide kültür tarihi okulunun
kurucusu olarak bilinen Alman asıllı Amerikalı bilim adamı Franz
Boas, bu akımın ilk temsilcisi sayılır.
Boas ve başta Ruth Benedict, Margaret Mead, Edward Sapir olmak üzere
onun izinden gidenler, 20. yüzyılın uzun bir bölümü boyunca Amerikan
antropolojisine egemen oldular. Bir kültürde rastlanan çeşitli
kalıplar, ayırt edici özellikler ve gelenekler arasındaki bütünlüğü
inceleyen işlevselci yaklaşım, köklerini kültür tarihi okulundan
aldı. Bu arada, Paris Üniversitesi Etnoloji Enstitüsü'nün kurucusu
Marcel Mauss da, Fransa'da sürdürdüğü araştırmalannda, insan
toplumlarının kendi kendini düzenleyen ve kültürel sisteminin
bütünlüğünü korumaya yönelik yöntemlerle değişen koşullara uyan
bütünsel yapılar olduğunu vurguluyordu.
Mauss, Fransa'da Claude Levi-Strauss, İngiltere'de de Bronislaw
Malinowski ve A.R. Radcliffe-Brovvn gibi birbirinden çok farklı
görüşlere sahip bilim adamlannı önemli ölçüde etkiledi. Malinowski,
katı işlevselci bir yaklaşıma yönelirken, Radcliffe-Brown ve Levi-Strauss
yapısalcılığın temellerini attılar. Bu iki okul, toplumsal tarihin
toplumsal kuramın temeli olamayacağı konusunda anlaşıyordu. Buna
karşılık işlevselciler toplumsal olayların çözümlen-mesindeki tek
geçerli yöntemin, bu olayların toplumdaki işlevini tanımlamak
olduğunu ileri sürerken, yapısalcılar tam tersine, geniş olaylar
yelpazesinin altında yatan sistemin ya da yapının niteliği ile
ilgili ipuçları veren olguları ya da nesneleri tanımlamaya
çalıştılar. Yapısalcılara göre, toplumun üyeleri, söz konusu
sistemi, mitler ve simgeler aracılığıyla ancak belli belirsiz fark
edebiliyordu.
Ruth Benedict'in 1930'larda Güneybatı Amerika Yerlileri üzerinde
yaptığı araştırmalar, kültürel antropolojinin bir alt dalı olan
kültürel psikolojinin doğuşuna yol açtı. Benedict, kültürlerin kendi
yavaş gelişimleri içinde, üyelerini belirli bir "psikolojik dizgeyi"
kabule zorladığını ileri sürüyordu; böylece insanlar gerçekliği
çevresel öğelerden bağımsız olarak, kültürün biçimlendirdiği çerçeve
içinde yorumluyordu. Örneklerini geleneksel diye nitelenen
toplumlarda olduğu kadar modern toplumlardaki değer sistemlerinde ya
da kültürel "biçimlenişte" bulan kültür kişilik ilişkisi, böylece
yoğun bir araştırma konusu haline geldi.
Kültürel antropoloji bağımsız bir sosyal bilim olma yolunda hızla
ilerlerken; fiziksel antropoloji de insanın doğal çevresi içindeki
yerini tanımlamak, insanla öteki primatlar arasındaki farklılıkları
belirlemek ve değişik insan ırkları arasındaki fiziksel ayrımları
sınıflandırmak yönünde araştırmalarını sürdürdü. Danvin'in evrim
kuramının 19. yüzyılın ikinci yarısında genel kabul görmesi üzerine,
fiziksel antropologlar insanın çok eski dönemlerini anlayabilmek
için arkeolog ve paleontologlarm buluntulanndan yararlanmaya
başladılar.
20. yüzyılın başında, ırklar oldukça kesin bir biçimde sınıflanmış,
üst primatlar arasındaki farklılıklann geniş bir dökümü yapılmıştı.
1900'de Gregor Mendel'in genel genetik yasalarının yeniden
keşfedilmesi ve AB O kan gruplarının bulunması, tür içindeki evrim
kavramına yeni bir anlam kazandırdı. 20. yüzyılın sonlanna doğru
fiziksel antropologlar fosillerden elde edilen verilerin ışığında,
insanın yaklaşık yarım milyon yıllık evriminin şemasını çıkartmayı
başardılar.
Çağdaş antropolojinin ilgi alanlarıyla yöntemleri fiziksel,
biyolojik, davranışçı ve toplumsal bilimlerin uzmanlıklarına giren
geniş bir yelpazeye yayılmıştır. Örneğin, arkeolojik buluntuların
göreli yaşları, atom fiziğinin geliştirdiği radyokarbon tarihleme
yöntemiyle hesaplanmaktadır. Farklı toplumların coğrafi kökenlerini
ortaya çıkarma çalışmalannda, özellikle insan kalıtımı üzerinde
araştırma yapan biyologların geliştirdiği yöntemlerden yararlanılır.
Kan grubu araştırmalarında genetik tekniklerinin kullanılması
sonucu, örneğin Avrupalı çingenelerin Hindistan'dan geldiği ortaya
çıkmıştır. Çeşitli toplumlardaki aile ilişkilerini, ensest gibi
konulardaki tabuları, dinsel ve hukuksal uygulamaları anlamak
isteyen antropologlar ise, psikoloji bilgisinden, özellikle de
psikanalitik kuramdan yararlanmıştır.
Günümüzde kültürel antropoloji bazı çetin sorunlarla karşı
karşıyadır. Bu sorunlar kurama ve uygulamaya ilişkin olmak üzere
başlıca iki düzeyde ele alınabilir. Her iki düzeydeki sorunların
büyük bölümü de ideolojik niteliklidir. Kuramsal açıdan, disiplinin
tam bir iç tutarlılığa ulaştığını söylemek güçtür. Kültürel
antropoloji henüz tek bir kavramlar bütünü oluşturamamıştır. Bir
"kültür bilimi" ancak, antropologlar etnosantrizmden arındıkları,
kuramsal açıdan anlamlı, evrensel ve nesnel kavramlar
üretebildikleri zaman var olacaktır. Bütün toplum bilimleri için
geçerli olan bu sorunun kültürel antropoloji gibi ana amacı
kültürler arası karşılaştırma yapmak olan bir bilim dalı için ayrı
bir önemi vardır.
Öte yandan çağdaş disiplinde alan araştırmasına verilen önem,
çözümlenmek, karşılaştırılmak, sınıflandırılmak ve yorumlanmak üzere
bekleyen muazzam bir veriler yığınına yol açmış, ama bu kez de
verilerin sistemleştirilmesi ve genelleştirilmesi güç-leşmiştir.
Uygulamalı araştırmalara verilen önemin bir başka sakıncası da, genç
kültürel antropologlar kuşağını genel ve kuramsal yaklaşımdan
uzaklaştırması, böylelikle de disiplinin kendi gelişimini tehlikeye
atmasıdır.
Uygulamada karşılaşılan sorunların başında, kültürel antropolojinin
geleneksel araştırma nesnesinin, bir başka deyişle "ilkel" ya da
"geleneksel" kültürlerin giderek yok olması gelmektedir. Ama bu
konuda ideolojik öğe de önemlidir. İdeolojik öğe, hem araştırmayı
yapan antropolog için hem de araştırılan toplum için geçerlidir.
Antropolojik araştırma konusu olan toplumlar, bunu bir aşağılanma
göstergesi olarak değerlendirebilir. Gerçekten de Afrikalı aydınlar,
başlıca ilgi alanı toplumların "ilkelliği" olan bir bilim dalma
karşı duydukları tepkiyi açıkça dile getirmiştir.
Kültürel antropologun kendi açısından bakıldığında da ideolojik
boyutun iki yönü vardır. Antropolog hem parçası olduğu kültürün
ideolojisinden kurtulmak hem de araştırdığı toplumun ideolojisini
anlamak ve tarafsızca açıklamak zorundadır. Bu arada vardığı
sonuçlar her iki tarafı da hoşnut etmeyebilir. Antropolog, geleneğin
önemini vurguladığı için "gerici" olarak nitelenebileceği gibi,
yaptığı araştırmaların sonuçları, sömürgeci devletler tarafından,
kendisinin onaylamadığı politikaların uygulanmasında kullanılabilir.
Uygulamada karşılaşılan önemli bir sorun da araştırmalara ayrılan
fonların kısıtlı olmasıdır. Bu, daha kapsamlı araştırmaların
yapılmasını engellemektedir. Batılı olmayan kültürel antropologların
yüz yüze geldikleri bir sorun da, disiplinde egemen olan dil
sorunudur. Başka bilim dallarında olduğu gibi, antropolojide de Batı
dillerinin egemen olması, Batılı olmayan antropologların
çalışmalarının sonuçlarını yaygınlaştırmakta güçlük çekmelerine yol
açmaktadır.
Bu sorunların tümü kültürel antropologların kendi içlerinde yoğun
tartışma konusudur. Uygulamalı Antropoloji Derneği, özellikle
ideolojik boyutun sorun olmaktan çıkmasını sağlayabilmek amacıyla,
1951 'de araştırmalarda uyulması gereken bir etik çerçevesi
oluşturmuş ve yayınlamıştır; ama beklenebileceği gibi ikilem
sürmektedir.
|